Söyleşiler (3)

Prof. Dr. İzzettin Doğan’la, Yaşamı, Aleviliğin Geçmişten Günümüze Genel Sorunları, Devlet Aleviler İlişkisi, Cem Vakfı’nı Kapsayan Söyleşiler (3)

Prof. Dr. İzzettin Doğan’la, Yaşamı, Aleviliğin Geçmişten Günümüze Genel Sorunları, Devlet Aleviler İlişkisi, Cem Vakfı’nı Kapsayan Söyleşiler (3)

Ayhan Aydın

Mustafa Kemal’in gerçekleştirmiş olduğu ilkeler, devrimler; bize yön çizebilecek birçok fırsatları getirdi, gösterdi. Bazı bilim adamları diyor ki, bu hareketin bir ölçüde hedefine ulaşamamasının nedeni, zaaf haline getirilmesi, Anadolu içlerine yeterince bu hareketin anlatılamamasından kaynaklandı. Mustafa Kemal’in getirdiği ve getirmeye çalıştığı şeyler, Anadolu insanına tam anlatılamadı ya da anlatılması engellendi mi?
Orada doğru bir yaklaşım vardır, doğrudur. Çünkü, böylesini köklü radikal çözümler getirmeyi hedef alan Mustafa Kemal’in bu yeni toplum modelinde kültürü en ön plana çıkarmaması, yani birtakım manevi değerleri ön plana çıkarıp toplumun değerlerini sarsmaması, toplumu yeni değerler üzerine bina etmemiş olmasını düşünmemesi mümkün değil. Mustafa Kemal’in bu yeni ihtilalin başarısı için, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin güçlü olabilmesi için, birtakım değerleri de topluma sunması ve o değerler üzerine toplumu oturtması gerekirdi. Mustafa Kemal, bunu yapmıştır. Ne yapmıştır? Türk Dil Kurumu’nu, Türk Tarih Kurumu’nu kurmuştur. Bunun aracılığıyla Prof. Dr. Fuat Köprülü ve ekibi aracılığıyla, Prof. Dr. Ahmet Ağaoğlu da yanında olmak üzere (Azeri bir bilim adamı) Azerbeycan’dan birçok bilim adamıyla, yeni devletin kuruluşunun temeline, tasavvufi değerleri koymak istemişlerdir. Bu yüzden de “Tarihte İlk Mutasavvıflar, Alevilik Bektaşiliğin İçyüzü, Alevilik-Bektaşilik Nedir?” gibi kitapların hızla yazılmasına, o konudaki çalışmaların ilerletilmesine çalışılmıştır. Mustafa Kemal biliyor ki, Türk kültürünün özü, tasavvuftur. Tasavvuf, evrensel değerleri içermektedir. Bu evrensel değerlerle, uluslararası toplumun şerefli bir üyesi olacaktır. Bu evrensel değerleri sadece yakalarken, yeni devleti yeni evrensel değerler üzerine oturtmuş olmakla kalmayacaktır, aynı zamanda o değerlerin kaynağını oluşturan Asya ülkeleriyle de. İşte, o kültürel köprülerin temelerini atmıştır. Çünkü, en azından kültüre bulaşmış herkes biliyordu ki, tasavvufun kaynağı Hz. Muhammed, Hz. Ali, Koca Ahmet Yesevi Asya kaynaklıdır. Asya’dan gelen Alperenler, Horasan erenleri, o İslam anlayışını Viyana’ya kadar götürenler onlardı, Araplar değil. Onun için de Osmanlı Hanedanlığı’nın yok etmeye çalıştığı, baskıyla elimine etmeye çalıştığı bu kültürü, yeniden gün ışığına çıkarıp topluma sunmak, Atatürk’ün ana hedeflerinden birisiydi; ama bunu halkı yavaş yavaş alıştırarak yapmak istiyordu. Bilimsel verilere dayanarak ikna etmek istiyordu. Fakat bu tür şeyler, zaman isteyen şeylerdir. Mustafa Kemal’in de ömrü yetmedi buna. 1938’de öldükten sonra, Fuat Köprülü de çalışmalarına özellikle l945’den sonra bir siyaset adamı olarak devam etti. Bilimsel araştırmaları bıraktı. Fuat Köprülü ekolü devam edebilmiş olsaydı, siyasete bulaşmadan devam edebilmiş olsaydı, Türkiye’ye çok büyük hizmetler yapmış olacaktı. O zaman halka daha çok şeyi, daha fazla anlatmak, vermek imkanı olacaktı. Atatürk’ün bu konudaki düşüncelerini halka yeterince anlatamamış olması teşhisi, doğrudur. Bizim de görüşümüz odur. Mustafa Kemal’in en önemli özelliklerinden birisi de kültür ihtilalini gerçekleştirmiş olmasıdır. Mao, mesela teşebbüs etmiştir; ama başarılı olamamıştır. Arap kaynaklarından Batı kaynaklarına doğru dönmeye başlamıştır, bilgi kaynakları. Yeni yetişen neslin de bu kaynaklardan beslenerek, çağdaş uygarlığı daha kolay yakalayacağını düşünmüştür ki, tamamen haklıdır ve haklı olduğu ortaya çıkmıştır.
Fakat burada farklı bir dönem de var. Cumhuriyet’te de bir geriye dönüş dönemi var. Bazı devrimlerin sekteye uğraması da var. Niçin, bu sekte vurmalar yaşandı Türkiye’de? Yaşanmasını kolaylaştıran unsurlar belki vardı; ama bu geri gidişi azaltan faktörler yok muydu veya çok az mı yayılmıştı?
Tabii bu çok yönlü bir soru. Cevabının da çok yönlü olması gerekir. Atatürk’ün yeni devlet toplum modelini, arkasına halkı alarak, beraberce gerçekleştirmeye çalıştığı devrimleri; başka hiçbir yerde görülmeyecek süratle, kararlılıkla ve sağlamlıkla gerçekleştirebilmiş olmasının nedeni, halkta esasen varolan; özellikle Alevi-İslam anlayışı ve onu benimseyen Alevisiyle Sünnisiyle kesimin, Anadolu’daki büyük varlığı bir kere bu konudaki işini kolaylaştırmıştır. Kolaylaştırmıştır; ama hayatının kısa olması, vefat etmesi, Hasan Ali Yücel’lerin yeterince destek bulamamış olması, bütün çabalarına rağmen. Toplumdaki dinamizmin çağdaş araçlarla birlikte ayağa kaldırmaya çalışılması arasında Köy Enstitüleri vardır. Belki kendinden sonra kurulmuştur; ama Çiftciyi Topraklandırma Kanunu gibi 1935’te çıkarılan ve bugün dahi aşılamamış olan yasalarla toplumdaki dengesizlikleri gidermeye çalışan ve toprağın daha verimli ve adil bir biçimde kullanılmasını, herkesin toprak sahibi olmasını öngüren ve böylece toplumdaki dinamizmin tümünü harekete geçirmeye çalışan bir modelden, Mustafa Kemal’in ölümünden sonra, önemli ölçüde sapmalar oldu. Bir kere İsmet Paşa, bir Atatürk değildi. İyi bir icracıydı, kendisine verilen talimatları uygulamaya koyma yeteneği çok üstün bir insandı, İsmet Paşa. Lozan, İsmet Paşa’nın eseri değil, Mustafa Kemal’in eseridir. Mustafa Kemal’in verdiği direktifler istikametinde, İsmet Paşa’nın çok iyi bir icracı olarak başarıya götürme özelliğinin olması olayıdır. İsmet Paşa, iyi bir uygulayıcı; ama hiçbir zaman teori üreten, hiçbir zaman yeni oluşumlar üretip, onları yürürlüğe koyabilecek kapasitesi olan Atatürk düzeyinde birisi değildir. İkinci Dünya Savaşı koşullarının ortaya çıkmış olması, Türkiye’nin üzerinde büyük baskılarla II. Dünya Savaşı’na sokulmaya çalışılması ve Türkiye’nin de buna direnmesi de burada önemlidir. Bu psikoloji içinde, devlet de Atatürk’ün bıraktığı yerden aynı süratle ve aynı ilkeler ışığında devamına şartların fazla elvermemesiyle bir duraklama dönemine giriyor. Ama l945’den sonra bir başka olay oluyor. II. Dünya Savaşı’nın faşist devletler aleyhine bitmesi, liberal demokrasinin kazanması. Liberal demokrasilerle yönetilen ülkelerin Türkiye üzerindeki etkileri, bir an önce çoğulcu demokrasiye geçmesi istikameti yönündeki baskıları yoğunlaşırken; diğer yandan Sovyet Rusya’nın Türkiye üzerindeki büyük baskıları, Doğu’da Kars, Ardıhan, Erzurum’u istemesi, Stalin’in İstanbul Boğazı’nda üst kurulmasını ve bu üstlerin Ruslar tarafından da yönetilmesini istemesi, o dönemde Doğu Avrupa’yı Sovyet Rusya’nın işgal etmesi, Türkiye’yi de işgal edebileceği kaygısını yaratıyor ve Türkiye’nin hızlı bir biçimde, savaşın galibi olan liberal demokrasiyi savunan devletlere doğru yönelmesini zorunlu kılıyor. Türkiye, hızla Sovyet Rusya’ya karşı, Amerika’nın nükleer şemsiyesi altına girmeye çalışıyor. Bir taraftan Amerikan yardımı kabul edilirken, bir yandan da Amerika iyiden iyiye Türkiye’yi, Batı dünyasının bir parçası haline getirip Sovyetler’i güneyden kuşatabilmek için, bir zincirin halkası gibi kullanıyor. Bu zincirin ilk büyük ayağı NATO. Batılıların Amerika’ya direnememesi sonucu, l952’de Türkiye NATO’ya giriyor. Güney’den kuşatılan zincir böylece Avrupa’yla birlikte Türkiye’nin Doğu sınırında sona eriyor. Amerika onunla yetinmiyor SENTO’yu kuruyor. SENTO’yla birlikte İran ve Pakistan’da dahil oluyor ve böylece Sovyetler’i kuşatıyor; ama onunla da yetinmiyor, Güney Doğu Asya Paktı’nı kuruyor ve oradan da Filipin, Barneo, Saravak üzerinden Japonya’yı da içine alan Marksizmi komünizmi kuşatan bir güvenlik zinciri kurmaya çalışıyor. Onun için de Türkiye, önemli bir halka oluşturuyor bu güvenlik sisteminde. Bu nedenlerle, çoğulcu demokrasiye girmesi, geçmesi şartıyla, Türkiye’yi kendi içine alacağını söylüyor. Türkiye de bunu kendi çıkarlarına uygun görüyor. 1946’da Sovyet Rusya’nın Türkiye üzerindeki taleplerinin artmasının ertesi yılı Şemsettin Günaltay’a, o zamanın başbakanına bir seçim kanunu hazırlattırılıyor ve ilk seçimler, göstermelik seçimler yapılıyor. Bu göstermelik seçimler, Batı’yı tatmin etmiyor ve l950’da daha tarafsız, asıl seçimler yapılıyor ve iktidar el değiştiriyor. Çoğulcu demokrasiye geçişle birlikte Sünni kesim de daha ağırlıklı olduğundan, dini duygular üzerinde oynamak oy getirdiğinden, l957 yıllardan itibaren Demokrat Parti (DP), önemli ölçüde tavizler vermeye başlıyor. Ezanının Arapçalaştırılması veya Arapça okunması bir yana, asıl olay l957’de Saidi Nursi’ye verilen, tavizlerdir. Onunla başlıyor tavizler. Ondan sonra da bugünkü Cumhurbaşkanı’nın başkanlığını yaptığı Adalet Partisi (AP), l960 askeri yönetiminden sonra kurulan AP, hızlı bir biçimde dini siyasette kullanıyor ve İmam Hatip Okullarının sayısını hızla arttırıyor. Bir taraftan da camilerin yapımına süratle ve artırarak devam ediliyor, cami yapımında yarışamayanlar geride kalıyor. Atatürk’ün kurmuş olduğu devlet modeli, siyasi iktidarın icrası açısından eksen değiştirmeye başlıyor. Laik cumhuriyet, önce dindar bir cumhuriyete, daha sonra da Sünni bir cumhuriyete dönüşüyor. Diyanet İşleri Teşkilatı’nın personel sayısı hızla arttırılıyor. Cami yaptırılıyor, imam lazım, imam için İmam Hatip Okulu lazım; İmam Hatip Okulu yapınca, bu sefer mezun olana, iş bulmak yani cami gerek… gibi birbirini besleyen iki kaynak marifetiyle, siyasal iktidar, önemli ölçüde dinsel platforma doğru kayıyor. Dini duygular üzerine inşa edilen bir siyasal yaşama doğru, Türkiye hızla gidiyor, AP’nin o zamanki başbakanının yürüttüğü politikaların etkisiyle. Nihayet, Türkiye l980’lere geliyor. Zaman zaman siyasal söylemde dinci-dinsiz lafları olsa da 60-80 arasında daha çok “sol-sağ” modası çıkıyor ve daha çok moda üzerine bina ediliyor. Ama biliniyor ki, sağ dendiği zaman dinsel duyguları istismar eden kesim; sol dendiği zaman Atatürk’ün bıraktığı modeli getirdiği modeli savunmaya çalışan bir siyasal grup. Bu arada Aleviler kaynıyor. Alevi hiç yok.
Sağ-sol kavramları ve kavramların içeriğinin ne anlama geldiğinin bile tam olarak bilinmemesine rağmen, kısır çekişmelerin yanında; halkın derin sorunları, devletin, milletin sorunları devam ediyor. Tüm beklentilere rağmen maalesef yapay gündemlerin boyunduruğunda kan kaybı, zaman kaybı ve insan kaybı … hem devletin kan kaybı, hem de insanının kan kaybı devam ediyor. Biz bu yaratılan yapay toplumsal kutuplaşmaların dışında, halkı nasıl görüyoruz? Halk derken, bütün bu zorlamaların dışında kalan sıradan vatandaşların bu arada tabii Alevilerin durumu neydi bu dönemde?
Aleviler sadece oy verme rolünü üstleniyorlar, hiçbir insiyatifleri yok Alevilerin. Birlik Partisi (BP) diye bir parti kuruluyor. O parti, önce iyi bir çıkış yapıyor. Fakat, lider kadrosu zayıf olduğu için, kısa bir süre sonra tökezliyor ve olay tamamen saptırılıyor. Alevilik eşittir Marksizm gibi, söylemleri söyleyen, siyaset cambazları çıkıyor. Ona da Alevilerden kimse inanmadığı için bir milletvekiline düşüyor. Onu da namus belası seçiyorlar, ayıp olmasın diye ve olay sönüp gidiyor. Çünkü, Aleviliğin kendi felsefi temellerine dayanmıyor. Aleviliği su üstüne çıkarmaya, o ilkeleri, değerleri su üstüne çıkartıp halka malolan değerleri yaşatmayı hedeflemiyor. Sorun orada Atatürk’ün getirmeyi düşündüğü modelin özünde kültür vardır. Temeli kültürdür. Bu, Türk kültürüdür ve tasavvuftur. Yani evrensel değerlerdir. O evrensel değerlerden önemli ölçüde kopma oluyor. Bu kopuşun bir nedeni uluslararası konjonktür nedeniyledir. İkincisi yine de uluslararası konjonktürle ilgili kentleşme olgusudur. O güne kadar, merkezi baskı sebebiyle dağ başlarına dağ eteklerine çekilen Aleviler, kendi yaşamlarını kurmuşlardır. Kendi akıl, sağduyu, Kur’an’dan ne anladıklarına ilişkin değerleriyle mutlu bir yaşam kurmuşlardır, sürdürüyorlardır. Yoksuldu birçoğu belki; ama kendi değerlerini bildikleri ve savundukları için de mutsuz değillerdi. Uluslararası konjonktüre parelel olarak Türkiye’nin serbest pazar ekonomisine girmesi, liberal demokrasiyi kabul etmesi demektir. Alt yapısı eğer serbest pazar ekonomisi demekse liberal demokrasi, kapitalist ekonominin entegre edilmesi olayı, Türkiye’de sanayileşme olayıydı. Yol olayıydı. Dağlardan ovalara daha kolay inilmesi, kasabalara inilmesi demekti. İş bulma imkanlarının sağlanması demekti. Sanayileşme olayına girişten sonra, 1960’lı yıllardan itibaren köyler, kasabalar vb. boşalarak şehre inilmeye başlanmıştır. Bulunulan yerin, ihtiyaçlara cevap verememesi, çocukların ekmeklerini karşılayamaz olmaları ve o günkü hükümet edenlerin devleti yönetenlerin, yatırımların maliyetlerinin daha düşük olacağı düşüncesiyle, büyük şehir etraflarındaki bir sanayileşmeyi teşvik etmeleri ve buralarda önemli ölçüde bir göçün oluşmasına da neden oldu. Kurulan fabrikalara işçi bulmak gerekiyordu, gelişmeye işçi nereden getirilebilirdi Doğu Anadolu’dan, Anadolu’dan… Oralardan gelen insanlar, bugünkü gördüğümüz gecekondu bölgelerini oluşturdular. Bunların da önemli kesimini, Aleviler oluşturdu. Çünkü Aleviler, hızla büyük şehirlere doğru akmaya başladı. Büyük şehirlere geldiklerinde, devletin hiçbir himayesinin olmadığını, hiçbir yönde bir faaliyet olmadığı için, geleneklerin onları dağ başlarında beraber bir arada tutması büyük şehirlere gelince bu yönlendirmenin olmaması ve biraz da baskıların ortadan kalkması sebebiyle, kendilerini o güne kadar getiren kurumların yavaş yavaş çökmekte olduğunu ve yetersiz kalamaya başladığını görüyoruz. Ne dedelik kurumu, ne musahiblik, ne pirlik, rehberlik gibi kurumlar, büyük şehirlerde işliyebilme olanağını bulamadılar. Herkes ekmek peşinde koştu. Dede, kendi fonksiyonunu ifa edemez oldu. Köylerdeki senede iki teneke buğdayın yettiği dede, şehre gelen talibiyle ilişki kuramaz hale geldi. Talibi de yoksul, ekmek peşinde. Dede de yoksul, ekmek peşinde. Orada öyle bir ihtiyacı yoktu. Bir parça kuru ekmek, kuru soğan ona yetiyordu; ama çoluk çocuğunun cehalete doğru gittiğini, şuna buna muhtaç hale geleceğini gördü. Talipler şehre doğru gittikçe, dede kendi fonksiyonunu ifa edemez oldu. O da ekmek peşinde koşunca, bu sefer yazılı kitapları okumaya vakit bulamadı. Kendisini de yetiştirmez ve yavaş yavaş kendi kültürünü yeterince öğrenemez, izleyemez hale geldi. Bugünkü şehirlerde yaşanan bunalım odur. Alevi kesiminin de o açıdan hiçbir yönlendirmeye, düzenlemeye hiçbir kuruma sahip olmamasının; kendisini her türlü rüzgara açık bir toplum haline getirmesinin altında bu gerçek yatıyor. Yani bu ekonomik gerçek yatıyor. Kentleşme. Kentleşme artı devleti yönetenlerin sadece Sünni kesimi örgütlemesi camilerle, İmam Hatip Okullarıyla, Diyanet İşleri Teşkilatıyla. Devleti yönetenlerin, vatandaşları arasında bölücülük yaparak, Sünni kesimi örgütlemeleri ve Alevi kesimin ilgisiz kalmaları, Alevileri başıboş bir toplum haline dönüştürmüştür. Bunun bir devlet hayatı için gösterebileceği tehditleri bile algılayamayacak kadar ölçeksiz kişiler, bu ülkeyi, maalesef yıllarca yönetmek gibi bir şansızlıkla karşı karşıya bırakmışlardır. Bugün, Türkiye’nin sorunlarının hemen hemen altında yatan, bu basit gerçektir.
Aleviler ve devlet ilişkisi çok tartışıldı ve tartışılmaya da devam ediyor. Alevilerin doğal istek ve beklentilerinin devlet kurumlarınca veya devleti yöneten iktidar sahiplerince görülmediği, görmezden gelindiği. Onların haklı taleplerine bir türlü yanıt verilemediği bunun da söylenen o ki, bilinçli bir politikaymış gibi yapıldığı.. Bunun Aleviler arasında geniş bir şekilde olumsuz fikir oluşturduğu yönünde görüşler var. Siyaset, siyasal partilerle Aleviler arasındaki ilişkiler, hep tartışıldı. Aleviliğin tümüyle politikadan soyutlanması gerektiği yönünde yaklaşımlar var. Fakat siyasal partilerin her zaman Alevilerin, daha doğrusu oylarının peşinde oldukları gerçeği de var. Bu konudaki fikirlerinizi almak istiyoruz.
Tabii, Alevilerin devletle ilişkisi, Osmanlı Hanedanı’nın çöküşünden sonra, yani Mustafa Kemal ve arkadaşlarının cumhuriyeti kurmalarıyla birlikte, daha doğrusu kurmadan önce de Mustafa Kemal’e verdikleri büyük destek ile yeni devletin yapısına da yansımıştır. Özellikle Atatürk şunu görmüştü; yeni kurulacak devlet modelinde Alevilere, onların önde gelenlerine, bundan sonra devletin şekli cumhuriyet olacaktır, demesi başlı başına sadece Alevilere verilen desteğin bir karşılığı değil; aynı zamanda Atatürk’ün samimi olarak çağdaş modern bir devlet kurabilmek ve çağdaş değerleri, çağdaş uygarlığı yakalamak onun ötesine varabilmek için Alevi-İslam düşüncesinin Türkiye’de yeniden ayağa kaldırılması ve halka bunun tanıtılması inancından da kaynaklanıyor. Cumhuriyetin kurulmasından hemen sonra, yeni devleti, yeni toplum modelini belirlerken çok önemli, tarihte eşi görülmemiş reformlara girişti. Bunlardan birisi toplumun bilgi kaynaklarını geliştirmek. İki kaynağa doğru yönlendirdi, bilgi kaynaklarını. Bir tanesi Batı. Batı’yı böylesine üstün bir teknolojiye, refaha götüren sebep XVIII. asırdaki Aydınlanma Dönemi olduğunu ve bu dönemi yaratan tüm eserlerin klasikler dahil Türkçe’ye çevrilmesini sağlamaya yöneldi. O istikamette bilgi kaynaklarına doğru yöneltti. İkincisi de Alevilik ve Bektaşiliğin yeniden keşfi manasını taşıyacak olan çalışmalar. Alevilik-Bektaşilik, tasavvuf nedir; tarihte ilk mutasavvıflar kimlerdir gibi konuların araştırılmasına çok büyük öncelikler verdi. Bu amaçla da Türk Dil Tarih Kurumu’nu kurdurttu. Bu konuda seferber etti. Bunu daha kolay sağlayabilmek, halka geniş bir biçimde ulaştırabilmek için de biliyoruz ki, o güne kadar Arap alfabesi kullanılan bir ülkede, onu değiştirerek, onun yerine Latin alfabesini getirdi. Daha kolay öğrenilebilen, okuma yazmayı çok hızlı bir biçimde toplumun önemli bir bölümüne doğru yaymayı hedefleyen bir eğitim politikası güttü. Bunun manası şuydu; halkın alfabesi değişiyordu. Halkın daha kolay öğrenebileceği bir zeminde kendisini bulabilecekti. Bilgi kaynağı, sadece Arapça kaynaklar olmayacaktı. Latin harfleriyle Batı’daki klasiklere bu ülke halkının, çocukların, yeni yetişen neslin ya da okumak isteyenlerin ulaşabilecekleri… ikincisi de kendi evrensel değerlerimizi ifade eden Alevi-Bektaşiliğin yeniden topluma sunulmasıyla birlikte, asıl evrensel değerlere bu halk yabancı olmadığı için, Sünni kitle de bu düşünceye yabancı olmadığı için, Türkiye’de hızlı bir biçimde kültür değişimi sağlanmış olacaktı. Böylece, yeni devlette toplum içerisinde çok önemli bir tabana hızlı bir biçimde dayanma imkanı bulacaktı ve devrimleri de bu şekilde sosyal olarak korunma büyük kitleler tarafından benimsendiği için, riske girmeme sonucuyla karşı karşıya gelecekti. Sağlam bir temele oturacaktı. Mustafa Kemal’in Alevilere verdiği önem buradaydı. Alevilerle yeni devlet arasındaki ilişkiler bakımından Atatürk dönemini ayırmak gerekiyor. Çünkü, Atatürk dönemi, yeni devlet temellerinin atıldığı bir dönemdi. Yeni devlet modelinin halka anlatıldığı ve halkın çok kolay benimsendiği bir dönemdir. Halk, onun devleti dayandırmayı düşündürdüğü inançlar istikametinde yaşıyordu. Yaşayabiliyordu. Onun olmazsa olmaz koşulu ise laisizmdi. Yani devletin inançlar karşısında tarafsız kalması ve dinin kendi asıl zeminine oturması halinde, toplumun daha sağlıklı, barış içinde yaşayan bir toplum haline dönüşeceğini görüyordu. İnananın inancı ne olursa olsun, ona samimiyetle saygı göstermek; ama onun dışında din adamlarının dinin ticari aracı olarak kullanılmalarına karşı çıkıyordu ve bunu sağlamak üzere de laisizm, laiklik dediğimiz olayı, devletin temeline koyduktan sonra, bu konuda vatandaşın aydınlatılması açısından da Diyanet İşleri Teşkilatı’nın kurulmasını sağlamıştı. Diyanet İşleri Teşkilatı’nın görevi, daha önce de söylediğim gibi, din istismarının engellenmesi ve aynı zamanda da din eğitiminin ehil olanlar tarafından yapılması ve halka özellikle camiilerde, dini müeseselerde vaaz veren kişilerin, bu işi iyi bilerek güvenmelerini sağlanmasını ve bunu sağlamak üzere de Kur’an’ın mealen tefsirini yapmaktı. O güne kadar Türkçe bir metin yoktu kimsenin elinde, bilen bilmeyen hacı hoca geçinen herkes, Kur’an adına bir sürü doğru yanlış laflar ediyorlardı. Bundan kurtarmak gerekiyordu halkı. Gerçek aydın din adamlarına bırakmak gerekiyordu, bu tür olayları ve halkın kendi dini inançlarını doğrudan doğruya birinci kaynaktan okuyup öğrenmesini daha sağlıklı buluyordu. Bu amaçla da Elmalı Hamdi’ye Kur’an tercümesini yaptırdı. Bununla da devlet-Alevi ilişkisi Atatürk döneminde çok sağlıklı bir temele oturdu. Aleviler bu dönemde, kendi inançlarını, artık Alevilikle ilgili yazılan kitapları okuma imkanını bulabildiler. Aleviler üzerindeki baskılar kalktı. Alevi olduğu için kimse bir işkenceye zulme tabii tutulmadı. O dönem, Türkiye Cumhuriyeti temellerinin sağlıklı bir biçimde, laiklik ilkesine uygun olarak ileride liberal bir demokrasiyi gerçekleştirecek şekilde, herkesin özgürce inancını icra ettiği; ama inançlarını siyasete alet edemedikleri bir dönemi yaşamış oldu toplum. Bunun için sıkı kurallar gerekiyordu. Biraz da halkın tarihten gelen kötü alışkanlıklarını devam ettirmemeleri için, kuralların çok ciddi, müsamasız uygulanması gerekiyordu. Onun için, gerekli yasaları çıkardı. Hatta Şeyh Sait İsyanı nedeniyle, 1925 şeriat devleti kurma özlemi taşıyanlara, bunun öncülüğünü yapanlara ve bu yolda gidecek olanlara mesaj olmak üzere de İstiklal Mahkemeleri kurduruldu; devrimlerin yozlaştırılmadan hiçbir taviz verilmeden yoluna devam etmesine imkan sağlandı. Bu yozlaştırmama içinde tabii ki vatandaşlar arasında ayrım yapmamak da vardı. Alevisi Sünnisi herkes, bu kurallara tabii olarak yaşayacaklardı ve o konuda da herhangi bir müsamaha göstermemiştir. Yani Alevilerin bütün desteğine, kendi yanında bulunmuş olmalarına rağmen, bu konuda herhangi bir imtiyaz, herhangi bir müsamaha tanımamıştır. Kural kuraldır. Kanun kanundur. Herkes kanuna uyacaktır; Alevisi de Sünni de Şafisi de Hıristiyanı da Musevisi de. Devleti böylesine hukuk temelleri üzerine; ama uygulanan, etkin bir hukuk düzeni içerisinde yükseltmeye ve yerine oturtmaya çalıştı. O dönemde Alevilerle devlet arasında hiçbir sorun yoktu. Tam tersine Aleviler, özgürce inançlarını, ibadetlerini yapma imkanı bulmuşlardır. Korkusuzca, Osmanlı’dan kalan birtakım korkular olsa bile, Atatürk döneminde, bilgisi dahilinde, çevresindekiler dahilinde Alevilere getirilmiş bir yasak yoktur. Cumhuriyet’in daha ileriki dönemlerinde, olayın biraz değiştiğini görüyoruz. Çoğulcu demokrasiye geçtikten sonra, 1957’den sonra, devlet-Alevi ilişkilerinde bir soğuma başlıyor. Devlet ve devleti yönetenlerle Aleviler arasında bir soğukluk başlıyor. 1950 ve l954 seçimlerde DP’ye destek veren Aleviler, l957’den itibaren desteklerini çekmeye başlıyorlar. Bunun sebebi, Saidi Nursi hareketine o zamanın cumhurbaşkanı ve başbakanının yani Bayar ve Menderes’in vermiş olduğu tavizlerdir. O günkü tavizlere aslında Aleviler karşı olmamıştı; ama esas karşı oldukları, bu tavizlerin başkalarını da getirmesini önleme, demokrasi adına verilen bu tavizlerin ilerde büyüyerek devam edeceği düşüncesi. O zaman da Atatürkçü devlet modelinin tehdit altında kalacağıdır. Uyarılarını yapmışlardır açıkça. O uyarılardan sonra, uyarılarının fazla itibar edilmemesi sonucu, DP’den soğuyarak ayrılmaya başlamışlardır. 1960 askeri müdahalesinden sonra, Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) doğru bir tamayül içine girmişlerdir ve Aleviliğin sosyal demokrasiyi, kendiliğinden içermesi sebebiyle, sosyal demokrasinin savunduğu kurumların ve değerlerin, Alevilerin yüzyıllardır savunması, hatta onun çok ötesinde kimi değerleri zaten bünyesinde taşıması sonucunda, aradaki parelellikler, benzerlikler Alevilerin, Alevi oylarının CHP’ye doğru yönelmesi sonucunu doğurmuştur. Çünkü ortanın solu, sosyal demokrasi vb. Kavramlar, l965’den itibaren Türkiye’nin siyasal yaşamına girmeye başlamıştır. O günkü merkez sağ iktidarlarında Alevilere karşı adeta tavır alacak gibi, yorumlanacak tutumlar, Alevileri iyiden iyiye soğutmuştur. Soğutmuştur, ama gerek CHP’nin yalnız başına, gerek koalisyonla iktidarda olduğu dönemde de Alevilere herhangi bir desteğin verilmediğini, Alevilerin inançlarını, kültürlerini icra etmelerini imkan verecek devletin tarafsız davrandığını belirtecek hiçbir tasarrufta bulunmadıklarını görüyoruz. Ne sağ partilerin, ne sol partilerin, Alevilik söz konusu olunca hiçbir şey vermedikleri görüldü. Alevilere karşı devlet, adeta yabancı; Aleviler de devlete yabancı, bir konuma geldi. Atatürk döneminde entegrasyon olayı, toplumun birbirini, ayrım yapmaksızın kucaklaması, entegre olması l965’lerde sonra yavaş yavaş desentegrasyon dediğimiz olaya doğru dönüştü. Alevilerin kırılması, devlete kırılması devlet karşısında kendilerini yabancılaşmış hissetmeleri olayı, Alevi bilincinin yavaş yavaş çok az da olsa belli kesimde uyanmaya başlamasına neden olmuştur. Sol hareket ya da sağ hareket Alevileri hiçbir zaman, onların kendi kimlikleriyle, Alevilikleriyle içlerine almalarına vesile olamadı. 1980 ihtilalinden sonra bir duraklama dönemine daha giriliyor; ama askerlerin bütün yanlış tasarruflarına rağmen, o dönemde, özellikle o dönemin kurmay heyetinin, (çünkü askerlerin tümünü söylemek yanlıştır), fevkalade yanlış hareketlere duçar oldukları görülüyor. Ama bütün yanlışlıklarına rağmen, Alevileri önemli bir hedef gibi görmek hatasına düşmediler. Alevilerle kaynaşma, birbirleriyle bütünleşme yollarını bulmak istediler; ama bu sefer doğrusunu söylemek gerekirse, o günkü dünya konjonktürünün değerlerini algılamada kapasitelerinin fevkalede zayıf olduğunu görüyoruz. Dünyanın nasıl geliştiğini göremedikleri için, tam tersine bir değerlendirmeyi benimseyerek, Anayasasa’ya l982 Anayasası’na din derslerinin zorunlu olduğu ilkesini de koydular. Böylece Sünniliği, çünkü din dersi adına okullara koydukları Sünnilikti, Sünni İslamı herkesin öğrenmesini savunan bir tavır içine girdiler adeta. İmam Hatip Okulları da bu açıdan, Kur’an Kursları da o küçük kurmay heyetinin döneminde meşrutiyet kazandı. Bu olaylar hızlandıkça, Alevilerin devleti yönetenlere karşı olan saygısı azaldı. Kendilerini yabancı hissetmeye başladılar. Bu tehlike yüzündendir ki, l990’larda, bizim başlattığımız hareket, yeniden bir toplumun entegrasyonu sürecidir. Topulumun yeniden birbirini tanıyarak kuçaklaşması, Atatürk döneminin ihyası olayıdır. Alevisiyle Sünnisiyle yanlışlardan arınmış olarak, ikisinin de İslamın özgün yorumları olarak, birbirine saygıyla bakmaları gereken bir dönemin oluşmasına yeniden katkıda bulanmaya çalıştım. 1990’a kadar dünya konjonktüründeki gelişmelerin Aleviler ve devlet ilişkilerinde çok önemli bir payı var. Bugüne kadar Rusya’da ve çevresinde kurulmuş olan Marksist yani komünist Sovyet modeli, Alevilerin de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yönetenler açısından, adeta bunlar Alevi, eşittir solcu, Alevi eşittir komünisttir noktasına götürdüğü içindir ki, genellikle Türkiye’nin l960-1990 arasındaki güvenlik sistemi, Alevilerin solculuğu ya da komünistliği üzerine kurulmuştu. O yüzden de Alevi, sürekli Türkiye’yi yönetenler acısından sakıncalı bir piyade gözüyle görülmüştür. Bütün kitleyi aynı kefeye koyup, üstelik yanlış değerlendirerek, bu şekilde görmek, Atatürkçülüğü komünizm olarak görmek, yahut eşyanın tabiatına aykırı olarak, solculuk olarak sadece kabul etmek, fevkalede yanlıştı.
Alevi kökenli Marksistler, solcular; değişik siyasal ideolojik düşünceleri paylaşanlar var. Sünni kökenli insanlar arasında da belki Aleviler kadar, belki de daha fazla yine Marksistler, solcular var. Marksist örgütlerin başında olanlar veya bu konuda yazı yazanlar arasında, Sünni kökenliler daha fazlaydı-fazla; ama bu hiç görülmüyor. Bu tabii gayet doğal bir şey. Fakat hep bu konuda da Aleviler suçlandı. Böyle bir gerçek var. Neden bu dikkate alınmıyordu-alınmıyor?
Evet, daha fazla; ama kitle, özellikle Alevi kesim, aydın kesim olarak daha sosyal demokrat değerlere ilkelere ve kendi yoksulluklarının da mantiki sonucu olarak sosyal demokrasiyi benimseyen büyük kitle olarak görülüyordu. Kendilerine sol etiketini yapıştıran partiler Alevilerden oy alıyorlardı büyük ölçüde. O açıdan baktılar. Yani demediler ki, bu partilerin yöneticileri de Sünni kökenli, beyin takımı Sünni kökenli. Çünkü Alevileri, daha çok oy vermeye mahkum bir günah keçisi gibi görüyorlardı. İyi de bunları yönlendirenler kimlerdi? Sünni kökenli kardeşlerimiz. Beyin takımı değil de Aleviler sakıncalıdır dediler. Onun için de kamu hizmetlerine almamışlar. Alevi genç, Alevi aday çevresinde seçilme şansı olmayan aday haline dönüşüyordu. Bunlar çok önemli kırgınlıklar getirdi, toplum içerisinde, devleti yönetenlere karşı. Alevi gençleri reaksiyonlara iten, yönelten, devleti yönetenlerin bu yaklaşımıydı. Onları anlayıp onları kucaklamak yerine, devletin asıl tabanını oluşturacak bir statüyü onlara vermek yerine, onları hapishaneye konması, tecrit edilmesi gereken kitle olarak algıladılar.
Devleti yönetenlerin izlediği bu talihsiz politika acı sonuçlar da doğurdu. Sayısız acı sancılar gerçekten de yaşandı. Alevi gençlerin, o devrimci hareketlerde bulunmalarının, Marksist hareketlerde bulunmalarının nedenleri, belki geniş şekilde araştırılabilir, değerlendirilebilir; ama Anadolu’da bir gerçek var ki, daha çok Alevi anaları ağladı, ağlatıldı. Dövülenler, sövülenler, ağlayanlar, türlü çileler çekenler, daha çok Aleviler oldu?
Doğru. Aleviler oldu; ama burada Alevilere asıl yabancılaşan, devlet yöneticileri idi. Atatürkçü devleti tamamen gözardı ederek, onun ilkelerini bir tarafa iterek, Marksist hareketi dini hareketle, dine taviz vererek irticayı teşvik ederek, söndürebileceklerini ya da çember içine alabileceklerini zannetme yanılgısını gösterenlerdedir asıl büyük suç; büyük günah, bu düşünceye saplananlardadır. Toplumda sosyal dengesizlikleri giderecek, toplumu birbirine sevdirecek kanalları açmak, bilgileri yaymak yerine, Aleviler öcü gibi gösterildi. Ne yazık ki o yöneticiler l960-90 senesi arasında yani 30 yıldır devletin başındaydılar ve kan kusturmuşlardır, o toplumun tümüne. Çünkü, Alevisi rahatsızdı da Sünnisi rahat mıydı? Yok. Toplumun bir kesiminde rahatsızlık varsa, aynı rahatsızlık toplumun diğer kesimine de sıçrar. Çok sancılı günler yaşadı Türk toplumu, bu açıdan; devleti yönetenlerin bilgisizlikleri ve basiretsizlikleri yüzünden. Üzülerek görüyoruz ki, bunlar devam ediyor, günümüzde de. Türkiye’nin sorunlarının altında, yine aynı zayıf kadrolar yatıyor; ama biraz önceki noktaya gelmek istiyorum; l990’da uluslararası konjonktürdeki bir önemli değişiklik, herkesin gözünü açmaya yetti. Bu, 1989’da Gorbaçov’un Rusya’daki sistemin iflas ettiğini açıklaması, Paris Şartı’nın imzalanmasıydı. Sovyet sisteminin çöküşü, komünizmi bir tehlike olmaktan çıkarınca evvela solda önemli ölçüde bir uyanış başladı. Görüldü ki, o güne kadar, o uğurda hayatlarını feda ettikleri ideoloji, tam tersine yeryüzünde yetmiş yılda on milyonlarca insanın ölümüne neden olmuş. Sadece Stalin döneminde 44 milyon insanın öldürüldüğü, çürütüldüğü, sürüldüğü, perişan edildiği biliniyor. Yani insan cesedi üzerinde inşa edilmeye çalışılan bir sistemin, insanlığa bir mutluluk getiremiyeceğini göstermiştir. Bu uyanma olayı, topluma dalga dalga yayılmıştır. Aleviler de bu konuda kendilerine gereken payı çıkarmışlardır; ama payı çıkarmayanlar, yine devleti yönetenler olmuştur. Neden? Çünkü, bizim bütün uyarılarımıza rağmen, l990’da başlattığımız o Alevi inancının yasaların teminatı altına alınması, yasalar karşısında güvencelerin verilmesi ve Türkiye’de adil bir düzenin kurulması, yasalar önünde vatandaşların eşit muameleye tabii kılınması çağrılarımızın maalasef gerektiği kadar yankı bulmadığını gördük. Devleti yönetenler, bize hak vermekle birlikte, onu değiştirecek yapısal reformları yürürlüğe koyma cesaretini ve becerisini gösterememiştir. Hala da ayak diretiyorlar; ama olumlu gelişmeler de olmuştur. Yani kabul etmek lazım ki, o hareket amacına şu manada ulaşmıştır; Aleviliğin, Bektaşiliğin, Mevleviliğin İslamın Türkler tarafından, özellikle Türk kavimleri tarafından yorumu olduğunu, artık herkes kabul etmiştir. Sünniliğin Arap yorumunu yansıttığı, artık açıkça kabul edilmelidir.
Ama bu fikre çok karşı çıkan var. Sünniliğin Arap-İslam anlayışını yansıtmadığını, onun Türk inanç ve kültürüne göre yorumlanması gerektiği söylenmektedir?
Doğrudur. Sünni anne babadan gelmiş, olmak manasında alıyorum. Yoksa Sünnilerin yüzde sekseni Aleviler gibi yaşar. Aleviler gibi İslamı anlar. Hepsi Alevi ozanlarını kendi ozanları olarak kabul ederler, sayarlar severler, Yunus’u, Mevlana’yı severler.
Onlarla aynı türküleri söylüyorlar. Eskiden kimi Sünni tarikatlarda, tekkelerde Pir Sultan’ın şiirlerinin okunduğu söyleniyor?
Olabililir. Çünkü onların verdikleri mesaj, evrenseldir. Büyük ihtimalle Hıristiyanlarda da vardır . Pir Sultan ismiyle olmasa bile Alevi inancının yansıttığı değerleri büyük ihtimalle Hıristiyan, Musevi ayinlerinde de yaşamında, inancında da terennüm edilmiştir, buna şaşmamak lazım.
Günümüzde devletin Alevilere karşı olan tutumundaki değişime geleceğiz; ama çok uzak geçmişi olmayan Sivas katliamı ve Gazi olayları var. Bu olaylar hakkındaki fikirleriniz nelerdir?
Bunlar, bence büyük şanssızlıklardır. Özellikle Sivas’taki bir şeriat provasıydı. Ama orada Aziz Nesin kullanıldı. Aziz Nesin’i oraya götürenler de onların o amaçlarına hizmet etmiş oldular. Yani amaç, şeriatçı kesimin kendisini yeterince güçlü kabul ettiği zaman bir ayaklanmaya gidebileceğiydi. Bunun provalarını Sivas’ta yaptılar diyebiliriz. Bunun zeminini ve zamanını hazırlayanlar ise, o Pir Sultan etkinliğini tertip edenlerdi; bilerek veya bilmeyerek. Safiyane bir biçimde, bu olaya alet oldular. Onlara, bu deneyimlerini yapma fırsatını vermiş oldular. Bu işin bir yanı. Bir de madalyonun diğer yüzü var. Madalyonun öbür tarafı, diğeriyle zaten bağlantılı. Devlet, özellikle l960’larda sonra çok kötü ve yanlış yönetildi. Vatandaşlar arasında yasaları uygularken, yanlış uygulamalara gidildi. Tarihte çok az insanın o tür hatalarla devlet adamı olarak malül olduğu gerçektir. Yani vatandaşları arasında “sen sağcısın, sen solcusun, kimse bana sağcı suç işliyor dedirtemez, sağcı silah kullanmaz” diyen başbakanları gördü bu ülke maalesef. Halbuki başbakan, herkesin başbakanıdır. Cumhuriyetin başbakanıdır. Bakan, cumhuriyetin bakanıdır, vatandaşların siyasal, felsefi, dini, inançları kanatleri ne olursa olsun, kanunların uygulanmasında farklı muameleye gidilemez. Gidildiği andan itibaren, devletin birliğini çökertirsiniz. Türkiye’de olan budur, l960’tan sonra. Vatandaşlar, yasalar önünde farklı muameleye tabii tutulmuşlardır, Türkiye’de. Alevi-Sünni olmadan önce, sağcı-solcu diye ayrımlar yapılmıştır. Kendilerine sağ diyen iktidarlar, varsa solculara bu yasaları farklı uygulamışlardır. Ya da tersi olmuştur. Devlet sağ ve sol arasında bölünmüştür, l960 ile l990 arasında. Bu yaklaşım, aynen kendisini Sivas olaylarına geldiğinde de göstermeye başlamıştır. Devlet, böyle bir uygulamaya girince çökmeye başlamıştır. Devletin yasaları yürüyemez hale gelmiştir. Yürüyemez hale gelince de bu anarşik ortamdan en çok istifade eden, İslamcı kesim olmuştur. Yani siyasi İslamı savunanlar olmuştur. Demişlerdir ki, görüyorsunuz, bu Atatürkçü devlet düzeni, barışı sağlıyamıyor; adeleti getiremiyor, bunu getirse getirse İslami bir düzen getirebilir. Özellikle l980’den sonra, devleti, Kenan Evren ve kurmay heyetinin uyguladığı, aslında Amerikalıların özellikle tahrik ve teşvik ettiği “yeşil kuşak projesini” bunlara uygulatmak suretiyle, din yoluyla Marksizmi, özellikle solu etkisiz hale getiririz teorisi, devletin iyiden iyiye çökmesine neden olmuştur. Bir taraftan, demokratik güçler zaafa uğrarken, bir taraftan da dinci güçler güçlenmeye başlamıştır. Niye? Çünkü, devletin politikası haline gelmiştir, dine destek vermek. Binlerce Kur’an Kursu açmak, İmam Hatip Okullarının sayısını arttırmak, dini duyguların artması için ne mümkünse yapılması için çaba harcamak, her sene bütçeden trilyonlarca lira para vermek vs. devletin politikası haline dönüşmüştür. Böyle olunca da tabii Sivas’ta olmasa başka yerde patlak verecekti. Sivas, 37 insanın bu çağda herkesin gözü önünde yakılmasının getirdiği derin infial sebebiyle, bir özellik arzetmiştir; insanların akıllarını başlarına devşirmesine vesile olmuştur. Ordunun özellikle dinamik kesiminin, yahu ne oluyoruz demek ki, bu politika yanlış biz irticaya destek veriyoruz, demek suretiyle uyanmasına neden olmuştur. Yoksa, doğal sonuçtur, Sivas. Sivas olmasa, Malatya’da olurdu; Malatya olmazdı, Çorum’da olurdu. Çorum olmaz, Amasya’da olurdu. Gazi Mahallesi’nde, Ümraniye’de olmaz, bir başka semtte olurdu. Yani bu politikanın sonucunda, İslamcı kesimin kendi güçlerini görmek için, bir denemeye girişeceklerini beklemek lazımdı. Ancak bunu doğrudan doğruya kendileri mi organize ediyorlar, yoksa başka uluslararası güçler, o komplo teorilerine uygun olarak, onlar mı uzaktan kumandayla bu işi yapıyorlardı, tabii bu bizim bilgilerimizin dışında; ama analizlerin içinde bunları sıralamamak mümkün değil. Yani devleti yönetenlerin yanlış politikalarıdır hep, Türkiye’yi bu hale getiren. Atatürkçü devleti çökme noktasına getiren olay budur.
Daha önce de Maraş ve Çorum olayları var?
Alevileri niye hedef seçtiler? Çünkü Aleviler, Atatürkçü modelin payandalarını oluşturuyorlardı. Tabii tabanını oluşturuyorlar. Bu tabanı da iyiden iyiye korkutur, ürkütür, etkisiz hale getirirsek, geride bir ordu kalıyordu, diye düşündüler. Çünkü Sünni taban, zaten herhangi bir reaksiyon göstermiyordu. Orduyu da Harp Okullarına İmam Hatip Okulu mezunlarını alabilirseniz, zaman içinde bu kaleyi de fethetmiş olursunuz ve Sünni çoğunluğa dayanarak ve Sünniliği esas alarak, yeniden bir Sünni devlet modelini Türkiye’de kurmak imkanını doğar, diye hesaplar yapılmıştır.
Zaten Sivas kıyımında “cumhuriyet burada kuruldu burada yıkılacak” sloganı atılmıştı?
Çok güzel bir örnek verdin. Doğrudur, kafa bu kafadır; amaç bu amaçtır.
CHP, DP, AP ve Birlik Partileri ve bunların Alevilikle ilgileri konularına değinmeye çalıştık. Yine günümüzde de tüm siyasal partilerin Aleviler üzerinde çeşitli hesaplarının olduğunu, hatta çeşitli raporlar hazırlattıklarını, kimi özel çalışmalar içerisine girdiklerini, çeşitli senaryoları uygulamaya geçirdiklerini biliyoruz. Önemli bir oy potansiyeli olmalarının dışında, farklı konumları olmasından dolayı, her zaman çeşitli çalışmalar yapılmaktadır. Sormak istediğim, siz bunları nasıl değerlendiriyorsunuz? Aleviler var, siyasi partiler var. Bu partilerin, onlara hiçbir zaman gerçekleştirmedikleri vaatleri; Alevilerin de doğal olarak beklentileri var. Fakat ne politikacılar vaatlerinde samimiler, ne de Aleviler beklentilerini bugüne kadar bulabildiler.
Alevilerin Alevi bilincine ulaşmaları, çok uzak bir tarih değildir. 1990’da bizim başlattığımız hareket, biraz Alevilerin kendi inançlarının bilincine varmalarını sağlamıştır. Niye? Çünkü Türkiye sağ ve sol çatışması içine öylesine dalmıştı ki, Alevilik ya da başka türlü inançlar gözardı edilmişti tümüyle. Alevilik, neredeyse tümüyle bir ideolojik düşünceyle eş anlamlı kullanılır hale gelmişti. Alevi, kendi inancını icra edemiyecek haldeydi. Fazla da dikkat sarfetmiyecek haldeydi. Çünkü, devletin himayesinden yoksun, devlet tek taraflı olarak sadece Sünni İslamı koruyor, sadece Sünni İslamla ilgili olarak ocağa kömür atıyor, habire onu geliştirip, onu palazlandırmakla meşgul. Bir taraftan Alevilik iktisaden daha kötü şartlar içerisinde; Aleviye karşı devleti yönetenlerin tutumu bu olunca ve sol harekette Türkiye’de güçlü olunca ve Sünni lider kadroyla devam edince, Alevilerin uyandırılmaması onların da işine geliyor. Onlar da mümkün olduğunca, Alevilikten bahsedilmemesini soldan bahsedilmesini, sol kavramlardan bahsedilmesini istiyorlar. Alevilik, yavaş yavaş kentleşme olayıyla beraber, bir taraftar köylerinden, kasabalarından kopup büyük şehirlere doğru Aleviler göç etmeye başlıyorlar. Oralarda hayat şartlarının ağırlığı, bu ekonomik sebepler dolayısıyla yalnız ekmek peşinde koşmaları, (doğal olarak yaşamlarını sürdürebilmek için) Alevileri Aleviliklerini düşünmekten alıkoyuyor, yani inançlarını. Fakat, tabii Alevi şunun farkına varıyor; bu inançları yitirirse, kazandığı ekmek neye yarar? Çoluk çocuğunu, eğer inanç itibariyle, inançları itibariyle eğitemiyorsa, ona o inançları veremiyorsa, o çocuk için yaptığı bütün zahmetler, acaba çocuğa yetecek mi? O çocuk, toplum içinde kaybolup gidecek ya da yeni koşullarla kimliksiz ya da hatta inançsız kalacak. İnançsız olmanın getirdiği bütün risklerle karşı karşıya bulunan bir çocuğa babalık ya da annelik yapmanın ne kadar zor olduğunu anlayabilmek lazım. Alevilerin bu yoksulluk, kentleşme, dünyadaki siyasal konjonktür, Batı-Doğu arasındaki çatışmalarının bütün dünyada görülmesi, sağ-sol yani Marksist ve kapitalist sistemlerin çatışması, ister istemez Alevilerin Aleviliklerini, kimlikliklerini ön plana çıkarmama, geri planda tutmaya hatta unutmaya itiyor. Bu nedenle de siyasal partiler, lider kadrolarının daha çok Sünni olmasından, gerçek laik düşüncede olmamalarından dolayı, çünkü gerçekten laik düşüncede olsalardı, laikliğin gereği olarak bütün inançlara eşit mesafede olmaları gerekeceğinden Alevilere de eşit haklar vermeleri gerekirdi, Alevilerin oy verdiği partiler de parmaklarını hiç oynatmıyorlar. Taa ki, biz Alevi inancının, kültürünün, Atatürkçü demokratik, çağdaş modelin tabii temelini oluşturduğunu ve bu temelin boşaltılmaması gerektiğini, yani Alevi inancının çağdaşlığın da çok ötesinde, insanlığın varabileceği son nokta olduğunu, toplumun Alevi olarak değil de insan olarak bu değerlerden yoksun bırakılması, bu yorumun bu İslami yorumun, bu inancın tanıtılmamasının çok büyük, fahiş bir hata olduğunu söylememizin insanlar üzerindeki etkisinden sonra ki, hem Sünni kesim, hem lider kadroları, hem de Aleviler uyanmaya başladılar. Aleviler, kendi inançlarına sahip çıkmaya başladılar. Dernekleşmeler vakıflaşmalar aracılığıyla bu ihtiyaçlarını gidermeye çalıştılar. Yavaş yavaş bizim başlattığımız hareketten cesaret alarak, paneller, sempozyumlar, söyleşiler düzenlenmeye başlandı. Alevilik konuşulmaya, adeta yeniden keşfedilmeye başlandı. Bütün bunlar, l990’dan bu yana 7-8 yıl içinde katedilen büyük mesafelerdir. Bu arada Sünni kesim de uyandı. Dediler ki, Alevilik, bizim de inandığımız, düşündüğümüz yaşam biçimi olarak seçtiğimiz değerleri içeriyor. Onların Aleviliğe bakış açıları değişti. Aleviliğin, onların kafasında artık mum söndü, ana bacı tanımayan insanların yaşamı şeklinde tanımlanmaktan çıkıp, tasavvufla eş anlamda olduğu görüldü. Tabii bu da siyasal partiler üzerinde, tersine bir olumlu baskı yapmaya başladı. Bugün sadece Alevi oylarını alan partiler değil, diğer partilerin de Alevilere bakışlarının değişmesinin nedeni budur. Aleviliğe sıcak bakıyor görünmeleri ya da onlara yaptıkları haksızlıkların giderileceğini söylemelerinin altında yatan neden, büyük Alevi kitlesinin keşfedilmiş olmasıdır, bizim hareketimizle. Biz her televizyon konuşmalarımızda 20-25 milyon insandan bahsedince, insanlar uyanmaya başladılar. Allah, Allah, bu kadar insan var mıymış, bu kadar büyük bir kitle mi varmış ki! Denmeye başlandı. Böyle büyük bir kitleden de herkes payını almaya çalıştı, özellikle siyasal partiler. Öyle olunca da Alevilere karşı olay yumuşadı. Çünkü kimse Alevileri karşısına alma cesaretini göstermek istemedi. Samimiyetle ya da gayri samimi olarak; ama siyaseten karşısına almak istemedi. Mümkünse de oylarını almak istediler. Bu durum, Türkiye’de Alevilere karşı siyasal hoşgörünün gelişmesini sağladı. Artık Alevilere de devlet yardımlarının kapısının açılması gerektiği düşüncesinin yeşermesine vesile olundu. Bu konudaki taleplerimiz, artık ciddiye alınmaya başlandı. Siyaseten oylarını almak için dahi Alevilere yardım etmek düşüncesi, hükümetlerin günlük hayatına girer oldu. Her toplantıda, her önemli konuşmada ülkenin başbakanları Alevilerin bütçeden paylarını alacaklarını söylemeye başladılar. Alevilere haksızlık yapıldığını söylemeye başladılar. Hacı Bektaş’a gelip, orada Kırşehir’de yüzbinlerce insanın bulunduğu kalabalıklarda cemevinin de caminin de Türk halkının malı olduğunu, cemevini de hukuki statü bakımdan cami statüsüne getirmeye başladılar. Bunların hepsi olumlu gelişmeler. Yani toplumda hem barışı, hem sevgiyi, hem dostuğu geliştirerek; toplumun çeşitli kesimleri arasındaki birliği, bütünlüğü gerçekleştiren önemli gelişmeler diyebiliriz.
Burada şimdi CEM Vakfı konusuna da gireceğim.. Fakat, çeşitli eleştirilerin ötesinde bir gerçek var ki, kurulduğu günden bu yana, gerçekten de büyük bir ilgiyle izlenen, gerek Türk toplumsal yaşamında gerekse de Alevi-Bektaşi kesiminde, dünyasında büyük hizmetler gerçekleştiren ve gerçekleştirmeye de devam eden, büyük bir yere gelen CEM Vakfı var. CEM Vafkı nasıl ve niçin kuruldu, bugüne kadar neler yapmaya çalıştı, neler yaptı. Bugünden sonra neler yapmayı hedefliyor?
CEM Vakfı, az önce söylediğim düşüncenin bir devamı olarak, kuruldu. Yani, CEM Vakfı’nı isteseydim çok daha önce de kurabilirdim; ama hiç kimsenin incinmesini istemediğim, hukuken hiçbir tereddüt doğmasını istemediğim için, uluslararası konjonktürü ve Türkiye’deki konjonktürün, siyasal konjonktürün, uygun hale geldiğini düşündüğüm zaman kurmayı uygun buldum, arkadaşlarla birlikte. Kuruluş nedeni tamamen siyasetin dışında kalarak, Alevi-İslam anlayışının Türk toplumuna giderek insanlığın tümüne malolmasını sağlayacak bir örgütlenmenin içine girmesi zorunluluğundandır. Çünkü, düşünceleri ifade etmek yetmiyor; onu kitlelere günlük, saatlik ulaştırabilmek için, örgütlenmeye de ihtiyaç var. Alevi kesimin radyosu yok, televizyonu yok, gazetesi yok. Yani bir kitle iletişim aracı yok. Bizim de öyle bir araca sahip olacak gücümüz yoktu. Biz de onun için kendi insan gücünü kullanarak, insanlar arası iletişimin en kolay yolu dernek ve vakıf olduğu için, böyle bir yola gittik. Yasal imkanlar sebebiyle vakfı tercih ettik. CEM Vakfı’nı bilimsel araştırmalar yapmak, insanlar arasında sevgiyi, hoşgörüyü geliştirmek ve bunu kurumsallaştırmak için kurduk ve yola çıktık. O konuda halkın gösterdiği ilgiye bakarsak, başarılı olduğumuzu söylemek mümkün. Gerek toplum içinde Aleviliğin tanınması, Sünni kesimin, kardeşlerimizin özellikle ilgi gösterip Aleviliği benimsemeleri, devleti yönetenlerin Alevilere bakış açılarının değiştirilmesi, yeniden hemen hemen tüm siyasi parti liderlerinin Alevilerin, Bektaşilerin, Mevlevilerin toplumun temel taşları olarak, Atatürkçü modelin tabii doğal tabanı olarak kabul edilmesi noktasına vardı, CEM Vakfı’nın faaliyetleri gerçekten. CEM Vakfı muhatap olarak alındı, hem devleti yönetenler tarafından, hem yabancı ülkeler tarafından. Hemen hemen tüm yabancı ülkelerin büyükelçileri vakfı ziyaret ettiler. Vakıf hakkında bilgi aldılar, çok yoğun ilgi gösterdiler. Devletle biz, gelen bu kültür elçileri arasında da bir köprü işlevini üstlenmeye başladık. Hemen hemen tüm uluslararası toplantılarda, Türkiye’de demokrasi ya da siyaset ve inançlar sözkonusu olduğunda, CEM Vakfı muhakkak birinci davetli olarak protokol listesinde yer almıştır, almaktadır. Bunlar da CEM Vakfı’nın artık kendisini hem Türk toplumunda hem de dünyaya kabul ettirdiğini; Alevilik, inanç özgürlüğü konusunda muhatap alındığını gösteriyor. Yani hiçbir vakıf sanmıyorum bu kadar kısa sürede hiç kimseyi kırıp dökmeden, incitmeden, o çok önemli, insanları birbirine tanıtmak ve sevdirmek görevini başarıyla yerine getirmiş olsun.
Bizim ana hedeflerimizden bir tanesi de yasal değişiklikleri sağlamaktı. Alevileri ve Aleviliği yasaların güvencesi altına almaktı, inançların içrasında. Cemevlerinin camiyle aynı statüye sahip olduklarını söylemek, hukuki açıdan varılmış olan tarihi bir olaydır. Osmanlı dönemi dahil, 1400 seneden beri ilk defa cemevine hukuki nitelik kazandırdık. Bugün cemevleri, devletin himayesi altındadır, camiler gibi. Devletin koruması altındadır. Daha gidecek uzun mesafe var, tabii. Üç beş kuruş devlet yardımı yapılmıştır. Ama bunlar, yapılması gerekenin yanında devede kulak misalidir. Fakat önemli olan yapılmaya başlanmış olmasıdır. Geçen sene l997 yılı bütçesinde Alevilik kelimesi kullanılarak yer almış olması, 425 milyar lira ayrılmış olması, paranın miktarından çok ifade ettiği anlam bakımından çok değerlidir. Bu sene de yine verilen sözler yerine getirilirse, daha önemli boyutlarda yardımın gelmesini bekliyoruz; ama Türkiye’de büyük bir kargaşa yaşandığı için, toz duman arasında ne olup ne olmayacağını görmek de kolay olmuyor. Ama umutluyuz. En azından devleti yönetenler de en küçüğünden en büyüğüne kitle iletişim araçlarından da yardım alarak, artık Alevilik üzerindeki sır perdesi, kaldırılmıştır. Alevilik “mum söndüdür, ana bacı tanımamaktır” diyenler yıkılmışlardır. Bu düşünce yıkılmıştır. Pırıl pırıl altından İslam tasavvufu çıkmıştır.
Bunun tam sağlanabilmesi için de herhalde eğitim çok önemli. Yine devlet en önemli kurum burada da. İnsan düşüncesinin ilk yeşerdiği kurum okul. Fakat buralarda da ciddi adımların atılmadığını görüyoruz. Para önemli; ama eğitim ve eğitim sistemi, okullar daha önemli değil mi? İnsanlar okullarda ve devletin diğer kurumlarında tarafsız, önyargısız, bilimsel olarak bilgi sahibi olsalar bu konudaki önyargılar ve sorunlar daha da azalacak, toplumsal kaynaşma daha da artacak sanırım?
CEM Vakfı olarak çok önemli taleplerimiz oldu. Başından beri bugüne kadar ısrarla zikzak çizmeden, o taleplerde ısrarcı olduk. Neydi bunlar? Bir, devlet katında, devletin yasaları önünde, Aleviliğin diğer inançlarla aynı değeri taşıması, ifade edilmesi. Yasa önünde eşit muameleye tabii tutulması. İkincisi, bunun doğal sonucu olarak milli eğitimde halen din dersleri veriliyorsa, bu derslerde Aleviliğin de ders kitaplarına konması. Üçünçüsü, televizyonlarda Aleviliğin de anlatılması. Alevilere de devlet kanallarında konuşma hakkının tanınması. Özellikle okullarda verilecek olan derslerin, İslam tasavvufunu bilenlerce, Alevi ya da Sünni kardeşlerimizce verilmesi olayı, bizim ana hedeflerimizi oluşturuyor. Bu hedefler üzerinde hala çalışıyoruz. Bu konuda birtakım noktalara gelinmiştir. Bugün, Gazi Üniversitesi bünyesinde, Türk Kültürü ve Hacı Bektaşı Veli Araştırma Merkezi kurulmuştur. Bu kuruluşa önemsiz de olsa bazı tahsisler vererek, buranın bilimsel araştırmalara doğru yönelmesi sağlanmaktadır. Yani üniversiteler de belki ilerideki günlerde Aleviliğin İslam anlayışını tartışan, öğreten bölümler de kurulacaktır. İlahiyat Fakültelerinde veya onların dışında üniversitelerin bünyelerinde. Tasavvuf bilimleri enstütileri bölümleri kurulacaktır, bu konular tartışılıyor. Biz de kendi açımızdan bir enstitü kurmaya gayret ediyoruz. Ama onu kurmak yeterli değil, bilimsel araştırmaları yapacak personelin de bulunması lazım. Özellikle bu Türk kültürünü ifade ettiği için, İslamiyetle ilgili olduğu için çok geniş bir mekanda araştırmalar yapmayı gerektiyor. Bu, hem eleman hem de maddi sorunları beraberinde getiriyor. Balkanlarda, Kafkaslar’da Doğu Akdeniz’de, Girit’de, Rodos’ta, Kuzey Afrika’da Aleviliğin nasıl anlaşıldığını gösterecek araştırmalar yapmak gerekir. Bunlar hep bir enstitünin işi. O yüzden CEM Vakfı’nın hedefleri çok büyük. Kutsal hedefler. İnsanlığı mutluluğa, iç huzura kavuşturacak, insanları birbirleri arasındaki ilişkilerde hoşgörüye götürecek olacak İslami anlayışıyla da bu inançtadır. Bu inancın, nerelerde kök saldığını, hangi sorunlarla karşılaştığını araştırıp, insanlığın bilgisine sunmak, bu enstitünün görevi olacak. Bu kolay olmuyor, çeşitli açılardan. Hedef büyük olduğu için enerjimizden hiçbir şey kaybetmeden, o istikamette çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Bu konuda devletten destek istiyoruz. Devlet gerekli yardımın yapılacağı söyledi. Ama şu ana kadar öyle herhangi bir şey de görmedik.

Söyleşiler 19.11.1998-04.12.1998.

Kaynak: Ayhan Aydın, Prof. Dr. İzzettin Doğan’ın Alevi İslam İnancı, Kültürü İle İlgili Görüş ve Düşünceleri, Genişletilmiş 3. Baskı, CEM Vakfı Yayınları, 2003, Kahraman Ofset, İstanbul