Söyleşiler (2)

Söyleşiler (2)
Prof. Dr. İzzettin Doğan’la, Yaşamı, Aleviliğin Geçmişten Günümüze Genel Sorunları, Devlet Aleviler İlişkisi, Cem Vakfı’nı Kapsayan Söyleşiler (2)

Prof. Dr. İzzettin Doğan’la, Yaşamı, Aleviliğin Geçmişten Günümüze Genel Sorunları, Devlet Aleviler İlişkisi, Cem Vakfı’nı Kapsayan Söyleşiler (2)

Ayhan Aydın

Alevilik ve Bektaşilikte Türk ulusunun kültür, örf ve âdetlerinde olduğu gibi, ilişkiye girdiği diğer ulusların inançları, diğer dinlerin de etkisini görüyoruz,. Hz. Muhammed’in, Hz. Ali’nin ve onların soylarının İslamı, Kur’an’ı yorumlarının önce Maveraünnehir, daha sonra ise on bin yıllık uygarlıklar beşiği Anadolu’da tüm bu birikimlerin harmanlanması sonucunda, Alevilik-Bektaşiliğin oluştuğunu söylüyoruz. Fakat yine de önemli bir noktayı altını çizerek belirtmek istiyorum, ki milliyetçi bir yorum olarak algılanmamalı, Alevilik-Bektaşilik, özde Türk kültürünün oluşturduğu bir inanç ve kültür. Öyle mi?
Ama tabii doğru yorumlamış. Öyle bir hale gelmiş ki, Türk kültürü, Kur’an’la meczedilerek kendine has bir yoruma gelmiş. Birbirinden ayrılması güç hale gelmiş. Niye, doğru yorumu yapmıştır diyorum; çünkü İslamda Asya’dan, son din olduğu için, bütün insanlığa yollanan bir mesaj var: Tanrı’nın mesajı. Yani yalnız, Arab’a, Türk’e, Laz’a, Çerkez’e değil, tüm insanlara mesaj var. Onun için Rabbünalemin’dir, Kur’an’daki ismi Tanrı’nın. Yani Rabbünmüslümin değildir. Yani Müslümanların Tanrı’sı dememiştir. Tanrı, herkesin Tanrı’sıdır. Kur’an’la yolladığı mesaj insanlığın tümünedir. Binaenaleyh Kur’an’ı yorumlarken de insanlığın tümünü kucaklıyacak şekilde yorumluyacağız. Eğer mahalli ya da yöresel bir yoruma sizi itiyorsa, biliniz ki o yorum yanlıştır. O, Kur’an’ın doğru yorumu değildir. Yanlış yorumudur. Niye? Çünkü Kur’an’ın ortaya çıkış nedeniyle çelişir. Kur’an, son Tanrı mesajıdır. Hz. Muhammed son peygamberdir. Başka peygamber gelmiyecek, başka Kur’an olmayacağına, Adem’e yollandığına göre, herkesin Kur’an’ıdır bu. Herkesi kucaklayacak şekilde yapılmayan yorumların tümü, yanlıştır. Türklerin, Türk kavimlerinin özellliği, bunu keşfetmiş olmalarıdır. Bu da neyi zorunlu kılıyor? Her şeyden önce aklı verdim diyor, Kur’an’da Tanrı. Akılla bu yola varacaksın, diyor. Bütün bu birleştiriciliği ne sağlayacaktır, sevgi ve insanın Tanrı’nın zerresinden oluşu. Herkese Tanrı varsa, kimsenin kimseye karşı bir üstünlüğü yoktur. Fiziksel, fizyolojik üstünlüğü yok. Şu beyaz ırktandır, şu sarı ırktandır, şu kara ırktandır, şu Kızılderilidir; ayrımları yok. Herkes O’nun kuludur, O’nun zerresinden oluşmuştur, O’nun halifesidir. İnsandır O’nun halifesi. “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm”, Kur’an’ın özü budur. Koca bir kitabın böylesine nefis bir biçimde özetlendiği bir başka beyit her halde yeryüzünde olamaz. Yani Kur’an’ı Yunus gözüyle bakarsan, doğru yorumlarsın. O görüş de Şah Ahmet Yesevi’nin, Hz. Muhammed ve Hz. Ali’nin yorumlamalarından gelmiştir. Onun için Asya kavimlerinde o yırtıcı vahşi, barbar zannedilenler aslında en uygar, en hümanist, en insancıl, insanları en fazla kucaklayanlardır. Alevilik, işte buradan geliyor. Yani özünü insan sevgisinde bulan, Tanrı’nın insanda tecelli ettiğini, Tanrı’nın zerresinden oluştuğuna inanan, onun içinde insanın ölümsüzlüğüne inanan, inanç biçimine Alevilik denir.
Hıristiyanlığın; Anadolu’da İlkçağ ve daha sonraki devirlerin; Yahudiliğin; Ermeni, Mezopotamya’nın yerli halklarının da Alevilik-Bektaşilik üzerindeki etkilerinden söz ediliyor. Sizce dedeleri, ataları, ozanları, Alevi-Bektaşi kültür ve inancının yaratıcılarını ne şekilde etkilemiştir, diğer inanç ve kültürler? Mesela Hıristiyanlıkta görülen kimi inanç motiflerinin, Aleviliğe-Bektaşiliğe etki ettiği yönünde fikirler var. Hıristiyan azizleri, ulularına sevgi ve hürmet, Anadolu’da Türk töresinde bulunan atalar kültüyle birleşiyor, evliyalar, erenler kültünü besliyor. Anadolu’nun bir dağında ölen bir Hıristiyan aziz, zamanla oluyor bir Türk Alevi evliyası. Bu menakıbnamelere yansıyor, Alevi kültürüne giriyor. Alevi-Bektaşi edebiyatında, inancında, kültüründe, bu gibi unsurların derin etkisi olduğu belirtiliyor, kimi bilim adamlarınca. Ceminin, semahının, ölü gömmesinin, evlenmesinin, ritüellerinin oluşmasında, bunların derin etkisinin olduğu söyleniyor. Sizce bu unsurlar, ne derece Alevilik-Bektaşilik içinde belirleyici unsurlardır? Bu, hep tartışılan bir konu olmuştur/olmaktadır. Farklı açılardan olaya bakanların temel tartışma ekseni bu. Açıkça ismini koyalım; Yaşar Nuri Öztürk Alevilik ve Bektaşilik içinde şu kadar gram İslam dışı Türk kültürünün izi, bu kadar gram Hıristiyanlığın etkisi vardır yaklaşımına kesin karşı çıkarken; konunun en büyük uzmanlarından Ahmet Yaşar Ocak ise diyor ki, işin gerçek boyutu o ki tasavvufun ötesinde diğer inançların, kültürlerin, dinlerin belirgin yansımaları vardır; Alevilik-Bektaşilikte. Sizin bu konudaki fikirlerinizi almak isterim; tasavvufun dışında, Alevilik-Bektaşiliğin inanç, kültür, felsefi temelinin oluşmasında, diğer kültür ve inançların etkileri nelerdir?
Çok belirleyici etkisi yoktur. Belirleyici kelimesinin altını çiziyorum, yoksa etkisi yoktur demiyorum; o etkisi olduğunu savunanlardan birisi de benim. Ahmet Yaşar Ocak’tan önce de bunu savunanlardan birisi bendim. Niye, çünkü iki kişiyle başlamış bu; Hz. Muhammed ve sonra Hz. Ali’dir. Yani insanlar bir şeyi kabul ederken, kendilerini de yapılarını da beraber taşırlar, bu da gayet tabiidir. Anadolu’ya Türkler geldiği zaman; yani o söylediğimiz tasavvufi İslam geldiği zaman, Anadolu Hıristiyandı; ama Hıristayanlara bir katliam yapılmamıştır. Ne oldu peki bu insanlar, nereye gittiler? Hıristiyanlığın en yoğun yaşandığı yerlerden birisidir Kapadokya, yeryüzünde. Ürgüp, Göreme, Nevşehir… yer altı şehirleri bile inşa edilmiş. Kaymaklı, Derin Kuyu, Zivene Vadisi.. peki buradaki Hıristiyanlar ne oldu? Müslümanlaştılar. İslam oldular. Niye? Çünkü İslamın değerleri daha yüce kaldı, Hıristiyanlığın karşısında. Çok daha sevecen, kucaklayıcı, farklılıkları zenginlik olarak kabul eden bir yorum var. Kur’an’ı, Kur’an ayetlerini, farklılıkları Tanrı’nın zenginliği olarak, Tanrı’nın ürettiği, Tanrı’nın gücünü yansıtan zenginlik olarak kabul eden bir yorum var. Tanrı’ya inanıyorsan, o farklılıkları yaratan da Tanrı. Tanrı’yı da izah ettiğin zaman birçok şeyi izah ediyorsun. Şimdi böylesine bir Tanrı anlayışı, Hıristiyanlığın çok ötesine geçmiştir. Hıristiyanlıkdaki sektler kalmıştır. İslam evrenseldir. Kucaklayabilmiştir herkesi. Tabii ancak tasavvufçular gibi yorumlarsan. Bütün insanları kucaklayabilirsin. Bir de o dönemi unutmamak lazım. XIII., XIV., XV., XVI., asırlar Hıristiyanların “cehalet dönemidir”. Siyasal yapı olarak söylüyorum bunu. Feodalizmin alabildiğine yaşadığı bir dönemdir, Hıristiyanlar için. İspanya’da, İtalya’daki engizisyon mahkemelerinde nelerin geçtiğini, artık bugün çocuklar dahi biliyor. İnsanların kazıklara çakıldığı; voyvodalar, derebeyler tarafından toprağa hakim olanın, onun üzerindekilere de hakim olduğu bir dönemden sözediyoruz. Hıristanlığın, bırakınız şefkati, Hz. İsa’nın yaymaya çalıştığı insanı kucaklamayı, insanın kazığa çakıldığı, insanın hiçbir özgürlüğünün bulunmadığı, karanlık bir dönemden çağdan bahsediyoruz, Hıristiyanlar ve Hıristiyanlık için. Böyle bir dönemde tasavvufi bir hareket; insanlar arasında bir ayrım yapılamaz, insanlar kardeştir, diyor ve bunu da uyguluyor. Onun için Hıristiyan İslama dönmüştür. Bu değerler, evrensellik karşısında Hıristiyan, Hıristiyan kalmaktansa, Voyvodanın uşağı dahi olamıyacak durumda olmaktansa, öbürüyle eşit statüde bir insan olmayı kabul ediyor. Bu yaklaşım, Osmanlı’nın Trakya’daki, Rumeli’deki fütühatında, hiçbir engelle karşılaşmadan, bütün o bölgenin İslam olmasını sağlıyor. Ama kimin aracılığıyla, Horasan’dan gelen erenler dediğimiz babalar, dedeler, atalar sayesinde. Osmanlı akıncısı gelmeden önce, o günün dedesi, dervişleri, babaları, halkı İslam adına aydınlatmışlar ve halk Osmanlı’yı bekler hale gelmiş. İslamiyeti kabul edecek; ama siyasi de bir himaye bekliyor. Kendi voyvodasının kendisini kazığa çakmaması için. Onun için bir zorlukla karşılaşmıyor. Hızlı bir şekilde Rumeli’yi İslamlaştırıyor. Peki İslamlaştırırken ne oluyor, o İslam olan Hıristiyan, Yorgo, Radoviç, Taki? Müslüman Yorgo, Radoviç, Taki oluyor. O Yorgo, Taki vs. tabii ki kendi yapısındaki özellikleri taşıyor, Müslüman oluyor; ama kendi içindeki birtakım değerleri de İslama taşıyor. Zaten İslamın değerlerine yatkın olduğu için Müslümanlığı kabul ediyor. O, İslama birşeyler getiyor; kendi geleneklerini, örfünü getiriyor. Bunun en tipik örneğini, Rumeli semahlarında görüyoruz. Bakıyorsun, Anadolu’daki semahlarla Rumeli’ndeki semahlar farklı. Ama nedir orada çalınan, yine sazdır. Orada da Pir Sultan söyleniyor, Şah Hatai’den, Hz. Muhammed’den, Hz. Ali’den sözediliyor. Yani genel değerler, spürütüel değerler aynı, yöresel değerler, değer yargıları ona taşınmış durumda. Bu sosyolojik olgunun gerçekliğini somut olarak görebiliyoruz.
Bu arada Bektaşilik var. Alevilik ve Bektaşilik arasındaki farklar var. Balkanlarda Bektaşilik, daha fazla yayılıp gelişiyor?
Şimdi, Alevilik–Bektaşilik. Bu Bektaşilik de nereden çıktı? Şimdi kimse demiyor ki, Hacı Bektaş İmam Musayı Kazım evlatlarından. Bir Alevi dedesi. Bir Alevi dedesinin, bu olay hızla geliştikçe, Balkanlara, Doğu Akdeniz’e sıçradıkça; bu kadar büyük bir alanda bu kadar büyük bir kitleyi bir kurallar koymazsa, bir takım şekil kuralları koymazsa, yönetme imkanı kalmaz gerçeğinden hareketle, bu kuralları Balım Sultan tarafından Bektaşilikle ilgili kurallar koymuş olmasını, izah etmek yerine “Bektaşilik farklıdır” deniyor. Bektaşilikle Alevilik farklı değildir. İkisi de aynıdır. Sadece olay genişledikçe, daha müeseseleşmesi açısandan getirmiş olduğu bazı kurallardan ibarettir Bektaşilik. Özünde Alevilik var.
Ama bir tekke yapısında olması, kendine has belirgin bazı ritüellerinin olması durumu var. Ayrıca, Bektaşi tekkelerinin devlet olanaklarından yararlandığı söyleniyor, Alevilerden farklı olarak. Hatta Alevilikten ayrılarak bilinçli bir şekilde farklılaştırıldığı iddiaları var Bektaşilik için?
Hayır! Yanlış bunlar. O tamamen siyasi yaklaşımdır. Alevi-Bektaşi ayrımını yapıp, gücü bölmeye yöneliktir. Özünde hiçbir fark yoktur. Hacı Bektaş Veli’nin kendisinin de gidip elini öptüğü dedeler vardır.
Bektaşilik geniş manasıyla, Hacı Bektaş’tan sonra onun müridleri Abdal Musa, Kaygusuz Abdal gibi dedelerin, babaların çabaları sonucunda oluşup gelişiyor ve yayılıyor. Hacı Bektaş Veli’nin de bir dede olduğunu söylüyorsunuz. Onun da elini öptüğü dedelerin varlığından bahsediyorsunuz. Alevilik ve Bektaşilik içinde çok önemli iki kurum var. Ocaklar ve buna bağlı olarak dedeler, babalar. İnanç bazında Aleviliğin varlığını bugünlere kadar getirebilmesini temelde belli ocaklara bağlı dedeler, babalar yukardaki açıklamalarla atalar, eren, evliyalar sağlamışlar. Anadolu Aleviliğinin temel kurumu olan dedelerden ve ocaklardan bahsedelim biraz da. Orta Asya’dan, Maveraünnehir’den Anadolu’ya halkıyla, obasıyla, sazıyla, çadırlarıyla beraber gelen dedeler, babalar, ozanlar, aşıklar, atalar, ulular var. Dede Korkut’un ululuğu, dedeliği, onun elini öpüp, niyaz dilemek, hayır duasını almak, sevgisi-saygısı var. Şaman atalardan, Dede Korkut’a ve Pir Sultan’a, Hacı Bektaş’a, Abdal Musa’ya uzanan bir ulu yol var. Nedir ocaklar, kimlerdir dedeler, Anadolu Aleviliğindeki yerleri ve konumları nerededir?
Önemi çok büyük. Bunlar inanç önderleri, inanç liderleri. Kur’an’ın belki de günün şartlarına göre yorumunu sağlayan müesese, dedelik kurumudur. Bir bölgeden bir bölgeye göçtüğü zaman, Kur’an’ı yine Kur’an olarak okuyup, algılarken bölgenin koşullarında yine kendi geleneklerini ve törelerini getiriyor; o yeni geldiği yöreye de uyum sağlıyor. Yani o uyumu inançsal bazda sağlayan, o yorumları yapan, yine dedelik kurumu oluyor. Bunu şöyle ifade etmek mümkün: Diyelim ki, bir Seyyid Ali Sultan’ın bulunduğu bölgede, o da bir dede, bizim Deli Sultan’ın bulunduğu bölgede, o da bir dede, ya da Bulgaristan’da birçok yörede bulanan, doğrudan doğruya Horasan çıkışlı insanlar sadece Anadolu’da kalmayıp, Balkanlara açılan insanlar… bunlar misyoner olarak çıkıyorlar, başka yerleri irşat için yola çıkıyorlar. Gidenlerin oralardaki uygulamalarına bakmak lazım. Özünde bir farklılığın olmaması lazım. Ama semahlarında, müziğindeki farklılıklar ise uyumu sağlayan unsurdur. O da oranın şeklini alması olayıdır. Kalay gibi, kalay dökülünce kabın şeklini alır; ama kalay aynı kalaydır, kabın şeklini almıştır. Öz, getirdiği Kur’ansal özdür; ama oradaki ortam, uygulamalar, o bölgenin kendi uygulamalarıdır. Dede, bu açıdan, Kur’an gönlünde, kafasında taşıyan; ama geldiği yere aklıyla uygulayan kişidir. Bunlar topluluklardan kopmadıkları için, biraz önce sen de belirttin, Anadolu’ya göç olayı yüzyıllar boyu sürüyor; ama öbek öbek gruplardan oluşuyor. Her göç hareketini başlatan oba ya da diyelim ki aşiret, kendi dedesiyle, bağlı olduğu ocakla beraber gelmiş. Her aşiret, her kavim, belli bir ocağa bağlanmış. Bu ocağa bağlanmakta da müthiş bir özgürlüğü görüyoruz. Neden şu talip şu ocağa bağlı, şu aşiretler şu ocağa bağlı; o aşireti yöneten kişinin kendi isteğinden kaynaklanıyor. Biz filan ocağa bağlıyız, deniyor. Bunun kökenlerini araştırmak lazım. Fakat bunun kökenleri Anadolu’da değildir. Kökenlerini Asya’da aramak lazımdır. Neden filanca aşiretler, Ağuçen Ocağı’na bağlıdır. Neden bazıları Baba Mansur Ocağı’na, Seyyid Sabunlara… bağlıdır? Bunun cevaplarını buradaki araştırmalarda bulamazsınız. Çünkü burada değil ki bulasınız. Gelenleri biliyor herkes, Türkiye’de gidersin Baba Mansur’un nereden geldiğini sorar, bulursun; ama nereden geldiğini bulursun. Yoksa kaynağını bulmuş, kaynağına inmiş sayılmazsın. Çünkü, kaynağı nerede? Horasan’dadır. Ağuçen Ocağı’nın geldiği yer Horasan’dır. Oradan bulacaksın. Bunlar yaşanan gerçeklerdir. Oğlu bilmiyorsa, talibi biliyor. Böylece ocakların kaynağının Asya, Maveraünnehir olduğunu görüyoruz. Hacı Bektaş Veli’nin soyundan gelen insanlar var. Ulusoylar var. Sorduğunuz zaman biliyorlar, Nişabur’dan geldiklerini. Ellerinde belgeleri var. Belki ellerindeki kaynaklar Anadolu’da, Osmanlı’nın kuruluşundan sonra yazılmıştır, XIII. asırdaki kaynaklardır. XIII. asırda da bazı beyanlar var. Verilen secerelerdeki “filan kişinin, filan çocuğundan doğan filan” gibi “padişahın isteğiyle takdim edilir….” gibi sayısız saygın ifadeler de kullanılarak. XIII. asırdan sonraki 600–700 yıllık tarihini ve belgelerini yakalamak mümkün. 700 yıldan öncekileri de bulmak mümkün. Bazı köklü büyük dede ailelerinde; yoksa devletin arşivlerinde vardır. Onun için sürekli XIII.-XVI. yüzyıl arasındaki yani Yavuz Sultan Selim’den önceki dönemin arşivleri ortaya çıkarılmalıdır diyoruz. Gerçek görülecektir orada, toplum da rahatlıyacaktır. Nakübülün Eşraf defterlerinin dışında asıl ailerinin kendi ellerinde bulunan belgeler var. Padişahlarca verilen belgeler, yollanan hediyeler var. O hediyelere iliştirilen bir tip mektuplar var. Onları çıkardığımız zaman gerçek ortaya iyice çıkacaktır. Ocaklar ve dedeler bir kere gidip 12 İmamlara dayanıyor. Bir de başka tip ocaklar var. Mesela halk hekimliğiyle ilgili ocaklar var. Filan ocakta şu iyileştirilir, şu ocakta, sara hastaları gider, birkaç gün kalır, belki bir gece kalır iyi olur, hiçbir şeyi kalmaz inancı vardır. Elbetteki o, ocağın kutsiyetinden mi, insanın inancından mı, ayrı bir konudur. Ama halkın inandığı bu tip ocaklar da var. Dede ocakları ayrıdır. Dede ocağı olup da aynı fonksiyonu ifa edenler de etmeyenler de var. Mesela, bir Turabi Ocağı vardır, dede ocağı değildir. Ama Turabi Ocağı çok saygı duyulan bir ocaktır. Yüzyıllara dayanan bir geçmişi vardır. Yani ocak olayı, dedeler açısından çok sayıda olmayan ve çoğu bir imama gidip dayanan, Hz. Muhammed, Hz. Ali soyuna dayanan bir tarihsel dokuyu ifade ediyor. Göçlerle birlikte herkes belirli bölgenin, belirli bir grubun irşadını üzerine aldığı için, göç hareketiyle birlikte daha evvel geliyorlar. Nişabur’dan gelen yani; Hacı Bektaş Veli Musayı Kazım Ocağı’na bağlı olanların; Doğan Dede ailesinin Anadolu’ya gelmesinden 200-250 sene sonra geldiği biliniyor. Yani 1070’lerde Anadolu’da Aleviler var. Alevi dedeleri var. Misyonerlik görevi, Hacı Bektaş Veli’yle başlamamıştır. Hacı Bektaş Veli Anadolu’da oluşmuş bir yapıya gelip neşvü nema bulmuş bir yapıya, katılanlardandır. Ama güçlü bilgisi, derin ufku, kendi sahip olduğu kerametleriyle halk üzerinde büyük güç sağlıyor. O, bir velidir. O dönemde çok fazla dede yoktur. Ne oluyor? Çok önemli ölçüde İslam yayılınca Osmanlı’yla birlikte, İslamın gittiği yerlerde İslamı anlatacak halkı irşat edecek insanı bulamıyoruz. O zaman da bu tür ocaklar, işte o zaman, o bilgilerle dolu insanları yetiştiren adeta merkezler, dergahlar oluyorlar. O dergahlarda yetişenler, belirli bir kemale eriştikten sonra; bu halkı irşad edebilir, teşhisini aldıktan sonra yollanıyor. Orada dedelik görevini yapıyor. Dedelik bir fonksiyon, dede de halkı aydınlatmayı, İslamla, ahlakla, yaşamın ahlak kuralları içerisinde cereyan etmesiyle ilgili bilgileri veren ve onun denetimini yapan kişi. İşte o fonksiyonu ifa etmek üzere dedelerin ocaklarında yetiştilen insanlar, ihtiyaçları görmek üzere yollandıktan sonra, gittikleri bölgede, uzun yıllar kaldıktan sonra, hele hele üç-beş nesil geçtikten sonra dede gibi kabul ediliyor. Bu görevi yerine getirdiği için, çoluğuyla-çocuğuyla dede sıfatını ona da veriyorlar. Kaynak olarak dede değil, bir dede sülalesinden gelmiyor; ama bilgi bakımından bir dede sülalesinden su içtiği, orada yetiştiği, asırlarca orada o fonksiyonu yerine getirdiği için dede olarak kabul ediliyor. Bu nedenle, dedelerin sayıları çoğalıyor. Bir başka çoğalma biçimi, dikme dediğimiz, şekil. Birisini yolluyor, diyor ki, git sen şuraya orayı irşad etmeye memursun. Ona da dikme deniyor. Dedenin yolladığı, bilgi sahibi, ehliyet sahibi, kemal sahibi insana, dedelik fonksiyonunu yapmak üzere gönderilen kişiye dikme dede deniyor. Halk bunlara büyük bir itibar gösterdiği; aç-susuz bırakmadığı; hakkullah denilen bir yardımı kendilerine verdiği için, zaman içerisinde siyasi iktidarla çatışıp siyasi iktidarlar bunlar üzerine gelince, müessesenin kendisi ortada rant getiren bir kuruma dönüşüyor. Ortalıkta gezen, hakkullah peşinde koşan, bilgisi filan olmayan; ama bu fonksiyonu yerine getiren insanlar da kendilerine dede demeye başlıyorlar. Devletin himayesinde mahrum kalınca, özellikle, XVI. asırdan sonra yozlaşmaya başlıyor müessese. Aradan yüzyıllar geçmesine rağmen, müesese ayakta kalmış. Gerçek dedeler var olmuş. Yıkamamışlar bu kurumu. Yozlaşmış ama yıkamamışlar. Gerçek dedelere halk yine çok bağlı. Doğan Dede onlardan bir tanesidir. Dedeler hiçbir zaman gerçek manada varlık nedenlerinin, yapılarını korudukları müddetçe yıkılmamışlardır. Dedelik kurumu üzerinde çok duruyorum. Tabii bu kadar çok peygamber soyundan olan dede yok. Dede sayısı azdır, dedelik yapan çoktur. Bunun da nedeni İslamın hızlı yayılmasıdır. Viyana’ya kadar gitmesi ve buralara mecburen insanlar yetiştirip, yollanması; o insanların orada yüzyıllarca aileleriyle birlikte, soydan soya geçen adeta yeni bir dede sınıfının doğmasına neden olmuştur. Piyasada gördüğünüz dedelerin çoğu, yüzde yetmişi sekseni, bu tür fonksiyonları ifa eden kamil insanlardan oluşan dedelerdir. Tabii o kemali varsa. Ama dede asıl dede sayısı görünenin yüzde on, yüzde onbeş civarındadır.
Dedelik kurumundaki değişmelere yine döneceğiz, fakat Osmanlı Devleti’nin kuruluşu var. Safeviler var. Alevilikle ilgili olarak tarihsel bir süreç de var. Osmanlı’nın kuruluşunda varlığını gördüğümüz Alevi-Bektaşilerin, Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail Hatayi’nin dönemlerinde çeşitli baskılara maruz kaldıklarını görüyoruz. Bu konulardaki görüşlerinizi de almak isteriz. Osmanlı’nın kuruluşu, gelişimi, Yavuz Sultan Selim ve Osmanlı Alevi-Bektaşi ilişkileri, tarihsel gelişimi hakkında neler söylersiniz?
Selçuklular XII. asrın sonlarına doğru büyük bir zaaf geçiriyor ve dağılmaya yüz tutuyor. O arada Bizans, aynı şekilde önemli bir zaafiyet içinde. Bizans’ın özellikle merkezinden uzaklaştıkça yeni yeni tekfurlar doğuyor. İstanbul’un, merkezin lafını dinlenmediği; başkaldıran, herkesin kendi istikametinde yürüdüğü, otoritenin gittikçe zayıfladığı bir Bizans var. O dönemde Asya çıkışlı, Maveraünnühir çıkışlı göç hareketi var. İlk geldikleri yerlerden birisi de Eskişehir. Önemli ölçüde de Çepnilerden oluşan bir Türk grubu. Ayrıca Kayı Boylarından. Birkaç farklı boydan kurulu insanların gelip yerleştiği yer Orta Anadolu’dur. Yavaş yavaş bunlar otoritesiz bir zeminde yaşadıklarını hissetmeye başlıyorlar. Bir tarafta Bizans var; ama çöküş içerisinde. Bir tarafta Selçuklular var; ama Selçuklular çöküş içerisinde. Vergi toplama gibi iktidar dediğimiz unsuru yansıtan tasarrufları yapamaz hale geldiklerini görüyor ve orada bir düşünce oluşmaya başlıyor. Biz de kendi devletimizi kuralım düşüncesi, özellikle Edebali’nin teşvikiyle belirginleşiyor. Kızını bildiğimiz gibi Otman Bey’e veriyor (Osman değildir, Otman’dır). Devletin nasıl yönetileceğine ilişkin kendisine fikir sorulması üzerine de Edebali bunu yazılı halde Otman Bey’e veriyor. Edebali’nin I. Osmanlı Padişahı damadı Otman’a yazmış olduğu, devletin nasıl yönetileceğine ilişkin öğütnamesi mevcuttur. Orada devletin yönetim esaslarının belirlendiğini görüyoruz, bir inanç önderi tarafından. Ama kendisi siyasetin içine girmiyor, sadece nasıl olması gerektiğine ilişkin fikirlerini yazıyor. Keza aynı dönemde, Hacı Bektaşı Veli de kurulucak olan Osmanlı ordusunun piri olarak kabul ediliyor. Aynı şekilde, yeni toplum düzenin hangi esaslara göre oluşması gereğine ilişkin teorik fikirleri üreten (bunlar çok önemli o yüzden anlatıyorum), o dönemlerde Azerbeycan’dan Hoy Şehri’nden, Ahi Evran geliyor. Ahi Evran da sosyal ve ekonomik düzenin nasıl olması gerektiği, toplumun nasıl bir dayanışma içerisine girebileceğinin kurallarını koyuyor. Ve böylece Osmanlı İmparatorluğu kökünde Kur’an yorumunu, Maveraünnehir’deki Kur’an yorumunu, Alevi yorumunu benimseyerek, çok güçlü bir devlet yapısıyla ortaya çıkıyor. Ve hızlı bir şekilde gelişmeye başlıyor ve önünde duramıyorlar. Kısa bir sürede, Rumeli fetihleri, Bizans’ın yavaş yavaş küçültülmesi ve nihayet l453’e gelindiğinde de Bizans’ın çökertilmesi ve yeni bir çağın açılmasına kadar gidiyor. Ama bütün bunlara hakim olan ve egemen olan, o göçebe kavimlerin Kur’an anlayışının devlet anlayışına değil, toplum anlayışına, toplumun yaşamına hakim olmasıdır. Devlet yönetimde yine akıl esastır. Akıl ve bilim esastır. Akıl ve bilim hakim olduğu için, koca Bizans surlarını Macar mühendislerini getirterek yaptırılan toplarla yıkan zihniyet hakimdir, devlete. Bunlar hep bilime verilen önemi gösteriyor. Bilimden ayrılmamanın neticeleridir bunlar. “Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” diyor, Hacı Bektaşı Veli. Bu zihniyetin hakimiyetidir, bunlar. Bu devlet adamının takdiri. Ama toplum düzenine hakim olan İslami düzendir. İslam ahlakıdır daha doğrusu.
Edabali, Hacı Bektaş, Ahi Evran… var. Toplumsal olarak sosyal yönden önemli olan Ahilik kurumu gelişip kökleşiyor, bu dönemde?
Ahilik örgütlenmiş İslam ahlakı olarak beliriyor. Paylaşma içinde, dayanışma içinde enteresandır o dönemdeki kişiye verilen önemli görevlerden bir tanesi, üretmektir. Kişi üretecektir. Üretecektir, ama niçin? Bugün kapitalist sistemde olduğu gibi daha çok zengin olmak için mi? Hayır. Paylaşmak için. Başkalarıyla paylaşmak için. Neden? Ahlakın gereği o olduğu için. Yani üretim, kaliteli ve israfsız yapılacak, birçok insanın yararına sunulacak. Bir derici, üreteceği mal için kullanacağı deriden mümkün olduğunca az fire verecektir. Verilen her fire israftır. Yaptığın iş kaliteli olacak, uzun ömürlü olacak. Ama neyle sınırlı olacak, bu üretim ahlaka uygun olacak. Ahlaka uygun olacak ne demek? Başkasının zararına bir üretim yapmayacaksın. Artı paylaşacaksın. Sen kazandın, müşteri geldi sana, senin malın da çok kaliteli, bir, iki, üç, beş… çok sattın, yanındaki dükkanınki de kaliteli; ama gösterişi yok. Ha, ikinci satıştan sonra, ben yeterince sattım, bugün rızkımı çıkardım, benim komşum daha siftah yapmadı, git ondan al; malına kefilim, deyip komşuna yollamak. İşte ahlaka uygun satış da bu. Yani getirilen düzen, hem ekonomik dayanışma modeli, hem ahlaki model. Belli bir ahlak kurallarına dayanıyor. Kaynağında da yine tasavvufi yaklaşım var “her şey insan için”. Bu dünya geçicidir. İyi üret, kaliteli üret, israfsız üret; ama ahlaklı üret. Yani hep bana rabbana demiyor. Sadece kendisini değil, bir başkasını da diğer insanları da toplumu da düşünmek. Getirdiği ana felsefe ana esas odur. Böylesine bir toplum düzeni, Musevisini, Hıristiyanını da katıyor işin içine. Ayrım yapmadan katıyor. XVI. asra gelindiğinde böyle oluyor ve hiç kimse karşısında duramıyor. Bütün diğer devletleri topladığın zaman bile, Osmanlı kadar yapamıyor. Sosyal ve ahlaki temele dayandığı için, devlet çok sistemli. XVI. asırda olay değişiyor. Bu yapı öyle bir yapı ki, İspanya’da engizisyona tabii tutulan Museviye bile, dokunma, diyor; gemilerimi yolluyorum, Musevileri bana yolla ben kendi himayeme alırım… 1492’de II. Beyazıt, Şah İsmail’e hayran bir padişahtır, gemileri yollayıp Musevileri getirtiyor. Burada barış içinde yaşatıyor. Bu böylesine bir İslam anlayışı, böylesine bir Kur’an anlayışı. Ve bu Maveraünnehir anlayışı. Araplara baktığımızda, Beni İsrail kabilesiyle sürekli çatışma halinde. Yalnız bugün değil, o gün de çatışma halinde. Daha öncede söylediğim gibi, Tanrı mesajı Arabistan’dan uzaklaştıkça, Kur’an’ın asıl mesajı ne, ne demek istiyor Tanrı burada? deyince, daha doğru cevap verilebiliyor.
Safevi Devleti’nin kurulmasından sonra, XVI. asırda yeni boyutlar getiriyor. Şah İsmail’le II. Beyazıt arasında yakın dostluklar var. Bu dostluk, II. Beyazıt’ın oğlu Yavuz Sultan’ı endişeye sevk ediyor. Babasının Şah İsmail’le ilişkisinin ve ona bağlılığının Safevi Devleti’nin zaman içerisinde Osmanlı İmparatorluğu’nun iltihak etmesine kadar gidebileceği hükmünü veriyor. Bunun önlenmesi için de babasını tahtan indiriyor. Şah İsmail’le savaşıyor. Safeviler üzerine yürüyor. Bildiğiniz gibi, iki yıl sonra da Mısır üzerine yürüyor ve Memluklulardan hilafeti alıyor. İkibinden fazla Arap ulemasını Mısır’dan alıp, İstanbul’a getiriyor. O günkü bütün dergahlara, tekkelere, camiilere, yani İslami esasları uygulayan bütün kurumlara, medreselere, Arap ulemasını yerleştirmek koşuluyla, Arap anlayışlı İslamın ülkede egemen olmasını sağlamaya çalışıyor. Anadolu halkı, yani Türkler Alevi olduğu için, bu Aleviliğin Osmanlı Hanedanlığı üzerindeki nüfuzunu engellemek, Safevilerin yeniden canlanması veya Alevilerin herhangi bir şekilde Osmanlı içerisinde bir egemenlik ve nüfus sahibi olmasını engellemek için, devlete egemen olan yeni bir din anlayışı, yeni bir İslam anlaşının kurulmasının zorunlu olduğuna hükmediyor; o yüzden de l5l7’de ilk defa Osmanlı tarihinde, açıkça “Osmanlı Devleti’nin dini Sünniliktir” diye beyanda bulunuyor. Resmen Sünni eğitim böylece başlıyor. Bu esaslara göre, yeniden bir tedrise, eğitime başlıyor. Bu tedrisle birlikte, bir taraftan o günün koşullarında, bir taraftan kılıç zoruyla, bir taraftan medrese yoluyla Arap İslam anlayışının Osmanlı’ya egemen kılınmasına çalışılıyor. Sivas’a kadar binlerce insanın öldürüldüğünü tarihi kaynaklar belirtiyor. Ya Sünni olursunuz, ya kelleyi verirsiniz denmiş. Kelleyi vermeyenler ya Sünni olmuş ya da dağlara kaçmışlar. Yeni bir sosyal yapı oluşmaya başlıyor. 1517’de başlayan Yavuz’un yolu, Anadolu halkının Alevi olmasından dolayı ürken, bir tutucu saltanat yoludur. İlme ve akla değer vermeyen bir yaklaşımdır. Zaman içerisinde, Osmanlı’yı çöküşe götüren yol, bu yoldur. O çöküşün altında, Osmanlı toplumuna, Arap İslam anlayışını hakim kılma çabaları vardır.
Osmanlı yönetimiyle Aleviler arasında ilişkilerde, 15l7’den Cumhuriyet’e kadar belirgin farklılaşmalar yaşandı mı?
Cumhuriyet’e kadar genel anlayış budur.
Özellikle Yavuz Sultan Selim’den sonra Alevilerin-Bektaşilerin, üzerindeki baskının etkisiyle, inançlarını serbestçe yapamadıklarını, yaşamlarını rahatça sürdüremediklerini görüyoruz. Devlet yönetiminde hukuk sistemindeki bu köklü sert değişimin toplumsal yankıları ne oldu? Bazı tarihçiler, Alevilere karşı toplu bir kırımın, yoketme hareketinin yaşanmadığını belirtiyorlar. Fakat en azından insan topluluklarını en büyük gereksinmelerinden birisi olan inaçlarını yerine getiremiyorlar Aleviler-Bektaşiler. Bunların sonuçları ne oldu?
Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail’e ilişkin bir varsayımdan hareketle bazı girişimlerde bulunuyor. Yukarda söylediğim, Sofu Beyazıt olarak adlandırılan babasının hareketlerinden varsayımlar üretiyordu. Böyle bir varsayımla babasını tahtan indirerek Şah İsmail’i tahtan indiriyor. Şah İsmail, öyle bize gösterildiği gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun ele geçirmeye çalışan bir savaşçı değil. O bir filozof, şair insan. Fikri planda hareket halinde olan bir insan. Tasavvufi olarak düşünceleri Balkanlara kadar bile yayılmış, o dönemde, dahi bir insan. Müridleri Onun fikirlerini, şiirlerini Balkanlara kadar taşımışlardır. O yüzden, bugün dahi Balkan semahlarında Şah Hatayi’nin düvazimamları, deyişleri, şiirleri okunur. Bu entelektüel gücünden çekiniyor, Yavuz Sultan Selim. Bir gün bunun siyasal bir boyuta bürünebileceğinden kaygı duyuyor. Halk onun felsefi yanından çok etkilenmiş durumda, Anadolu’da.
O nedenle de bunun ortadan kaldırılması gerektiğine inanıyor ve babasını tahtan devirdikten sonra da Çaldıran’da zaten güçlü olmayan, bir orduyla karşılaşıyor ve onu mağlup ediyor.
İleride yeni bir tehdit unsuru olmaması düşüncesiyle, halkın inancı değiştirmeye çalışıyor. Şeyhülislama çıkarttığı fetvalarla ya Sünni olursunuz, ya başınız gider; Hıristiyanlara da ya Müslüman olursunuz ( ki onun da manası aynıdır, ya Sünni olursunuz) yahut başınız gider gibi fetvalar var. Zembilli Ali Efendi’nin, tarihe geçen bir davranışı vardır: Yavuz Sultan Selim Mısır dönüşü, Zembilli Ali Efendi’den tüm Alevilerin Sünni; tüm Hıristiyanların da Müslüman olmalarına ilişkin bir fetva hazırlamasını istediğinde onun verdiği cevap ilginçtir. Demiştir ki, “ben emirlerimi senden değil, Kur’an’dan alırım, ben şeyhülislamım”, Kur’an’ın Bakara Suresi’nde “dinde zorlama yoktur”, hükmünü hatırlatarak, “ben sana böyle zorlamayı ifade eden fetva veremem” diyor. Bunu deyince yerinden ediliyor. Onun yerine gelenlerden aldığı fetvalarla; Anadolu’da Alevinin, Bektaşinin Rafizi olduğunu, bunların ise ana bacı tanımadıklarını, ayinlerinde mum söndürdüklerini vb. iftiralar dolu şeyhülislam fetvalarına padişah fermanlarını iliştirerek Anadolu’daki tüm vilayetlere yolluyor. Bununla da yetinmiyorlar, Alevileri, Baktaşileri sapık olarak yorumlayan görüşlerin yanında bir de cebir ve şiddet kullanıyor. Bir tarafta Sünniliği zorunlu kılıyor, bir ellerinde de kılıç kullanıyor. Ya bunu kabul edersin ya da kelleni uçururum diyor. O dönemde büyük bir katliam yaşandığı bir vakıa. Ama şöyle bir katliam yaşanıyor; Sünni olmayı kabul edenler kurtuluyor, diğerleri de dağlara, orman içlerine doğru kaçıyorlar. Bunun hala tipik örneklerini görebiliyoruz. Mesela Ankara’nın çok yakınlarında olmasına rağmen, (40 km. kadar uzaktadır) Karaşar Aşireti diye büyük bir aşiret vardır. Bu orman içerisindedir. Yani dışarıdan bakıldığında binlerce insanın yaşadığı bir bölge olduğu görülmez bile. Ancak orman içinde yaşama şanslarını bulmuşlar ya da dağ, tepe başlarında, eteklerinde görürüz, Alevi köylerini. Osmanlı Hanedanı’nın (tüm Osmanlıları kullanmak doğru değil) bu zulmü neticesinde Aleviler Sünnileşmişler ya da dağlara ormanlara kaçmışlardır. Buralardan kalan gelenekler, hala devam etmektedir. Mesela Malatya’da bir aşiret, Atma Aşireti vardır. Yukarı Atma ve Aşağı Atma diye iki ayrı aşiret vardır. Drejan Aşireti vardır. Drejan’ın yarısı Alevi, yarısı Sünnidir. Atma’nın yarısı Alevi, yarısı Sünnidir. Sünni olanlar, Aleviyken Sünnileşenlerdir. Bunlar, genelde göçebe aşiretlerdir. Osmanlı Hanedanı’nın zulmünden dolayı, işte bir kısmı, daha huzurlu yaşamak için, özellikle ovalarda yaşayanlar, merkezi otoriteye daha yakın olanlar Sünnileşmişlerdir. Sünniliği kabul etmişlerdir. Köklerinin Alevi olduğunu bilirler. Çünkü aşiretin diğer yarısı Alevidir. Bunlar reddedilemiyecek tarihsel, sosyolojik olgulardır. Bu tabii böyle devam etmiş. Aleviler ve Alevilik üzerindeki baskı, şiddete dayanarak devam etmiş. O günün devlet modelini göz önünden uzak tutmamak lazım. Yani Kur’an’ı Kerim’in insanı incitmeyin, insana kötülük etmeyin, Tanrı’yı insanda görür, Hakk insanda tecelli etmiştir gibi sözlerine Osmanlı Hanedanı fazla itibar etmemiştir. İşine gelmemiştir. Buna uygun davrandığı zaman, iktidarının sınırlanacağını görmüş, 4 Halife zamanında nasıl sürekli kaynaşma olmuşsa, çıkar gurupları tarafından ve Kur’an’ın doğru yorumlanması işlerine gelmediği için, özellikle Hz. Ali’nin öldürülmesinden sonra; nasıl İslamdaki seçimle gelen cumhurbaşkanı yerine babadan oğula intikal eden hanedanlık kurulmuş ise, hanedanlıkların kurulmasıyla birlikte İslamın doğru yorumu nasıl tamamen saptırılmışsa, iktidara payanda oluşturabilecek bir İslam yorumu uygulanmışsa, Osmanlı’da da öyle olmuştur. Yavuz’un yaptığı budur. İslamı mümkün olduğunca kendi hanedanının iktidarını korumaya imkan verecek şekildeki yorumunu sağlamaya çalışmıştır. Burada da Arap-Sünni anlayışının çok daha elverişli olduğu görülmüştür. Çünkü, Alevi-İslam anlayışında, bu tür şeyi yapma olanağı daha azdır, zayıftır. Tanrı’yı insanda görüyorsanız, insanı incitmemek gerekiyorsa, kırıp dökmemeniz gerekiyorsa, daha mahir formüller bulmanız lazım. İktidarınızı daha adil ve daha insanca inşa etmek zorundasınız. Böyle bir zorunlulukta, hükümdar ki o zaman tek güç kaynağı güç odağı olmuş oluyor, kendi iktidarını sınırlandırmaya hiçbir hükümdar ve yönetim sıcak bakmaz. Muaviye döneminden kalan ve uydurulan özellikle Abbasi dönemindeki Kur’an yorumlarının, mümkün olduğunca iktidara destek verecek şekilde, hanedanlığı ayakta tutacak şekildeki, yorumlarının Osmanlı Hanedanlığı’nda Yavuz Sultan Selim’le birlikte ondan sonraki dönemlerde kabul edilmeye başlandığını görüyoruz. Bunun kabulu ise tasavvufun, Aleviliğin reddi, İslam tasavvufunun mümkün olduğunca reddi niteliğindeki icraata dönüşmüştür. Bunun sonunda da tabii Aleviler büyük ıstırap çekmişlerdir. Ama tasavvuf öyle bir olay ki, öldürmeyle filan korkutamıyorsun, yokedemiyorsun. Niye yok edemiyorsun, çünkü ölmek Tanrı’yla bütünleşme olayıdır. Fazla da korkutucu değildir, ölmek öldürülmek. Ölüm sona erme olayı değildir insanoğlu için. Ölüm Tanrı’yla bütünleşme olayıdır. O zaman da fikrimi savunurum, ölürsem de Tanrı’yla bütünleşebilirim, denmiştir. Onun için bütün baskılara rağmen Alevilik, kendi şartlarında hayatını sürdürmüştür. Dağ başlarında, orman içlerinde de. Bütün o güzellikleriyle beraber sürdürmüştür. Çünkü özü o. O özü korumak için kaçmış. Mekanın şöyle veya böyle olması o özü değiştirememiş. O yüzden Karaşar’a orman içine de gitsen, Malatya’da dağ başına da gitsen her iki aşiretin insan anlayışı, insan sevgisi insana duyarlılıkları, misafirperverlikleri, insana kucak açmaları aynıdır.
Yöresel bazı farklılıklara rağmen, tasavvufun getirmiş olduğu bazı temel nitelikler kesinlikle değişmiyor ve bunlar da Aleviliğin olmazsa olmaz özellikleri oluyor. Semah figürlerindeki, doğum-ölüm ayinlerindeki, giyim-kuşamdaki çeşitli farklılıklar ise renklilik, diyorsunuz?
Evet. O renklilik, sosyolojik her şey insanî ve bilimsel. Yani kendi müziğini adam dışarı atamaz ki. Rumeli türküsü, hangi ağızla, hangi ritmle söyleniyorsa, hangi ahenkle söyleniyorsa, o inancı kabul ettiği zaman, o inancına onu yansıtacaktır. Karşıdaki insan. İnsan, aldığını verecektir. Aldığı özü, kendisine ait özelliklerle verecektir, geri iade edecektir. Rumeli, Aydın, Malatya, Erzincan, Samsun, Ordu, Giresun, Muğla’daki farklılıklar, Orta Anadolu farklılıklar yöresel zenginliklerdir. Oradaki kültürün inançla kaynaşması olayıdır.
Osmanlı’da halk katında medresenin ve benzer kurumların etkisindeki Sünnilerin Alevilere karşı olan tutum ve davranışlarının yanında; kırsalda, Anadolu’da bu etkilerden uzak Sünnilerin Alevilerle ilişkileri nasıldı?
Fevkalade iyi olmuştur. Zaten işin ilginç yanı odur. Anadolu’da kırsal kesimde Sünniliği kabul eden insanlarla Aleviler arasında, hiçbir zaman bir çatışma olmamıştır. Ayrışma da olmamıştır. Birisi Sünni, diğeri Alevi olmuş; ama hepsi sevgiyle birbirine sarmaş dolaş olmuşlar, hepsi birbirine kucak açmışlar. Çünkü o Sünniler, Aleviyken Sünni olduğunu biliyorlar. Aradan yüzyıllar geçince, belki o bilinçi kayboluyor; ama o gelenek devam ediyor. Bilinç, geleneğe dönüşüyor.
İstanbul’da hanedanlığın merkezinde de öyle büyük değişikler olmamıştır, baskılar olmuştur sadece. Niye ordusu Alevi-Bektaşi? Olay şudur, hanedanlığın iktidar sorunudur. Hanedanlık kendisini tehlikede kabul ettiği için, baskı yöntemlerine gitmiş ve devletin işleyiş biçimini, Sünniliğe dayandırmaya çalışmış, Sünnilik devletin resmi mezhebidir, diye ilan etmiştir. Bu itibarla baktığınız zaman, İstanbul’da Alevi-Sünni ayrımı ve baskısı yok. Zaten zaman içerisinde de saray halktan soyutlanıyor. Hanedanlığı sadece ayakta tutmaya çalışan bir yapı ortaya çıkıyor. Ve hanedanlık, halktan önemli ölçüde kopuyor. Onun içinde, sarayın içerisinde, etrafında; daha çok Türklerin dışındaki ırklardan olanlar yer almaya başlıyor. Kendi emniyetini, Türkmenlerin, Türklerin dışındaki insanlarla, ırklarla, renklerle götürmeye çalışıyor. Çünkü onlar, çok daha kolay dayanışma içine girebilir; çok küçük bir azınlık oldukları için, onlar bir risk oluşturmuyorlar, hanedanlık için. Hanedanlık o yüzden hemen hemen önemli tüm yüksek mevkilere, Türkmenlerden hemen hemen hiç kimseyi getirmiyor. Yani yüz üzerinden üç veya beş kişi filandır. Kimdir? Mesela sadrazamlar, iktidarı icra edecek olanlar, daha çok Sırp’tır, Çerkez’dir, Karadağlı’dır, Boşnak’tır, Arnavut’tur; ama Türkmen değildir. Türkmenlerden soyutlanmaya çalışmıştır, mümkün olduğunca Yavuz Sultan Selim’den sonra Osmanlı Sarayı. Sebebi de kendilerince, hanedanlık için (devlet için değil) akıllıca bir yönetimdi. Büyük halk çoğunluğunu oluşturan Türkmenler, devre dışı bırakılıyor. Neden? Çünkü, kendi yaşamlarına, kendi inançlarına aykırı bir yönetim modeli var. Bu yönetim modelinde, baskı, şiddet, cebir her türlü ihanet, çoluk cocuğu öldürmek, kendi kardeşini öldürmek, iktidar için bunların tümü var. Halbuki Türkmen yaşamında, bu anlayış yoktur. Halkın kendi yaklaşımında, iktidar için bu tür melanetlere yer yoktur.
Bakıyoruz ki, çırılçıplak bir gerçek var, en tarafsız bilim adamları da bunu kabul ediyorlar: Aşık Paşayı Veli’nin, Pir Sultan’ın, Yunus’un tümden söylersek büyük Türk ozanları olarak tarihe geçecek Alevi-Bektaşi ozanları; Türk dilini ve kültürünü yüzyıllar boyu yaşatmış insanlar. Nasrettin Hoca’nın hocasının, bir Alevi-Bektaşi ulusu olan Seyyid Mahmudi Hayrani olduğu söyleniyor. Bektaşi fıkraları var, halk hicvinin en ince boyutuyla görüldüğü, halk gerçeğini, ruhunu yansıtan eserler… Şiirler, türküler, menakıbnameler, masallar, semahlar, saz… Her türlü baskılara rağmen, kırık sazıyla yaşatmışlar, belli bir yere getirmişler. Hatta Osmanlı’nın son dönemi içindeki bazı yenilikçi hareketler içerisinde de Bektaşileri görmüyor muyuz?
Tabii. Onları görüyoruz, ister istemez. Çünkü Bektaşiliği-Aleviliği devre dışı bırakamamış, sarayın dışında bırakmış; ama onlar halk içerisinde etkin olmaya devam etmişlerdir.
Tarihin en acı olaylarından birisi Alevilerin-Bektaşilerin uğradıkları baskılar ve haksızlıklardır. Ama gücü sebebiyle, fikri gücü sebebiyle hiçbir zaman söndürülememiş, şimdi de yeniden dünyayı yeniden fethetmeye başlıyor. Çünkü, Birleşmiş Millet Şartı’na baktığınız zaman, varmaya çalıştığı, kurmaya çalıştığı model, tasavvufun eteklerine dahi henüz ulaşamamıştır.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş nasıl oldu ve bu geçiş Türkiye topralarında nasıl gerçekleşti/gerçekleşebildi? Hilafetin hakim olduğu bu topraklarda Cumhuriyet’e ulusal devlete giden yol nasıl oluştu?
Olay Osmanlı Hanedanlığı’nın kendi hanedanlığını koruyabilmek için, koruyabilme stratejisi üzerine kurulduğu için, halktan kopuk olduğu için; Mustafa Kemal bu gerçeği iyi saptamıştır ve doğrudan doğruya halkla gidip kaynaşmıştır. Mücadelesini saraya karşı, Osmanlı Hanedanlığı’na karşı, Türk halkına, Anadolu halkına dayandırıyor. Anadolu halkının, yapı olarak Mustafa Kemal’e açık bir yapısı var. O yüzden padişahın halife sıfatıyla, padişah sıfatıyla yapmış olduğu bütün kötülemeler, propagandalar halkın nazarında değer bulmuyor. Halkı çok iyi bildiği için, doğrudan doğruya halka iniyor Mustafa Kemal. Zaten halk, Osmanlı Hanedanlığı’ndan bıkmış. Sefil, perişan. Savaştan savaşa sokulmuş, milyonlarca insanını cephelerde bırakmış, böylesine bir hanedanlığı Türkmenleri özellikle devre dışı bırakarak, Türkleri devre dışı bırakarak sürdürmeye çalıştığını en iyi şekilde tespit eden Mustafa Kemal’dir. Onun için, Türk unsurunu gelir gelmez; yeni devleti kurar kurmaz, önemli bir biçimde yeniden ön plana çıkarıyor. Ulus devleti ancak böyle kurabilirdi. Fakat gözardı edilmemesi gereken ondaki Türk kavramının altında yatan, kendisini Anadolu’da Türk hisseden, yani değerleriyle Türk hisseden insanlar topluluğu olarak bakmasıdır. Bu ülkede Osmanlı Hanedanlığı’na karşı olan herkesi aynı cephede birleştiriyor ve yeni devleti bu şekilde kuruyor. İlginçtir, sadece yabancı işgaline karşı direnmiyor Mustafa Kemal ve arkadaşları aynı zamanda Osmanlı Hanedanı’na karşı da direniyor ve ikisini beraber yeniyor. Kime dayanarak? Anadolu halkına dayanarak. Yani o itilen, kakılan halka dayanarak yapıyor . Onun için de halk, ona her türlü desteğini veriyor. Kırşehir’de Hacı Bektaş’ın çocuklarından olduğu kabul edilen, en azından manevi çocukları Cemalettin Efendi’nin desteğini alıyor. Anadolu’daki dede ocaklarının desteğini alıyor. Birçok aşiret reisinin desteğini alıyor, o günkü yapı içerisinde. Hanedanlığın ittiği ne varsa, hepsi Mustafa Kemal’in arkasında toplanıyor ve Sünni-Arap anlayışın getirdiği modele, hanedanlık modeline karşı halkın tümü bu sefer Sünnisiyle, Alevisiyle beraber oluyor. Çünkü, şeklen bir Arap Sünniliği yok Anadolu’da, Türkiye’de. Ne var, Anadolu’da, Sünnileşmiş Aleviler var. Zorla, baskıyla, cebirle; Yavuz Sultan Selim’in devamı olan dönemde yapılan kıyımlarla, kullanılan cebir ve şiddetle Sünnileştirilen Alevi kesim. Ve onlar da biliyorlar onu. Bilinçli olmasa bile, gelenek ve töreler, aynı kökten, aynı kültür kaynağından, gelen insanları birbirinden hiçbir zaman uzaklaştırmamıştır. Hepsi kenetleniyorlar Mustafa Kemal’in arkasında. Ortak paydayı buluyorlar. Ortak değerlere doğru gidiyorlar. Onun için Anadolu Sünniliği de yumuşaktır. Arap Sünniliği değildir. Bir Suudi Arabistan, bir Sudan, bir Kuzey Afrika Sünnisi değildir, Anadolu Sünnisi. Fevkalede yumuşaktır.
Yıllar öncesinin Cem Dergisi’nin bir kapağını hatırlıyorum. Bir Atatürk resmi vardı kapakta ve diyordu ki, “Alevi Düşüncesinde Bir Başka Ali: Atatürk”. Atatürk, Aleviler için bir Ali midir? Nedir, Atatürk ve Aleviler arasındaki ilişki, Alevilerin Atatürk’e bakışı?
Doğrudur. Bizim için, Aleviler, Alevi-İslam anlayısını kabul edenler açısından Atatürk büyük bir kurtarıcıdır. İslamın, gerçek İslamın yeniden doğuşudur. Emevi ve Abbasi değerlerine bulaşmış ve onlarla kaplanmış İslam anlayışı yerine, pırıl pırıl tasavvufu yavaş yavaş ön plana çıkaracak olan; İslamı saf haliyle insanlara siyasal iktadardan arınmış olarak, Kur’an’ın kendi asıl mesajına uygun yorumuna paralel bir yaklaşımı getiren Mustafa Kemal’e Ali gibi bakmışlar, onu Ali gibi algılamışlardır. Çünkü, o da siyasi iktidar hırsını hiçbir zaman edinmemiştir. Siyaseti de anladığımız manadaki pejoratif manadaki siyaseti, Kur’an ahlakını, Kur’an’ın getirmek istediği mesajları hiçbir zaman üstünde yer vermemiştir. Muaviye’ye Hz. Ali her zaman mağlup olmuştur. Onun desiselerini, hilelerini bilmesine rağmen, devleti bu tür desiselerle toplumu yönetme sanatı olarak kabul etmemiştir, Hz. Ali. Hz. Ali devlet hayatında da Kur’an mesajlarının egemen olmasını istemiştir. Nedir o? Halk tarafından seçilmesi, emanetin ehline verilmesi, devletin halk için varolması ve devlet hizmetinde çalışanların tümüyle halk için çalışmaları; hele rüşvet, suistimal, kayırma gibi olaylara hiçbir şartla yer verilmemesi, Hz. Ali’nin yönetim düsturlarından birisidir. İnsanlar arasında ayrım yapmadan, yasaları ayrımsız uygulamanın ilk örneğini, açık ve net bir biçimde gösteren Hz. Ali’dir. Bu manada Aleviler Atatürk’ü, Hz. Ali’in don değiştirmiş şekli olarak kabul ederler. Niye? Çünkü, İslamın önünü açan odur. Mustafa Kemal’in başlattığı bağımsızlık hareketini başarıya ulaştıran hareket, aynı zamanda İslamın yeniden dirilişi manasına geliyor; ama bu diriliş, tasavvufi manada bir diriliştir. Tasavvufi İslam değerlerinin yeniden topluma hakim kılınmasını esas alan bir diriliştir. Nitekim, ilk zamanlarından itibaren Atatürk döneminde Alevilikle, Bektaşilikle, tasavvufla ilgili kitaplar ilk kez, hem de bilimsel manada yayınlanmaya başlanmıştır.

Söyleşiler 19.11.1998-04.12.1998.

Kaynak: Ayhan Aydın, Prof. Dr. İzzettin Doğan’ın Alevi İslam İnancı, Kültürü İle İlgili Görüş ve Düşünceleri, Genişletilmiş 3. Baskı, CEM Vakfı Yayınları, 2003, Kahraman Ofset, İstanbul