Söyleşiler (4)

Prof. Dr. İzzettin Doğan’la, Yaşamı, Aleviliğin Geçmişten Günümüze Genel Sorunları, Devlet Aleviler İlişkisi, Cem Vakfı’nı Kapsayan Söyleşiler (4)

Ayhan Aydın

Alevilik-Bektaşilik konusunda çeşitli dernek ve vakıflarların varlığıyla karşı karşıyayız. Bunların faaliyetleri arasında, bu arada CEM Vakfı’yla da farklılıklar var. Bu dernek ve vakıfların Aleviliğe getirdikleri veya ondan götürdükleri neler olmuştur, sizce?
Diğer Alevi örgütleri, bizim ektiğimiz tohumları biçip, kendi küçük ambarlarına koymaya çalışmışlardır. Biz istiyorduk ki, bu ekin büyüsün, sürekli büyüsün. Merkezden yönetildiği zaman, onların ambarlarına gireceklerin de verimi artacaktır. Hepsi bölük pörçük, kendi bulundukları yerde dükalıklar kurmaya kalkmışlardır. Hareketin rasyonel bir biçimde, sosyal bir güç haline, fikir gücü haline dönüşmesini adeta engellemişlerdir, diyebilirim. Maalesef varlıkları Alevi hareketinin önünde bir engel gibi sonuç doğurmuştur. Ama bir faydası olmuştur; halkın kendi inançlarına hiç korkmadan, çekinmeden sahip çıkması açısından da olumlu bir rol oynamışlardır. Hangisi daha iyiydi? Bugün kitle iletişim araçlarının dünyadaki konjonktürü, demokratikleşme, insan hakları kavramlarını aldığınız zaman; merkezi yönetimle olayın hem hızlı hem disiplinli hem daha içerikli hem dejenere edilmeden; siyasete şuraya buraya alet edilmeden götürülmesi daha kolay olacaktır. Bir de bunu engellemeye çalışıyorlar. Devlet bizi muhatap alıp yardım etmek istediğinde, bahane olarak ya da samimi olarak bunu ileri sürüyor. Yani, birçok dernek var, fikirleriniz arasında farklılıklar var, hanginize yardımı verelim?, gibi soruyla karşı karşıya kalıyoruz. Eğer, birlik bütünlük olsaydı bu soruyla karşılaşmayacaktık. Devleti yönetenlerin bize soracağı çok az şey olacaktı.
İnsanların farklı siyasal, politik eğilimlerinin olması gayet doğal. Hele Türkiye coğrafyası ölçeğinde, Alevilikte de dahil kimi farklı fikirsel yönelimlerin olması sosyolojik açıdan çok olağan. Aleviliğe baktığımda inançsal, kültürel eğilimleri arasında en azından genel geçer olanlar içinde paralellikler yoğun. Elbetteki farklı yörelerde, farklı ocaklar çerçevesinde, bazı yorum farklılıklarının olması doğal. Elbette Tahtacılar, Yörükler, Çepniler var. Evlenme, ölüm ritüellerinde; Alevilerle Bektaşiler; Alevi dedeleriyle Bektaşi babaları hatta bunların kendi içlerinde de farklılıklar olduğu birer gerçektir. Fakat bu tamamen sosyolojik, antropolojik gerçeklerin dışında yaşanan bir başka gerçek daha var. Adeta bu vakıf ve derneklerin sayısının artmasından sonra, farklı Alevi-Bektaşi tanımları ortaya çıktı. Biraz da farklı Alevilikler, Bektaşilikler yaratıldı gibi. Siz ne dersiniz, bu konuda?
Doğru. Ben de aynen katılıyorum. Buralarda kişiselleştirme var, şahsi çıkara alet etme var. Alevi vakfı veya derneği olarak kurulduğu için de Alevilikle ilgili birkaç kelime söyleme ihtiyacını hissediyorlar. Yeterli bilgi dağarcığı olmayınca da saçmalıyorlar ya da Alevilikle ilgili olmayan şeyler söylüyorlar. Tabii bazısı da bilerek yapıyor bunu. Kimin kurdurduğu da belli değil bunların bazılarını. Önemli olan kendi açılarından, birtakım güç odakları için, Aleviler bu inancı, kültürü aynı şekilde yeknesak bir biçimde algılamamalılar, bunları birbirine düşürmek, birbirinden ayırmak, farklı farklı ifade etmek lazım ki, o bulanıklık devam etsin diye. Ama ecelin korkuya faydası yok. CEM Vakfı olarak bizim yaymaya çalıştığımız, getirmeye çalıştığımız şeyler hedefine ulaşacaktır ve zaman içinde. Eğer bu konuda; Alevilerin birliği bütünlüğü konusunda, devleti yönetenler fikir birliğine varırlarsa, o zaman kolay olacaktır. Merkezi bir sistemle yetiştirilen dedeler aracılığıyla, sistemli çalışmalardan sonra, bu yeknesak yorum, halka verilecek ve bu derneklerin hepsi tabelalarını söküp atmak zorunda kalacaklardır ya da halkın ilgisizliği sebebiyle göçüp gideceklerdir. Bu, bir süreç yalnızca.
Dedeler, babalar, ozanlar, aşıklar… Alevi-Bektaşi atalarının inanç, yaşam, örf, âdet, gelenek ve göreneklerini yüzyıllar boyu yaşatmış insanlar. Kırık sazlarıyla, türlü çileler çekerek; kurtla kuzuyu bir araya getirme hoşgörüsünde Türk kültür ve inancını koruyup yüzyılların ötesinden günümüze getirmiş bu insanlara, ne yazık ki, bugüne kadar gereken ilgi gösterilmemiş, hatta bunlar horlanmış, dışlanmışlardır. Fakat önemli bir tarihi olayla, bu değeri insanlarımız yeniden hatırlandı hem de benzersiz bir toplantıyla. (Koordinatörlüğünü benim yaptığım), 16-19 Ekim l998 tarihleri arasında gerçekleştirilen ve Anadolu Alevi toplumu üzerinde derin etkileri olan/olacak “Anadolu İnanç Önderleri Birinci Toplantısı” sizin büyük gayretiniz, isteminizle, bu konuya özel önem vermeniz ve hassasiyetinizle gerçekleştirildi. Yüzlerce insan Anadolu’dan, Avrupa’dan kopup geldi. Üç gün süren toplantıda oturumlarda fikirlerini açıkladılar, görüşlerini dile getirdiler. Bunların ötesinde kaynaştılar, ilk defa birbirlerini gören yüzlerce dede, baba, ozan birbirlerinin adres ve telefonlarını aldılar, daha sonra görüşmek için. Toplantının amacı neydi, toplantı amacına ulaştı mı? Sonuçları ne oldu ne olacak?
Bu, tabii Alevi hareketinin ayağa kalkması, Türklerin asıl İslam anlayışını yansıtan ve Anadolu’da yüzyıllarca insanları beraberce barış içinde farklılıklarıyla ve birbirine saygı duydurtarak yaşatan bu inancın, yaşam biçimine dönüşmüş bu inancın, ayağa kaldırılması dedesiz olamazdı. Evvela biz, fikri planda Türkiye’de Aleviliğin, Bektaşiliğin, Mevleviliğin ne olduğunu, büyük halk kitlelerine televizyon aracılığıyla, basın aracılığıyla yüzlerce panel, söyleşi vb. etkinlikle halka anlatırken, onun özünü anlatmayı hedef almıştık ve halktaki bu yanlış yönlendirmeyi Osmanlı Hanedanlığı’nın XVI. yüzyıldan sonra halkta ve Osmanlı topraklarındaki yarattığı yanlış Alevilik imajını, evvela düzeltmeye çalıştık ama ondan sonra da bunun yeniden ayakları üzerinde dikilerek yürüyebilmesi, ışığını saçmaya devam edebilmesi için, İslamın yüce değerlerini sadece Anadolu’ya değil, dünyanın her tarafına XIII. – XVI. yüzyılda olduğu gibi yayabilmesi için, bunun öncülüğünü yapan insanların da yeniden ayaklarının üstünde durmalarını sağlamak gerekiyordu. Evvela, bunlar kimlerdi, ilk önce onları ortaya çıkarmak gerekiyordu; sonradan da onlar içerisinde bu işi ehliyetle yürütebilecek olanlardan oluşacak bir heyeti kurmak ve böylece devlete Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne sunarak, onlara yasal bir statü kazandırmak ve bu statünün hayata geçmesini sağlayarak kurumsallaşmasını gerçekleştirmek gerekiyordu. İnanç Önderleri Toplantısı, bu amaçla yapılmıştır. Bu ikinci kademe. Birinci kademe, Aleviliğin İslam tasavvufunun Türk halkına ve dünyaya tanıtılması, ikincisi bunu yaratan üreten beyinlerin, yaşatan insanların topluma tanıtılmasıydı. Üçüncü safhasıysa bunun devletle tanıştırılması, kaynaştırılması, bütünleştirilmesi entegrasyonu olacaktır. O amaçla, bu insanları davet ettik, ocaklar bazında. Önemli bir kısmına ulaşabildiğimizi zannediyorum; ama esas bundan sonraki toplantı, daha büyük olacak; çünkü, hala insanlar içinde kaygılar korkular, endişeler var. Vakfın mali yetersizliği sebebiyle, bazı insanları belki masraflarını karşılayarak gönderememek, onların ise, yeterli gücü olmadığı için gelememişlerdir. Bundan sonraki asıl büyük toplantıda, bin küsur yıldır bu İslam inancının mumunu, ışığını yakan ve buraya kadar söndürmeden getiren insanların yeniden topluma takdim edilmesi sürecini mutlaka gerçekleştireceğiz. Bu konuda, bizim cumhuriyet hükümetine yaptığımız bir öneri de var. Olumlu karşılandı; ama, şu anda biraz süreye daha ihtiyaç olduğu söylendi bize. Bizim önerimiz, hiç olmazsa bin ya da iki bin kadronun Alevi kesime verilmesi, devletin bu kadroyu tanıması ve bu kadrolarda yetkin ve ehil kişilerin istihdam edilerek, Alevi-İslam yorumunun kendi insanlarımıza ya da onu almak isteyen insanlara takdimini yapacak, onun eğitimini öğretimini yapacak olan insanların devlet kadrolarında yer alarak, yoluna devam etmesini sağlamaktır.
Bu, çok önemli bir başlangıçtı; ama bazı bir takım somut sonuçların çıkarılması hedeflenen bir başlangıçtı. Bunun izleyicisi gözcüsü CEM Vakfı olacak, sanırım?
Ciddi konuları da zaten hep CEM Vakfı getiriyor. Bu inancın yeniden yapılanmasının, yeniden topluma ve uluslararası topluma sunulması, evrensel uygarlığa sunulması, CEM Vakfı’nın üstlendiği, kendisine amaç edindiği bir görev oldu. Onun için de o görevini devam ettiriyor. Dikkat ederseniz, diğer kuruluşlar CEM Vakfı’nın ektikleri üzerinde birşeyler biçmeye çalışan bir hüviyete bürünüyorlar. Kimse ciddi bir yapılanmaya, yeniden ayağa kalkmaya katkı sunmak gayreti içinde değil de CEM Vakfı’nın uyandırmış olduğu bu atmosferden acaba biz nasıl yararlanırız ya da biz de bir iki türkü söylüyelim düşüncesi içerisindeler.
Anadolu İnanç Önderleri Birinci Toplantısı’nın aslında çok geniş yankısı oldu. Benim burada çıkardığım bir sonuç daha var: Dedelere ilk defa böyle ciddi şekilde sahip çıkılmasının vermiş olduğu şevkle, onların kendilerine olan güvenleri çok arttı. Birşeyler yapabilme istek, özlem, beklentileri meydana çıktı. Zaten oturumların bazılarında da çok net olarak; dedelik okulu açılsın, bize farklı olanaklar tanınsın, dedeler eğitilsin, ikinci, üçüncü toplantı yapılsın, her şehirde yapılsın, kitaplar çıksın şeklinde somut isteklerle karşılaştık. Bu istekler bizzat dedelerin, babaların, ozanların kendinden geldi. Bir oturum da halk ozanlarına ayrılmıştı. Çünkü, Alevi inancında saz, söz çok önemli birbirinden ayrılmaz bütünlükler. Dedelerle, babalarla birlikte, ozanların, aşıkların, zakirlerin bu geleneğin yaşatılıp günümüze getirilmesinde, çok önemli katkıları olmuştur. Onların tasavvuf konularını işleyen şiirleri toplum inancı üzerinde derin etkiye sahip olmuştur. Bu toplantıda dile getirilen bir sorun da vardı; dendi ki zaman içerisinde dedelerle ozanlar arasındaki bağlantı zayıfladı, zayıflatıldı. Bunun yeniden tamiri gerekir. Bilgi aktarımı, yakınlaşma dedelerle, halk ozanları aşıklar arasında da yakınlaşma lazım ve hatta bu toplantıya katılan tüm halk ozanları kendileri için bir toplantı tertip edilmesini istediler.
Tabii bu iyi olur; ama şunu görmek lazım; halk ozanları, yörenin kendi koşullarının ürettiği insan tipidir. İkincisi de Cem ayinleri sebebiyle ortaya çıkan insan tipidir. Genelde dede, aynı zamanda saz çalan bir insandır da. Zaman içerisinde, dedenin yorgun olması, dedenin yaşlılığı sebebiyle, yanında birisini taşıdığını görüyoruz. Yani kamber dediğimiz, hem dedenin hizmetini gören hem de dedeyle birlikte bazı fonksiyonları ifa eden; zakir dediğimiz dedenin yanında sazı çalan (genelde yüz dedenin doksanı saz çalar) kişidir. Zakir, dedenin yorulmasını engelleyen, hem fonksiyonunu daha iyi yürütmesine yardımcı olan kişidir. Dede bazı konularda konuşurken veya o konularla ilgili açıklamalarda bulunurken, saz çalma işinin bir başkasınca yapılması gerekir, bunu yapan zakirdir. Her halukarda cemin özünde saz vardır. Müzik ve sazdır, Aleviliği diğer İslami yorumlardar ayıran. Alevilik müziği sokmuştur, müziğin insan ruhuna giden yol olduğunun bilinciyle, aynen suyun bir yere ulaşmasını sağlamak için açılan küçük kanallar gibi, müzikle o kanallar açılmıştır. O şekilde sözlerle sitem ve mesajlar iletilmiştir, böylesine orijinal İslam anlayışı, o yüzden bu insana çok daha derinlemesine nüfuz etmiştir. Onun için, insanlığın büyük bir karanlık içinde olduğu dönemde, müthiş bir ışık saçarak yoluna devam etmiştir. Hıristiyanlar kendi gönüllü istekleriyle Müslüman olmuşlardır, milyonlarcası, o tarihlerde. İşte bu yoldan gidilerek yapıldığı için; sevgi, dostluk, birlik bütünlük, Tanrı’nın insanda tecelli ettiği fikrinin insana aşılanması, insanda inanılmaz bir değişimi, gelişimi beraberinde getirmiştir. Osmanlı’nın kısa sürede üç kıtaya yayılmasının altında yatan, bu fikirdir aslında. Bu, basit bir hareket değildir. İslamın son din olarak getirdiği değerlerin iyi anlatılabilmesi ve kendisinden öncekilerden üstün olmasını sağlayan da bu yaklaşımdır. Üstünlük de orada görülüyor. Eğer bir hareketin kendi içinde insana hitap eden, onu ikna eden, onun kendi iradesiyle o noktaya gelmesini sağlayacak bir öz yok ise, bu özü içermiyorsa, böyle bir fikir hareketi, onun yaşama ve gelişme şansı olmaz. Sonra büyüklük iddiasında olması da mümkün değildir. İslamı, İslam yapan, büyüten; İslami o yüce değerler karşısında, kendinden öncekilerin eriyip gitmesini İslamlaşmasını sağlayan bu yaklaşımdır. Alevice yaklaşımdır İslama. İslamı, Aleviliğin anladığı gibi anlamaktır. Onun da altında en önemli faktör, sazdır, müziktir. Onun da ifade ediliş, aktarış biçimidir. O tarihler için bulunan bu yöntem ya da uygulanan bu yöntem, kendiliğinden ortaya çıkan belki de ilahi bir nitelik taşıyordu, denebilir. Çünkü Asya halkları, o dönemde saz çalıyordu. O sazla İslamı alıp Kur’an ayetlerini terennüm edince, işin şekli değişmiş, çok hızlı büyümeye başlamış, insanlar adeta mest olur hale gelmişler, semahların da oraya kadar gitmesi; çok önemli bir rol oynamış ve kolaylaştırmış insanın kendisini bulmasını. Öyle bir gelişmeye duçar olmuş ve Viyana’ya kadar gidebilmiş. Arap anlayışından sonradır ki, yani insanı sadece namaza ve anlamadığın bir dile ibadete mahkum etmek, İslamın durgunlaşmasını, kalıplaşmasını, doğmalaşmasını sağlayan en önemli faktördür. Ve onun gelişmesiyle birlikte, insanın gelişmesi durmuştur, kilitlenmiştir. Ondan sonraki gelişmeler cebir ve şiddete dayanmış, dayanmak zorunda kalmıştır. Öbürü, gönül rızasına dayanmıştır. Bunu tipik örneği, Anadolu’nun İslamlaştırılmasıdır. İslamlaştırma hareketi de Horasan erenlerinin eseridir. Dedeler dediğimiz, bugün dudak büktüğümüz, beğenmediğimiz, küçümsediğimiz o filozof insanların özverili, kendi yaşamlarında yaşattıkları güzelliklerinin eseridir. Onun için, dedelerin yeniden keşfedilmesi, kendilerinin bile artık adeta uzaklaştıkları bu müesesenin yeniden diriltilmesi, ayaklarının üstüne oturtulması gerekiyordu, o açıdan fevkalede önem arzediyordu. Anadolu İnanç Önderleri Toplantısı’nda Bektaşi, Mevlevi, Alevi dedelerinin, babalarının tümünün toplanmasının bu açıdan inanç, kültür tarihinin, siyasetin dışında asıl halkları kucaklaştıran, bütünleştiren; bu psikolojik alt yapıyı bütünlüğü yaratan alt yapının oluşmasını sağlayan insanların, yeniden bir araya getirilmesi, bu hareketin sürekliliği açısından ve tarihin ayakları üzerinde durması açısından, büyük önemi vardır. Cumhuriyet için de bunun büyük önemi vardır. Türkiye’yi yönetenler, yeni yeni Aleviliğin farkına varıyorlar. İşin acı tarafı budur. Bugünün başbakanları Aleviliği tanımıyorlar, bilmiyorlar; tanıdıkça sevdiler. Onları tanıdıkça bunun neresi yanlış, ne var ki bunda dediler. Göğsünüzü gere gere Aleviyim, deyin dediler. Bu ülkenin 35 yıldır siyasal yaşamını yönlendiren, sayın Cumhurbaşkanı bile yeni yeni olayın farkına varmaya başlamıştır. Son zamanlarda söylemeye başlamıştır; “bunun kime ne kötülüğü var ki!, saz çalan, semah dönen insanların kime ne kötülüğü var ki!” demek suretiyle, yani halka bunun kötü yanlış bir şey olmadığını, “onlar da kendi inançlarını icra etsin” demeye getirme lüzumunu hissetmiştir.
Bazıları, kelimelere farklı anlamlar vererek, yeni bir şey yaptıklarını sanıyorlar. Bir inancın kültürel boyutları da olur, zaten inanç kültürün içindedir. Bir inancın, felsefi temelleri de olabilir, hümanist yanı da olur, olabilir aynen Alevilik gibi. Alevilik konusunda yazı, kitap yazan gerek farklı meslek gruplarına mensup yazarlar, gerek tarihçiler, gerek ilahiyatçılar, gerek Marksistler, gerek diğer görüşlere sahip insanlar, kendilerince kimi Alevilik tarifleri yapıyorlar. Siz buna şiddetle karşı çıkıyorsunuz, olan değil de görmek istedikleri, kendi kafalarında oluşturdukları Alevilik tanımlarını yapıyorlar, diyorsunuz. Üniversitelerdeki araştırmaların yetersizliği, ciddi kurum ve kuruluşlarının yetersizliği, bu konuda bilimsel araştırmalar yapılamamasının en önemli nedenleri arasında. Sizce bu konudaki sorunların nedenleri nelerdir?
Türkiye’de ve dünyada Marksist hareketi yönlendirenler, yaymak isteyenler, Türkiye açısından özellikle Alevileri stratejik alan olarak seçmişlerdir. Devletin ilgisiz kalması sebebiyle, öyle adeta başı boş kalmış, kentleşme, ekonomik sorunlar vd. nedenlerden dolayı, baskının kalkmasından dolayı, Alevilerin artık dağ başlarından kasabalara oralardan da büyük şehirlere göç etmelerinin getirdiği sorunlar nedeniyle kurumları zayıflayan, bir dağınıklık içerisinde olmalarından yararlanılarak, bu başı boş kitleyi acaba içerdiği o hümanist değerleri, Marksizmle idantifiye edebilir miyiz, aynileştirebilir miyiz, yani onları kandırıp, Alevilik zaten Marksizm demektir ya da Marksizm Alevilik demektir, gibi bir yaklaşımla, bu sahipsiz kitleye, biz sahiplik yapabilir miyiz, sahip çıkabilir miyiz, stratejisini yürürlüğe koymak istemişlerdir. Önemli ölçüde de başarılı olmuşlardır; ama kabul etmek gerekir ki devletin, devleti yönetenlerin bu bilgisizlikleri, cehalet düzeyine varan bilgisizlikleri, kendi halkına karşı yabancılaşması, önemli ölçüde Marksist düşüncenin özellikle Alevilerin genç kesiminde etkili olması sonucunu doğurmuştur. En azından, onları özellikle l970’lerden sonra, aşırı sol hareketlerin içerisinde militan gibi kullanma noktasına götürebilmiştir. Gençlerin, önemli ölçüde devlet hayatından dışlanmasına ya da devlet güçleri tarafından cezalandırılarak hapislere yollanmasına neden olmuştur. Yani bu, Aleviliğin geçirdiği şanssız bir dönemdir. Maalesef l970-1990 arasındaki yirmi yıl, Alevi gençliğinin büyük zahmet çektiği dönemler olmuştur. Bunun da kaynağında, devleti yönetme sorumluluğunu yüklenenlerin, halkına yabancı olmaları ve Sünni anlayıştan kurtulamamaları yatmaktadır. Daha da önemlisi yöneticilerin Sünnilikten çok, beceriksizliklerinden ve kalitelerinin Türkiye Cumhuriyeti gibi, Atatürk’ün kurduğu modern, çağdaş devleti yönetebilmelerinden, yürütebilmeleri yeteneğinden yoksun olmalarından kaynaklanmıştır. Alevilere el atan bu ateist kesim, Aleviler üzerinde oynarken; Marksizmle uyum içinde olabilecek bir yorumu, Aleviliğe monte etmeye çalışmışlardır. Aleviliği öğrenmek, onun gerçek değerlerini sunmak yerine kendi kafalarındaki Marksist sistemi nasıl yorumlarlarsa, Alevilik budur diyebilirler, (ki Alevilikle hiçbir ilgisi olmayan) bir yaklaşımı Alevilere kabul ettirmeye kalkışmışlardır. Bunlar içinde hala toplum içinde püskül sallıyarak gezenler de vardır. Bugün bile cehaletlerinin farkına varmamışlardır. Çünkü, yalancı, konuşmasının sonunda söylediğinin doğru olduğuna inanarak bitirir. Bir adam, bir konuda yalan söylerse, o konuda söylediği yalana, kendisi de inanır. Bir köyün başında yalan konuşmuş birisi, köyün diğer ucuna kadar yayılmış olan o yalana yalanı söyleyen de inanmış. Marksistler de öyle yola çıkmışlardır, sonunda Aleviliğin kendi söyledkileri gibi olduğuna kendileri de inanmaya başlamışlardır. Çünkü, biri diğerinin söylediğini almıştır. Böylece, yedinci-sekizinci yazışta aynı yorum, birincisine döndüğünde, kendi söylediği yalanın doğru olduğunu sanmıştır. Aleviliği de böyle yapmışlar. Yani Marksizmi budayarak sunduktan, Alevilik budur dedikten sonra ve bir iki yazar bunu tekrarladıktan sonra, hakikaten Aleviliğin bu olduğuna inanır hale gelmişlerdir. Biz, bu olayı başlatmamış olsaydık, bu cehaleti yüzlerine vurmamış olsaydık, Aleviler için büyük bir tehlike oluşacaktı. Alevilerin inançsız kalması, Marksizmin özünü teşkil eden ateizmin kucağına düşmesi imkanı doğacak ki, bizim bütün çabamız bütün hareketimiz, Alevilerin ateizme gitmesini önlemekti. Herşeyi Tanrı’da gören bir inancın Tanrı’yı reddeden bir inanç gibi gösterilmesinin altında yatan cehaleti, bizim mutlaka bu halka söylememiz gerekirdi, CEM Vakfı olarak bizim biraz yaptığımız bu oldu.
Marksistlerden bahsettiğiniz; ama aynı şekilde, diğer kesimlerin de Aleviler üzerinde yoğun baskıları, sindirme hareketleri var. İlahiyatcıların önemli bir kısmı, muhafazakar kesim, Aleviler üzerindeki önyargılarından kurtulabilmiş değiller. Kimisi de yüze dost görünüp yine bölücü, yıkıcı çalışmalarını sürdürmektedirler.
Onlar arasında fark yok. Aslında Marksist kelimesini belki de doğru kullanmadım. Marksistler bu işe başladılar; ama yeşil marksistler bu işlere aynen onlarla birlikte, yani İslam adı altında, o el iştirakiye dediğimiz, Arap sosyalizmini savunan görüş, ki bu ülkede siyasal yaşamda ismini koymadan yürütülen ve bugün birinci parti parti haline gelen görüşün sahipleridir, Arap Sünniliğini bu sefer başka açıdan yorumlayarak Aleviliği reddedip, Alevilik sapıklıktır, dayanışma filan içinde olmak lazım; ama namaz kılmak lazım, sürekli camiye gitmek lazım, camiden çıkmamak lazım gibi bir başka yorumla Aleviliğin karşısına dikildiler, yani o manada katı Arap Sünniliğini savunanlarla Marksizmi savunanlar, bir noktada birleştiler. O birleştikleri nokta, çelişkili gibi olsa bile, Aleviliğin yanlış, sapık bir ideoloji olduğu noktasında birbirlerine mutabık kaldılar. Her ikisi de Aleviliğin ya ortadan kaldırılması ya da kendilerinin söyledikleri, takdim ettikleri gibi yorumlanması halinde makbul olabileceğini söylediler. Ama her ikisi de Aleviliği denatüre ediyorlar, yani kendi özünden uzaklaştırmayı hedef alıyor. Birisi, Tanrı adına öbürü tanrısızlık adına. Aralarındaki fark bu.
Fakat bunların dışında bir başka boyutu daha var olayın. Piyasada çok amatör (belki bazısı iyi niyetle) yazarların, araştırmacıların, gazetecilerin, tıp doktorlarının, avukatların kaleme alma cesareti gösterdikleri sayısız kitap var. Bir kısmı veya ilk dönemlerde bu tip eserler belki mazur görülebilirdi; fakat bariz tarih hataları gibi kesin bilgi yanlışları olan eserler, canı sıkılıp kalemi eline alanların yazdıkları veya dergahlarda, örgütlerde hiçbir inancı ve iyi niyeti olmadan tamamen ticari hesaplarla, siyasi hesaplarla kimi zaman insanları da kırıp dökerek sinsice iki suratlı çirkin tüccar bozmalarının yazdıkları kitaplar, ne kadar yararlı bu topluma?
Çok doğru. Zarar tam cahilden gelmiyor, yarım cahillerden geliyor, yarı okumuştan geliyor. Tam cahilin sözü de fazla itibar görmüyor. Yani bir Marksistin Aleviliği eleştirisi ile koyu bir Arap Sünnisinin eleştirileri, aslında Alevileri fazla yaralamıyor. O kadar gerçek dışı ki, insan biraz aklını kullanınca yapılan eleştirilerin haksız olduğunu görüyor. Ne Marksist, ne Arap Sünni görüşlü, ne çok okumuş, ne az okumuş ortadaki yarı cahiller asıl onlarınki tehlikeli oluyor. Alevilik adına, Alevilik diye öyle şeyler sunuyor ki sana şaşıp kalıyorsun. Allah Allah böyle bir yorum hiç aklıma gelmemişti diye şaşıp kalıyorsun. Bu biraz şuna benziyor; Türkiye bir zamanlar öyle dehalar tarafından yönetildi ki, hakikaten insanlar yönetenlerin çok zeki ve çok kurnaz olduğu kanısına vardı. Çünkü, bakkal kafasıyla Türkiye yönetildi. Bir devleti bakkal kafasıyla yönettiğiniz zaman, hakikaten çok muhteşem şeyler çıkıyor. Çünkü insan o düzeyde o tip şeyler akıl edemiyor, aklına getiremiyor. Türkiye’nin kuzeyden Irak’a girip, Musul ve Kerkük petrollerini alması gerektiğini bunun için yeşil ışık yakıldığı gibi safiyane, uluslararası ilişkilerle uğraşanlar açısından deli saçması diyebileceğimiz ya da bir bakkalın yapabileceği yanlışlar diye görüyorsun; ama sade vatandaş açısından baktığın zaman, bu dahiyane bir fikir gibi gelir sana. Bu gerçekten hakkımızdır, der vatandaş. Çünkü çevreyi bilmiyor, uluslararası ilişkileri bilmiyor, o politikayı bilmiyor falan. Yeşil ışık yakılabileceğini sanabilecek kadar saf. Bu dönemleri nasıl Türkiye yaşadıysa, Alevilikle ilgili eleştirilerde de öyle şeyler sunuldu ki Alevilere, ancak zır cahillerin sunabileceği tekliflerle, önerilerle, yaklaşımlarla Aleviliği anlamaya çalışanlar ya da Aleviliği anladığını zannederek sunmaya çalışanlar. Tabii bu hareket, halkta çok büyük yankı bulunca, başlattığımız olay Alevisiyle Sünnisiyle halkın tamamı tarafından kucaklanır hale dönüşünce, bu konuda piyasa da aç olduğu için; üç beş kelime yazma cüretini gösterebilen ya da yazmak isteyenler epeyce kitap sattılar, paralar kazanmaya başladılar. Bu para getiren bir olay haline dönüşünce, her eline kalemi alan sarıldı. O yüzden halk arasında çok güzel bir deyim vardır, it iziyle kurt izi birbirine karıştı diye, hangisi it, hangisi kurt bunu ayırt etmek fevkalede zor hale geldi. Aleviliğin ne olup olmadığını öğrenmek, zor bir duruma geldi. Onun için, Alevilikle ilgili ciddi bir kitabın yazılmasına büyük ölçüde ihtiyaç vardır. Bunu da bu işi bilenlerin halkın sevgi saygı duyabileceği, aklına fikrine güven duyabileceği bir veya birkaç kişinin bir heyetin yazması ve halka vermesi gerekiyor. Sırf para kazanmak için, yalan-yanlış yazan kitapların piyasadan yok olması gerekiyor. O açıdan da Vakfın yapacağı çok önemli işlerden bir tanesi de budur.
Batı’daki üniversitelerin, kamu veya özel enstitülerin ürettikleriyle; sayısı fazla olmamakla beraber Türkiye’de üniversitelerin ürettikleri ürünler arasında ciddi farklar var. Bilimsel kitaplar, dergiler vb. açısından; ama buna rağmen Türkiye’de bir üniversite, akademisyenler gerçeği var. Fakat Alevilik, Bektaşilik, Mevlevilik, Ahilik gibi Türkiye’nin siyasal, inançsal, kültürel konularıyla ilgili yeterince araştırmanın yapılmaması; dar bir çerçevenin dışına çıkılamayıp, güncel veya tarihi sorunlarla ilgili araştırmaların da yetersizliği, herhalde bir boşluk yaratıyor?
Çok doğru bir noktaya parmak basıyorsun. Aslında üniversitelerin bu işlevi yüklenmeleri gerekiyor. Yani bizim yaptığımız şeyleri, üniversitelerin yapması ve halkı aydınlatmaları gerekiyordu. Nihayet bilim insan içindir, herşey insan içindir, insan için olması lazım. Bilim, bilim için yapılmaz. Yapılan herşeyin, insanın mutluluğuna katkıda bulunması gerekir. Ve o mutluluğun da başında insanın aydınlanması gelir. Gerçeğe ilişkin bilgilerin doğru olması gerekir. Onda da üniversitelerin önemli bir rol üstlenmeleri gerekir. Özellikle sosyal bilimler alanında çalışanların. Fakat buralarda çok kaliteli öğretim üyesi yetiştirebilme şansımız olmuyor. Devletin ücret politikası sebebiyle, çok iyi elemanlar üniversitlerde asistan olabilecek elemanlar üniversitelere gitmiyor. Üniversitelerde, çok değerli hocalar olmakla beraber, bunlarla mukayese etmenize imkan olmayan çok büyük sayıda ehliyetsiz insanlar var. Bu tür ciddi konulara, ciddi emek sarfetmek gerekir; yani kendilerini bilime vakfeden bilim adamı, Türkiye’de fevkalede azdır. Az olduğu için de bu tür konular, şunun bunun elinde kalıyor. Oysa ben şahsen yeniden bilim hayatına girecek olsam, sosyal bilimlere girerim. Bu tür konulara girerim. İnsan hayatını çok zenginleştiren müthiş bir olay. Dünyayı dolu dolu yaşama şansını, başka bir gözle görme şansını veren bir olay. Ama maalesef şu anda hukukçu olarak devam ediyorum. Bunu da kendimi aydınlatan, zenginleştiren bir olay olarak görüyorum ve içine girdikçe de insanın nasıl mutluluğa ulaştığını da görüyorum.
Hocam, bir soruna daha gireceğim. Türk-Kürt Aleviliği sorunu var. Kürtler Alevi olamaz, görüşü var; Aleviliğin Türk kültürüyle ilgisi yoktur, görüşü var. Siz ne diyeceksiniz bu konuda?
Bir kere, çok yanlış konuyor olay ortaya. Olaya ideolojik bir boyut kazandırmak istendiği için, böyle bir ayrıma gidiliyor. Aleviliğin kendisi, ırkçılığı reddeden bir anlayıştır. Alevinin Kürdü, Lazı, Çerkezi olabilir; ama Alevilik bunlara önem vermez. Çünkü Kürt, Laz, Çerkez insanlar kendilerin ırk olarak hangi ırka mensup oldukları iddiasında olurlarsa olsunlar, Alevi olabilirler. Alevilik, ırk olayını niye reddediyor; çünkü Tanrı’nın insanda tecelli ettiğini kabul ettiği için, hepsi aynı derecede eşdeğerdedir. Kürd’ün de Türk’ün de birbirine üstünlüğü yoktur. Üstün kılan, insanın kendisinin içerdiği değerlerdir. İnsanın Tanrı’ya yaklaşabilme oranıdır, insanı insan yapan, insanı başkalarından daha iyi insan yapan. Yarış orada insanlar arası değerlerin yarışmasıdır. Irkçılığın insanlara verdiği en ufak; ama en ufak bir yarar yoktur. Türk, Laz, Kürt ya da Çerkez olmak bir meziyet değildir, bir yaratılıştır. Bu yaratılış da Tanrı’nın yaratışı değil, insanın kendisinin taktığı bir isimdir. Tanrı, Kur’an’ı Kerim’de belirtmiştir, beyazın siyaha, siyahın beyaza bir üstünlüğü yoktur, diyor. Bundan maksat, insanların eşit olduğudur. Bunu Yunus Emre çok güzel söylüyor: “Yetmiş iki millete aynı gözle bakmayan / Halka müderris olsa aslında asidir.” Kime asidir? Tanrı’ya. Tanrı’nın eşit olarak yarattığını sen derecelendiremezsin. Ben şu üstün ırktanım, şu alçak ırktandır, denemez. Onun için bu yapılan ayrım fevkalade yapay bir ayrımdır. Alevi için Türk, Kürt yoktur. Alevi için, insan olmak vardır.
Alevilik-Bektaşiliğin günümüzdeki sorunlarından da bahsettik bir cem kurumunun, dedelik kurumunun önemine ve yaşanan sorunlara değindik. Günümüzde yaşadığımız başka sorunlar var, mesela bir musahiblik var. Çok önemli bir kurum Türk toplumu için; dayanışma, kardeşlik, yardımlaşma gibi şeyleri getiriyor, öneriyor. Bir Ahilik var mesela. Alevilikte, Bektaşilikte, Mevlevilikte ortak değerler var. Bunların yeniden günümüzde canlandırılması veya günümüz şartlarına göre yeniden şekillendirilmesi, bizlere neler kazandırabilir? Alevi değerlerinin başka Sünni kökenli insanlarımıza, dünya insanlarına, insanlığa getireceği, vereceği şeyler nelerdir, günümüzde?
Bütün insanlık dayanışma içinde olduğu zaman, yeryüzünde savaşlar ortadan kalkar. Eğer Afrikalı’nın yaşadığı sorunu, kendi sorunun gibi yaşarsan, ona ilgi gösterirsen, oradaki sorunun çözümüne katkıda bulunur kolaylaştırırsın. Bunun manası şudur; eğer her insanın bir kardeşi olabilse; Tanrısal olarak, doğumdan dolayı kardeş olmayan, ama düşüncesi fikriyatı paylaştığı değerler itibariyle herkes bir kardeş yapabilse, kardeş tutabilse yani musahib olabilse; yeryüzündeki kargaşalığı yüzde elliye indirirsin. Çünkü paylaşmaktır, herşeyi çözümü. İnsanı yalnızlıktan kurtarır. Bugünkü dünyada daha doğrusu böyle devam ederse, 25-30 yıl sonraki insan, yalnız insandır, tek insandır. Dünya, yalnızlığın doğurduğu sorunlarla boğuşan insan türüne doğru gidiyor. Sovyet modelinin çökmesinden sonra, kapitalist sistemin tümüyle hakimiyeti kuruluyor. Bu sistemde de insan, sürekli kendisi için çalışan, kazanmak zorunda kalan, kâr etmek zorunda kalan bir sistemin unsuru haline dönüşüyor. Böyle olunca da insan tümüyle sadece kendi menfaatini korumak zorunda olan bir varlık oluyor. Kendi menfaati, çıkarı herşeyin üstünde olan bir insan tipini yaratıyor Kapitalist sistem maalesef. Bunu önleyecek olan, insanı mutsuzluktan kurtaracak olan olay, bir insanın kendi değerlerini paylaşacak, herşeyine katlanacak, herşeyini paylaşacak ikinci bir insanı yaşamı boyunca edinebilmesidir. Bu açıdan Aleviliğin musahiblik sistemi, fevkalede değerlidir ve tüm insanlığa sunulabilecek bir şeydir. Eğer bunu bilinçli bir şekilde, inanç boyutuyla insanlara sunabilip inandırabilirse, bu tabii çok daha harika bir şey olur. Akıl yoluyla inandırmak yerine; yani kapitalizmin katedeceği evreler sonucunda doğacak mutsuz insan tipini elimine etmek için bu tip bir müeseseyi kurmak yerine, bunun inançsal olarak böyle olduğunu Hz. Muhammed ve Hz. Ali’den başladığını, bir örnek oluşturduğunu, insanın mutluluğunun buradan geçtiğine insanları inandırabilirsek, akıl yoluyla olmaktan çok, inandırırarak başarabilirsek, çok daha güzel bir sonuç elde etmiş oluruz. Akıl, başka bir unsuru daha zorunlu kılabilir, şart koşabilir. Ama inanç da o şart yoktur. İnanmışsan sorun yoktur. İstekle bunu yapıyorsun. Eğer akılla, inancı birlikte götürebilirsen, bu ise daha da mükemmel olur. İnancın kör olan yanını, aklın ışığıyla aydınlatabilirsin. O açıdan Aleviliğin en önemli kurumlarından birisi olan musahibliğin yeniden yeşertilmesi lazım. Bunun için de musahiblik müesesesinin anlatılması lazım. Bugüne kadarki uygulamaların sonuçları üzerine bir araştırma yapılabilir. Bilimsel bir kalıba dökülüp, bunun tanıtılması lazım, insanlığa.
Dinler, inançlar, kültürler arası diyalog platformları oluşturuluyor. Tüm yeryüzünde bu konuda ciddi çalışmalar yapılıyor. Aleviliğin bu diyalogta oynadığı ve oynayacağı roller neler olabilir?
Alevilik, bu diyaloğa ilk gün varmıştır. Tüm insanlığın ulaşacağı en son noktaya Alevilik varmıştır. Hep Aşık Veysel’in saz olayını anlatırım. Saz aşıkları saz çalarken, sazın tamburu üzerinde değil de sapı üzerinde ellerini gezdirir; ama Aşık Veysel, fazla götürüp getirmezmiş elini, sazı bir noktadan idare edermiş. Derlermiş ki, yahu Aşık, sen diğer aşıklar gibi yapmıyorsun. E, nasıl yapayım, dermiş. Derlermiş ki, sen de biraz oyna götür getir elini sazın sapında, götürmem, dermiş. Niye, demişler. Çünkü, onlar benim bulduğum yeri arıyorlar, demiş. O yüzden diğerlerinin tümünün aradığı şey, bizim bulduğumuz yerdir. Bizim elimizi koyduğumuz noktadır.

Söyleşiler 19.11.1998-04.12.1998.

Kaynak: Ayhan Aydın, Prof. Dr. İzzettin Doğan’ın Alevi İslam İnancı, Kültürü İle İlgili Görüş ve Düşünceleri, Genişletilmiş 3. Baskı, CEM Vakfı Yayınları, 2003, Kahraman Ofset, İstanbul