İzzettin Doğan’la Söyleyişi -1-

“Prof. Dr. İzzettin Doğan’la Söyleyişi 1″ Ayhan AYDIN

Prof. Dr. İzzettin Doğan:
Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı
(CEM Vakfı Genel Başkanı)

Ayhan Aydın
Alevi inancının, kültürünün içinden gelmiş bir sosyal bilimci olarak Alevilik ve Bektaşilik konusundaki fikirleriniz nelerdir? Alevilik ve Bektaşiliği nasıl tanımlıyorsunuz? Sizce Alevilik ve Bektaşiliğin ortaya çıkmasındaki temel faktörler neler olmuştur?
Her şeyden önce ben, Alevilik ve Bektaşiliği birbirinden ayırmıyorum. Bir bütün olarak Alevilik ve Bektaşiliği tanımlamak gerekirse; İslamiyet’i mümkün olduğunca şekilden arındırarak, özünü yaşamına geçirmiş olan ve özellikle Maveraünnehir’deki göçebe Türk kabilelerinin uyguladığı, yorumladığı İslam anlayışına ben Alevilik-Bektaşilik, diyorum.
Bunun doğuşunu tarihsel olarak saptamakta yarar var. Alevi İslam anlayışının doğuş yeri, Asya’dır. Asya’nın göçebe halklarıdır. Bunlar, Aleviliği kabul ettikleri zaman, daha doğrusu İslamiyet’i kabul ettikleri zaman, Arapların anladığı ve uyguladığı şekilde İslamiyet’i algılamamışlar ve uygulamamışlardır. Bu, sosyolojik olarak zorunlu bir gerçektir. Bilimsel olarak baktığımız zaman, bir dini kabul ederken insanlar, kendilerinin daha önceki inançlarını makasla keser gibi, kesip atamazlar. Atmamışlardır da. Kendi geleneklerini kendi fizyolojilerini, kendi psikolojilerini uygun bir biçimde ya da en azından ters gelmeyecek bir şekilde yorumlamışlardır. İrtibatlarını sağlayacak şekilde, eski geleneklerini de yaşatmaya devam etmişlerdir. Meczetmişler tabiri caizse. Başka türlü de olmaz zaten. İnsan tabiatına aykırı bu. Bunun tipik örneği, delili daha doğrusu Alevilerin ve Aleviliğin olmazsa olmaz üçlüsünde görülebilir. Yani cem, saz dede de. Bu üçünden birisi olmazsa Alevilik noksandır, eksiktir. Bakıyorsunuz, dede, seyit ismi altında, İran’da da var, Arabistan’da da var. Ama cem yok oralarda. Cem, İranlılarda da yok, Araplarda da yok, ama Türklerde var. Ayrıca saz da var. Saz sadece Türk kavimlerinde vardır. Ne Araplarda, ne de Acemlerde saz vardır. Buna mukabil Hindistan’da, Pakistan’da da saz var. Yani Asya halklarının yaşadığı bölgelerde saz vardır. O açıdan, bu konuda ilginç bir araştırma da yapılabilir. Pakistan’daki, Hindistan’daki İslam anlayışıyla Arabistan’daki İslam anlayışları arasındaki benzer ve farklılıklar tespit edilebilir.
Göç hareketleri sırasında Anadolu’ya gelen Türkler, sazını ve dedesini bırakmamışlardır. Saz, yaşamlarının ayrılmaz bir parçasıdır. Anadolu’ya gelip yerleştiklerinde hem dedelerini, hem sazlarını, hem cemlerini beraberlerinde getirmişlerdir, Türkler. Türkler Anadolu’ya birkaç yılda gelmedikleri için, geliş süreçleri olan 100-150 yıl boyunca geçmiş oldukları yörelerin inanç ve kültürlerinden de etkilenmişlerdir. Mesela, İran kültüründen bir çok şey almışlardır. Erdebil Tekkesi’nin Türk kültürüne epeyce etkisi olmuştur. Cemlerde uyguladıkları kimi inanç motifleri İran etkisindedir.
Türk kavimleri Anadolu’ya geldiklerinde, Hıristiyanlıkla karşılaşmışlardır. Anadolu, o dönemde Hıristiyanlığın etkisi altındadır. Burada çok farklı insanların yaşadığı da tarihsel bir gerçektir.
Tarihi yok saymak kadar büyük günah yoktur bence. Bilimsel, tarihsel gerçekler neyse, bu her zaman saklanmadan belirtilebilmelidir. Bizler, bilimsel fotoğraflar çekmek zorundayız. Bilimsel tahliller yapmak zorundayız. Nereden kalkmışız, hangi koşullarla, nereden geçerek, nereye gelmişiz? Bunu bilimsel olarak ortaya koymak zorunluluğumuz vardır.
Alevi kesiminin eldeki belgelere, şecerelere baktığımızda, Türklerin beş ana yerleşim yerinden geldiklerine tanık oluyoruz. Hacı Bektaş ve onunla beraber Nişabur’dan gelenler; Horasan’dan, Semerkant’tan, Taşkent’ten, Buhara’dan gelenler… Çok ilginç bazı araştırmalar yapıldı bu konuda. Adıyaman’da bazı aşiretler var, bunlar kesinlikle Hint kökenli. Yani Hindistan’ın kuzeyinden gelenler var, Anadolu’ya. Bu insanların bir kısmı İstanbul’a göç etmişlerdir. Bunlardan bir kısmını ben de tanıyorum. Çünkü o insanlarla bağlarımız kopmamış. Bizim, benim halkla ilişkilerim öyle büyük rütbelerle, tayinle filan değil. Halkla sevgiyi de hüznü de paylaşarak geldik bugünlere. O yüzden, kim nereden gelmiş, nasıl gelmiş, önemli olan bu değil. Bu nedenlerle Anadolu’ya gelen insanlar arının her çiçekten bal alması gibi, her inançtan, kültürden, gelenekten bir şeyler almışlardır. Zaten birçok Alevi ozanı da “Her çiçekten bal alırız” diyor.
Anadolu’ya gelen Türk kavimleri, Hıristiyanlıkla karşılaşmışlardır. Bugünkü Anadolu, o zaman tümüyle Hıristiyan’dır. O zamanki Hıristiyanların da zamanla Müslümanlaştırıldıkları / Müslümanlaştıkları anlaşılmaktadır. Çünkü bu insanlar, tarih herhangi bir katliam kaydetmediğine göre, yok olamazlar. Ortadan kalkmış olamazlar ya. Peki, nasıl Müslümanlaştılar, Anadoluda’ki Hıristiyanlar? İşte Türkler nasıl Müslümanlığı kabul ederken, Arapların anladığı, yorumladığı biçimde İslamı anlamamış, yorumlamamışlarsa, İslamı kendi eski inanç, kültür ve gelenekleriyle yeniden, yeni bir tarzla kabul etmişlerse, Anadolu’daki insanlar, Hıristiyanlar da İslamı kabul ettikleri zaman, kendi eski inanç ve geleneklerini terketmemişlerdir. Bu sonuçlarla Anadolu’nun ne denli büyük bir harman yeri olduğunu da görüyoruz. Bu harmanın çok hızla, çok genel bir biçimde hümanist bir şekle dönüştüğünü görüyoruz. Daha orijinal bir Alevilik çıkıyor ortaya. Anadolu Aleviliği adı altında gördüğümüz; insanı incitmeyi, gönül kırmayı, Tanrı’yı incitmekle eşdeğer gören, asıl Kâbe’nin insanın kendisi olduğunu, insanın her şeyi kendinde araması gerektiğini, Tanrı’yı da kendinde arayan, kendinde olduğunu kabul eden ve bu itibarla da insanı incitmemek gerektiğini belirleyen, daha yumuşak bir İslam anlayışının Anadolu’da egemen olmaya başladığını görüyoruz. Bunlarda da Hıristiyanlığın bazı etkilerinin olduğunu söylemek, işin bilimsel, gerçek yanıdır. İslama baktığımızda, bazı değişmez kuralların olduğunu görüyoruz. İslam fıkhında “kısasa kısas” kuralı, değişmez doğrudur. Fakat Anadolu Aleviliğine baktığımızda, bu kuralın kabul görmediğine tanık oluruz. “Gözünü çıkaranın sen de gözünü çıkar” gibi bir anlayış kesinlikle Alevilik-Bektaşilikte reddedilmiştir. Tam tersine, “seni inciteni sen incitme” anlayışı vardır. Hacı Bektaş’ın sözünde olduğu gibi, “İncinsen de incitme” anlayışı vardır, Alevilik-Bektaşilikte. Yunus’ta bunu daha başka bir şekilde görürüz; “Yaratılanı hoş gör, yaratandan ötürü.” Orada da bir hoşgörü var. Yani, yaptığı bir hataya sen aynı hatayla cevap verme. Böyle bir hümanist yaklaşım, Anadolu’nun kendi ürünüdür. Bu onur da Türklerin, hem de göçebe Türk kavimlerinindir. O reddettikleri, aşağıladıkları, küçümsedikleri insanlarındır. Göçebe Türk kavimleri dediğimiz ve insanların binlerce yıldır yakalamaya çalıştıkları, değerleri yakalamış olmak gibi bir onura sahip olan bu insanlar, bir toplum kesimini değil geniş halk kesitlerini kapsıyorlardı. Bakıyorsunuz, Virani’den Şah Hatâyi’ye, Pir Sultan Abdal’dan Nesimi Dede’ye, Emrah’dan Âşık Veysel’e gelinceye kadar yüzlerce, binlerce ozan ve dede var Anadolu’da. Bu göçebe halkın içinden çıkmışlar. Sazıyla, sözüyle, şiiriyle İslamı bu şekilde anlayan binlerce yazar, ozan var. Birer şahika gibi, yüce dağlar gibi fışkırdıklarını gördüğümüz Yunuslar, Hacı Bektaşlar, Pir Sultanlar gibi hepsi de bu tarlanın ürünleri. Yani o tarla var. Bu itibarla; istesek de istemesek de, kabul etsek de etmesek de gerçek budur.
Buradan şunu söyleyebiliriz: Eski Türk inançlarından, Ön Asya halklarının inanç ve kültürlerinden, Anadolu uygarlığından, Hıristiyanlıktan ve İslamdan derin bir şekilde etkilenerek; Alevilik-Bektaşilik inancı-kültürü oluşmuştur. “Enel-Hakk”çı tasavvuf felsefesinin, Yunus Emrelerin, Hacı Bektaşların, Abdal Musaların da etkisiyle bu inanç kurumu tüm Anadolu’ya yayılmış, geniş halk kesimlerini derinden etkilemiştir. Öyleyse Alevilik-Bektaşilik inancının oluşup yayılmasına çeşitli mutassavvıfların, ozanların, şairlerin derin bir katkısı vardır?
Tabii. Zaten Osmanlı’nın Balkanlarda çok hızlı ilerleyip Viyana Kapıları’na kadar dayanmasının temel nedeni de budur. O günlerde Osmanlı’ya, Osmanlı yönetimine hakim olan anlayış, tasavvufi, ahlaki İslam anlayışının etkisiyle, yönetime yansımasıyla Osmanlı bu kadar ilerleyebilmiştir. Hacı Bektaş Veli, aynı zamanda yeniçerilerin de piridir. Hacı Bektaş, “Düşmanın da insan olduğunu unutma” diyor. Yani direktif de vermiş orduya, Hacı Bektaş. “Eğer düşmanın teslim olmuşsa, ona kılıç çekme” diyor. Halbuki Ortaçağ Avrupasında her türlü işkence var. Bu yaklaşımlar, Balkanlardaki halkların İslamı çok kolay benimsemesini ve Osmanlı’nın da bu nedenle çok çabuk ilermesine vesile olmuştur. Çünkü Hz. Ali’nin Malik Ejder’e yazmış olduğu çok ünlü bir mektup var. Biliyorsunuz, Hz. Ali onu Mısır’a tayin ederken diyor ki, “orada olanların dörtte üçü sana dinen kardeştir. Geri kalan hilkaten, yani Tanrı’dan dolayı kardeştir sana.” Yani ikisi de kardeştir diyor, nihayetinde. İslam olan da, olmayan da kardeştir. Önemli olan eşitlik ve adaletle hükmetmektir. Böyle olunca, derebeylik, feodalite siteminde bir meta, köle olan kişilerin birdenbire insan statüsüne doğru çıktığını görüyoruz. Balkanlarda kendisine insani muamele yapıldığını gören insanlar, Osmanlı’ya bağlanmışlardır. Bundan da anlaşılıyor ki, Osmanlı’nın ilk yüzyılları değişik bir yapıdadır. Bugün dahi gıptayla bakılan bir konuma sahiptir.
İlk yüzyıllarında Osmanlı’da ideal bir yönetim ve yaşam var, dediniz. Fakat bu çok uzun sürmüyor. Zamanla, idealliğinin kaybolup, çeşitli baskıların yaşandığını görüyoruz, Osmanlı yönetiminde. Bir kısım Alevinin zorla Sünnileştirilmesinden, Yavuz Sultan’ın baskısı, kanlı savaşları da tarihe geçen acı gerçekler. Peki, ne oldu da bu gelişmeler yaşandı? Nasıl bir dönüşüme uğradı, Osmanlı yönetimi? Ve bu Aleviliğe nasıl yansıdı?
Bu belki de Osmanlı’nın en şanssız dönemidir. Yavuz Sultan Selim’in babası II. Beyazıd’ı 1492 tarihinde tahttan indirip yerine geçmesiyle, bambaşka bir döneme giriyor Osmanlı yönetimi. Yavuz Sultan Selim, Doğu’da kurulan ve bir Türk Devleti olan Safevi Devleti’nden çekinmektedir. Çünkü Safevi Devleti’nin başında bulunan zat, büyük bir edip, filozof, büyük bir ozandır. Şiirlerini Türkçe yazıyor. Halkla çok güzel bir diyaloğu var. Bu diyalogdan çekinen Yavuz, bir gün Şah İsmail’in Osmanlı içlerinde de çok etkisi olacağını görüyor ve harekete geçiyor. Safevi Devleti’nin Osmanlı için çok kötü sonuçlar doğuracak girişimlerde bulunma durumu Yavuz’u harekete geçmeye itiyor. Şah İsmail ve Safeviler üzerine bir sefer düzenleyen Yavuz Sultan Selim, bundan başarıyla çıkıyor. Bundan iki yıl sonra da Mısır üzerine yürüyor ve Memlükleri orada mağlûp ediyor. Memlükleri mağlup ettikten sonra, hilafeti alıp İstanbul’a geliyor ve sadece hilafetin biçimsel belirtilerini alıp gelmekle yetinmiyor. Aynı zamanda yüzlerce Sünni ulemayı da beraberinde getiriyor. Ve bu Sünni ulemayı saraya yerleştiriyor. Sünniliğin etüdünü, incelemesini yapmaya başlıyor. Böylece de o günkü şeyhülislamlardan da fetvalar isteyerek, Anadolu’daki Alevileri Sünnileştirmek ve Hıristiyanları da Müslümanlaştırmak istiyor. O zamanki şeyhülislam Zembilli Ali Efendi, böyle bir isteğe olumsuz yanıt verince, yerinden ediliyor. Ondan sonra da Alevi kırımı başlıyor Anadolu’da. “Ya Sünni, olacaksın, ya kellen gidecek” gibi bir politikayla, o zaman büyük bir terör estiriliyor. Aleviler artık inançlarını icra edebilmek, can güvenliklerini sağlamak için, dağ başlarına çekiliyorlar, kaçıyorlar. Yani, Türk İmparatorluğu ilk önce Türkleri, Türkmenleri vurmaya başlıyor. Bu, Türk tarihinin yaşadığı en şanssız dönemlerden birisidir. Tabii iş yalnız bununla kalmıyor, sonuç itibariyle kötü olan birçok şey yapılıyor. Arap kültürünün hegemonyasını almaya başlayan Osmanlı İmparatorluğu, özellikle El-Ezher’den, Mısır’dan getirilen Sünni ulemanın ve onlardan sonraki Sünni tedrisatın yayılması da yavaş yavaş İmparatorluğun önce duraksamasına, daha sonra da düşüşünü hazırlayan ana neden olmuştur. İkinci bir neden, hilafetle beraber, Kur’ani yoruma ağırlık veren bir toplum modeli yönetime hakim oluyor. Yavuz Sultan Selim’den önce Osmanlı yönetimine hakim olan, akıldır. Akılcı yönetimdir. Topluma hakim olan, İslam ahlakıdır, Tasavvufi İslam ahlakı, Yavuz Sultan Selim’den sonra yavaş yavaş terkediliyor. Bu ahlak anlayışı yerine dogmatik, tutucu İslam anlayışı topluma ve yönetime hakim olmaya başlıyor. Bu gelişmeler Aleviliği de etkiliyor. Nasıl etkiliyor? Aleviler artık kapalı devre yaşamaya başlıyorlar. Başka çareleri kalmıyor. Mümkün olabildiğince merkezden uzakta, mümkün olabildiğince, Osmanlı yönetiminin ulaşamayacağı bölgelere doğru kaçıp, buralarda yaşamlarını sürdürmeye devam ediyorlar. Tabii bu, Alevileri şu şekilde etkilemiş görünüyor. Bu baskı rejimleri, artık Alevileri bölük pörçük yaşamaya zorluyor. Bu bölük pörçük yaşama Alevileri kendi içlerindeki kurumların belli ölçülerde de olsa, birbirinden kopmaları sonucunu doğuruyor. Ben bunu şöyle izah ediyorum, daha doğrusu delillendiriyorum. Bakıyorsunuz Türkiye’nin birçok yöresinde mesafeler uzaklaştıkça, Alevi yerleşim yerleri arasındaki farklar arttıkça, semah şekillerinin değiştiğine tanık oluyoruz. Bu da şunu ifade ediyor: Birisinden diğerine, daha müstakil, daha bağımsız, daha üretken olmuş; ama kendi merkezi kurumları zayıflamaya başlamış. Birbirinden haberdar olmaları bile zorlaşmış. Toroslardaki Tahtacılarla, Kaz Dağı’ndaki Aleviler, Erzincan Alevilerinin inanç ve geleneklerinde ortak yönler olsa da değişik farklılaşmalar da oluşmuş. Aslında bu da doğanın tabiatındandır. Bir taraftan bir zenginliğin kaynağını oluşturmuş, üretken olması açısından; ama bir taraftan da kendi kurumlarının belki de yeterince kendilerini geliştirmemesine ve ancak eldeki olanaklar çerçevesinde özünü yine aktarmaya çalışarak toplumlarını bu inanç çerçevesinde ayakta tutmaya çalıştılar.
Yüzyıllar gerisinden incelediğimiz zaman, Anadolu Aleviliği ve Bektaşiliğinin farklı kültür ve inançların da etkisiyle tarihsel süreçte ve toplumsal değişme evrelerinde bazı sosyolojik zorunluluklardan da kaynaklanan, sayısız “inanç-yaşam-kültür” kurumunu oluşturduğunu görüyoruz. Bilimsel açıdan baktığımızda, yaşamsal gereklilikler yüzünden ortaya çıkan bazı davranış kalıpları gelişiyor. Kural, kurum, inanç motifi şeklinde bunları görüyoruz. “Eline-diline-beline sahip ol” felsefi ilkesinden, cem ayinlerine, dedelik gibi köklü inançsal geleneklere kadar bunları görüyoruz. Bu kurumlar, Alevilik-Bektaşilik içinde çok önemli unsurlar oluyor. Çok sistem, yılların biriktirerek getirdiği zincirleme birbirine bağlı, zamanla gelişip oturan, olgunlaşan ve toplumu da bir ölçüde yönlendiren kurumlar herhalde bunlar. Siz neler söyleyeceksiniz, Alevilik ve Bektaşiliğin inanç kurumlarının doğuşu ve toplumsal yaşamdaki önemleri hakkında, özellikle dedelik için?
Ben bunun da tarihsel kaynaklarına inilerek izah edilmesinin daha doğru, bilimsel olacağına inanıyorum. Çünkü, Asya’ya baktığımız zaman, orada dedelik kurumunun oluşturduğunu görüyoruz. Yani halk dilinde, Türk efsanelerinde “Dede Korkut geldi, soy soyladı, boy boyladı, görelim ne söyledi…” diye devam edip giden efsaneler var. Dede, aynı zamanda Türk efsanelerinde lider kişi. Geldikleri zamanda her boy, beraberinde dedesini getiriyor. O manevi gücü hiçbir zaman yanından eksik etmemeleri çok enteresandır. Osmanlı döneminde de aynı şeyi görüyoruz. Orduyu kurarken, devletin omurgasını oluşturan büyük yeniçeri ocağının başında yine bir “pir” var. Yani bir siyaset adamı yok. Bir inanç adamı var. Hacı Bektaş Veli var. Budapeşte’de Gül Baba (Gül Dede) diye bir zat var. Bu Gül Baba’nın Kanuni Sultan Süleyman’ın seferi esnasında yanında kendisine duacı olması için götürdüğü Gül Dede olduğunu kaydediyor, tarihler. Vefat ettiği yere gömülmüştür. Tabutunu Padişahın kendisi taşımıştır. Dedelerin Türk toplumunda çok önemli rolü olmuştur. Genelde o günün dedeleri maddeye önem vermeyen, hiçbir zaman halkla ilişkilerinde maddi varlığı önemsemeyen, halkın verdiklerini yine onlarla paylaşan insanlar. O nedenle de dedenin sofrası, halkın sofrasıdır. Fukara-zengin demeden, herkesin gelip kaşığını doldurabileceği bir sofrası vardır, dedenin. “Halktan gelen, halka gider”. Dede orada tanzim edici rol oynuyor. Dede, halkın birlik beraberlik, kardeşlik içinde olmasını sağlayan kişidir. Halkın belli bir ahlak içerisinde, daha güzel bir toplumsal konumda yaşaması için sürekli çalışan insandır. O, ahlaki düzeni de sağlamaya çalışıyor. O, usul ve biçimleri yönlendiren kişi olarak görülmektedir. Adaleti, yargılamayı sağlayan kişidir. Zaten tarafsız olduğu zaman, ancak halkın desteğini ve takdirini kazanabilir. Dedelik, üzerinde önemle durulması gereken bir kurumdur. Bence bugün, bu gibi kurumları yıpratmak yerine, varsa bu tip kurumların eksiklerini gidermeye çalışmak gerekir. Toplumda huzuru, barışı kurabilmek gibi bir mahareti gerçekleştirebilen bir insan tipi dede. Acaba yeniden bu dedelerin yaratılması mümkün mü? Mevcutların birtakım bilgilerle, çağdaş bilimlerle donatılarak, topluma sunulması, topluma bir kazanç sunmak demek değil midir? Bütün bunları düşünüp, olaya bu açıdan bakmak lazımdır.
Zaman geçtikçe Alevilikte sayısız farklı gelişmenin yaşandığına tanık oluyoruz. Cumhuriyet dönemine baktığımız zaman, Aleviliğin Osmanlı devleti dönemindeki bazı yapılarında farklılaşmalar görüyoruz. Dedelik, cem kurumları zamanla yok olmanın eşiğine gelmiş. Nasıl bir sosyal değişme yaşandı da, hangi etmenler sonucunda bu duruma geldi Alevilik?
Osmanlı’nın çöküş dönemi başladığında, Alevilerin de bundan payını almaması mümkün değildi. Eğer Alevilerin kurumları böyle çok büyük baskı altında kalıp çökmeseydi ya da çökertilmeye çalışılmasaydı, Osmanlı’nın çöküşü bunların yeniden doğuşunu sahneye getirebilirdi, sosyolojik olarak. Aleviler çok zor, ağır ekonomik şartlar altında yaşasalar da mutlulukların paylaşımcılıklarını, umutlarını hiçbir zaman kaybetmemişlerdir. Cumhuriyet döneminde, Osmanlı’nın yapmış olduğu baskı ortadan kalkınca, Aleviler de dağ başlarından kasabalara, kasabalardan da şehirlere göç etmeye başlamışlardır. Aslında Alevilerin şehirlere göçü, onların yasal himaye görmeyen kurumlarının daha zaafa uğraması sonucunu doğurmuştur. İnsanlar ekmek peşinde, dünya koşullarının getirmiş olduğu şartlarla (özellikle 1950’lerden sonra liberal kıpırdanışlarla herkesin teşebbüs sahibi olması gibi ekonomik yenilikler) büyük şehirlerdeki yaşam şartlarının ağırlaşması nedeniyle, önceki Alevilik kurumları ağır darbe yemiştir. Neden? Çünkü insanlar yeni yerleşmeye başladıkları düzenin içerisinde ve ağır koşullar içerisinde kendi inançlarına sahip çıkma becerisini gösterememişler. Bu bir kültür olayıdır. Ve de doğal karşılamak lazım. Alevi inancı ne büyük bir güce sahip ki, yoksul bir kesimi en yüksek ahlaki bir düzeyde bugünlere kadar getirebilme başarısını, becerisini gösterebilmiştir. Hâlâ da üzerinde oturduğu değerler çok parlak olduğu için, kendi yaşamları değişmiş olsa bile, o değerlerin su yüzüne çıkması onları tekrardan o değerleri yakalamak için çaba sarfetmeye sevk ettiğini görüyoruz.
Türkiye’de bir toplumsal değişme yaşandı ve hâlâ yaşanıyor. Alevi ve Bektaşiler de atalarından miras olarak aldıkları bazı inançlarının bırakmak zorunda kaldılar. Değişik yaşam koşulları altında, farklı kimlik arayışlarına doğru yöneldiler. Alevilerin Türkiye’nin izlemiş olduğu politikadan etkilenmemeleri, dünyanın yaşadığı değişimden etkilenmemeleri mümkün değildi. Yaşadığı dönemden, devirden etkilenmemeleri mümkün değildi. Bir kısım erozyonlara rağmen, sizin de ifade ettiğiniz gibi, zaman geçtikçe yine de içlerindeki özellikleri tekrar yakalama, onları tekrar canlandırma istekleri oluştu. Peki, bunların sizce sosyolojik nedenleri nelerdir? Bu kimlik değişmelerinin temel nedenleri konusunda neler söyleyeceksiniz?
Ben Alevi kimliğinin çok fazla değiştiğini zannetmiyorum. Şunun için, belki bir bilgisizlik var. O muhakkak.. Derin bir bilgisizlik var. En bilgiç geçinenimizde bile Alevilikle ilgili, Alevi tasavvufuyla ilgili çok derinlemesine bilgiler yoktur. Bence bunu ortaya koyduğumuz zaman, herşey ortaya çıkıyor. Birisine “İnanç olarak hangi gruba dahilsiniz?” diye sorduğumuzda, “ben Aleviyim” diyor. “Peki, nedir Alevilik?” diye sorduğumuz zaman yüzde doksanının vereceği cevap son derece yanlıştır. İşte diyecekler ki, “Hz. Ali’yi, Muhammet’i sevmektir”, “Kur’an’ı bilmek ve sevmektir” gibi… kimliğini bu şekilde ifade edecektir; ama bir derinliği yoktur, bilgisinin. Sebebi, Osmanlı’nın baskısı nedeniyle kapalı yaşam koşulları nedeniyle kendini ifade edememe, inancını sürdürememe. Dağ başlarında, kasabalarda kültürel gelişmenin engellenmesi. Bu kültürel derinliğe gitmenin engellenmesi sebebiyle de yeterince o kimlik arayışı konusunda fazla başarılı olmamış,. Ama şimdi iletişim çağındayız. Şimdi dünyanın fevkalade küçüldüğü bir çağa girmiş durumdayız. Bu itibarla Aleviler kaybetmiş oldukları hazineyi yeniden keşfedecekler, yeniden bulacaklar, bundan hiç şüphem yok. Alevilik bulmazsa ne olur? Alevilik biter mi? Bitmeyecektir. Çünkü, kültür objektif bir vakadır. Alevi anne babadan gelmek yetmeyecektir. Batılı aydın kişide, Alman’ında, Fransız’ında, İtalyan’ında geniş bir Alevi hayranlığı olduğu artık açığa da çıkmıştır. Alevi etkilenmeleri çok yoğun olarak görülmektedir, Batıda. Alevilikle ilgili çok yoğun ve ilginç araştırmalar yapıldığı ise, açık gerçeklerdir. Aleviliği kabullenme var Batıda. Batılılar, Aleviliğe ilgi gösteriyorlar. Niçin? Çünkü bir zengin kültürü keşfediyorlar.
Biraz da örgütlülükten, örgütlenmeden bahsedelim. Alevi inanç kurumlarının bir ölçüde de bu kültürün temel örgüt birimlerinin oluşmasını sağlayan ana etmenler olduklarını görüyoruz. Toplumsal işlevleri ve çeşitli yaptırımlarıyla cem, dedelik, musahiplik gibi inanç unsurlarının aynı zamanda birer toplumsal örgütsel kurum olduklarına tanık oluyoruz. Cumhuriyet döneminde dernekler, partiler, çeşitli yayın organları vasıtasıyla da olsa, yine Alevi-Bektaşilerin belli bir örgütselliğe ihtiyaç duyup, bunu yansıtma isteklerini net olarak takip ettik. Alevi-Bektaşi ulularının isimlerini taşıyanlardan, genel olarak tümden bu toplumu temsil ettiği iddiasında olanlara kadar çeşitli dernekler kuruldu. Genel olarak bu deneyimlerden Aleviler sizce ne gibi sonuçlar çıkardılar / çıkarıyorlar ya da çıkarmaları gerekiyor?
Örgütlenme olayını çok yakından takip eden insanlardan birisiyim. Bizler Alevi inancının su yüzüne çıkmasının gereğini belirtip, devletin de bunu himaye etmesi zorunluluğunu belirttiğimizde, halkta geniş bir heyecan oldu. Halkın bu heyecanını siyasal amaçları doğrultusunda kullanmak isteyenler çıktı. Birlik Partisi’nin kuruluş amacı oydu. Alevilerin çok önemli özellikleri vardır. Mesela son derece kâmil insanlardır Aleviler. Okuma yazmaları olmayanlar da cem ve diğer ibadetler içinde pişmiş ve olgunlaşmışlardır. Onlar insanlara sevgi ve dostlukla bakan ve kâmil insan olmak için sürekli çaba harcayan, temiz insanlardır. Aleviler engin fikirlidirler. Engin fikirlilikleri ve sezgileriyle, Birlik Partisi’ni sıfıra indiren de yine Aleviler olmuştur. Çünkü, bunun ülkeyi bir mezhep çatışmasına götürebileceğini gördüler. Alevilikte önemli olan insan-ı kâmil olabilmektir. Bir sosyal harekette de siyasal harekette de kemâle sahip değilse insanlar, o zaman Alevi’nin oy vereceğini düşünmek zordur. İkincisi, yine bu Alevi olayı, Alevilerin yirmi milyonun üzerinde bir kitle oluşturması, bütün siyasi partilerin iştahını kabarttığı gibi, Alevileri kendi içinde de işi-gücü olmayanları siyaset aracılığıyla, (Türkiye’de her kesimde olduğu gibi Alevi kesimde de), Aleviliği siyasal emellerine sermaye yapmak isteyenler oldu. Aleviler bazı derneklere itibar ediyorsa, bunun nedeni bu derneklerin samimi olarak bu inançla uğraştıklarını gördüklerindendir. Onların da siyasete araç edildiklerini gördükleri an, Aleviler onlardan da çekileceklerdir. Tüm bu entrikaları görmelerinden dolayı Aleviler, daha demokratik bir yapı içerisindedirler. Türkiye’de oynanan oyunları sezme, öğrenme gibi, adeta eğitimlerinin bir parçasını oluşturan birikimle daha mantıklı davranma yoluna gitmektedirler. Ama ben bu derneklerin amaçlarına ulaşamayacaklarına eminim. Dernekler aracılığıyla politikada belli yerlere gelmek isteyen, siyasal kariyer elde etmek için çırpınan, bir belediye meclis üyeliği, bir siyasal partiden milletvekili adaylığı için, Aleviliği kullanan bu kişilerin amaçlarına ulaşabileceklerini mümkün görmüyorum. Fakat, bu örgütlülük olayı ya da örgütlenmeye çalışma olayı bir gerçeği ifade ediyor: Aleviler örgütsüzdür. Alevinin yirmi milyon insanına devlet yabancıdır. Bunlar ise bu boşluğu doldurma pazarlığı içindeler.
Demin söylediğiniz dernek ve örgütlenmelerin dışında, Alevilerin, Aleviliğin yaşadığı güncel başka sorunlar nelerdir?
Bir kere Alevilerin kurumları şu anda ayakta değil. Yani, dedelik, pirlik, mürşitlik, rehberlik gibi yaygın cem evlerinin bulunmayışı gibi nedenler, Aleviliği darmadağınık bırakmış durumda. İnsanların örgütlenmede önyargılı davranmalarının nedeni de sanıyorum, güvenebilecekleri insanların olmamasıdır. Güvenebilecekleri insanları buldukları gün Aleviler, eğer o insan Aleviliği örgütlemek isterse, Aleviler çok hızlı bir şekilde örgütlenirler. Ve de inanılmayacak bir şekilde örgütlenirler. Hem de yanlarına Sünnileri de alarak. Bugün Atatürkçü modeli savunan Sünniler, bilinçli ve bilinçsiz olarak aynen Aleviler gibi yaşamaktadırlar ya da en azından aynı değerleri paylaşacak bir potansiyele sahiptirler. Bu siyasal partilerden hiçbir şekil ve surette bir ümit çıkmazsa, demokrasiyi kökleştirmek, insanların inançları arasında bir ayrım gözetmemek, insanları kucaklayan, samimi, içten, gerekli yasal düzenlemeleri de beraberinde getiren siyasal partiler bulunmazsa, belki o zaman demokratik bir hakkın kullanılması zorunda, Alevilik için böyle bir örgütlenmeye gitmekten başka çare kalmaz. Yani kendi örgütlerini kurarak, siyasal mücadeleden başka çareleri kalmayabilir. Ama şunu görüyorum ki, artık Alevilerin sorunlarını görüp, onlara yardım etme onları devlete entegre etme çabaları gibi olumlu gelişmeler var günümüzde. Alevilerin haklarını vermek, onların kendi inançlarını özgürce icra edebilecekleri zemini ve imkânları yaratmak konusunda bir çaba görüyorum. Bu çabanın da yakında somutlanmasını umutla bekliyorum. Bana verilen şeylerden bunu gördüm. Eğer Alevilerin bekledikleri olumlu istekler gelişirse, o zaman Alevilerin kendilerinin siyasal bir örgüt içerisinde bir araya gelmelerine gerek kalmaz. Gerek kalmayabilir. Doğrusu da budur. Artık inançlar üzerine oturmuş, siyasal nizamlar, Türkiye’de bugünkü devlet yapısıyla insanları yanlışa götürebilir. İç çatışmalara götürebilir. Büyük uluslararası güçler, toplumu parasal güçlerle, bir sürü çıkar varlığıyla ya da çıkarlar sağlayarak, destabilize etmeye kadar götürebilirler. Araç olarak bu tip güçleri kullanmak isteyebilirler. Buna devletin müsaade etmemesi gerekir. Etmemesi için de, daha demokratik yapıda, herkesi kucaklayan, herkese karşı yasaları eşit uygulayan vatandaşlararası ayrım yapmayan bir devletin yeniden yapılanması gerekmektedir.
Son olarak da sizin başkanlığını yürüttüğünüz, geniş halk kesimlerini ilgilendiren, insanların merakla izledikleri Cem Vakfı çalışmalarından bahseder misiniz? Bu Vakıf nasıl doğdu, neler yapmak istiyor, şu anki çalışmaları nelerdir?
Cem Vakfı’nın bir tek amacı var: Hakikaten bir tasavvuf kültürü dediğimiz Alevi anlayışının üzerindeki külleri üflemek ve bunu hem Türk toplumuna, hem de uluslararası topluma sunmaktır. Uluslararası ilişkilerde eğer savaşı ortadan kaldırmak ve barışı getirmek ve barışı örgütleyip Birleşmiş Milletler yapısını yeniden gözden geçirmesini, savaşların artık olamayacağı bir dünya yaratmak istiyorsak, Aleviliğin öğrenilmesinden ve bütün eğitim sistemlerinin temeline konmasından geçiyor. İsmi Alevi olmayabilir; ama savunduğu değerlerin ve yaptığı yargılanmaların benimsediği değerlerin tüm ulusların eğitim sistemlerinin temeline oturtulması halinde, böyle bir dünya yaratılabildiğine inanıyorum. Bu, bir kültür olayıdır. İnsanların ortak çalışmasıyla, gelecek kuşaklar için çabalamasıyla oluşabilecek, gerçekleşebilecek bir olaydır. O yüzden, benim inancıma göre gerekli çaba içerisine girilirse, bu gerçekleşebilir, benim amacım ise bu. Bir kültür olayını götürmek istiyorum Cem Vakfı’yla. Görüyorumki, halktan çok büyük bir ilgi var. Herkes üye olmak istiyor. Ama ben olayın daha sağlıklı bir biçimde gidebilmesi için rasyonel gidilmesini, daha araştırmacı bir yapıya dönük olması için, çok kişili, kalabalık bir gruptan ziyade, 40-50 kişiyle kurup çalışmayı uygun buldum. Arkadaşlarımızın sadece ilgisi değil, aynı zamanda maddi-manevi önemli bir desteği de söz konusu. Çok kısa bir sürede araştırma ve inceleme gruplarının etkin çalışmasını sağlayacağız. Üniversitedeki Sünni kökenli değerli ilahiyatçı ve bilim adamlarıyla da konuştum. Onlar da çalışmalarımıza katkıda bulunmaya tam destek verdiler. Alevi kesimin köşede bucakta kalmış, küskün kırgın, ya da yaşı sebebiyle mecali kalmamış değerleri hiç olmazsa son günlerinde bu kervana katmak ve onların bilgilerini kendileriyle beraber götürmelerini engelleyip, bu topluma vermelerini sağlamak istiyorum. Artı, Alevi evlerinde kalan, yüzyıllar öncesine giden el yazması kitapları var. Onların toplanıp, Türkçe’ye kazandırılması ve içerdikleri değerlerin, düşüncelerin bu topluma sunulmasını sağlamak istiyorum. Ve bir de Alevilerin başlarını dik tutmaları için artık kendilerinin de bu tip kurumlarının olduklarını görmelerini istiyorum… Ayrıca yapacağımız bilimsel inceleme ve araştırma sonuçlarını da kamu otoritesine sunup, onlardaki ve diğer halk kesimlerindeki Alevilere karşı hâlâ mevcut olan önyargıları da ortadan kaldırmak, amaçlarımızdan bir diğeridir.

Cem Dergisi, Sayı; 54/55, Kasım/Aralık 1995; Ayhan Aydın, Alevilik Bektaşilik Söyleşi-leri, Pencere Yayınları, İstanbul 1997: S. 387-400.

Kaynak: Ayhan Aydın, Prof. Dr. İzzettin Doğan’ın Alevi İslam İnancı, Kültürü İle İlgili Görüş ve Düşünceleri, Genişletilmiş 3. Baskı, CEM Vakfı Yayınları, 2003, Kahraman Ofset, İstanbul

Üst