ALİ’DEN BAŞKA YİĞİT YOKTUR!…

ALİ’DEN BAŞKA YİĞİT YOKTUR!…

 

Lâ Fetâ illâ Ali lâ Seyfe illâ Zülfikâr!

Hz. Peygamber’in söylediği rivayet edilen bu cümle Alevi-Bektaşi dua ve gülbanklarında en çok tekrar edilen ifadelerden birisidir. 

Anadolu insanının Arapça olan bu ifadeyi kendi ağzına uydurarak şöyle söylediğini çok defa duymuşumdur: “İllâ fetâ illâ Ali illâ seyfe illâ Zülfikâr”.

Anlamı “Ali’den başka yiğit, Zülfikar’dan başka kılıç yoktur” demek. Yani gelmiş geçmiş yiğitler içinde yiğitlikte Ali’ye yaklaşan olmamıştır. Yine kılıçların en iyisi de onun meşhur Zülfikar’ıdır. 

Bu cümleyi öğretilerinin özü olarak benimseyen bir başka grup da fütüvvet geleneğine bağlı olan ahilerdir. “Fetalık” yani “yiğitlik” demek olan fütüvvetin tarihi, İslamın ilk asırlarına kadar ulaşır. Tıpkı velayetin Şahı olduğu gibi, fütüvvetin Piri de Şah-ı Merdan Ali’dir. Fütüvvet erbabı ve ahiler onu ideal feta (ahi) olarak görürler ve mesleklerinde onu pir olarak kabul ederler.

Peki neden Hz. Ali fütüvvetin başıdır? Neden Hz. Peygamber onun için “Lâ fetâ illâ Ali lâ seyfe illâ Zülfikâr” demiştir?

Bu soruya cevap olarak fütüvvetnamelerde anlatılan onlarca hikâye vardır. Her birinde Hz. Ali’nin ayrı bir fazileti ön plana çıkar.

Örneğin, 14. yüzyılda farsça yazılmış olan bir fütüvvetnamede[1], Hz. Peygamber’in bu sözü ne zaman ve hangi nedenle söylediği şöyle anlatılmaktadır:

Çün Resul aleyhisselam miraca çıktığında yedinci semada üzerinde anahtarı bulunan nurdan bir sandık gördü. Cebrail aleyhisselamdan sordu: “Ey kardeşim Cebrail! Bu ne sandığıdır ve içinde ne vardır?” Cebrail şöyle cevap verdi: “Ya Resulallah! Seni insanlara hak peygamber olarak gönderen Hüda hakkı için bilmiyorum.” O anda Hak’dan nida geldi: “Ya Cebrail! Sandığı aç! İçinde benim hilatlerimden bir hilat (hırka-cübbe) var. Onu habibim için yarattım. O ve onun has ümmeti için ki “en güzel elbise takva elbisesidir” (A’râf Sûresi, 26). Ve Cebrail aleyhisselam o elbiseyi Hazreti Resul’e giydirdi. Onun beyaz bir hulle olduğu söylenir.

Hz. Peygamber – aleyhisselam – bir müddet onu giydi ve daha sonra Emirü’l-mü’minin Ali bin Ebu Talib’e – kerremallahu vechehu –  giydirdi. Hz. Peygamber’in fütüvvet hırkasını Hz. Ali’ye giydirmesinin sebebi İmam Cafer-i Sadık’dan – radıyallahu anh – şöyle rivayet edilmektedir. Bir gün Hasan ve Hüseyin – radıyallahu anhuma – hasta oldular. Emirü’l-mü’minin (Hz. Ali) ve Fatıma – radıyalahu anhuma – eğer çocukları iyileşirlerse üç gün oruç tutmaya niyet ettiler. Allah’ın izniyle Hasan ve Hüseyin iyileşince niyetlerini yerine getirmeye karar verdiler. Akşam için Hz. Ali eve bir parça un getirdi. Hizmetçileri Hussa o undan beş parça ekmek yaptı. Tam bu ekmek parçası ile oruçlarını açacakken evin önüne bir dilenci geldi ve “Ey Ehl- Beyt! İki gündür açım, Allah rızası için bir parça ekmek!” diye dilenmeye başladı.

Hz. Ali dilenciyi duyunca kendi kendine “ben bir gündür açım, bu adam iki gündür açmış; bu durumda ekmeği ona vermek gerekir” diye düşündü. Henüz orucunu açamadan elindeki ekmek parçasını kapıya gelen dervişe  verdi. Hz. Fatıma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve Hussa da ona bakarak aynısını yaptılar. Böylece oruçlarını açamadan bir sonraki gün için oruca niyetlendiler.

Ertesi günü akşamı yine beş parça ekmek hazırladılar. Oruçlarını açmak üzereyken yine kapıya bir dilenci geldi ve “üç gündür ağzıma bir lokma girmedi; bana merhamet edin ki Allah da size merhamet etsin!” diyerek dilenmeye başladı. Hz. Ali “ben iki gündür açım bu adam üç gündür açmış; yiyecek öncelikle onun hakkı” diyerek elindeki ekmek parçasını gelen dilenciye verdi. Evde bulunan diğer dört kişi de yine onu takip ederek ekmeklerini dervişe verdiler. Böylece ikinci akşam da oruçlarını açamadan yeni günün orucuna niyet ettiler. Aynı durum üçüncü günün akşamı da tektar etti.

Dördüncü gün Cebrail Hz. Peygamber’e geldi ve Ehl-i Beyt’inin halinden haber verdi. Ayrıca onların hakkında şu ayeti getirdi: “onlar kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler. Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de teşekkür bekliyoruz. Biz çetin ve belalı bir günde Rabbimizden (O’nun azabına uğramaktan) korkarız (derler). İşte bu yüzden Allah onları o günün fenalığından esirger; (yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir. Sabretmelerine karşılık onlara cenneti ve (cennetteki) ipekleri lütfeder” (İnsan Suresi, 8-9).

Bu ayet geldikten sonra Hz. Peygamber şöyle dedi: “Bana fütüvvet elbisesini Ali’ye giydirmem emrolundu!”. Allah’ın bu emri Hazreti Resul’ü çok mutlu etmişti; Ali’yi bulmak üzere hemen çıkıp mescide gitti. Emirü’l-mü’minin Ali’yi orada gördü. O’na “Yā Ali! Senin hanene gidiyoruz” dedi. Yanında Ebubekir, Ömer, Osman ve Abbas olduğu halde Emirü’l-mü’minin’in hanesine yöneldiler. Bu arada Ali evde misafirlere ikram edecek bir şey olmadığını hatırlayıp kendi kendine utandı. Eve vardıklarında onları Fatıma karşıladı. Resul, “Ey iki gözümün nuru! Mihman geldik, neyin var?” diye sordu. Fatıma şöyle cevap verdi: “Yā Resulullah! Hazırda bir şeyim yok; ancak hemen pişiririm.” Bunun üzerine Allah Resulü, “Git içeri bak bakalım bir şey var mı?” dedi.

Fatıma içeriye girdiğinde üzeri bir örtüyle kapatılmış bir tepsi buldu. Alıp Allah Resulü’nün önüne getirdi. Örtüyü kaldırdıklarında tepsinin olgunlaşmış hurmalarla dolu olduğunu gördüler. Misafirler bu hurmaları yemeye başladılar. Yedikçe hurmaların lezzeti daha da artıyordu.

Tam bu sırada kapının önüne bir dilenci geldi ve yiyecek istedi. Allah Resulü dilenciyi azarlayıp kovdu. Bunu gören Hz. Fatıma büyük bir şaşkınlık içinde babasına sordu: “Ey Allah’ın Resulü! Hayret ki kapınıza gelen bir dilenciyi azarlayıp geri çeviriyorsunuz?” Allah Resulü şöyle cevap verdi: “Ya Fatıma! O dileci değildi; şeytandı ki cennet meyvelerinin kokusunu aldı, onlardan yemek için geldi. Halbu ki o cennetten kovulmuştur ve cennet meyveleri ona haram kılınmıştır. İşte bu yüzden onu bu hurmaları yemekten men ettim.”

Peygamber kızına bunları söyledikten sonra Ali’ye döndü ve şöyle dedi: “Ya Ali! Müjde sana. Allah Teala senin şanına ayet indirdi. Ve fütüvvet elbisesini sana layık gördü. O elbise ki Allah’ın hilatlerinden bir hilattir ve mirac gecesi bana giydirilmiştir. Ben de sana giydiriyorum.” Bunları söyledikten sonra mirac gecesi nurdan bir sandukça içinden çıkarıp giydiği hırkayı aldı ve Emirü’l-mü’minin Ali bin Ebu Talib’e giydirdi.

İşte o anda Allah Resulü “Lâ fetâ illâ Ali lâ seyfe illâ Zülfikâr” dedi. Zülfikar Hz. Peygamber’in kılıçlarından birisiydi; Hz. Ali’ye verdi. Sonra, Hz. Ali’ye  fütüvvet hırkasının izzetini ve hukukunu korumasını, onun faziletlerini insanlara açıklamasını vasiyet etti. Tûba ağacının hallerini, Cebrail’in konaklama yeri olan Sidretü’l-münteha’yı, fütüvvet ağacının aslını ve dallarını – ki mirac gecesi görüp öğrenmişti – ashabına açıkladı. Ashabın tamamı oradaydı.

O gün, Allah Resulü Hz. Ali’ye tâlip tutmak ve fütüvvet yolunu sürmek hususunda icazet verdi. azreti Ha



[1] Alıntı yaptığım fütüvvetnamenin tam metni Mihran Efşârî ve Mehdi Medâyinî tarafından şu eser içinde yayınlanmıştır: Çahârdeh Risâle der Bâb-ı Fütüüvvet ve Esnâf (Tehran: Neşr-i Çeşme, 1381 (2002-3)): 53-117.