Türk Yurdu Dergisi Alevilik Dosyası – Röportaj

Sayın Prof. Dr. M. Çağatay ÖZDEMİR

 Türk Yurdu Genel Yayın Yönetmeni

 

Türk düşünce hayatının gerçekten de önemli yayınlarından birisi olan Türk Yurdu Dergisi bugüne kadar çok önemli konularda sadece Türk insanına değil, aynı zamanda insanlığın da ortak yararına önemli görevler üstlenmiştir.

 

Bunun parelinde bir çalışma olduğunu inandığımız Alevilik Dosyası sayınızın da halkın merak ettiği soruların yanıtlanıp, gerçeklerin gün yüzüne çıkmasında önemli katkılar sağlayacağına inancımızla genel başkanımız sayın Prof. Dr. İzzettin Doğan’a yönelttiğiniz ve kendileri tarafından yanıtlanan cevapları sizlere gönderirken;

 

Sizlere sağlık, mutluluk ve başarı dileklerimizi sunuyoruz.

 

Cem Vakfı Genel Merkezi, 2004

 

Kavram kargaşasını önlemek açısından Alevilik ve Bektaşilik kavramlarını tarihsel açıdan ayrı ayrı çözümler misiniz?

 

Alevi İslam anlayışı, İslam’ın insanlığı aydınlatan evrensel ilkeleriyle hayat bulan, Türklerin Orta Asya’dan Batı’ya ilerleyişlerinde Maveraünnehir’de Ehlibeyt seyyitlerinin önderliğinde inanç kaidelerini oluşturarak Anadolu ve Balkan topraklarında bugün de tüm erdemleriyle yaşayan bir İslam Tasavvuf anlayışının adıdır.

Şah Koca Ahmet Yesevi’nin ve onu izleyen mutasavvıfların, erenlerin, büyük baba ve dedelerin; cemlerle, saz eşliğinde, semahlarla, cinsiyet ayrımı yapmadan icra ettikleri ve insanoğlunun Tanrı’nın özünden yaratıldığı ve balçıktan var edilen tenin, Tanrının ruh vermesiyle, ruhundan üflemesiyle, hayat bulduğu gerçekliğinden kaynağını alan Alevi İslam anlayışı; aynı zamanda Bektaşiliği de, Mevleviliği de, Nusayriliği de kapsamaktadır ve bu manada kullanılmaktadır.

Bektaşilik Alevilik’ten ayrı bir inanç sistemi değildir.

Bugün Anadolu’nun ve Balkanlar’ın tümünde derin bir Hacı Bektaş sevgisi vardır. Aleviliğin de Bektaşiliğin de, Mevleviliğin de temel şahsiyetlerinden birisi olan Hacı Bektaş’a Alevi’nin de, Bektaşi’nin de saygı ve sevgisi aynıdır.

Anadolu’ya Hacı Bektaş Veli’den önce gelen büyük seyyidlerin varlığı bilinmektedir. Anadolu’nun önemli bir bölümünde Hacı Bektaş Veli’yi pir olarak kabul eden çok büyük kitlenin varlığı yanında, Ebul Vefa, Ağucan, Baba Mansur, Kureyşan gibi büyük Alevi ulularının öncülüğünde kimliğine kavuşan Alevilik/Bektaşilik özünde farkın olmadığı aynı kökün inanç sistemleridir.

Yalnız, Osmanlı İmparatorluğu’nun ana kurucu unsuru olan Alevilerin zamanla devlet ve toplum yaşamından dışlanmalarına rağmen; Yeniçeri Ocağı’nın ana kurucu unsuru olan Bektaşilik dediğimiz inanç yapısının 1826 yılına kadar da devlet tarafından kabul gördüğü bir gerçektir.

Bugün daha çok Batı Anadolu’da varlığını sürdüren, Hacı Bektaş’ı Veli’yi pir kabul ederken, Balım Sultan’ın hazırladığı yine Alevi İslam’ın bir başka yorumu olarak Balım Sultan Erkanı’nı uygulayıp, Hacı Bektaş Veli’nin mücerret (kutsal bekar) olduğu inancını paylaşan ve soyca Ehlibeyt seyyidlerine yani dedelere bağlı olmamakla birlikte, Alevi İslam felsefesiyle yetişmiş, babaların öncülüğünde Alevi İslam kimliğini yaşayan insanlara Bektaşi denmektedir.

 

Alevilik ve Bektaşilik tarihi, geleneksel ve kültürel boyutu ve geçmişi olan, bize ait bir tasavvufi hayat ise, size göre, bunun tarihi, dini, kültürel ve sosyal unsurları ve dayanakları nelerdir?

 

Alevi İslam anlayışının temel dini dayanağı bizzat Kur’an’ın kendisidir. İnsanoğlunun o güne kadar olan tüm birikimlerinin üzerine bir ışık örtüsü gibi gelen Kur’an insanlara doğruluğu, dürüstlüğü ve adaleti öğütleyen kutsal bir metindir.

Alevi İslam anlayışının bir diğer önemli kaynağı elbette ki İslam Peygamber’i Hz. Muhammed’in kendisidir. Tüm İslam dünyasının peygamberi olduğu gibi aynı zamanda son peygamber olarak, kendisine kadarki diğer peygamberlerin ve dinlerin de tüm düşünce ve inançlarını kucaklayan Hz. Muhammed’in kutsal hadisleri ve hayatındayken uyguladığı kurallar Alevilerin de kabul edip uyguladıkları temel ahlak kurallarıdır.

Hz. Muhammed’le birlikte Ehlibeyt’in en önemli ismi olan Hz. Ali, istisnasız tüm Alevilerin rehber aldıkları büyük bir din önderidir. Aleviler; mazlumun yanında olan, eşitlik ve adalette İslam’ın Peygamber’den sonra en büyük ismi olan, Kuran’ı Natık (konuşan Kur’an) olarak Kur’an’ın özünü en iyi bilip yorumlayan ve İslam Tasavvufunun da kurucusu olan Hz. Ali’ye inançlarını borçludurlar. Büyük bir alim ve  devlet adamı olan Hz. Ali, inananlar için gerçek bir inanç kaynağıdır.

Hz. Hüseyin ise Aleviler tarafından ikinci Nuh kabul edilmektedir. Çünkü o Kerbela’da kendisinin en kıymetli varlıkları olan ailesini, canıyla birlikte zalimliğin simgesi olan Yezit ordularının ayakları altında feda ederken; insanlığın en büyük destanını yazıp, İslamiyet’i yok olmaktan kurtarmıştır. Hz. Hüseyin babasının meşhur sözüyle, orada haksızlığın önünde eğilmeyerek, sadece kendi şerefini değil Hz. Muhammed’in de şerefini dolayısıyla Müslümanların onurunu yok olmaktan kurtarmıştır. Hz. Hüseyin ve Kerbela Alevi İslam anlayışının temel inanç kaynaklarından birisidir.

Baskı ve zulüm sonucunda Maveraünnehir’e sığınmak zorunda kalan Ehlibeyt seyyidlerine en fazla sahip çıkan Türkler olmuştur. Türk kavimleri Ehlibeyt seyyidleri yani dedeleri aracılığıyla İslam’ı öğrenmişler ve benimsemişlerdir.

İşte bugün Alevi İslam anlayışı dediğimiz inancın özünde, Hz. Peygamber ve Hz. Ali’nin yaşadığı İslam’ı yaşayan seyyidlerin, kendilerine sahip çıkan Türk kavimlerinin gelenek ve görenekleriyle yeni bir senteze ulaştırdıkları din yorumu vardır.

Bu nedenlerle Mevlana’nın, Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş’ın yaşattıkları Alevi İslam anlayışında etnik temele dayalı olmayan, hoşgörü felsefesinin egemen olduğu bir insan severlik (hümanizm) vardır. Bunun temel dayanaklarından birisi de Hallac-ı Mansur, İbn-i Rüşt, Seyyid Nesimi, Beyazıd-ı Bestami İslam düşünürlerinin düşünceleri ve eserleridir.

Alevi İslam anlayışı hem kendi inanç anlayışının ördüğü, hem de kendi varlık alanını ortaya koyan büyük ozanların, filozofların görüş ve düşünceleriyle, derin anlamlı şiirleriyle vücut bulmuş bir inançtır.

Bir devletinin nasıl yönetilmesi gerektiğini ölümsüz sözlerle damadı olduğu Padişah Osman’a iletirken Şah Edebali, Hz. Ali gibi adalet, eşitlik, hoşgörüden bahsetmektedir. Buradaki Edebali’nin öğütleri; Mısır’a tayin ettiği Vali Malik Ejder’e Hz. Ali’nin vasiyet ettiği öğütlerin aynısıdır.

Sosyal ve ekonomik anlamda üreten ve tüketen arasında en ideal ölçüyü bulmaya çalışan ve alın terine, emeğe en büyük değeri vererek üretimi özendiren Ahiliğin kurucusu olan Ahi Evran-ı Veli de, aynen Edebali gibi bir Alevi dedesi, Türk öncüsüdür.

Anadolu toprağından sonra, Balkan topraklarının da Türkleşmesini ve İslamlaşmasını sağlayan Abdal Musa, Sarı Saltuk, Geyikli Baba, Akyazılı Sultan, Otman Baba, Demir Baba, Gül Baba, Seyid Ali Sultan, Kaygusuz Abdal gibi yüzlerce Alevi dedesi ve babası gülün gülle tartıldığı bir hayat anlayışıyla Hıristiyanı, Yahudisi, Sünnisi, Ataşperestti, inananı, inanmayanıyla tüm insanları eşit davranarak, onları eğiterek, İslamiyet’in gülen yüzünü, hoşgörülü barışçıl yüzünü göstererek bu toprakları sonsuza kadar kalıcı bir şekilde fethetmişlerdir.

Zamanla nasıl ki Hıristiyanlar hiçbir baskı olmamasına karşın Müslümanlaşmışlarsa, Rum diyarı olan Anadolu ve Balkanlar Türk yurdu haline dönüşmüşse, bugün Avrupa ülkelerinin savunduğu çağdaş insani değerler de Osmanlı İmparatorluğu’nun yayıldığı dört kıtada, tüm uluslara ve dinlere barış götürmüştür. Yine bu Alevi İslam anlayışı sayesinde olmuştur.

Nihayetinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda da yüce önder Mustafa Kemal Atatürk de, Nutuk’da da belirttiği gibi haksızlık önünde asla eğilmeden, aynen Hz. Hüseyin gibi, aynen Aleviler gibi, yürüyüp vatanı düşmandan kurtarmıştır.

 

AB’nin 6 Ekim 2004 tarihli raporlarında Aleviler “azınlık” şeklinde yer almıştır. Başka bir deyişle TC’den Alevilerin “azınlık” olarak kabul edilmesi talep edilmektedir. Bu ifade veya böyle bir kabul, ülkemizdeki vatandaşlarımızın tamamı, Aleviler ve Bektaşiler ve Alevi olmayanlar için ne gibi kazanımlar sağlar? Yoksa, kazanım yerine  ciddi sosyal çatışmalara mı sebep olur?

 

Maalesef Yavuz Sultan Selim’in 1516’dan sonra devletin yapısını tamamen Sünni İslam anlayışından yana, hatta Emevi İslam anlayışından yana çevirmiş olması Türk devleti ve toplumu adına son derece talihsiz bir adım olmuştur.

O günden sonra devleti yönetenlerin; devleti oluşturan ana damarlardan birisi olan Alevi İslam anlayışını sadece devlet yönetiminden değil, toplum yaşamından da soyutlaması ve Alevilere yönelik çok yanlış ve hatalı uygulamalara geçilmesi yüzyıllardır süren soğuklukların yaşanmasına sebep olmuştur.

Bir nevi bugünkü sorunların kaynakları taa o dönemlere, Yavuz Sultan Selim ve ondan sonra padişah olanların şeyhülislamlarının yazmış oldukları ve Alevilerin katline ferman çıkaran, Alevilerin İslam dışında olduklarına fetva veren anlayıştadır.

Aleviler’in inançlarını yerine getiremedikleri, inançlarından dolayı baskıya uğradıkları bugün artık halka açılan Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’ndeki resmi on binlerce Osmanlı resmi belgesinde de mevcuttur.

Günümüze kadar devletimizin belki de en büyük hatası, eksiği; tarihin getirmiş olduğu bu ciddi yanlışı düzeltmek yerine, sorunu zamanın akışına bırakarak, problemlerin çığrından çıkmasına seyirci kalması ve neredeyse Yavuz Sultan Selim dönemlerini yaşatmasıdır.

Bugüne kadar Aleviler devlet tarafından bir inanç gurubu olarak tanınmadılar. Sorunlarının giderilmesi yönünde hiçbir adım atılmadı. Adaletsizce uygulamalar Alevi / Sünni soğukluğunu arttırdığı gibi zaman zaman Aleviler bunları canlarıyla ödemek zorunda kaldılar.

Türkiye bir hukuk devleti olarak üzerine düşen hiçbir sorumluluğu yerine getirmemesine rağmen; Aleviler bugüne kadar İnsan-ı Kamil yani kamil insan, olgun insan, hoşgörülü insan olma düsturlarının verdiği sakinlikle devlet ve toplum aleyhine gelebilecek tek bir yanlış davranışta bulunmamışlardır.

En doğal hakları olmasına, Anayasanın 10. Ve 24. Maddeleriyle kendilerine eşitlik ilkesi başta olmak üzere her türlü hak ve özgürlüklerinin ihmal edilip, kendilerine ikinci sınıf bir vatandaş muamelesi yapılmasına rağmen, bugüne kadar devleti mahkemeye vermeyen de yine Alevilerdir.

Nasıl ki Osmanlı Devleti’nin asli kurucu unsurları olmalarına rağmen, daha sonra toplu kıyımlara uğrayıp haklarını kaybetmişlerse; yine Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda da Sünni vatandaşlarımızla omuz omuza cephelerde çarpışıp, bu vatan için şehit olmuşlar ve bu devleti kuran Mustafa Kemal Atatürk’ü en fazla desteklemiş olsalar da, zamanla yine bu ülkede ikinci sınıf vatandaş yerine konulmuşlardır.

Tüm bu nedenlerle Alevilerin uğradığı büyük ve derin haksızlıkları görmeden olaya bakmak yanlış yorumlara neden olabilir.

Nüfus ve/veya başka ölçülerle belli çoğunlukların haklarından mahrumiyeti ifade eden azınlık tarihsel kullanımları dışında, günümüzde de farklı farklı kullanılmaktadır. Kişilerin, toplumların, devletin azınlık lafına yükledikleri anlamlar farklı farklı olabilmektedir.

Bugün gerçekten de işin özüne bakılırsa Aleviler’e bir azınlık muamelesi yapılmaktadır. Bu bir abartı değildir. Gerçekliğin ifadesidir. Bir inanç gurubu olarak tanınmayan, ibadet yerleri devlet birimlerince tanınmayan, okulda, kışlada, devlet dairesinde ayrımcı muamele görmeye devam eden, kendi alın terlerinden ödedikleri vergilerle yaşam alanı bulan Diyanet İşleri Teşkilatı ve TRT gibi devlet kurumlarında yok sayılan, ayrımcılığa taii tutulan Aleviler’in, bu ülkede Alevi kimlikleriyle var olduklarını söyleyebilmemiz olası mıdır?

Bugün AB.’nin Alevileri azınlık olarak nitelendirmelerinin suçu; bu ülkeyi yönetmeyi başaramayan, devlet adamlığından yoksun, çağın gerisinde kalmış yapılarıyla, sorunlar karşısında kafalarını kuma gömenlerindir.

Yıllar yılı ülkemiz yararına, Alevisiyle, Sünnisiyle insanımızın ortak çıkarına verdiğimiz hiçbir mücadeleyi şimdiye kadar ki, bugünkü de dahil, hükümetler görmek istemediler.

Aleviliği kendi emellerine alet etmek için, temel değerlerinden soyutlayıp, siyasi politik amaçları için bu İslam inancını rencide edenlere kucak açan da, Alevilik İslam dışıdır, diyen cahillere kucak açan da, menfaatperest siyasiler olmuştur.

CEM Vakfı olarak bizler, İzzettin Doğan olarak ben Avrupa’nın nitelendirdiği veya nitelendirmeye çalıştığı manada Alevileri azınlık olarak kabul etmiyoruz.

Demokratik haklar ve kazanımlar açısından, bu ülkeyi yönetenlerin hiç kimseye bir koz vermeden, fazlada çaba harcamalarına gerek kalmadan Alevilerin meşru, yasalardan kaynaklanan haklarını vermeleri durumunda bir daha ülkeyi böyle sıkıntıya düşürme ihtimali beliren nitelendirmelerden de uzak tutmuş olurlar.

Neredeyse AB.’nin isteklerini yerine getirmek için atmayacağı adımı, vermeyeceği sözü olmayacakmış görüntüsü veren bugünkü iktidarın başında bulunanların da Alevilik konusunda, Aleviliğin sorunları ve Alevilerin istekleri konularında hemen hiçbir bilgiye sahip olmadıklarını görmek ise bizleri gerçekten üzmektedir.

 

Laikliği anayasasına yazarak garanti altına almış ülkemizde Aleviliğin bugüne kadar olan geçmişinde onu siyasette kullananlar, kullanmak isteyenler de olmuştur. Bu tarihi tecrübe de dikkate alındığında, size göre Alevilik ve Bektaşilik bundan sonra da siyasette geçer akçe olarak kullanılmalı mıdır? Yoksa, laikliğin gereği olarak siyaset dışı alanda, dini-mistik bir anlayış olarak mı yaşatılmalıdır?

 

Aleviliğin siyasette kullanılmasının bence en önemli nedeni yine Alevilerin haklarının verilmemesi sonucunda, kendi kimliklerini yaşatmada sıkıntıya düşen bu insanları özellikle sol görüşlü siyasilerin istismar etmesidir.

Radikal sol gurupların dışında kendileri sosyal politikaların savunucuları olarak gören yelpazenin solunda yer tüm partiler Alevilerin hiçbir taleplerinin yerine getirilmesini sağlayamamışlardır.

Yelpazenin sağında yer alan partiler de aynı şekilde hakların verilmesinde bugüne kadar üzerlerine düşen görevleri yerine getirememişlerdir. Dahası gericiliği körükleyen ve laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel yapısını parçalamaya yönelik kimi akımların öncülüğünü de dini siyasete alet eden kimi partiler yapmışlar, ülkemizdeki birlik ve beraberliğin de tehlikeye girmesine yol açmışlardır.

Bugüne kadar Birlik Partisi örneğinde olduğu gibi Alevilerin doğrudan siyasi parti kurma ve bu partilerin yönetimde yer almaları da başarısızlıklarla sonuçlanmıştır.

Çok bol boş laf üretmekten başka, kasaba politikacısı kimliğiyle siyaset yapanların payandaları durumunda kalan Alevilerin biraz da temiz kalpli, saf insanlar olmalarından dolayı bugüne kadar bulundukları, oy verdikleri partilerce de oldukça kötü bir şekilde kullanıldıkları, sömürüldükleri de bir gerçektir.

Bizce artık siyasilerin Aleviliği ve Alevileri kullanmayı bırakmaları gerekmektedir.

Alevilerin de kendilerini siyaset malzeme yapmamaları gerekmektedir.

Bunun için Aleviler elbette siyasette ağırlıklarını koyarak, nüfusları göz önünde bulundurulursa beklentilerinin yerine getirilmesi konusunda daha mücadeleci olmalıdırlar.

Bunun yolu da kendini kullandırmamak, bilinçli hareket etmek, tek bir partinin hegemonyasına girmeden geniş perspektifle düşünmektir.

Alevi İslam anlayışının diğer inanç sistemlerinden ayrılan en temel özelliği de, bu inancın laik yapısıdır.

Bir inanç sistemi doğrudan tümüyle laik bir sistem getirmeyebilir. Ama Alevi İslam anlayışında olduğu gibi yapısı bakımından laiklikle birebir örtüşecek bir yapıya da sahip olabilir.

Alevilerin İslam anlayışında kaderci bir zihniyet olmadığı, Kur’an ve dinin tüm temel yapılarının akılcı yorumlandığı için, laiklik, demokrasi gibi çağın değerlerini kabul etmeleri de çok zor değildir.

Aleviler Kur’an’ı lafzıyla yani yazılı anlamıyla değil, onun verdiği, vermek istediği mesajla yorumlarlar.

Dini kuralların çağın koşullarına göre yorumlanacağını bizzat onlara inanç önderleri olan dede ve babalar söyler.

Alevi inancında hurafelere yer yoktur. Gerçekçi bir inanç anlayışını benimseyen Aleviler, inançlarının gereğinin kamusal alana taşınmasını zaten istemezler çünkü Alevilikte ibadet kul ile Tanrı arasındaki bir olaydır, kimseyi ilgilendirmez.

Alevilik’teki cennet, cehennem, günah, sevap, kader vd. İslam’ın ibadet ve imana ilişkin hükümlerin de yorumlanışı farklıdır.

Alevilik özünde insanın ruhen olgunlaşıp, ahlaklı bir birey olarak toplumsal yaşama katılmasını öngörür.

Alevi ibadetinde de; belli bir şekil ve sınır olmaksızın, bireyin tümüyle kendisini ilgilendiren bir alan olarak inanç akidelerini, ritüellerini, bireyin özgürce, her yerde yerine getirebilmesi esası vardır.

Bu nedenlerle zaten Alevilerin, bir vatandaş olarak da, bir Müslüman olarak da, bir memur olarak da, bir asker olarak da, bir cemevi dedesi olarak da,  bir öğrenci olarak da mistik bir yaşam sürdüğünü söyleyemeyiz.

Aleviler iman ile aklı bütünleştirerek olağanüstü bir senteze ulaşmışlardır.

Alevilerin ne inançlarını bir tarafa bırakmaları ne de anti laik bir yaşam sürdürmeleri inançları ve kültürleri gereği mümkün değildir.

O nedenle sorunuza verilecek net yanıtım: Aleviler ne tümüyle siyaset dışında kalarak bir yaşam sürdürmek, ne de dini-mistik bir yaşam sürdürmek zorunda değillerdir.

Daha doğrusu bir Alevi için bunların ikisi de anlamsızdır.

 

Günümüzün problemleri devlet kurumlarının; özellikle de eğitim, din ve kültürle ilgili kurumların üzerine düşen görevleri yapmamaları yanında dış tahriklerin de tesiri ile meydana gelmiştir, diyorsanız, size göre bu kurumlar nasıl yapılanmalı ve/veya nasıl hizmetler üretmelidir ki, bu kaotik düzelme yoluna girsin ve Türk milleti yekvücut olabilsin?

 

Yukarıda da bir vesileyle söylediğim gibi, bize en büyük kötülüğü dış güçler değil, daha çok kendimiz yaparız. Bu nedenle hemen hemen tümüyle yanlış ve yanlı devlet yönetiminden kaynaklanan burada sıraladığınız problemleri dış unsurların ortaya sürüp, var etmeleri mümkün değildir. Elbette dış unsurların ülkemize büyük zararlar verdiği bir gerçektir. Ama problemi hep dışarıda aramak nafile bir avuntudur.

 

Diyanet İşleri Başkanlığı

 

Türkiye’nin en büyük bütçeli kamu kuruluş olan Diyanet İşleri Teşkilatı kuruluş amacını tahrip eden tutum ve davranışlarıyla en az dış güçler dediniz yerlerden gelebilecek tehlikeyi yaratmaktadır. Ülkede bir Arap Emevi İslam anlayışının kurulması için mücadele veren Diyanet İşleri Teşkilatı laik cumhuriyetin parçalanmasına yol açabilecek çeşitli tehlikeli oyunların malzemesi olmakta, faaliyetleriyle, yayınlarıyla ülkemizin birliğini tehlikeye düşürmektedir.

Her şeyden önce Diyanet İşleri Teşkilatı kuruluş amacına uygun bir şekilde yeniden reforme edilmeli, yeniden yapılandırılmalıdır. Tepeden tırnağa değiştirilmelidir.

Bu teşkilat Türkiye’deki değil sadece Alevileri, tüm inanç kesimlerine hizmet götürecek şekilde, yeniden düzenlenmelidir. Her inanç gurubunun kendisinin temsil edildiğini gördüğü Diyanet İşleri Teşkilatı, devasa bütçesi sınırlandırılmalı, etki alanları daraltılmalı, bu kuruluş herkese hizmet veren bir kuruluş olurken aynı zamanda küçültülmelidir.

İslam’ın çağın gereklerine uygun bir şekilde, evrensel değerleriyle yeniden tüm dünyanın gıptayla baktığı bir büyük medeniyet sıçramasının kaynağı olabilmesi için, başta bağnazlığın bu kurumdan silinmesi gerekir.

Alevisiyle, Sünnisiyle, Hıristiyanıyla, Musevisiyle tüm inançlara eşit mesafede ve nüfusları oranında hizmet götürmesi gereken Diyanet İşleri Başkanlığı, İslam’da olmadığı söylenen bir ruhbanlar sınıfı yaratırcasına ezan okuyup, namaz kıldırdıktan sonra kendi dükkanını işleten hocaların ve müezzinlerin finanse edildiği bir çiftlik olmaktan çıkartılmalıdır.

Aleviler; ibadetlerini yerine getirecek olan inanç önderleri pozisyonundaki dede ve baba denilen kişilerden on binlerce istihdam edilmesini; ibadet mekanları olan cemevlerinden binlerce yapılmasını istememektedirler. Yeterlilik ilkesiyle hareket edilerek ihtiyaca göre kadro oluşturulmalı, bina yapılmalıdır. Bugün bir suistimal malzemesi haline bürünen ve aynı mahallede en az on tane yapılarak kaynakların heba edildiği, hiçbir mimari estetiği olmayan camilerin yapımı artık durmalıdır.

 

Eğitim

 

Ülkemizin geleceği  olan gençlere çağın gereği olan çağdaş bir eğitim verilmeli, onların hoşgörülü, araştırmacı, okuyan bireyler olarak yetiştirilmesi sağlanmalıdır.

Ezberciliğin hakim olduğu bugündü Milli Eğitim Bakanlığı’nın uyguladığı örgün eğitimden mezun olan gençlerin değil dünya değerler sistematiğini, kendi ülkesinin ulusal değerleri olan Yunus Emreleri, Hacı Bektaşları, Mevlanaları, Pir Sultanları yeterince okuyamadıklarını görüyoruz. Bu devletin önemli ayıplarından birisidir.

 

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersleri

 

Çağdaş bir ülkede olmaması gereken zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersleri ülkemizde yine bir sorun kaynağı olmaktadır.

Öğrencilere sınıflarda zorla namaz kıldırıldığı, Arapça duaların zorla öğretildiği, sadece Sünni İslam anlayışının Hanefi yorumuna göre eğitim verilen bu dersler Alevi / Sünni soğukluğunun ana kaynaklarından birisidir.

Okula giden bir Alevi öğrenci, zorunlu bir dersten dolayı, hiç de öğrenmek zorunda olmadığı bir takım kural ve kaideleri, şaşmaz doğrular, daha da acısı kendi doğrularıymış gibi öğrenmek zorunda bırakılmaktadır.

Bu eğitimde fırsat eşitliği ilkesine aykırıdır.

Bu din ve vicdan hürriyetine aykırıdır.

Ülkenin üçte birlik bir nüfusun oluşturan Alevilik okullarda okutulmaz, anlatılmazken aynı zamanda Alevilik adına yalan yanlış şeyler de Alevisiyle Sünnisiyle genç beyinlere aktarılmaktadır.

Bunun önüne geçilmesi için, tümüyle kişinin kendi vicdanını ilgilendiren din ve ahlak konusunun bir ders konusu olmaktan çıkartılarak; eğer gerçekten de ilgi duyan belli konuları daha fazla merak edip, bilgi edinmek isteyen öğrenciler de varsa, bu ders seçmeli olarak okutulmalıdır. Burada izlenecek yöntem de çok seçenekli bir yöntem olmalıdır. Bu seçmeli derslerin tümünde yer alması gereken bölümler de tüm inanç sistemlerine aynı oranda yer verilip, tarafsız, doyurucu bir şekilde işin uzmanlarınca hazırlanacak kitaplardan, işin uzmanı hocalarca bu dersler okutulmalıdır. Yoksa hala kafasında putperstlik döneminden kalıntılar olan, önyargılı öğretmenlerin çocuklara verecekleri zararı telafi etmek hayat boyu mümkün olamayabilmektedir.

Bunun yanı sıra hiçbir sınırlama olmaksızın tüm inanç guruplarına ilişkin ciddi, bilimsel kaynak eserleri de okullarında muhafaza ederek, öğrencilerin ilgisine sunmalı ve öğretmenler tarafından da yeri gelince bu konuda da öğrenciler aydınlatılmalıdır.

 

Üniversite

 

Ülkemizde bir devlet, bir veya birden çok özerk üniversitenin kurularak bin dört yüzyıllık çok büyük bir birikimin mevcudiyeti olan Alevilik konusu tüm boyutlarıyla doyurucu bir şekilde araştırılmalıdır.

Bunun en iyisini akademisyenler yaparlar. Akademisyenlerin çalışmaları sayesinde Alevilik’le ilgili spekülasyonlar önemli oranda azalacaktır.

 

Alevi İnanç Önderleri Okulu

 

Bugüne kadar çok büyük bir haksızlığa uğrayarak, önemli kayıplara maruz kalan ve bin yıldır Alevi İslam inancını taşıyan ve kendilerine Alevi İslam İnanç Önderleri denilen dede ve babaların halka daha iyi hizmet verebilmeleri için onlara özel bir okulun açılması gerekmektedir.

 

TRT

 

Türk Radyo Televizyon Kurumu ülkemizin en büyük kamu kuruluşlarından birisidir.

Etkisi bakımından da Milli Eğitim Bakanlığı, Kültür Bakanlığı, Diyanet İşleri Teşkilatı gibi büyük kurumlar gibi bir fonksiyona sahiptir.

Yine TRT.’de adaletsiz bir yayın anlayışıyla Alevi İslam gerçeğinin halka anlatılması bakımından hiçbir ciddi adım atmamıştır.

Yayınlarında inanç konularıyla ilgili eşitliksiz vardır.

TRT.’de İslam diniyle ilgili tüm bilgilendirmeler sadece ve sadece Sünni Hanefi inancının doğrularına göre yapılmakta, ülkedeki diğer inanç gurupları yok sayılmaktadır.

TRT belki de zorunlu görevleri arasında olmayan örneği Ramazan aylarında, halkı bilgilendirme gibi dini yayıncılığı sürdürürken, Alevilerin de bir Muharrem ayları, Muharrem oruçları olduğunu görmek istememektedir. Hz. Ali’nin doğum günü Nevruzu, Hızır günlerini yok sayan TRT ülkenin öz değerlerini yaşatma, tanıtma görevlerini ihmal etmekte, belki de bilmeden bir ikilik yaratıp, sadece Sünni Hanefi İslam anlayışının Türkiye’de yaşadığı çarpıtmasını halka aktarmaktadır.

Bu nedenlerle TRT.’nin kuruluş amacına uygun bir şekilde, Türk kültürünün temelini oluşturan Alevi İslam’ın kültürel değerlerini tanıtmak, yaşatmak konusunda ciddi projeler geliştirmeli, Aleviliği doyurucu bir şekilde anlatan programlar yapmalı, Alevilerin önemli günlerinde özel programlar hazırlayıp sunmalıdır.

Uzun vadede aynı zamanda ulusumuzun da büyük değerleri olan Mevlanalarla, Hacı Bektaşı Velilerle, Kaygusuz Abdallarla ilgili bilgilendirici belgeseller hazırlanmalı, bir eğitim hizmeti olarak bunlar yayınlanmalıdır.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı

 

Ulusal ve uluslar arası bazda düzenlenen Alevi anma etkinlikleri ülkemiz için bulunmaz fırsatlar sunmaktadır.

Halihazırda Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın nispî katkılarına rağmen yapılması gerekenler, yapılanlardan mislisiyle fazladır.

Tüm büyük Alevi etkinliklerinin Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteğiyle yapılması, ayrıca kültürel manada çok yararlı olan büyük çaplı organizasyonların bu bakanlıkça yapılması, sadece ülkemizde değil yurtdışında da bu tip programlar yapılması ülkemize çok şey kazandıracaktır.

Cemlerin, semahların, deyişlerin büyük zenginliği keşfedildikçe; bu ülkenin kültürünü var ettikleri halde sürekli dışlanıp, görülmek istenmeyen büyük kitlenin, aynı zamanda ulusumuzun da kültürü olan birikimleri  sergilendikçe, önyargılar azalacak, barış ortamı gelişecek ve ülkenin yurtdışı tanıtımına bulunmaz katkılar sağlanmış olacaktır.

Yayınlarını iktidarın politik eğilimlerine göre belirlemek zorunda kalan Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın özerk bir yapısı oluşturulmadır.

Türkiye’de var olan kültürün siyasete alet edilmemesi gerekir.

Yayınlara baktığımız zaman sığ bir anlayışın egemenliğinde bir arpa boyu yol alamadığımız görülmektedir.

Alevi İslam anlayışını yansıtan eserler, ve Aleviliğin temel yazınsal metinlerinin Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yayınları arasında çıkmadığı görülmektedir.

Bu nedenlerle Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın da politikaların sil baştan yeniden inşa edilmesi, üzerinde oturduğu toprağın zenginliğin farkında olmayan veya ayrımcılık ve bölücülükle ulusal kültürün ana damarlarından birisini yok etmek isteyen kültür düşmanı, Kültür ve Turizm Bakanlığı çalışanlarından, yöneticilerinden bu ülkeyi kurtarmak gerekmektedir.

 

Sonuç olarak; Türk milletinin yekvücut olması yolunun aslında bazı basit düzenlemelerden geçtiğini artık sanırım söylemenin gereği kalmadı.

Böylesine adaletsiz bir yönetimin hakim olduğu ülkemizde Alevi / Sünni kaynaşmasının sağlanamamasının temel nedenleri de herhalde ortaya çıkmış oldu.

Her işte olduğu gibi bu meselede de asıl olan samimiyettir.

Herkesin samimi olup, olumlu yönde, ülkemizin ortak yararı için çalışması durumunda sorunların önemli oranda azalacağını söylemek gerekir.

Devletin Alevi varlığını gerçekliğiyle kabul etmesi, Alevilerin yaşadıkları sorunları mantıklı bir şekilde algılayıp çözümlemek için adım atması, yığılmış problemlerin halli için irade ortaya koyup, projeler üretmesi sorunun çözümü için ilk adımlar olacaktır.

Bu tabii ki çok kısa sürede halledilebilecek, üstesinden gelinebilecek bir mesele değildir. Neredeyse bin yıllık bir geçmişi olan, son beş yüzyılda oluşmuş çok köklü yanlış algılamaların hakim olduğu sorunlu bir alandan bahsediyoruz.

Ama hiçbir zaman, hiçbir şey için geç değildir.

Kuvvetli bir irade bu sorunları halledebilir.

Burada el betteki Alevilere de önemli görevler düşmektedir. Bu sorunların oluşmasında el betteki Alevilerin de sorumlulukları olmuştur.

Onların da daha açık zihniyetli olarak düşünmeleri, çeşitli formüller geliştirerek sorunları halledilmesi yönünde belli mantıklı çözüm yolları bulmaları da faydalı olacaktır.

En azından artık Alevi / Sünni evliliğinde seven taraflar arasında arabozucu değil, her zaman arabulucu rol üstlenilmesi gerekmektedir. Alevi inanç önderleri de Alevi / Sünni evliliğini engelleyici değil, özendirici tutum sergilemelidirler. Bunlar ulusal birliği pekiştirici unsurlardır.

Ama sorumluluğun büyüğü devleti yönetenlerde olduğu için, en büyük adımı onların atması gerekir.

Bizler ise onlara o adımı atmaları yönünde çağrımızı ve bu yöndeki mücadelemizi bundan sonra daha da çok arttırıp sürdüreceğiz.

Mutlaka günün birinde dışarıdan gelen herhangi bir kurumun bize dokunabilecek suçlamalarıyla, istekleriyle karşılaşmadan, devletimiz Alevilik sorununu en azından kendi yararı için çözecektir.