HACI BEKTAŞ VELÎ’Yİ ANLAMAK

HACI BEKTAŞ VELÎ’Yİ ANLAMAK

Günümüzde üzerinde durulan önemli konuların başında, insanlığın barış ve huzur içinde yaşamasıdır. Bunu gerçekleştirmek üzere, her devlet kendince öneriler getirmekte, bunları uygulamaya sokmaya çalışmaktadır. Barışın gerçekleşmesini engelleyen temel problemlerin çözümünde geliştirilen her bir yöntem, bir diğeri ile çatışmakta, çözümler çözümsüzlüğe doğru gitmektedir. Bu durumu asırlar öncesinden gören Yunus Emre, çözüm için kesin ve tartışılmaz bir öneriyi bize şu şekilde sunar:
Gönül Çalab’ın tahtı
Çalap gönüle bahtı
İki cihan bedbahtı
Kim gönül yıkarısa
Sen sana ne sanırsan ayruğa da anı san
Dört kitabın manası budur eğer varısa
Farklı dinlerden, ırklardan olabiliriz. Önemli olan farklılıklarımızı birbirimize kabul ettirmek değil, bunları birbirimiz için yaşanabilir hale getirmek olmalıdır. Bu da ancak kendimiz için istediğimizi, bir başkası için de isteyebilme erdemine ulaşmakla mümkün olabilmektedir.
Hacı Bektaş Velî’nin Ortaasya’dan Anadolu’ya; Anadolu’dan Avrupa’nın ortalarına kadar dalga dalga yayılarak insanları gerçek barışa ve hoşgörüye çağıran düşünce sisteminin temellerini keşfetmek için, tarihin derinliklerine uzanmak, İslam’ın Ortaasya’da yayılışına, oradan Ahmet Yesevi’ye, Ahmet Yesevi’den de Hacı Bektaş Veli’ye uzanan çizgide olgunlaşan öğretinin temellerini bilmek gerekir. Bu temelleri her birinde ayrı bir sistem ve her bir sistemin de bir diğerini oluşturan açılımları olduğunu görmek gerekir.
Günümüzde Hacı Bektaş Velî’nin çok geniş bir coğrafyaya yayılan ve sevenleri tarafından bir kültür ve inanç zenginliği olarak yaşatılan öğretisine duyulan ihtiyaç önemini daha da artırmaktadır. Aradan yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen, farklı coğrafyalarda, kültürlerde ve inanç sistemleri içinde etkilerini gösteren bu öğreti, Türk kültürünün ve inanç sisteminin temel değerlerini göstermesi bakımından da oldukça önemlidir. Bu yüzden Hacı Bektaş Velî’yi belli bir grup ve zümrenin kendi özel amaçları için araç olarak kullanımının önüne geçilerek, onun öncelikle Türk kültürünün ve inanç sisteminin vazgeçilmez bir unsuru olduğunu kabul ederek bütün topluma mal etmeliyiz.
İnanç algılarımızı ve inançlarımızı yaşama biçimlerimizi gözden geçirirken, mensubu olduğumuz inancın gelişim seyrini iyi bilmek gerekir. Sözgelimi İslamiyet, Arabistan yarımadasından İran’a ve oradan da Orta Asya’ya geçerken değişik inanç sistemlerinden etkilenmiştir. Bu etkilerler, İslamî yaklaşımlarda farklılaşmalara neden olmuş, yeni yorumlarla zenginleşerek günümüze kadar gelmiştir.
Hacı Bektaş Velî’nin beslendiği pınarın kaynağı olan Ahmet Yesevî, XI. Yüzyılın ikinci yarısında bugünkü Kazakistan’ın Çimkent şehrinin doğusundaki Sayram kasabasında doğar. Sayram, o dönemde önemli bir kültür ve ticaret merkezidir. Kendisi, babasının ölümünden sonra, ablası ile birlikte Sayram yakınlarındaki Yesi’ye yerleşerek burada Arslan Baba’dan ilk eğitimini alır. Arslan Baba, Mezar-ı Şerifte bulunduğu bir dönem, İmam Rıza’nın öğrencisi olmuştur.
Ahmet Yesevî, Arslan Baba’dan eğitimini tamamladıktan sonra, Buhara’ya gelerek dönemin önde gelen din bilginlerinden olan Şeyh Yusuf Hemedani’ye bağlanır ve ondan tasavvuf eğitimi alır. Hemedani’nin ölümünden sonra onun yerine geçer.
Ahmet Yesevi, aşırı kuralcılığa dayanan İslam anlayışlarını temsil eden din bilginlerinden farklı olarak öğretisini hocası Arslan Baba’dan aldığı Ehl-i Beyt sevgisi ve bu doğrultudaki tasavvuf anlayışı üzerine kurar. Onun kurduğu bu anlayış, önce Maveraünnehir, Taşkent ve çevresi ile batı Türkistan’da; daha sonra Horasan, İran ve Azerbeycan’da yaşayan Türkler arasında yayılır. XIII. yüz yıldan başlayarak göçlerle Anadolu’ya, oradan da Balkanlara ulaşır.
Ahmet Yesevî’nin Türkler arasında, diğer İslamî öğretiler içinde bu kadar etkili olmasının nedenlerini araştırdığımızda, onun çağdaşlarından farklı olarak, düşüncelerini anlatmak için, o dönemde gelenek olduğu üzere Arapça veya Farsça’yı değil, Türkçe’yi seçmiş olmasının önemli bir etken olduğu görülmektedir. İslam’ın değerlerini Türk kültürünün değerleri ile kaynaştıran Ahmet Yesevî, bozkırlarda yaşayan Türk boylarının İslamiyet’i benimsemesini kolaylaştırmıştır.
Ahmet Yesevi, öğretisini, “Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat” olmak üzere dört ilke üzerine kurmuştur. Bu ilkeler, Hacı Bektaş Velî’nin öğretisine de temel oluşturur. Hacı Bektaş Veli her bir kapıya onar makam ekler ve “Dört Kapı, Kırk Makam” olarak adlandırılan ilkeler bütününü ortaya koyar.
Bu şeriat güç olur
Tarikat yokuş olur
Ma’rifet sarplık durur
Hakikattir yücesi

Derviş dört yanında
Dört ulu kapı gerek
Nereye bakarısa
Gündüz ola gecesi

Dört Kapıdır Kırk Makam
Yüz altmış menzili var
Erenlere açılır
Vilayet derecesi
Hoca Ahmet Yesevi ile Hacı Bektaş Veli arasındaki bağ, Yesevi’nin öğrencisi ve Hacı Bektaş’ın hocası olan Lokman Perende aracılığıyla kurulur. Hacı Bektaş Velî, Hoca Ahmet Yesevî’nin talebesi ve halifesi Lokman Perende’nin yanında eğitimini tamamladıktan sonra, Lokman Perende’nin “Biz bu yokluk yurdunda çok eğlenmeyiz, âhirete gideriz. Var, seni Rum’a saldık, Sulucakarahöyük’ü sana yurt verdik, Rum abdallarına seni baş tâyin ettik.’’ sözü üzerine, Anadolu’ya geldiği varsayılmaktadır. Söylenceye göre, Ahmet Yesevi ocağından alınan bir yanar dal parçası Lokman Perende’nin işaretiyle fırlatılır ve bu dalın düştüğü yerin kendisinin yurdu olacağı Hacı Bektaş Veli’ye bildirilir. Hacı Bektaş Veli bu yanan dal parçasını güvercin kılığında izler ve eski adı Sulucakarahöyük olan bugünkü Hacıbektaş ilçesinde bulur.
Hacı Bektaş Velî’nin Anadolu’ya geldiğinde durum içler acısıdır. Savaşlar, göçler, yağmalar ve yıkımların yoğun olduğu böyle bir ortamda, onun yaptıkları daha büyük bir önem kazanır. Stratejik bir noktayı kendisine yurt edinerek düşüncelerinin daha hızla yayılmasını sağlar. Sulucakarahöyük’ün ticaret yollarının kesiştiği bir noktada bulunması, öğretisinin Anadolu’da ve daha sonra da Balkanlar’da hızla yayılmasına neden olur.
Hacı Bektaş Velî düşünce sisteminin Balkanlar’da etkili olması, devletin işini kolaylaştırır. Çoğunluğu Hacı Bektaş Veli’nin öğrencilerinden oluşan Alevi-Bektaşi önderlerinin hoşgörülü yaklaşımları, Balkan topraklarında yaşayan Hıristiyan halkla iyi ilişkiler kurulmasına ortam hazırlar. Alevi-Bektaşi öğretisinin Balkanlar’a ilk geçişini, Anadolu’da ve Avrupa’da onlarca türbesi bulunan Sarı Saltuk sağlar. Sarı Saltuk’u Seyyid Ali Sultan, Mürsel Baba, Otman Baba, Akyazılı Sultan, Demir Baba takip eder. İnsanlar arasında din, dil, ırk, cinsiyet farkı gözetmeyen bu erenler, Anadolu’da olduğu gibi, Balkanlar’da da hoşgörünün temsilcisi olurlar. Bu özellikleri Osmanlı Devleti’nin oluşturduğu adil ve çoğulcu siyasal yapı ile birleşmesi sonucunda Osmanlı’nın Balkanlar’daki ilerleyişi kolaylaştırır ve hızlandırır.
Hacı Bektaş Velî’nin Balkanlar’da olduğu kadar Anadolu ve özellikle Osmanlı merkezî yönetimi içinde de önemli yere sahip olduğu bilinmektedir. Özellikle Osmanlı Yeniçeri ordusu ile Bektaşilik arasında yakın bir ilişki olduğu açıktır. Yeniçeri Ocağı’nın piri Hacı Bektaş Veli olarak kabul edilir ve Yeniçeri gülbanklarında bu ifadesini bulur:
“…. Oniki imam, oniki tarik
Cümlesin dedik beli,
Yediler, kırklar
Nur-ı Nebi Kerem-i Ali
Pirimiz Hünkar Hacı Bektaş-I Veli…”
Hacı Bektaş Velî kendi döneminde adına bağlı bir örgütlenme gerçekleştirmemiş, bugün Bektaşilik adını verdiğimiz sistem onun ölümünden sonra Balım Sultan tarafından kurulmuştur. Balım Sultan, Hacı Bektaş Veli’nin oluşturduğu düşünce ve inanç sistemini devam ettirip kurumlaştırır.
Hacı Bektaş Veli’nin oluşturduğu düşünce sistemi etrafında toplanan ve Anadolu’nun dört bir köşesine yayılan ocaklar da bu düşünce sistemini yaşatmaya devam ederler. Alevi-Bektaşî geleneğinde önemli yeri olan ve belli başlı bir soya mensup olan kişiler tarafından kurulan Ocaklar, varlığını halen devam ettirmektedirler. Ocakları yürüten ve yaşatan kimseler de “Dedeler”dir. Dedeler, inanç önderi olarak, kendilerine bağlı toplulukları eğitme, sosyal, dinsel ihtiyaçlarını giderme, adaleti ve barışı sağlama gibi sorumluluk yüklenirler.
Anadolu’da yer alan Alevi Ocakları’nın bazıları, Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’nun çeşitli bölgelerine gönderdiği öğrencileri tarafından kurulmuştur. Hacı Bektaş Veli’yi pir olarak kabul eden alevi ocaklarının büyük bir kısmı, Hacı Bektaş Veli Dergahı’na bağlı olarak faaliyetlerini sürdürürler. Güçlü bir sosyal örgütlenme kurumu olan ocaklar, “el ele el Hakka” yöntemiyle birbirine bağlanmak suretiyle, Alevi topluluklar arasında kültür ve inanç birliğini sağlarlar.
Yüzyıllardır varlığını devam ettiren ocakların belli başlıları, Adıyaman’dan başlayarak Malatya, Elazığ, Tunceli, Erzincan üzerinden Sivas ve Tokat’a ulaşan hat üzerinde yoğunlaşır.
Hararet nardadır, sacta değildir
Keramet hırkada, tacta değildir
Her ne ararsan, kendinde ara
Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değildir…
Bu deyişi ile Hacı Bektaş Velî, görünüşün değil, özün önemli olduğunu vurgulamaktadır. O “Her ne ararsan, kendinde ara” diyerek insanı, öğretisinin merkezine yerleştirir. Hacı Bektaş Veli öğretisinde insanın gönlü, tanrının evi olarak kabul edilir. Bu yüzden bir insanın gönlünü kırmak, yalnızca o insanı değil, tanrıyı da gücendirmek olarak algılanır. Onun içindir ki Hacı Bektaş Velî düşüncesinde gönül kırmamak insana ve Tanrıya duyulan saygının bir ifadesi olarak kabul edilir.
Hacı Bektaş Velî öğretisinde âlem bir ağaç, insan da onun meyvesi sayılır. Bu benzetme ile insanın evren içindeki yeri ve konumu somutlaştırılmaya çalışılır. Hacı Bektaş Velî, bu düşüncesine bağlı olarak “Her ne ararsan kendinde ara” demektedir. Bu düşüncenin özünü günümüz insanının anlamış olması, birçok problemin de ortadan kalkmış olması anlamına gelir.
Hacı Bektaş Velî’nin bir diğer önemli yanı da devlet adamlarının kendisine danışarak giriştikleri mücadelelerde başarılı olmasıdır. Bunlardan ilki Ertuğrul Bey’dir. Kendisi beylik sancağını almak için Konya’ya giderken Hacı Bektaş Veli’yi ziyaret eder ve duasını alır. Ertuğrul Bey’in başlattığı bu hareket, asırlar boyunca yaşamış, büyük başarılara imza atmıştır. Mustafa Kemal Atatürk de, Ankara’ya gelirken Hacı Bektaş’a uğramış, onun manevî havasından aldığı ilhamla kurduğu Türkiye Cumhuriyeti ile başarısını perçinlemiştir.
Kurtuluş savaşında Atatürk’ün yanında yer alan ve bağımsızlık mücadelesine maddi, manevi destekleriyle güç katan Alevi-Bektaşi kitleler, Cumhuriyetin ilanından sonra da Atatürk’ün ve temsil ettiği değerlerin yanında yer almayı sürdürmüşlerdir.
Hacı Bektaş Velî’nin dokuz haneli Sulucakarahöyük’te uyandırdığı çerağın, dalga dalga yayılarak birçok bölgeye yansıyan ışıkları dün olduğu gibi, bugün de farklı dil, din, ırk ve cinsiyetten insanların gönüllerini ve zihinlerini aydınlatmayı sürdürüyor.
Ahmet Yesevi’den Hacı Bektaş Velî’ye uzanan bu çizgide olgunlaşan ve Türk düşüncesinin önemli bir kaynağını oluşturan öğreti, çağlar öncesinden bugüne evrensel mesajlar taşıyor. Hacı Bektaş Velî’yi anlamak ve anlatmak için çıktığımız bu yolda onun sözüyle onu özetleyelim.
Sevgi muhabbeti kaynar yanan ocağımızda
Bülbüller şevkle gelir, gül açar bağımızda
Hırslar, kinler yok olur aşkla meydanımızda
Arslanlar, ceylanlar dosttur kucağımızda

Doç. Dr. Gıyasettin Aytaş