Prof. Dr. İzzettin DOĞAN’ın, 2005’deki Hacı Bektaş Veli Etkinliğindeki: “Küreselleşme Ve Demokratikleşme Sürecinde Alevilik Ve Bektaşilik” Konferanstaki Konuşması

Prof. Dr. İzzettin DOĞAN’ın,

 2005’deki Hacı Bektaş Veli Etkinliğindeki: “Küreselleşme Ve Demokratikleşme  Sürecinde  Alevilik Ve Bektaşilik” Konferanstaki Konuşması

 

Sayın belediye başkanımız, sayın bakan, sayın kaymakam,  çok değerli hanımefendiler, beyefendiler;

Türkiye’nin her  tarafından ve  Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden bugün buraya gelmiş olan   değerli dostlar,  hepinizi  en içten sevgilerle, saygılarla selamlıyorum.

Hoş geldiniz, diyorum.

Sayın başkanlık, huzurlarınızda,  Küreselleşme Ve Demokratikleşme  Sürecinde  Alevilik Ve Bektaşilik, konusunda bir konuşma yapmamı uygun bulmuşlar. Ben de ona uygun olarak bir konuşma yapacağım. Ama buraya gelen herkesin; Alevi İslam anlayışını   benimsedikleri için, ister Alevi, ister Sünni, ister başka inançta olsun,  bu inanca öyle veya böyle aşina olanların en yüksek akademik düzeyde muhatap alınmalarına  layık olduklarını kabullendiğim için, size bir akademisyen gibi hitap etmeye çalışacağım. Ama sadeleştirilmiş kelimeler ile düşüncelerimi aktarmaya çalışacağım.

Küreselleşme Ve Demokratikleşme  Sürecinde  Alevilik Ve Bektaşilik konusunu işleyebilmek için evvela Küreselleşmeyi, daha sonra küresel düzeyde demokratikleşmeyi, daha sonra da, peki  Alevilik ve Bektaşiliğin bu küreselleşme ve demokratikleşme  serecinde yeri nedir,  ne olacak, ne ilgisi var?,  konusunu işlemek gerekiyor.

En sade deyimiyle bugün televizyon dediğimiz o aletin şu kadarcık düğmesine bastığımız zaman bütün dünyayı odamızda görebilme  olasılığınız  var. Keza bir uçağa bindiğiniz   zaman artık  24 saat olmadan dünyada bir yerden  bir yere  gitme olanaklarınız   var. Telefonunuzu  New York’ta açtığınız zaman da, Amerika’nın  batısında da, Tokyo da, açtığınız zaman da  sesi  aynı netlikle 150-200 metreden geliyormuş gibi alabilme imkanınız var.

Demek ki mevcut  teknolojinin gelişmesi  öylesine  bir dünya yarattı ki  dünyayı hepimizin ilgilendiği ortak bir alan  haline dönüştürdü. Afrika’da açlıktan ölen çocuğu, savaşlar içerisinde yıkılan insanları, düğmeye basıp gördüğünüz zaman o mesele artık sadece Afrika’nın  meselesi değil o hepimizin meselesi haline dönüşüveriyor.  Onun  çektiği açlığı,  yoksulluğu, ızdırabı  kendi  yüreğinizin dibinde de hissedebiliyoruz.

Öyle ise bu teknolojinin getirdiği noktaya acaba devletler dediğimiz birimle nasıl görüyor, yorumluyorlar?

İnsanlar önceleri bir şehir devlet statüsünde site devletleri,  daha sonra ulus devletler, onlar da  şimdi federasyon yoluyla daha büyük birimler kurmak suretiyle,  dünyayı yönetme isteklerinde acaba böylesine bir bütünleşen dünyayı nasıl görüyorlar ve ne  yapmak istiyorlar? Yoksa her şey kendiliğinden mi dönüyor?

Dünyanın döndüğünü istesek te  istemesek te kabul etmeliyiz. Galile‘nin dediği gibi, dünya dönüyor ise acaba gerçek yaşamda devletler bu gelişmenin alt yapısını da  hazırlıyorlar mı? Kendilerini böyle bir dünya hazırlıyorlar mı? Biraz da çıkıp bulutların üzerinden baktığımız zaman şunu görememek mümkün değil: Gümrüklerin kaldırıldığı, malların serbestçe bir yerden bir yere gidebildiği yani malların tedavüllerinin sağlandığı,  sermayenin bugünden bir düğmeye basmak suretiyle bir yerden dünyanın öbür ucuna  transfer edilebileceği bir sistem var. Keza insanların da artık 15-20 gün içerisinde vize dediğimiz yurt dışına çıkarken gittiğiniz ülkenin  onayını gerektiren   belgeleri aldığı bir gerçek.  Dünya Ticaret Örgütü bu amaçla kurulmuş olan  bir öğüt. Ve hemen hemen dünyada şu anda birkaç devletin dışında bu örgüte üye  olmayan devlet kalmadı. Ticaretin kuralarını artık  dünya öçlüğünde evrensel bir örgüt tanımlıyor.

Keza  Birleşmiş Milletler’den sonra özellikle 15 yıl süren Sovyetler Birliği’ne dahil olan  blok  ülkeleriyle, A.B.D. liderliğini yürüttüğü batı dünyasının uzun müzakereler,  15 yıl süren müzakerelerden sonra anlaşmaya vardıkları  ve ismine  Paris Şartı dedikleri, Paris Antlaşması’yla da Birleşik Milletler Şartı’nın  noksan bıraktığı  hususları  tamamlamaya çalışan ve küreselleşen bir dünyada artık  siyasal  sistemlerinde  bir tek merkezden  tayin ve taahhüttün    yapılması  aşamasına geldiğini görüyoruz 1990’da.

 

1990’da Paris Şartı imzalandığı zaman bu birçok kişinin gözünden kaçmıştır.

Birleşik Milletler’le kurulan dünya düzeninden sonra, 1945’de  II. Dünya Savaşı’nda sonra, 1990’da  ikinci bir dünya düzeni daha kuruldu.

Bizde  özellikle siyaset yapanların yabancı oldukları ve çoğu zaman da açık vermelerinin nedeni  bu konuda yeterli bilgileri  bulunmamasındandır. Çünkü  Türkiye’nin de içinde bulunduğu bu yeni dünya düzenine yeni anayasal siyaset sitemi de empoze ediyordu.

Her ne kadar tartışmanın kendisi ona taraf olanları bağlar ise de, aslında getirmiş oldukları ilkeler ve bunu altına imza koymuş devletlerin, dünyayı yöneten devletler olduğunu hesaba kattığımızda, bunun aynı zamanda dünyanın tümüne teşkil etmek istenen bir tasnif  hareketi olduğu görülür. Amerika Birleşik Devletleri’nin belki boşta bıraktığı bazı hususları bu sebeple büyük devletlerin de  içlerinde bulunduğu  bir  hükmün düzenlemesi şeklinde ortaya çıktığını görüyoruz.

Paris Şartı’nda diyordu ki, akit taraflar (anlaşmayı imzalayan), devletler,  bundan böyle kendilerini serbest seçimlerle   gelen iktidarlar tarafından yönetmeyi  kabul ederler. Öyle  ise bunun  dışında  yani herhangi bir şekilde iktidarı ele geçirerek o  ülkeyi yönetmeye bu 52  devlet müsaade etmediği bir sistem kuruluyor. Onun  için zaman zaman  bu 52  devletin herhangi birisinde seçim yapıldığı zaman bazı müfettiş grubundaki insanların gelmesi tesadüfü değildir, konjonktürel değildir, uluslararası bir taahhüttün gereğidir.

Bununla neyi kastediyorum? Bununla, küreselleşen bir dünyada demokratikleşmenin de  artık küreselleşmeye başladığını ve bunun  hukuki dayanak olarak da Paris Şartı’nda yerini bulduğunu,  Türkiye’nin de  bunu kabul  eden ülkeler arasında olduğunu,  söylemek istiyorum.

Sadece tarafsız seçimlerle yöneticilerin seçilmesi mi esas alınıyordu? Hayır. Bu seçimle gelen iktidarlar hukukun  üstünlüğüne dayalı bir devlet modeli gerçekleştirmek zorundadır. Orada da kalmıyor; Bu devlet  temel hak ve  özgürlüklere  dayalı bir  yapıyı esas olarak  almak zorundadır.

 

Görüldüğü gibi eskiden sadece bizim anayasalarda yerini  bulan yada siyasi parti yasalarında, seçim pankartlarda yer alan hükümlerin artık bundan böyle uluslararası  hukukta ve devletlerin kendi iradeleri ile addetmiş oldukları antlaşmalarda yer alıyor. Bunun manası şuydu; Devletler artık diledikleri gibi hareket edemezler. Diğer devletlere  karşı taahhüt  altına girmişlerdir ve bunu gereklerini yerine  getirmek zorundadırlar. Bizde olduğu gibi ve zannedildiği gibi sayın  Büyük Millet Meclis  Başkanımızın  ifade ettikleri gibi,  bu meclis  isterse anayasayı da kaldırır, yolundaki hükümler geçersizdir ve bilgisizliğe dayalı yorumlardır.

 

Peki bir taraftan teknolojinin getirdiği bu küreselleşme yani insanların serbest dolaşımına, 15-20 gün içinde mecburiyetlerin ortadan kaldırılmaya çalışılması, malların serbest dolaşması,  sermayenin serbest dolaşması  yoluyla küçültülen ve  herkesin ilgi ve ortak alanı haline gelen bu küreselleşmenin sonucunda meydana gelen bu demokratikleşme sürecinde; peki hocam Alevilik ve Bektaşiliğin  yeri ne olabilir?, diyeceksiniz.

Burada asıl devreye giren olay, üst düzeyde siz bu  düzenlemeleri yaparken, peki halklar, yeryüzünde yaşayan 6 milyar insan,  bunların  içerisinde   oy kullanma kapasitesine sahip olan  ve o yaşa gelmiş olan insanlar, eğer  siz onları böylesine bir dünyayı özümseyebilme kültürünü geliştiremezseniz,  hoşgörüyü  geliştirmezseniz, bir ülkenin doğru bulduğunu  başka bir ülkenin  yanlış gibi kabul ederek  davranabilme özgürlüğünü kabullenmeseniz, bu yaşadığımız  dünyada savaşları nasıl engellersiniz?

Savaşların bulunduğu bir dünyada insanı nasıl mutlu edersiniz?

Eğer bu dünya hepimizin ortak değerlerini yansıtan bir dünya haline geliyorsa,  Afrika’da açlıktan ölen insanın sorunu eğer hepimizin Hacı Bektaş’ta dinleyenlerin de sorunu haline gelebiliyorsa, peki insanları o zaman, o noktada, o istikamette nasıl bilinçlendireceksiniz? İnsanların tümünde nasıl hiç olmasa bazı değerler açısında ortak bir davranış elde edebileceksiniz? 

İşte burada kültür tarihine baktığınız zaman Alevilik-Bektaşilik-Mevlevilik-Nusayri dediğimiz, tümünü Alevilik başlığı altında topladığım ve göçler yoluyla Asya’dan Anadolu’ya gelip buradan Tunaboyu’na  kadar serilen bu İslam anlayışının içerdiğini iyi yorumlamamız gerekir.

Özden yoksun bir dünya, ya da onun bilgisinden yoksun olan bir dünya nasıl insanların barış içinde yaşadığı bir insanlığı oluşturabilir? İşte burada Aleviliğin devreye girdiğini görüyoruz.

13. asırda Anadolu’da Mevlana’yla, Yunus’la, Hacı Bektaş Veli’yle hatta ondan önce; 11. ve 12 asırda Ebül Vefa ve daha yüzlerce ve binlerce, Erenle, Ulemayla,  Alevi düşünürüyle  dedesiyle, babasıyla Tuna boyları’na kadar uzanan bir alanda insanın  Tanrısal bir zerreden oluştuğunu ve bunu  Kuran’a dayalı olarak söyleyen, bir İslam anlayışı var.

Alevi İslam anlayışında Kuran’ın bir ayetinde Tanrı’nın, ben seni kendi özünden yarattım, dediği için hepimiz, her insanın o Tanrısal özün bir zerresi olarak kabul edip, insanı her şeyin en güzelinin merkezine oturtan ve bütün siyasal iktidarların da sorumluluk aslında sınırlarını çizen  böyle bir anlayışı eğer insanın kendisine, insanlığa anlatamazsanız  veya anlatsanız bile benimsetemezseniz, barış içinde bir dünyayı kurma şansınız yoktur.

 

Burada, Anadolu’da, Aleviliği yaşayanlar özellikle bugün huzurunda bulunduğumuz büyük pir  Hacı Bektaş Veli’nin kendi dizelerinde söylediği gibi, Mevlana’nın kendi dizelerinde söylediği gibi, Yunus’un kendi dizelerinde söylediği gibi ve hiç kimsenin Peygamberler dahil, bu kadar veciz ifade edemediği gibi, ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm, diyebiliyorsa  ve Alevi İslam anlayışının temelini bu oluşturuyorsa ancak böylesine bir oluşum, böylesine bir bilinçlenme, böylesine bir özümseme barışa doğru bir dünyayı yaratabilir.

Onun içindir ki Aleviliğin öğretilmesi sadece Türk halkı tarafından değil dünya halkları tarafından öğrenilmesi ve sonradan da eğer benimsiyor iseler kendi çocuklarına okutulması ve öğretilmesi bu söylediğimiz amaçlanan dünya için kaçınılmaz bir zorunluluk olarak görülüyor.

 

Bunu zannetmeyin ki bendeniz, Alevi İslam inancını taşıyan bir naciz hoca olarak ve o inancın sahibi olduğum için övgü payı çıkartmak için söylediğimi düşünmeyiniz. Dünyanın bugün en evrensel örgütü Birleşmiş Milletler bildiğiniz gibi Hacı Bektaş-ı Veli’yi onun hoşgörüsünü kabul etmişti. 1995-1996’da, Birleşmiş Milletler o yılı Hoşgörü yılı  ilan etmişti. Ve bu hoşgörü yılında hatırlıyorum;  Türkiye’de gerçekleştirildiği zaman o dönemin  sayın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel beyefendi iştirakiyle, ve kültür bakanlığının ve müsteşarlarının da iştirakiyle yapılmıştı etkinlik. Ve her kürsüye çıkan yabancı bilim adamı böyle bir kültüre, böyle bir inanca insanların bugüne kadar yeterince ulaşmamış olması, tanımamış olması, insanlık için büyük bir kayıptır, diyorlardı. Neden? Çünkü Birleşmiş Milletler Teşkilat olarak savaşı önlemek, savaşı yasa dışı olarak kabul etmek, sadece meşru müdafaa halinde savaşa, o da müsaade etmek şartıyla savaşa, imkan tanıyordu. Ve  barış içinde insanların refahı ve mutluluğu  için kurulmuş olan bir teşkilattır. Ama bunun  üzerinde  oturması gereken bir kültürel alan gerekiyordu.

İşte o kültür tabanı, kültür hazinesi Alevilik’ti. Bu itibarla bu inanca sahip olanlar İslam’ın bu yorumunu kabul edenler, bir bakıma insanlığın kendisinin  içinde şanslı olanlarıdır. Ve o şansı  bir gurur olarak da çekinmemektedir.

 

Tabii ister istemez böylesine  insanlığın tümünü kucaklayan ve Tanrısal bir zerre olarak kabul ettiği için, kendisine hiçbir  ezanın, hiçbir cefanın çektirmemesi   gerektirdiğini ve insanın en eşref mahluk olduğunu bunun her türlü saygıya  laik olduğunu ve ancak onun sevilerek Tanrı’ya ulaşabileceğini ifade den bir İslam anlayışının Türkiye’de halen  mevcut olması ve bütün diriliğiyle yeniden yükselebilme haline gelebilmesine rağmen neden acaba Türkiye de siyasal  iktidarlar böylesine bir hazineyi kullanmak yerine onu  sürekli görmezlikten gelmeyi yeğlemişlerdir.

Bu Türkiye’yi  yöneten kişilerin devlet  adamlığı kalitesi ve seviyesiyle ilgili bir sorundur. 

 

Sevgili dostlar; bunun gerçekle, siyaset bilimiyle  ilgisi yoktur. Her siyaset bilimi uzmanı dürüst kişiler hiç şüpheniz olmasın eğer tarafsız siyaset bilimleri ile uğraşan insanların normal olarak her bilim adamı gibi tarafsız olmalarını düşünüyorum. Bu tür tarafsızlık içinde olan insanlar eminim ki birazdan diyeceklerdir ki, insanlığın kurtuluşu için ille de  bir mezhebi benimsemeye gerek yok. Ama Alevi İslam anlayışının insanlara öğretilmesinde ve insanların da onu benimsemesindedir,  diyecekleredir. 

 

Bugünü vesile kabul ederek yapılmış olan bazı şeyleri de  söylemek istiyorum huzurlarınızda. Biz 15 yıldan beri, 1990-2005, bunu Türkiye’yi yönetenlere Türkiye’de yönetme sorumluluğu yüklenenlere hiçbir siyasi parti farkı gözetmeksizin anlatmaya, izah etmeye  gayret ettik.

Anlamış olmalarına rağmen ve bazılarının da çok iyi bilmiş olmalarına rağmen, küçük siyasi hesaplarla Alevi yurttaşların kendi İslam inançlarını özgürce ve diğer inançlara tanınan haklar oranında icra etmelerine müsaade edilmemiştir.

Anayasa’nın  emredici hükmüne  rağmen, anayasanın 10. maddesinin tüm yurttaşlar inançları dilleri, dinleri, renkleri ne olursa olsun, siyasi kanaatleri   ne olursa olsun, kanunlar önünde eşittir, demiş olmasına  rağmen ve bu hükmün emredici bir hüküm olmasına rağmen bu hüküm Aleviler söz konusu olduğunda onların kendi inançlarını uygulamaya koymak için eğer devlet başka inançlara kaynak ayırıyorsa onlara da ayırması talebini ve kendi inanlarını çocuklarına aktarabilme olanağını vermemekte direnmişlerdi.

Kendilerinin mensup olduğu belediyeler araç  yapılarak, yani onlar vasıta kılınarak, cem evlerinin yapımına destek vermişler ise de, zaman zaman devletin kendisi bazı kaynakları bütçesinden  çok cüzi de  olsa bazı kaynaklar sembolik düzeyde de, olsa da ayrılmış olmasına rağmen yasal düzenleme götürmeyi cesaret edememişlerdir.

Ve her seferinde benim ve  arkadaşlarımla birlikte ziyaret ettiğimiz  başbakanların tümü  4 yada 5, kaç tane varsa  hepsi söz birliği etmişçesine Diyanet İşleri’ni aşamadıklarını söylemişlerdir.

Neden? Çünkü Diyanet İşleri Başkanlığı bugün daha bariz bir şekilde görüyor Arap kültür geleneğini, Arap İslam anlayışını özelliklede bu  son iki yıldan beri Vehabiliğin İslam anlayışını Türk halkına tek İslam olarak öğretmeye ve onu dayatmaya çalışmaktadır.

Bizim böylesine bir yaklaşımı kabul etmemiz mümkün değildir.

Evvela kendi inanç özgürlüğümüz ve Atatürk cumhuriyetinin laik cumhuriyetinin bütün haklarına  sahip birer birey olarak buna evet, dememiz  mümkün olmadığı gibi, insan olarak biraz önce söylediğim nedenlerden dolayı insanlığın asıl büyük hazinesinin Aleviliğin  İslam anlayışı olduğunu ve bu hazinenin büyük mimarlarının Ahmet Yesevi gibi, Mevlana gibi, Yunus gibi, Hacı Bektaş Veli gibi insanların artık okullarda okutulması gerektiği tezimizi  hiçbir şekilde geriletemez.

Geriletemeyeceği  ifade için de biz uzun yıllar sabırla demokratik düzen içinde ve hiç kimseyi incitmeden, hiç kimsenin kılına dahi dokunmadan ve dokundurtmadan, yasal haklarımızı kullanmak suretiyle belli bir diyalog içerisinde  siyasi iktidarlarla ve hükümetlerle özellikle bu olaya barışçıl bir çözüm getirmeye çalıştık.

Hepinizin huzurunda bugün hepsi  muhalefette olan siyasilerin tüm  liderlerine teşekkür ediyorum.

Bütün mukavemetlerine rağmen  gerçeği gördükleri için  kendi kapasiteleri oranında olumlu adımlar atmaktan da geri kalmamışlardır.  Ama nihai  düzenlemeyi de yapmamışlardır.

 .…

Ben toplumun genel sorunlarını Hacı Bektaş’ın  bundan böyle bu tür sorunların tartışıldığı  ve insanların burada giderken kendi sahip oldukları bilgilerine bazı başka bilgileri de ekledikleri bir toplantı merkezi olması ümidiyle  ve sayın hocamım bunu büyük maharetle becerebileceği inancıyla  huzurlarınızdan ayrılıyorum.

 

Hepinize sevgi ve saygılarımı sunuyorum.