YUNUS EMRE

Yunus Emre insanlığın ışıklı yolunda yürümüş bir Anadolu evliyası ve erenidir.

Yunus Emre’yi anlatmak, deryayı bir yüksüğe sığdırmaya çalışmaktır. Bazı şeyler ve insanlar vardır ki yüzyıllar geçse de değişmiyor ve unutulmuyor. İşte Yunus Emre de böyle insanlardan. Anadolu evliyası, erenlerinden biri.[1][1] Hacı Bektaş Veli’nin, “Onun kilidi Taptuk Emre’de” diyerek gönderdiği dergâhta gördüğü eğitimle Alevi inancını benimsemiş ve o yolda yürüyerek evliya, erenlik makamına erişmiştir. Bugün Yunus Emre’nin Anadolu’da dokuz ayrı şehirde ve yerde türbesi olduğu görülür. Herkes ona “Benim” diyor. İşte halk, evliyaları, erenleri böyle bağrına basıyor. Araştırmacıların birçoğu tarafından kabul edilen görüşe göre Yunus Emre 13. yüzyılın ikinci yarısı ile 14.yüzyılın ilk çeyreği (1320) arasında yaşamış bir köylüdür. O yıllarda Eskişehir’in Sivrihisar ilçesine, şimdi de Mihalıççık’a bağlı olan Sarıköy’de (günümüzde Yunus Emre) doğmuş, o yörede yaşamış ve kendi köyünde Hakk’a yürümüştür. Yunus Emre’nin bu köylü ve türbesinin de aynı köyde olduğunu gösteren belgeler şunlardır: Hacı Bektaş Velâyetnamesi, Lâmiî Çelebi’nin Nefahatü’l-Üns çevirisi, Kitab-ı Mahbub-ı Mahbub, Şakayıku’n- Nümaniyye, Ankara Eski Kayıtlar( Kuyud-ı Kadime) arşividir. Yunus’un yaşadığı çağdaki Anadolu’nun siyasal yapısına bir göz atarsak halkın durumunu daha iyi kavramış oluruz.

13. yüzyıl, Anadolu’nun yazgısında ayrı bir anlamı olan çağdır. Bu yüzyıl, aynı topraklar üzerinde, bir büyük imparatorluğun, Anadolu Selçuklu İmparatorluğu’nun yıkılmasını, hem de bir diğer büyük imparatorluğun, Türk Osmanlı İmparatorluğu’nun temellerini atılmasını görmüştür.
Türk Selçuklu İmparatorluğu’ndan, Türk Osmanlı İmparatorluğu’na geçiş, tarih bakımından çok canlı, çok anlamlı bir ifade taşır.

Yunus Emre, bu iki âlemin kavşak noktasında parlayan yıldızlardan biridir. Böyle bir zaman- da doğuşu elbette tesadüflerle izah edilemez. O ve o çağı aydınlatan onun gibiler; tarih sahne- sinden çekilmekte olan Selçuklu devletinin bütün kârını, bütün harman sonu bereketini, bünye leri içinde toplayan, sonra bu bereketli hamuru yeni bir kuruluşa yeni bir terkibe maya olarak sunan ululardı.

Onlar, bu büyük seçilmişler, adlarına pederşah deyin, Velî deyin, ermiş deyin; evet onlar birer altın köprü gibi, bir uygarlığı öteki uygarlığa ulaştırıyor, kavuşturuyorlardı. Böyle devirlerin böyle adamlara her zaman ihtiyacı vardır, olacaktır.

Hepimiz biliyoruz.

Yüzyıllar boyunca Oğuz boyları, Asya’dan bitmez tükenmez bir insan seli halinde Anadolu’ya aktı… Bu ne ibretli, ne rüya gibi bir akıştır. Anadolu Selçuklu hükümdarlarının azimli siyaseti ve idaresi, bu seli kör bir akış olmaktan çıkarıyor, Anadolu’nun Türkleşmesi, bir yapının görünür gelişmesi gibi, mayalanıyor ve gerçekleşiyordu.

Bu, tarihin çok önemli olaylarından biridir. Anadolu’nun, bu çehre değiştirmesinde Tanrı’nın kusursuz ve noksansız usta elinin görünür işaretleri var gibidir.

Anadolu’nun Türkleşmesi, görümüne bakarsanız, sanki Orta Asya’da; Türk boylarına yeni bir hayat sahası arayan velîler ve ermişler tarafından planlanmış, kararlaştırılmıştır.

Hoca Ahmet Yesevi’nin binbir emekle huzurunda yetişmiş Alp Erenleri’nden birine, “Seni Rûm’a saldık, var git, bu köseğinin düştüğü yerde ocağını uyandır, mekânını kur” diyordu.

İşte Anadolu, böyle böyle Türk oluyordu. Bu ne demekti? Bu, Orta Asya’da birikmiş olan baba ocağının tekmil varidatının bu erler ve erenler eliyle ve cümle güzellikleriyle yeni bir ülkede yeni baştan tutuşturulması demekti.Oğuz boyları sel sel Anadolu’ya akarken, işte
başlarında, onlara yol gösteren ve bir milletin bütün uygarlığını, bütün bereketini, bütün
tohumlarını da toplayan bir erenler ve ermişler ordusu vardı. Işığı onlar tuttu, kalabalıklara onlar yol gösterdi. Onun için bu geliş, kör bir geliş değildi. Bereketli ve verimli oldu. Şimdi manzara şudur: Orta Asya, binlerce yıllık bir medeniyetini yükte hafif, pahada ağır cevherini Oğuz boylarının eline vermiştir ki bu cevher, İslâm ışığıyla henüz pırıl pırıl, taptazedir.[2][2]

13. yüzyılın başlarında gerçekleştirilmiş parlak gelişmeyi gereğince değerlendiremeyen Anadolu Selçuklu Devleti’nde, özellikle de Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde iyice bozulan adalet, ekonomi ve yönetim düzenine Harzemî yağması da eklenince, Baba İshak’ın başlattığı Türkmen Ayaklanması (1237-38), hızla yaygınlaşır. Güçlükle bastırılan Babai ayaklanmasında Baba İshak ve Baba İlyas öldürülürken, çoluk çocuk ayrımı yapılmadan binlerce kişi de kılıçtan geçirilir. Bunu izleyen süreçte Moğollar karşısında yaşanan Kösedağ yenilgisiyle (1243) başlayan Moğol sömürüsü ve acımasız toplu kıyımı, işbirlikçi Selçuklu vezirlerinin ihanetiyle birleşince büyük sorunlarla karmaşa da kaçınılmaz olur. Bu durumu bazı araştırmacılar şöyle yazmaktadır: “Moğol kasırgası, Anadolu’dan bir silindir gibi geçerek ardından kan, yokluk ve yıkıntılar bırakmıştır. Kadınlar ve çocuklar oradan oraya sürüklenirken, erkekler de kitle halinde kılıçtan geçirilmiştir. Öyle ki, gün olmuş, hendeklerin dibi binlerce ölüyle dolmuştur. Halk yoksulluk ve açlıkla boğuşmaktadır.”

Moğol akını önünde ilkin Anadolu’ya göçen, sonra da yerlerini bırakmak zorunda kalan Oğuz ve Türkmen boyları; konup göçmekten yorulmuş, oturup yerleşecek güvenli topraklar aramakta ve yerleşik hayat özlemini çekmektedir. Bu sonu gelmeyen boğuşma ve kargaşa Anadolu’da güvenlik ve rahat bırakmamıştır. Moğol hakanı Gazan Han devri hariç. Anadolu’da bir siyasi boşluk ve onun getirdiği toplumsal sorunlar yaşanmaktadır. İnsani çöküntüler, kitlesel tedirginlikler ve umutsuzluklar; halkı yeni arayışlara itmiş ve onları sufi (söfi) denilen ve umut kaynağı olarak görülen toplulukla buluşturmuştur. Anadolu bir yapısal değişimin eşiğindedir artık. Değişimin odağında ise Dede Garın, Baba İlyas, Hacı Bektaş Veli, Şeyh Edebali, Tapduk Emre gibi binlerce halk önderi vardır. Kaynağını buradan alan yeni yaşayış içinde, inançta ve değer yargılarında değişimler toplumsal alanda gündeme gelirken; siyasi alanda da Karamanoğulları ile Osmanoğulları’nın ağırlığı hissedilmeye başlamıştır.[3][3]

İşte Yunus Emre böyle bir ortamda buğday almak için gittiği, Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin, “Buğday mı ister, yoksa himmet mi verelim” sözüyle, gönlüne ekilen Hak aşkı ve Tapduk Emre ile gönül gözü ve kilidi açılan Yunus Emre de, Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin dünyaya ışık olması gibi, bulunduğu ve gittiği her yerde ışık olmuştur.

Yunus bu Mirac yolunda yürürken üç dönem geçirir. Bunlar Cünun (merak hastalığı, sorgulama) dönemi, Fünun(öğrenme) dönemi, Sükûn (kemal) dönemidir.

Cünun (merak hastalığı, sorgulama) döneminde; devamlı sorgular; Tanrı’yı sorgular, varlığı sorgular, yokluğu sorgular. Devamlı ölümü düşünür. Ölmekten korkar. Bununla ilgili

“Şol gözlerim bende iken, Âsi kulum defterine bak derse,
Dahi canım tende iken, Yüzün karalar gör, ne çok derse,
Hükm-ü revan elde iken, Yerin, göğün arasından çık derse,
Hey, gafil bulundum, gafil. Hayıf bana, yazık bana, vah bana.”

Bir gün anası Yunus’a sorar: “Kimden korkuyorsun Yunus?”
Yunus der ki: “Her şeyden… Var olmaktan da, yok olmaktan da…Her şeyden.”

“Bu dünya kimseye kalmaz, Gelen geçer, konan göçer,
Anadur ölümün zinhar, Nasip oldukça yer, içer,
Kaçan kimse gider, gelmez, Ecel ömre kefen biçer,
Anadur ölümün zinhar. Anadur ölümün zinhar.
Üstüne çün çöker dağlar
Ecel gelir dilin bağlar,
Kalır bu bahçeler bağlar,
Anadur ölümün zinhar.”

Uzun ve sert geçen ve yiyeceğin az olduğu bir yemek vaktinde, gönlünde olan zahiri sevdiği Elifler’in evinde, Elif’in babası Ali Vefa sofradan kalkarken, sofra niyazını edip kalktığında söylediği bir sürü cümlenin sonundaki cümle şöyleydi: “İnsanoğlunu kendi kendisiyle baş başa bırakıyor Yüce Tanrı.” Bunu üzerine Yunus’un içinden şöyle geçiriyor:
“Bereketini esirgeyen Allah.
Rahmetini azaltan Allah
Kısmetlerini daraltan Allah.
İnsanı insan elinde bırakan Allah.”

Köyün en bilgili ve en yaşlısı olan, aynı zamanda Yunus’a öğretmenlik de yapmış olan Merdan Koca, bir gün, “Yunus” dedi, “Hep ben, ben, ben.. diyorsun. Ne çok kendini seviyor, kendini düşünüyorsun. Ben dediğin kim, bir söylesene ısrarla. Bir söylesene!”
“Yunus, neylersin sen seni?
Feda eyle sen de canı.
. Gördü baykuş dünya fani,
Anın için virandadır.”

Her nefes bir kere ölüyordu. Yunus gencecik adam… Gözleri yaştan buğulanmış, “İşte böyle” der gibi hocasına bakmış. Merdan Koca, “Ölüm senin nefsin olmuş, özbenliğin olmuş. Ölüm bir yok oluş değildir, bir yeniden oluştur. Böyle düşün. Yunus’un yaşadığı köyde bir de meczup (Hak âşığı, Hak delisi) vardır, adı da Hiçten’dir. Bu ad ona, her sözünün başında ve sonunda “Hiçten geldik, hiçe gidiyoruz” dediği için kendisine takılmıştı. Bir gün Yunus köy meydanından geçerken meczup, çocuklarla köy meydanında aşık oynarken, dönüp Yunus’a,
- Hey Yunus! Haberin ola, yemeyenin malını yerler.
Yunus cevap vermeyince yine seslenir:
- Yunus, duydun mu dediğimi?
- Duydum, ne olacak?
- Hiiiç… Yemeyenin malını yiyecekler!
- Yesinler, afiyet olsun!..
- Ama sonra, el elde, baş başta kalanlar ağlamamalı.
- Onu da Allah bilir!
- Ne dedin Yunus, ne dedin?
- Allah bilir dedim…
- Allah’la barış görüş oldun mu?
- Kim demiş başka türlü olduğumu?
- Allah! Allah benim içime doldurur… İçim geniştir benim. İyiyi de alır, kötüyü de!
O zaman Yunus bu sözün anlamını başka şeye, sevdiği Elif’e yormuştu.[4][4] Halbuki bu bir zaman sonra Hünkâr Hacı Bektaş Veli’ye buğday için gittiğinde kendisine teklif edilen erenler himmetini almayıp, köyü için gittiği buğdayı alıp yola çıktığında… Bu, erenler himmetinin ne olduğunu anlayıp yarı yoldan dönerek Hünkâr Hacı Bektaş Veli’den himmet talep ettiğinde… Himmetin kapısında (dergâhında) 40 yıl hizmet edeceği Taptuk Emre’ye verildiğinde söylenen bu sözün o zamanki durum için söylendiğini anlayacaktı.

Sulucakarahöyük’e gidiş; Anadolu’ya doğu illerinden dört ayrı kol konuk gelmiştir. Bunlara “Gaziyân-ı Rûm, Ahiyân-ı Rûm, Abdalan-ı Rûm, Bâcıyan-ı Rûm” derlermiş. Hünkâr Hacı Bektaş Veli Sultan, “Bâcıyan-ı Rûm’u” kendine yeğ tutmuş. Yukarıda bahsettiğim gibi; o çağlarda Rûm diyarı, dirliksiz, düzensiz, başsız, güvensiz, böyle bir eri, bir kurtarıcıyı bekli- yordu. O sıralarda bütün Anadolu, mayasız bir hamur gibi, demsiz, yomsuz çözülüp gidiyordu. Bir kurtarıcı, bir birleştirici, bir toplayıcı, gerçekten lazımdı. Uyanık gönüller, bu kokuyu almışlar, bu geleceği gözlemeye başlamışlardı.

İş büyüktü, yüklüydü, çetindi: Anadolu’yu adım adım, nefes nefes Türkleştirmek, Orta Asya baba ocağında pişip gelişen töreyi, sırayı, mücahit ruhu, aşkı, imanı Anadolu’ya aktarıp kotarmak! Hünkâr Hacı Bektaş Veli de bu namla gelmişti. Akıncı Oğuzlar seli, bir koldan o eski Acem medeniyetinin içinden geçerek, yaşayan bütün gerçekleri ve güzellikleri içine almış, başka bir koldan da o eski Arap uygarlığının bütün güzelliklerinin hasadını yaparak mahsul devşirmiştir.
“Ali, Hamza ile gazaya gider, Ecel şerbetinden içen kondırır,
Kanber’i önünde Düldül’ün yeder, İçenlerin yüreciğin yandırır,
Atayı oğula hem hasret eder, Ulu beyleri tahtından indirir,
Aldanma, şu dünya yalan dünyadır. Aldanma, şu dünya yalan dünyadır”

Şimdi geldiği yeni ülke ise büsbütün ayrı medeniyetlerin, Yunan- Roma cevherinin kök salıp mekân tuttuğu Anadolu’dur[5][5]. İşte Hacı Bektaş Veli’den ışık alan Yunus Emre ve daha niceleri böyle bir ortamda Anadolu’da gönüllerdeki çerağları yakarak ışık olmuşlar, o çerağların fitili olmuşlar. Hacı Bektaş Veli’nin, Sulucakarahöyük’te, ilk önce Kutlu Melek’in evceğizinde uyandırdığı ışık da işte böyle bir ışıktı; ama dağınık noktaları, kendi prizmasında toplayan, birleyici ve birleştirici bir özelliği vardı.

Türlü zorlukların, meşakkatlerin, çilelerin altında dünya zoru ile ezilen halk, bir kurtuluş durağı olarak maneviyat kapısından başka kapı bulamamış, kaderinin başını bu kapıya bağlamıştır. Onun için bu yüzyıl, tasavvuf akımlarının en parlak biçimde geliştiği, büyük mürşitlerin ve mutasavvıfların yetiştiği, sayısız zaviyelerin kurulduğu bir maneviyat yüzyılıdır. Mânâ Sultanı olan bu mürşitler, halk tarafından dünya sultanlarından daha fazla iltifat ve itibar görüyorlar. Bu yüzden de taht ve taç sahipleri, bu bahtsız ve taçsız hükümdarlara boyun eğmeye, onların gölgesine sığınarak saltanatlarını sürdürmeye mecbur kılıyor.

Ahali, çaresiz, bikes ve bir başına kalmış. Sığınacak bir yer, bir kapı arıyor. Kaçacak ve kurtulacak bir kuvvete muhtaç. İşte, halkın bu bikesliği, bu çaresizliği, bir doğuşun, bir yeni
Anlamın gelişmesine sebep oldu. Dünya değerlerinde rahat ve huzur bulamayanlar, yüzlerini ahrete, mânâ âlemine döndüler ve tasavvuf kaleleri içinde savunmalarını yapmaya koyuldular. Anadolu’nun uçsuz bucaksız ve boş topraklarını düşünün… Bir derbentte bir Allah’ın dağında
Bir dar boğazda kurulmuş böyle bir ocağı düşünün… Bu ocağın çatısı altında toplanan ve Erdebil, Horasan medreseleri gibi büyük medreselerde yetişmiş aydın kafalı gençleri düşünün.
Asya uygarlığını bu zaviyelerde temsil eden Gaziyan-ı Rûm veya Alp Erenleri düşünün… Selçuklu ve İlhanlı geleneğinde terbiye görmüş yerlileri düşünün… Şimdi bunlar, bu irfan ocaklarında kafa kafaya vermişler… Yeni bir oluşu hazırlıyorlar…

Bu, işin fikrî tarafı… Gelelim günlük hayata…
Bölgelerinde asayişi temin, yolculara yardım, zorda olanlara cevap bu aydınların görevidir. Kurdukları her merkezde, Türk dilini ve dinini yayan, geliştiren bu gönüllü göçmenler, bir asker olarak harp ettikleri gibi o çağların en ileri bilgisiyle donanmış bir çiftçi olarak da çalışı-yorlar. Zaviyeler çevresinde büyük meyve bahçeleri, bostanlar, üzüm bağları kuruluyor. Bu çalışma, az zaman sonra bu zaviyeler etrafında yeni köylerin kurulmasını sağlıyor. Toprak ürünlerinden gereken öşür, köy sipahisine veriliyor. Kalanla zaviyenin ihtiyaçları temin edildikten sonra yolcular, garipler, gelen geçen doyuruluyor.

Kültürün, ilmin, irfanın, tarımın olduğu gibi güzel sanatların da canlı birer merkezi olan bu zaviyeler, Anadolu’nun Türkleşmesi ve Müslümanlaşması yolunda nasıl görevlendirilmiş ve nasıl çalışmışlardır, şöyle pek üstünkörü de olsa artık fikrimiz var demektir. İşte büyük sanat hareketleri ve tasavvuf akımları da bu zaviyelerde hazırlanmış, gelişmiş ve toprağa böylece yerleşmiştir.

Sarıköy’de Yunus şimdi düşünüyordu; Allah, o görünmez elini sanki dünyaya uzatmış ve “Dur” demişti. Hani, diyorlardı, bir gün de elini kâinata uzatmış ve “ Kün” emrini vermiş, “Ol” demişti. Ne müthiş bir emir bu! Yunus donuyor, Yunus büsbütün titriyor, büsbütün üşüyor. Bir gün “Ol” diyen; oldurduğunu öldüren, bir gün dolabın çarklarını harekete getiren, sonra onu durduran; dünyaya insanlar salan, sayısız insanlar salan ve sonra o insanları aç bırakan, çulsuz bırakan, o insanlara gam yediren. Bütün bunlar Allah’ın akıl ermez işleri miydi? Neye akıl ermez? Erdirse ne olurdu?
Benim derdim benimle anam, benim kavgam kendimle. Ben benden çekiyorum ko beni… Görme beni.[6][6] Köyde mahsul az çıktığı için kıtlık var.Yunus düşünüyor, bunu nasıl hallede-bilirim diye. O, Yunus her şeyi Hak’tan istiyordu; Hak da onun istediği Hak dostları vasıta-sıyla kullarına iletiyor. İşte o, köyünün buğday ihtiyacını temin etmek için Sulucakarahöyük’e heybesinde aluçlarla birlikte. Doğruca Hünkâr’ın dergâhına girdi, onu adı Delil olan derviş karşıladı. Mihman (misafir) odasına yerleştirdi. Yunus, “İşim acele, hemen onunla görüşüp ihtiyacım olan buğdayı verirse, alıp köyüme dönmem lazım” diye ısrar edince. Delil, Hünkâr’a gidip isteği iletti. Yunus derin düşünceler içindeyken Delil’in başında durmasıyla kendine geldi, “Ne?” dedi; Delil şunu söyledi: “Üç gün mihman, sonra sultan.” Bunun üzerine Yunus, yanında getirdiği alıçları vererek, “Hünkâr kusura kalmasın; çam sakızı, çoban armağanı” diyerek Elif kızın yaptığı heybeyi içindeki alıçlarla birlikte Hünkâr’a gönderdi.

Üç gün sonra Yunus, Delil’i bularak “Ne oldu, buğdayı verecek mi? Vermeyecekse söylesin, ben başımın çaresine bakayım.” Delil gitti, döndüğünde yüzü gülüyordu. Yunus, “Ne oldu, veriyor mu?” Delil yanıtladı: “Buğday mı ister, erenler himmeti mi ister diye sorar Hünkâr.” Yunus, “Erenler himmeti ne işe yarar, bana buğday lazım” der. Delil tekrar Hünkâr’a gider, döndüğünde yüzü allak bullaktır, şaşkın bir halde Yunus’a “Söyleyin ona, getirdiği alıç tanesi kadar nefes verelim kendisine diyor Hünkâr” der.
Yunus yine, “Nefes işime yaramaz; söyle, buğdayı verecekse versin, yoksa ben dönüyorum” deyince, Delil; “Kardeş, iyi düşün” der. Yunus “Düşündüm” der. Delil, döndüğünde, iyice şaşkın bir şekilde “Söyleyin ona, getirdiği alıçların çekirdeği kadar nefes verelim dedi Hünkâr” diye konuşur. Yunus, “Nefes istemiyorum, buğdayımı vermezse gidiyorum işte” deyince, Delil “Dur, arabayı getir, buğdayını yükleyelim. Hünkâr ‘Buna rağmen halen buğday isterse yükleyin buğdayını’ diyor; iyi düşündün mü?” diye sorar. Yunus, “Köylüm aç her gün, ölü çıkıyor evlerden, o yüzden bana buğday gerekli. Öküzler kağnı arabasına koşulur ve araba ambarın önüne çekilir, arabanın alabileceği kadar buğday yüklenir. Yunus, Delil’le helalleşir ve geldiği yöne doğru yola koyulur. Yarı yola gelinceye kadar “Erenler himmeti neydi; bu, Sarıköyde’kilerin
ne işine yarardı. Bu erenler himmeti yenir miydi, içilir miydi?” Devamlı kendisine bu soruyu soruyordu. Birden çivilenmiş gibi yerinde durdu, içini şimdi Hak aşkı doldurmaya başlamıştı, sarı öküzün başını geldiği yöne çevirdi.
“Sen demeden yakın, ırak,
İnkârları elden bırak,
Zâhir, bâtın dopdolu Hak,
Onsuz âdem olmaz canım.”
Dergâha girer girmez onu Delil karşıladı. “Ne olur beni ona götür, onunla görüşmem lâzım” dedi. Delil, onu Hünkâr’ın odasına götürür.
Hünkâr’ın odasına girip onun eline vardığında, Hünkâr’a şöyle der:
- Al buğdayını, ver himmetini!
Ve gene aynı şeyi söylüyor.
- Al buğdayını, ver himmetini!
Nice sonra gözlerini açtığı zaman, Yunus yerdedir, diz üstü kıvrılıp kalmıştır. Hünkâr ise gözleri yaşlı yaşlı, dünyanın o en tatlı bakışlarıyla delikanlıyı süzüyor; sonra,
- Yunus, diyor: Cahillik ettin, bizim himmet elimizi istemedin… Sarıköy’ün kısmetini götür. Bizi dinle: Biz senin kilidini Taptuk Emre’ye emanet ettik. Yabancımız değildir. Var git, onu bul. Benden sonra sana o gerek.

Fünun dönemi: (İlim, Bilim, çok şeyler öğrenme dönemi)
“Yüzüm karasıyle kapına geldim,
Kul hatasız olmaz tövbe, Yarabbi!
Yalancı dünyaya aldandım kaldım,
Kul hatasız olmaz, tövbe Yarabbi!”
Yunus, gönül kilidinin açılması için Tapduk Emre’nin dergâhına gelmiş ve Tapduk Emre’nin gülleri arasına girmek için ikrar vermişti. Yunus’un adı artık Derviş Yunus, Âşık Yunus olmuştur, öyle diyorlar. Ama o kendisine Kul Yunus diyor. Yunus kendine göre doğru yolu bulmuştur. İçindeki sorularının cevabını Tapduk Emre dergâhında odunculuk yapıp hizmette bulunurken, akşamları da “huzur” vaktinde Pirî Tapduk Emre sanki Yunus’un içindeki gönül müşküllerini bilip teker teker bu müşküllerini çözüyordu. Yunus’a henüz dillenmesi için izin verilmemişti. Ama o, içinden dilleşiyordu.
“Bize bunda türlü ta’neyleyenler, Bizden evvel gelen üçler, yediler,
Ya ben Hak yoluna dönmeyeyim mi? Münafıkın sözü şektir dediler,
Doğru yolu koyup eğri gidenler, Tevhidlerde dönmek haktır dediler,
Ya ben Hak yoluna dönmeyeyim mi? Ya ben Hak yoluna dönmeyeyim mi?”
Yunus’a garip halinden, Hakk’ı araması nedeniyle halini anlamayan dergâhın ham ervahları (dervişleri, sakinleri), Yunus’un Tapduk Emre’nin yerinde gözü olduğunu öne sürer; içi karalardan biri, daha da ileri giderek, “Tapduk Emre’nin kızı Gülmisal’de Yunus’un gözü var” diye kendi içlerindeki karayı, Yunus’a mal etmeye çalışıyorlardı. Halbuki Yunus, dünya masivasında (malı) gözü olmayan sadece, gönül gözü Hakk’ta olan birisiydi. O, sadece yâr eteğinden tutmuş gidiyordu, o kadar! Evet, Yunus dergâhta bir aşka, sevdaya düşmüştü; ama bu aşk kul aşkı, yani zahiri aşk değil, Hak aşkı, bâtınî aşktı. Bu aşkı bilenler bilir, bilmeyene bu aşk anlatılmaz. Bakın Yunus ne diyor bu aşk için:
“Ben yürürüm yane, yane, Akar sulayın çağlaram,
Aşk boyadı beni kane, Dertlü ciğerüm dağlarım,
Ne âkılem, ne divane, Şeyh’üm anuben ağlaram,
Gel gör beni, aşk neyledi. Gel gör beni, aşk neyledi.
Ya elim al kaldur beni
Ya vasluna irdür beni
Çok ağlattın, güldür beni,
Gel gör beni, aşk neyledi.”

Yine konuşuyor. Yunus yüzyıllar ötesinden değil, bugün yine konuşuyor. Devam ediyor.
“Yar yüreğim yar, gör ki neler var Bu yol uzaktır, menzili çoktur,
Bu halk içinde bize güler var. Geçidi yoktur, derin sular var.
Ko gülen gülsün Hak bizim olsun, Girdik bu yola aşk ile bile,
Gafil ne bilsün Hakk’ı sever var. Gurbetlik ile bizi salar var.
Her kim merdane, gelsin meydane ,
Kalmasun câne, bunda hüner var.
Yunus sen bunda meydan isteme,
Meydan içinde, merdaneler var.”

Dergâhtaki kalış nedenini de şöyle dile getiriyor:
“Tapduk’un tapusunda,
Kul olduk kapusunda,
Yunus miskin çiğ idik,
Piştik elhamdülillâh.”

Bir gün Yunus, ormandan kestiği odunları Kara Kazan odunluğuna istiflerken, kendisini seyreden Şeyhi Tapduk Emre’nin bir şey dikkatini çeker, Yunus’un ormandan getirdiği bütün odunlar kuru ve düzgün; o zaman Tapduk Emre,
- A Yunus! Bakıyorum, dağdan kestiğin odunların hepsi kuru. Hepsi de düz. Meraklandım, acaba ormanda hiç eğri odun yok mu?

Yunus gülümsedi. Tatlı tatlı, içten içten bir gülüş. Verdiği cevabı ne düşünmüş, ne hazırla-mıştı. Öylece, dudaklarına geldiği gibi söyleyiverdi. Sanki bu cevap yalnız ustasına değil, başını bir kapıya bağlamış ihlâslı insanların diliyle bütün insanlığa veriliyordu.
- Ormanda eğri odun var olmasına var, amma senin dergâhından içeri odunun bile eğrisi giremez, efendim.

Tapduk Sultan, Yunus’tan aldığı bu cevaba bayılmıştı. Demek Yunus yıllar yılı bu töreyi güt-müş, bu dergâhtan içeriye odunun bile eğrisini sokmamıştı. İşte gerçek derviş, sadık mürit, halis âşık buydu. Belki de bu dergâh Yunus gibi bir müridin şanında dönüyordu. Onun için kurulmuştu. Değmez miydi? Tapduk Sultan “Dünya” demiş, Yunus’un önüne dünyalar güzeli kızını koymuştu. Yunus Emre, “Yok” demişti. Ahret nimetlerinin türlü türlüsünü Yunus’un önüne koymuştu. Yunus gene inanılmaz bir tokgözlülükle baş sallamış, gene “Hayır” demişti:
“Bana seni gerek seni!” Nen varsa, ne kazanmışsan bir elinle aldığını, öbür elinle vermeyi
öğrenmeyince olmaz… Bunu da insan yalnız başına yapamazmış meğer. Derdin başı bu! “Yalnız yapabilirim” zannedenlerin yolu, nerede olursa olsun sarpa sarmış, bunu da bilmek gerek! Yunus bulmuştu, halktan Hakk’a giden yolu Tapduk Emre’nin dergâhında, Taptuk Emre’de bulmuştu. Bakın ne diyor:
“Kadılar, müftüler cümle geldiler,
Kitapların bir araya kodular,
Sen bu ilmi kimden aldın dediler,
Bir kâmil mürşide varmasan olmaz.”

Bakın yine ne diyor Hak dertlisi Yunus:
“Dağlar ile, taşlar ile Gökyüzünde İsa ile,
Çağırayım Mevlâm seni… Tur Dağı’nda Musa ile,
Seherdeki kuşlar ile, Elindeki asâ ile,
Çağırayım Mevlâm seni… Çağırayım Mevlâm seni…
Hamd ü şükr-ü Allah ile,
Vasf-ı Kulhuvallah ile,
Başım açık, ayak yalın,
Çağırayım Mevlâm seni…”

Devam ediyor:
“Açıldı sır bâbı şeyhin yüzünden, Bir şehre vardım ki adı denilmez,
Can-ı sefalar sürdü tatlı sözünden, Bir bahre daldım ki, haddi bulunmaz,
Mâsiva tozunu gönül yüzünden Mürde dil oluben geri dönülmez,
Tevhid ile sildim elhamdülillâh… Ölmezden ön öldüm, elhamdülillah.”

Yunus terliyor…Yunus’un yangını çölün yangınından beter…Yıllar yılı çaldığı kapı, sonunda açıldı. Bir de ne görsün; kapıyı çalan da kendisi, açan da kendisi. Misafir de o, ev sahibi de o…
Hancı da o, yolcu da o… İsteyen de o, veren de o…Âşık da o, mâşuk da o…Her şey “bir”in içinde dönüyor… Ne hayret![7][7] Yunus her şeyin kendinde olduğunu; Mekke’de Hira Dağı’nın önünde buldu; kendindeki gerçeği buldu; onca yıldır aradığını buldu. Kendinde olandan haberi olmadığını anladı. “Bildin ‘ben’i, buldun ‘O’nu” sırrına erer. Yunus bu sırrın özüne vardı. O’nda “Allah kavramı”, aşk anlamı çerçevesinde yer alır: “Hangi pencereden bakarsanız orada Allah’ı göreceksiniz.” Allah, ilahi bir nurdur. Mekânsızlık âleminde sınık gönüllere taht kurmuştur. Vücut şehrindeki tahtın sahibi O’dur. İlim her şey değildir. İlimin açamadığı kapılardan biri de aşk kapısıdır.

“İlim ile hikmet ile kimse ermez bu sırra
Bu bir acayip sırdur ilme kitaba sığmaz
Âlem ilmin doyan dört mezhep sırrın duyan
Aciz kaldı bu yolda bu aşk el uramaz kalıp”
Ondaki sevginin yalnız insana yönelmiş değil, bütün yaratıklar için aynı olduğunu; “bir karıncaya bile ulu nazarla baktığını” görürüz. Ondaki bu sevginin ilahi bir aşk olduğunu, milli ve dini hasleti icabı kabileci olmayıp, cihanşümul mefkûreci bir inanca sahip olduğu da muhakkaktır. Yunus, Kâbe ile “gönül”ü de karşılaştırır. Zira tasavvufta gönül, “Kâbe ve tecelligâh, Allah’ın evi” olarak telakki edilir. Ayrıca Yunus, şiirlerinde haccın şekli tarafıyla ilgili bir bahiste bulunmamakla birlikte, hakikat makamında söylediği bazı şiirlerinde insan gönlünü kazanmayı Hicaz’a gitmekle eş tutar. Bir gönül ziyaretini Kâbe’ye gitmekten üstün tutar Yunus tefekkürü. Gönlü, Kâbe’den üstün gören Yunus, kalp kıran kişilerin Kâbe’ye gitmelerini anlamsız karşılar;
“Ak sakallı pîr koca bilmez ki hâlı niçe
Emek yimesin hacca bir gönül yıkarısa
İlm ü amel ne assı bin gönül yıkdunusa
Arif gönül yapduğı beraber hicaz ile”

Yunus Emre, dönemin insanına ve bugünkü insanlığa öğüt tarzında düsturlar verir. Varlık -yokluk meselesine yabancı olan gönüller, korku ve umut onlara kaval sesi gibi gelir. Yüce Allah’ın aşkına mazhar olan Yunus, buna erişmekle içinde birikmiş korkuları atacak; bütün endişe ve tereddütlerinden kurtulmuş olacaktır. Tek gaye o muhteşem aşka erişmek, tecelligâhı ederek sevdada fani olmaktır.
“Kaçan kim ben beni bildüm yakîn bil kim Hakk’ı buldum
Korkum anı buluncaydı şimdi korkudan kurtuldum”

Yunus’un anlayışında nefs, kulun ölmeden önce kendi nefsini yok etmesidir. Tasavvufta fenâmakamı vardır. Nefsin terbiye edilerek öldürülmesidir ve bütün maddî ve dünyevî isteklerden kurtulup Allah’ta yok olmaktır.
“Yunus Emre yok oldı küllî varı yok oldı
Andan artuk nesne yok kalman gümân içinde”

Kişinin kendinden geçmesi ve kendi bedenini terk ederek Allah’ta yok olmasıdır. İnsan nefsanî taleplerinden kurtulmadıktan sonra, ölmeden önce kâinatın yaratıcısına ve âşık destanına ulaşamaz. Yunus Emre’ye göre nefsin bitmez tükenmez arzuları, ancak kanaatla dizgilenir. Kanaat, insanın yâri olmalıdır. Nefs ejderhasına kanaat silahıyla karşı konulabilir. Kanaat, nefs atının gemidir. Bitmez tükenmez arzular, onunla dizginlenir. Derviş, tevekkülü iş, kanaati de aş bilmiştir. Ayrıca Yunus, bütün varlığını dost eline bırakır, bu dünyada kendisini garip bulur. Artık Yunus, Yunus değildir: “Beni bende demeyin bende değilim / Bir ben vardır bende benden içerü.” Kendini her şeyden tecrit ederek, bütün varlığını Allah’a adayan Yunus, Hakk’tan başka bir şey tanımaz.
“Beni sorman bana bende degülem
Sûretim boş gezer tondan içerü.”

Yunus’un eserlerinde en çok üzerinde durduğu ve insanlara öğütlediği şeyler; “kibirli ve riyakâr olmamak, mütevazı olmak ve olduğu gibi görünmek”tir. İşte Yunus, bu temel karakter unsurlarını izah etmek için, bilhassa “ ibadetin” riya ile ve gösteriş için yapılmasına tahammül edemez. “ İbadet” ve taatlarıyla mağrur olanlara veya ibadetlerini sadece gösteriş için yapan ikiyüzlülere şiddetle çatar. Ona göre bunların ibadetleri kendilerine put, taatleri de gözlerine perde olmuştur. İnsan saf ve sadık olmalı, sana-bana göstermelik için ibadet etmemeli dir.
“Dilerisen bu dünya şerrinden olasın emîn
Terk eyle bu kîni hırkaya gir derviş yüri”

“Egriligün koyasın togrı yola gelesin
Kibr ü kin çıkargıl erden nasib alasın”

“Zevk ü riyâ didükleri boynunı urmayınca ben
Şâh-ı Kerim’e sıdkıla kanda bulısaram visâl”

“Yunus miskin mestânesin sen seni gör ko bunlar
Dünyada riyâlu dirlik kişiye eyu ad degül”
Yunus Emre’nin en çok üzerinde durduğu kavramlardan biri de “edep”tir. Edep, hem “hayâ” hem de “erkân” ile eşanlamlı kullanılır. Ona göre “din ve iman” sahibi olmak, hatta insan olabilmek için edepli olmak gerekir. İmanın da ibadetin de, tasavvufun da aslı “ edep”tir. Edep, riyaya gönülleri kapatmıştır. Edep, ruh estetiğidir, kişinin kendisini bilmesidir ve güzelliktir. Yunus’a göre derviş, “su ve topraktan yeşeren bir ağaç misâlidir”. Onun yaprağı, dertlilere derman, gölgesi kutludur. Bu ağacın budağındaki meyveler ili ve şehri besler.

“Her kime kim dervişlik bağışlana
Kalbi gide pâk ola gümüşlene”

Yunus, bu makama herkesi layık görmez. Yunus, dünyayı terk etmiştir; çünkü, dünya terki, ibadetlerin başıdır. Dünya terki, cihan terki, bildiklerinin terki, vücut terki, iki cihan terki, mal terki, kendini terk gibi adlar verdiği bu makama, söylediği şiirlerinde yer vermiştir.

“ Canum bu tene gireli nazarum yokdur altuna
Düşdüm ayaklar altına topraklayın tozar oldum”

Yunus’ a göre “Vuslat”a (Tanrı’ya kavuşmak, ulaşmak) için dört makamı bilmek gerekir ve ona göre
amel edilirse dervişlik ona helaldir. Aksi halde bu talep ona haramdır. Ve o kişi de tarikatta cahildir. Vuslat; Allah’a ulaşma, buluşma, kavuşmadır. Bu husus, Vahdet-i Vücut inancına göre, varlıkların asıl “ezel”de vahdet halindedir. Vahdetten kesret âlemine gelen insan, ezeldeki vahdet haline mütemadiyen bir özleyiş içindedir. Bu vahdete olan vuslat özlemi, ancak dört kapı kırk makamı geçmekle gerçekleşebilir. Bu makamları geçen sâlik, fırkatten vuslata erer.
Yunus bu vuslat halini şöyle dile getirir:
“Cânlar cânını buldum bu canım yağma olsun
Assı ziyândan geçtim dükkânım yağma olsun”

O, sonunda “vuslat”a, yani sevdiği Rabbına ulaşabilmek için “dört kapı kırk makam”dan geçerek gerçekten bir “insan-ı kâmil” vasfına nâil olmaya çalışmıştır. Onun asıl ilham kaynağı İslamdır. O, kendisini tasavvuf mektebinde yetiştirmiş ve çağdaşlarını ve bizleri de bu ilham kaynağından feyz almaya çağırmıştır.
“Hâlet ile bana bir aşk yöneldi, Münadiler çağrışıp zâra başlar
Allah derler bir meclise uğradım. Hal diliyle Hakk’ı zikreder kuşlar
Tutun kulak nakledeyim sizlere, Tevhit eder dağlar, taşlar, ağaçlar,
Allah derler bir meclise uğradım. Allah derler bir meclise uğradım.
Muhammed’in ashabı, yârenleri,
Anda hazır olmuş, gördüm onları.
Vecde gelmiş tarikat erenleri,
Allah derler bir meclise uğradım.”

Yunus’un gönlü kendini karıncalara eş tutarak, toprak gibi yeni filizlerin yetişmesine ortam hazırlamıştır. Bu toprak ki, İslamın en güzel meyvelerini yetiştirmiş, kanayan gözlere neşe, ümitsiz gönüllere ümit ve âcizlere de kuvvet vermiştir. Tanrı’ya ulaşmanın yolunun da ancak bu şekilde olacağını bildirmiştir. Yunus’a göre zahidin zühdü, sâlikin zühdü ve kâmilin zühdü olmak üzere zühdün üç makamı vardır. Allah’ın men ettiklerinden kaçınmak; avamın zühdüdür. Halbuki arifler Allah’tan başka her şeyi terk edendir.
“Ne varlığa sevinürem , Eğer beni öldüreler,
Ne yokluğa yerinürem, Külüm göğe savuralar,
Aşkın ile avunuram, Toprağım anda çağıra;
Bana seni gerek, seni. Bana seni gerek, seni!”

Yunus’a göre kişinin; Allah rızası için kendini ve malını Hakk yoluna sebil etmesi gerekir. Yani kişinin Hakk’a vasıl olması için dünyevi kayıtlardan da kurtulması gerekir. Dolasıyla mal, mülk gibi verilmesi nefse zor gelen şeyler Hak yolunda sebil edilmelidir.
“Her kim tarika gire mal terkin ura “Ger toğrı turmazısa mal terkin urmazısa
Yola toğrı can vire bu tarikat içinde” Yola can virmezise tuymaz sohbet içinde”
Yunus’a göre “zikr”in, her zaman ve her yerde yapılacağını da bildirir. Bu zikrin gecesi, gündüzü olmaz. Mekân içinde ayrı bir husus yoktur. İnsan, Allah’ı zikredeceğinde, her yer ve her zamanda bu görevi yapabilir.
“Gündüz olalum sâim gice olalum kâim
Allah diyelüm dâim, Allah görelüm neyler.”

Bazı Yunus araştırmalarına göre Yunus, ümmi bir derviştir; ama cahil değildir. Düzenli medrese eğitimi görmemişse de kendi manevi kabiliyeti sayesinde, İslam bilimleri öğrenmiştir. Mevlana’nın şiirini anlayacak kadar Farsça bilir. Başka bir araştırmacıda o, adamakıllı tahsil görmüş biridir. Yunan mitolojisini, şark efsanelerini bilir. Kuran’dan, hadislerden, erenlerin sözlerinden mazmunlar alır. Mevlana’nın Mesnevisi’ni ve Divan-ı Kebiri’ndeki gazellerini okuduğunu, yine kendi şiirlerinden anlıyoruz. Hatta şairlerin hakîm şairi Şirazlı Sadi’nin bir gazelini, Türkçeye çevirmiştir. Başka bir araştırmacı Yunus’un eğitiminin kaynağının medrese değil, tekke olduğunu belirtir. Ve iyi bir eğitimden geçmeseydi, Farsçadaki tasavvuf kavramlarını böyle sağlıklı biçimde kullanamazdı; ama onun ekinsel birikiminin kaynağı medrese değil, tekkedir. Başka birine göre ise köyden gelme bir halk çocuğu olan Yunus, zamanın itibarlı
tarikatlarından birine mensuptu. Yazdıklarına bakılırsa o, ciddi denilebilecek bir dinsel eğitim görmüş olmalı.[8][8] Yunus zamanındaki dervişliğin, tekkelerin son döneminden günümüze yansıyan, düşünsel ve bedensel üretimden uzak, “bir lokma bir hırka” felsefesindeki “perişan derviş, derviş kılıklı” gibi olumsuzluklarla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Burada artık, Anadolu’nun Türkleşmesinde önemli rolleri olan, halkla bütünleşerek kendilerini insana adayan, içi dışı bir, özünü Tanrı’ya bağlamış, düşünsel ve bedensel üretimle yoğrulan halk önderleridir söz konusu olan. Bunlar Yunus’un bağlandığı ve Anadolu sufiliğinin gerçek erenleri olan dervişlerdir. Bu devirde gördüğümüz dervişler; ziraat hayatı ile meşgul olan, bağ bahçe yetiştiren, zaviyeler açmakta usta olan kişilerdir. Vakitlerini yalnızca ayin ve ibadetle geçirdiklerine, başkalarının sırtından yaşadıklarına dair hiçbir delil mevcut değildir. Yunus Emre’nin inanç yaşayışında iki farklı dini anlayış dönemi görülür. “Sünni- İslami yorum” ve “batıni yorum” diye adandırılacak dönemlerde Yunus, şu değişiklerle karşımızdadır. “Sünni yorum”un temeli Tanrı korkusu ve kendini tümüyle Tanrı’ya teslim etmektir; çünkü kutsal kitabımızın ayetlerinin özü budur. Batıni (tasavvuf) yorumda ise, kutsal kitabın her ayetinde gizli bir anlam aranır. Bu yaklaşımın temelinde ise coşkulu bir Tanrı sevgisi yatar.Bu sevgide insan, evren ve Tanrı; bir ışık seli içinde birbirinden ayıran dinlerin, tarikatların, inanışların, milliyet ve ırkların üstüne çıkar ve insanları eşit sayar. Bu ikilem şöyle ifade edilebilir: “Birincisinde Yunus medresenin adamı, ikincisinde tekkenin adamıdır.” Yunus’a “kırk yıl dergâha odun çektirir” ya da onu, âmâ şeyhinin yoluna yatırarak “benimseme” veya “dışlama” sınavına tabi tutar. Bizde yüzyıllardır içtenlikle söylenegelen bu söylemler, halkımızın Yunus Emre’ye sevgisinin, ilgisinin ve bağlılığının günümüze yansıyan görüntüleridir. Yunus’un toplumculuğu elbette bugünkü anlamda bir toplumculuğu ve örgütlü uğraşıyı içermez; ama onun felsefesinin temel değerlerinden biri de, içinde yaşadığı toplumun iyiliği ve huzurudur:
“Yetmiş iki millete bir gözle bakmayan “ Yetmiş iki millete kurban ol âşıkısan
Şer’in evliyasıyla da hakikatte asidir” Ta âşıklar safında olasın sadık”

Bunu diyen kişinin kendini toplum dışı görmesi düşünülebilir mi?
“Yunus’u Yunus yapan en önemli özelliklerinden birisi de, çok insancıl ve hoşgörülü olmasıdır. Şu öyküye kulak verelim: “Yunus’un yaşadığı yıllarda Molla Kasım diye biri varmış. Bu Molla Kasım’a Yunus’un şiirlerini yazılı olarak getirmişler. Başlamış okumaya. Her okuduğu şiiri dine şeriata aykırı bularak yakıyormuş. Binlercesini yaktıktan sonra üst tarafını da suya atmaya başlamış. Neden suya atmış derseniz, okurken bir ırmağın, belki de Sakarya’nın kıyısında oturuyormuş da ondan. Şiirleri yakmış, suya atmış, atmış, atmış, derken bir şiirde, daha doğrusu bir şiirin son iki dizesinde zınk diye durmuş ve aklı başına gelmiş; çünkü bu iki dizede şunları söylüyormuş bizim Yunus:
Yunus Emre bu sözü eğri büğrü söyleme
Seni sigaya çeken bir Molla Kasım gelir.
Bunu görür görmez Yunus’a boyun eğmiş ve yakmadığı, suya atmadığı şiirleri bir hazine gibi saklamış. İşte onun için şiirlerinden binlercesini göklerde melekler, binlercesini denizlerdeki balıklar, kalan binlercesini de insanlar söylermiş.”[9][9] O; insanlar, dinler, peygamberler arasında ayrım yapmaz. “Yaradılmışı severiz Yaradan’dan ötürü” derken de, aynı duygu ve düşünceler içindedir. Onda konu çok zengindir. Allah ve insan sevgisi, onlarla bütünleşmiş içtenlikli bir inanç, başka dinlere ve inançlara saygı ve hoşgörü, erenlere ve önderlere sevgi ve bağlılık, aklı ve ilmi öne alarak taassuba (bağnazlık) karşı çıkış, özbenliği denetleme ve ölüm korkusunu yenme, bu arada toplumsal ve bireysel çarpıklıklar ön plana çıkan konular olarak görülebilir. Toplumun acılarını da çoğunlukla onların yüzünü Tanrı’ya döndürerek dindirmeye çalışır. Toplumsal sorunlar Yunus’un deyişlerine yeterince yansımıştır. Biz Yunus’un deyişine sosyal kurumların, ekonomik ilişkilerin, değer yargılarıyla birlikte o dönemin Türk toplumunun yeterince yansıdığı deyişlerinde görülmektedir. Yunus halk diliyle; en yüce duyguları, en karmaşık düşünceleri bile yeterince açık ve kolay anlaşılır biçimde anlatmayı başaran bir büyük ustadır. Böylece Türkçenin duygu ve düşünceyi ifade etmeye yetmeyeceğini savunanlara en anlamlı yanıtı vermiştir.Yunus Emre gibi bir velî insanın, bilinen iki eseri mevcuttur. Bunlardan Risaletü’n- Nushiyye, tasavvufun ideal insan tipini tarif ve tavsif eder. Divân’da ise, bu insan tipi hayatiyete geçer.

Yunus’a göre, düşünce ve duyguların gereğince açıklanabilmesi için; sözcüklerin iyi seçilmesi, yerinde ve doğru kullanılması, anlatımın da öz, yalın ve akıcı olması gerekir. Sözcüklerin gücü-nü Yunus, aşağıdaki beyitlerinde nasıl da etkili vurgulamıştır:
“Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı “Sözün bilen kişinin yüzünü ağ ide bir söz
Söz ola ağulu aşı, balıla yağ ide bir söz” Sözü pişirip diyenin işini sağ ide bir söz”[10][10] Başta belirttiğimiz gibi, evliyaların türbelerinin çoğunlukla halk tarafından çok benimsenmesi nedeniyle aynı evliyanın, erenin Anadolu’nun birçok yerde olması gibi koca Yunus Emre’nin de türbesi aynı kaderi paylaşmıştır. Aslında bu tür erenlerin esas türbeleri ariflerin gönüllerin-dedir. Türbesinin olduğu söylenen yerler şuralardadır:
- Eskişehir- Sarıköy
- Larende
- Salihli- Emre köyü
- Afyonkarahisar- Sandıklı
- Sivas’ta
- Aksaray
- Isparta-Keçiborlu
- Erzurum- Dutçu[11][11] Yunus Emre bir türbeye sığmayacak kadar büyüktür. Ona bu kadar mezar mâl eden halkının bu davranışı, eğer okumasını bilirsek bize çok şeyler söylemektedir. Zaten bu türbe olayının sonu bulunmaz. O, ebedi yolcu, her gittiği yerde bir çerağ uyandırmakla görevlidir. Ta “ebetten ezele varınca”!.. Dokuz kollu bir şamdan gibi onun ışığını dokuz türbeye bağlamak uygun değildir. Selam sana Koca Yunus selam. İnsanoğlu senin gibilerine bugün, her günden daha muhtaç, daha aç. Gelin, doyurun onları![12][12]…Yunus Emre gibi veliler, erenler maksuduna ermişlerdir. Neye ermiştir; mâşukuna ermiştir, sevdiğine ermiştir, gerçeğe ermiştir, hakikata ermiştir. Allah bizi de gerçeğe, hakikata erenlerden eylesin, gerçeğin yolundan ayırmasın.
Gerçeğe Hü Dost…

A.Yaşar KARAMAN

________________________________________
[13][1] Nezihe Araz: Dertli Dolap
[14][2] Nezihe Araz: Dertli Dolap
[15][3] Gazi Üniversitesi Hacı Bektaş Veli Araştırma Enstitüsünün : Hacı Bektaş Velî dergisi 41. sayısı
[16][4] Nezihe Araz: Dertli Dolap
[17][5] Nezihe Araz: Dertli Dolap
[18][6] Nezihe Araz: Dertli Dolap
[19][7] Nezihe Araz: Dertli Dolap
[20][8] Gazi Üniversitesi Hacı Bektaş Araştırma Enstitüsü: Hacı Bektaş Veli Dergisinin 41.sayısı
[21][9] Sabahattin Eyuboğlu: Yunus Emre Cem yayınevi İstanbul 1975 s.19-20
[22][10] Gazi Üniversitesi Hacı Bektaş Araştırma Ensititüsü: Hacı Bektaş Veli Dergisinin 41.sayısı
[23][11] Nezihe Araz: Dertli Dolap
[24][12] Nezihe Araz: Dertli Dolap