Ali’siz Olur mu?

Ali’siz Olur mu?

Alevilik-Bektaşilik adı altında düzenlenen sempozyumlardan biriydi. Oturumda iki akademisyen bir de dede vardı. Akademisyenler tebliğlerini sunduktan sonra dede mikrofonu aldı. Kendisini Alevilik konusunda en üst otorite ve nihai referans noktası olarak gördüğü apaçık belli oluyordu. Söze Alevilik hakkında yazılıp çizilenlerden şikayet ederek başladı.

-          Herkes bu konuda asıp kesiyor, ancak bizlere gelip soran yok. Halbuki bu bizim inancımız, atalarımız dedelerimiz bizlere emanet etti ve biz de gelecek nesillere aktarmak istiyoruz. Ancak mikrofonu çok az bulabiliyoruz. Bu yüzden izninizle ben biraz uzun konuşacağım!

Dedenin sözleri salonda hafif bir tebessüm oluştururken oturum başkanının yüzünde kaygı izleri beliriyordu. Dede yakınmaya devam etti:

-          Efendim son zamanlarda bizi rencide eden bir soru ortalıkta dolanıyor. Yok efendim Alevilik İslam’ın içinde miymiş dışında mıymış! Ben bir ocakzâde olarak böyle bir soruya muhatap olmaktan ızdırap duyuyorum. Kendi adıma, dedem-mürşidim adına, ocağım adına ve ceddim adına ızdırap duyuyorum. Ben buradan söylüyorum, atamdan dedemden duyup öğrendiğimi söylüyorum. Alevilik İslamın özüdür. Biz islamın özüyüz. Emevi İslamına karşı biz öz ve asıl İslamı benimsiyoruz.

Dedenin bu sözlerinin salonda yankısı iki farklı ve birbirine zıt dalga şeklinde belirdi. Bir grup memnuniyetle başlarını sallayıp “evet evet” diye mırıldanırken, diğer grup yüzlerini ekşitmiş vaziyette itiraz sesleri çıkarıyordu. Dikkatle bakıldığında bu iki grubun yaş ve kültür bakımında homojen bir dağılım gösterdiği hemen fark ediliyordu. Dedeyi onaylayanlar, çoğunlukla orta yaşını çoktan aşmış, kılık kıyafetlerinden köyün esintileri halen hissedilen insan tipleriydi. İtiraz edenler ise daha genç, daha eğitimli ve daha şehirli bir görünüme sahipti.

Dede sözlerine devam etti:

-          Biz Hak-Muhammed-Ali deriz. İmamımız, rehberimiz Ali’dir. Ali’yi sevmeyen ve ona gönülden bağlanmayan Müslüman olamaz.

Bu sözler salondaki iki dalgayı daha da kabarttı. Birinci grup, Ali ismini duydukça gönüllerinde bir genişleme ve haz duyarken, kalplerindeki zevki dışarıya yansıtmaktan çekinmiyordu. İkinci grup ise aksine Ali ismi tekrar edildikçe kalplerinde bir daralma hissediyor ve huzursuzluklarını itiraz belirten homurdanmalarla ortaya koyuyorlardı. Dede sözlerinin salonda yarattığı bu zıt dalgalanmamın farkında mıydı, bu anlaşılmıyordu. O, gerilmiş yay gibi içinde birikenleri bir çırpıda ortaya koymanın derdindeydi. Salonun ambiyansında yarattığı çatlak dede için ikinci plandaydı; belki de hiç farkında olmamıştı. Ancak çatlak dedenin her bir cümlesiyle daha da açılmakta, bir yarılmaya doğru ilerlemekteydi.

Dede kendini kaptırmış bir vaziyette sözlerine devam etti:

-          Eğer Müslümansan yolun Şah-ı Merdan’a çıkar. Murtaza’ya uğramadan Mustafa’ya nasıl ulaşacaksın? O müminlerin emiri, muttakilerin imamı, Allah’ın galip aslanı Haydar-ı Kerrar’dır ki Kevser havuzunun başında olduğu gibi ilim şehrinin de kapısındadır. Velayet mülkünün sultanı odur. Onun ve onun pak soyundan gelen imamların rehberliği olmadan ne Muhammed bilinir, ne Hak!

Tam bu noktada salonda yükselen iki dalganın aynı mekanı paylaşma imkanı ortadan kalktı. Ve iki dalga birbirine giriverdi. İkinci gruptan, otuzlarında bir genç kendini tutamayıp yüksek sesle söylenmeye başladı:

-          Bu nasıl şey? Böyle Alevilik mi olur? Bunun Sünnilikten ne farkı var? Biz apayrı bir inanca sahibiz, çağdaşız, demokratız….

Oturum başkanı hemen müdahale etti.

-          Efendim soru ve yorumlarınızı oturumun sonuna saklarsanız sevinirim.

Ancak genç hızını alamamıştı. Üstelik konuştukça salonda hatırı sayılır bir grubun desteğini arkasına alıyor, bu durum gence daha da cesaret veriyordu. Oturum başkanının bütün müdahalelerine rağmen, genç salonun tercümanı olma hissiyle konuşmaya devam ediyordu.

-          Bence dede Aleviliği tamamen yanlış bir çerçevede anlatıyor. Ben de on yıldır bu konularda araştırma yapıyorum. Benim bildiğim Aleviliğin dedenin söyledikleriyle alakası yok. Eğer biz “Arabın Muhammed’iyle Ali’siyle” uğraşacaksak sürekli eleştirdiğimiz Sünnilikten ne farkımız kalır? Dahası böylesi modası geçmiş dinsel söylemlerle çağdaşlığı, modernliği nasıl bağdaştıracağız. Oysa biz Aleviliği ortaçağ karanlığına karşı Türkiye’nin aydınlık, çağdaş ve modern bir yüzü olarak öğrendik. Şu halde yedinci yüzyılda Arabistan’da yaşamış bir adam nasıl olur da bizim rehberimiz olur? Bu mümkün değil. Alevilerin en önemli sorunu bana kalırsa Ali’nin ta kendisi. Biz önce “Arabın Alisi”nden kurtulmalıyız. Bizim Ali’miz mitolojik ve sembolik bir kahramandır. 14 yüzyıl önce yaşamış eli kanlı katille hiç alakası yoktur.

Tıpkı dedeninkiler gibi gencin sözleri de salonda iki zıt duygu seli meydana getirmişti. Dedeyi dinledikçe içi sıkılan grup genci dinledikçe rahatlıyor, hatta büyük bir haz duyuyordu. Bu arada genç sözlerini sürdürdü:

-          Kusura bakmayın kendimi tanıtmayı unuttum. Adım Ali Haydar Şimşek. Kimya öğretmeniyim.

Öte yandan dedeyi sürekli tasdik eden birinci grup çarpılmışa dönmüştü. Bütün ömürleri boyunca bir insana karşı duyulabilecek en yüksek saygı ve sevgi ile bağlandıkları Ali, bir anda eli kanlı katil oluvermişti. Bu sözlerin onların dünyalarında yarattığı etki ne kırgınlık ne de şaşkınlıkla ifade edilebilecek cinsten değildi. O anda gönüllerde yaşananı betimlemeye hiçbir kelimenin takati yetmezdi. Hiç birisi kalkıp cevap verme gücünü hissedemedi. Geçmişe sığınmaktan başka hiçbir çare bulamadılar. Her biri mürşidi, musahibi ve rehberi ile yaşadıklarını hatırlayıp mazinin en güzel anlarını bir kere daha gözlerinde canlandırdılar. Biraz önce gencin söylediklerinin tam aksine o anların hepsi Ali ile doymuştu. İçlerinden biri bir an için gencin söylediklerine kulak verip geçmişinin o deniz feneri gibi aydınlık anlarından Ali’yi söküp çıkarmayı denedi. Geriye kalanın havası kaçan bir balondan hiçbir farkı yoktu.

Kürsüde konuşan dedenin durumu ise daha bir acayipti. Adeta dili tutulmuş, aklı ile dili arasında bağlantı kopmuştu. Şüphesiz bu hiç beklemediği bir tepki olmuştu. O, salondan bambaşka bir yankı umuyordu. Uzun zamandır kendi inancını başkalarının dilinden yalan yanlış dinlemenin gerginliği ile mikrofona gelmişti. Aynı zamanda Aleviliği dupduru aslından anlatacağı içinde içi içine sığmıyordu. Salonu dolduran dinleyicilerin hemen tamamının Alevi olduğunu biliyor, günün kahramanı olacağına kesin gözüyle bakıyordu. Gencin itirazları ve ortaya koyduğu Alevilik tablosu dedenin hiç duymadığı şeyler değildi. Ne var ki böylesi bir ortamda dile getirilmesi tahmin edilemeyecek bir sarsıntı meydana getirmişti. Neden sonra dedenin aklı ile dili yavaş yavaş iletişime geçmeye başladı. Ancak dede neye nasıl cevap vereceğini bir türlü belirleyemiyordu. Söze nereden başlayacak olsa o noktanın kendi bildiği Alevilik içinde ne kadar absürt olduğunu görüyor ve vazgeçiyordu. Nihayet kendi içinde birkaç girişimden sonra pes etti. Farkında olmadan ağzından Yeminî’nin şu sözleri döküldü:

Dediler zî-kerâmet-kânı Haydar

Dinimiz derdinin dermanı Haydar

Hakkın kudretleri sende ayandır

Vilayet mülkünün sultanı Haydar

Cemadada dil verirsin emr-i Yezdan

Verir nutkun öyle de canı Haydar

Kamu müminlerin kalbinde mührün

Olubdur dini hem imanı Haydar

İmamu’l-muttakinsin belli bayık

Erenler merdinin merdanı Haydar

Behişt ehline sâki-yi ezelsin

Hakk’ın senden erer ihsanı Haydar

Cafer’i (dede burada Yemini yerine kendi adını söyledi) dermende kıl inayet

Delâletde komağıl anı Haydar

Dede oturumun son konuşmacısıydı. Süregiden tartışma bu oturum için ayrılan zamanı aştığından soru-cevap faslı yapılmadı.

Ali Haydar kalkıp Cafer dedenin yanına vardı.

-          Dedem kusura bakma, niyetim seni kırmak değildi. Ancak doğru bildiklerimizi söylememiz gerekiyor. Benim okuduklarım ve bildiklerim böyle.

Dede yılların mayaladığı sükûnet ve olgunlukla cevap verdi:

-          Mühim değil Ali Haydar can, mühim değil. Gönüller hoş ola!

———

Günün akşamında muhabbet sofrası kuruldu. Cafer dede köşede oturuyordu. Yanında iki dede daha vardı. Masanın diğer tarafında Ali Haydar gibi genç ve orta yaşlı araştırmacılar oturmuşlardı. Yavaş yavaş demlenmeye başladıkça gönüllerde muhabbete meyil kabarıyordu. Orada bulunanlardan birisi yanında getirdiği bağlamanın kılıfını açıp tezeneyi eline aldı. “Hah!” dedi Ali Haydar:

-          Şimdi muhabbet kıvamını bulacak! Bu telli Kur’an olmasa bizim akşamlarımız nasıl keyiflenirdi? Dokun hele kardaş, konur tele hele bir dokun!

Aşık Pir Sultan’ın bir nefesini çalmaya başladı. Kısa bir bağlama faslından sonra hep beraber söylediler:

-          Pir Sultan’ım bu dünyaya deli geldim deli benim. Bilmeyenler bilsin beni, ben Ali’yim Ali benim…

“Ben Ali’yim Ali benim” kısmına gelindiğinde sesin daha bir gürleştiği dikkatlerden kaçmıyordu.  Nefes biter bitmez Ali Haydar’ın yanında oturan avukat hemen müdahale etti.

-          Devam devam, bir tane daha.

Aşık Pir Sultan’la devam etti. Yine hep beraber söylüyorlardı:

-          Bir ulu kervandı kalktı Musul’dan. Gitti kervanımız Ali’ye doğru…

Nefesin nakaratını oluşturan “Gitti kervanımız Ali’ye doğru” mısrası söylenirken herkes nefesini bir perde yükseltiyordu. Gönüllerde tatlı esintiler oluşturan nefesler, arada alınan demlerin de etkisiyle muhabbetinin kıvamını iyiden iyiye artırmıştı. Bir ara kısa bir sessizlik oldu. Ali Haydar farkında olmadan “Haydar! Haydar!” diye mırıldanıyordu. Aşık hemen bağlamayı eline aldı ve Ali Ekber Çiçek’in ölümsüz bestesini çalmaya başladı. Tezene tellerin üzerinde gezindikçe gönüllerde titreşimler oluşturuyor, muhabbet bağının gülleri ardı arkasına açılıyordu. Gönüllerin titreşimi dillerden dökülmeye başladı:

-          On dört bin yıl gezdim pervanelikte. Sıtkı ismim buldum divanelikte. İçtim şarabını mestanelikte. Kırkların ceminde dara düş oldum. Kırkların ceminde Haydar Haydar Haydar Haydar dar düş oldum…

“Haydar, Haydar” dedikçe yüreklerdeki titreşim artıyordu. Dahası ayrı yüreklerin titreşimi bir frekansta buluşuyor, gönüller tam anlamıyla birleniyordu.

Akşamın başından beri pek lafa karışmayan Cafer Dede de ortamda yükselen elektrikten nasibini almıştı. Bu deyişin sonuna doğru o da yarı sesli yarı sessiz “Haydar! Haydar!” diye mırıldanarak gruba katıldığını fark etti. Bu sözler gündüz yaşanan tartışmanın etkisiyle kalbinin derinliklerinde yoğrulup duran ateşin kapağını açıverdi. İki saati aşkın sessizce oturan Cafer Dede bir anda doğruldu ve söylemeye başladı:

-          Şah-ı Merdan cuşa geldi sırrın aşikar eyledi!

Sefil Ali’ye ait nefesin bu ilk dizesi bir anda herkesi çarpmıştı. Kalpler tir tir titriyordu. Cafer Dede’nin gür sesine eklenen kalbindeki sızı sözlerin etkisini kat kat artırıyordu. Kısa bir sessizlikten sonra aşık toparlandı ve bağlamanın tellerine dokunmaya başladı. Orada bulunanlar Cafer Dede’ye biraz da düşük bir tonla eşlik etmeye başladılar. Cafer Dede yüreği yırtılırcasına tekrar etti:

-          Şah-ı Merdan cuşa geldi, sırrın âşikar eyledi. Yağmuru yağdıran benim dey’Ömer’e söyledi. Ol demde şimşek şakıyıp yedi sema gürledi. Hem sakidir hem bakidir Nur-ı Rahman’ım Ali!…

Orada bulunan herkes deyişin efsununa kendisini kaptırmış, hep bir ağızdan söylüyorlardı. Deyişin sonunda, “Sefil Ali’m akıl ermez hikmetine Ali’nin” derken herkesin gözünden yaşlar boşalıyordu.

Tam bu demde Cafer Dede’nin bakışı Ali Haydar’ın gözüne dokundu. Cafer Dede dayanamayarak sordu:

-          Yaa! Ali Haydar can! Söyle şimdi Ali’siz olur mu?

 

                                                                                              Zeynel DEDE