3. İnanç Önderleri Toplantısı – Prof. Dr. İzzettin DOĞAN’ın Konuşması

Sayın Bakanlar,

Milletvekilleri,

Belediye Başkanları,

Kor Diplomatlar,

Temsilcilikler,

Ekselansları,

Konsolosları,

Siyasi Parti Temsilcileri,

Sivil Toplum Kuruluşları Temsilcileri,

Değerli Basın ve Medya Temsilcileri,

Hanımefendiler,

Beyefendiler;

 

Anadolu 3. İnanç Önderleri Toplantısı’na hoş geldiniz,

 

Sizler de Anadolu’nun her köşesinden, Yesi’den  Budapeşte’ye yayılan geniş coğrafyada bin küsur yılı aşkın süreden beri, bütün baskılara direnerek, eza, cefa çekerek, insanın Tanrı’nın zerresinde oluştuğuna inanarak O’nu her şeyin merkezine oturtarak, O’nu severek Tanrı’ya varılabileceğine, ona eziyet edenlerin, gönül kıranların ne namazlarının, ne oruçlarının  kabul edilmeyeceğine, tüm insanları farklılıklarıyla severek kucaklamanın, Tanrı buyruğu olduğuna; kul hakkını yemenin en büyük günah olduğuna, bilmin ve aklın hayattaki en hakiki mürşit olduğunun Kuran-ı   Kerim’in temel felsefesi  temel inanç ve davranış kurallarının yol göstericisi olduğuna inanan, İslam’ın devlet modeli önermediğini temel ahlak kurallarını içerdiğini ve uyulması gerektiğine, kadının da erkeğin de aynı tanrısal özden oluştuğuna ve eşit haklara sahip bu yoldaki inançlarını saz eşliğinde kadın erkek bir arada, yani ilahi müzikle icra eden Kazakistan’dan, Türkmenistan’dan, Kars’tan Edirne’ye Anadolu’nun her köşesinden gelen sevgili, saygılı, turab (alçak gönüllü), her davranışında başkalarına örnek olan kamil insanlar, dedeler, babalar, sizler de hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.

 

Sizleri de en içten sevgi ve saygılarla selamlıyorum.

 

Sevgili konuklar,

Eski deyimle bu uzunca (girizgahtan mukaddime, girişten) sonra sizleri neden buraya bu dönemde yorduğumuzu ve toplantının hangi amaçla yapıldığını kısaca izah etmek istiyorum.

Hemen belirteyim ki, Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının Türk halkının tümünü Türkü-Kürtü-Lazı-Çerkezi, Boşnağı- Alevi–Sünni-Şafi-Hambeli-Caferi, Maliki, her kişi ve kesimi yanına, arkasına alarak başarıya ulaştırdığı eşsiz Kurtuluş Savaşı sonrasında Devletin inançlar karşısında tarafsız kalması ve  Devlet işleriyle din işlerinin birbirinden ayrılığı ilkesi üzerine oturttuğu yeni Devlet modeline ölümünden sonra bağlı (sadık) kalınabilseydi, böyle bir toplantıya, yıllardır yaptığımız hak mücadelesine gerek kalmayacaktı.

Çünkü yurttaşlar bu devlet modelinde ırkları, renkleri, cinsleri, siyasi, felsefi ve kanaatleri ne olursa olsun yasalar önünde farklı muameleye tabi tutulmayacaklar, eşit muameleye tabi olacaklardı.

Oysa Türkiye’de 1960’lara kadar bazı aksamalarla devam eden laik yapı özellikle 1965’lerden sonra uluslararası konjöktürün de etkisiyle rayından çıkmaya başlamış ve herkese göre değişen dini referanslara dayalı düzeni Devlet özellikle Alevi İslam İnancını taşıyan yurttaşların hayatı üzerinde önemli olumsuz etkiler doğurmaya başlamıştır.

Düşüncelerimizi biraz daha açık anlatabilmek için bu konu üzerinde müsaadenizle biraz daha durmak istiyorum.

 

Sevgili konuklar,

1965‘lerden  itibaren A.B.D. eski Devlet Başkanlarından Eisenhoover ve Dışişleri Bakanlarından Jon Foster Dulles’un öncülüğünü yaptıkları bir teori uluslararası ilişkilerde uygulamaya konmuş ve o dönemin iki kutuplu dünyasının Doğu Kutbunu temsil eden Sovyetler Birliği’nin demir bir çemberle kuşatılması kararlaştırılmış; ve bu kuşatma NATO-CENTO-ASEAN gibi bir taraftan uluslararası örgütlerle gerçekleştirilmiş, diğer taraftan Sovyetler Birliği’ni kuşatan ülke halklarının Müslüman halklar olduğu gözönünde bulundurularak bu ülkelerde “cihadı” gönül fethi olarak kabul eden cebir ve şiddeti, kin ve nefreti rededen İslami anlayışlardan çok; cihadı Tanrı için, onun aşkına her türlü cebir ve şiddeti meşru kabul eden radikal İslami akımlara destek verilmesi tercih edilmiştir.

Bu teorinin Türkiye’deki uygulanmasının (sonuçları) siyasi kadroların basiretsizliği ve gelişmeleri değerlendirememeleri ve din istismarını kolay oy elde etme yolu olarak fark etmeleri nedeniyle Türkiye’de ihtiyaçtan çok fazla cami inşaatı, on binlerce ehliyetli, ehliyetsiz Kuran kursu, her yıl onbinlerce Diyanet Teşkilatı kadrosu artırımı, Devletin genel bütçesinden yüzlerce trilyon lira tahsisat, gereğinden fazla İmam Hatip Okulu açılmasıyla sonuçlanmıştır.

Bununla da yetinilmeyerek 1982 Anayasası’na din dersleri mecburi dersler olarak konmuştur.

Özellikle 1982 Anayasası’nın uygulamaya konmasından itibaren okutulan din derslerinin uygulamada sadece  Sünni İslam anlayışını yansıtması Türk sosyal yaşamını vahim gelişmelerin yaşanabileceği tehlikeli bir zeminin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Sünni İslam anlayışı Devlet adına, hem Atatürkçü Laik Cumhuriyet adına okullarda mecburi ders olarak okutulurken, sayıları 25 Milyonu bulan Alevi-Bektaşi-Mevlevi-Nusayri yurttaşların çocukları her türlü inanç bilgi ve hizmetlerinden yoksun bırakılmış ve toplumun Alevi kesimi, yoğun ve kuralsız kentleşmenin bu ihmalle getirdiği sıkıntılarda eklenince  her türlü siyasi ve sosyal akım üstünde at oynatabileceği her türlü etkiye açık, yabancıların büyük ya da küçük güçlerin iştahlarını kabartabilecek uygun bir alan haline gelmiştir.

Devleti yönetenlerin bu aymazlıklarının yani yurttaşlar arasında ayırım yaparak, Laik Cumhuriyeti Sünni Cumhuriyete dönüştürme çabalarının sonuçlarının görüldüğü yer Almanya gibi Türk yurttaşlarının sayıca yoğun yaşadıkları yerlerdir.

Devlet organlarının doğrudan yada dolaylı olarak yardımlarıyla Sünni kardeşlerimize her türlü destek verilirken; Alevi yurttaşların çocukları aynı devletin çocukları değilmiş gibi hiçbir maddi yada manevi desteğe sahip kılınmamışlardır. Ve Almanya gibi gelişmiş bir sanayi toplumunun acımasız rekabet şartları nedeniyle eğitim sorunları dahil, Almanya’nın merhametine (insafına terk edilmiştir.)

 

İşte bu gerçekler, sorumlu yurttaşlar olarak 1990’da Türkiye’nin de taraf olduğu 15 yıl süren Helsinki süreci sonrasında ahdedilen Paris Şartı’yla  birlikte bizi, (CEM Vakfı kurucularını) Alevi yurttaşların çocuklarının inançlarını öğrenmelerine olanak sağlamak hem de insanlığın, Tasavvufi İslam’ın engin ve zengin tükenmez hanesinden yoksun bırakılmaması onun getirdiği Kuran-İnsan-Tanrı anlayışının barışa sunabileceği katkıyı insanlığa sunmak için, Alevi İslam’ı Türkiye’nin ve tüm insanlığın gündemine taşımak istedik CEM Vakfı’nın kurulması yetmezdi.

Bir taraftan barış içinde kimseyi incitmeden Türk Kavimlerinin İslam anlayışını Sünni kardeşlerimizin ve Sünni ulemanın da katkısıyla (Prof.  Niyazi Öktem, Prof. M. Ali Kılıçbay, Prof. Yaşar Nuri Öztürk, Dr. Lütfü Doğan, Prof. Hüseyin Atay, Prof. Ethem  Ruhi Fığlalı, Prof. Ahmet Yaşar Ocak, Prof. Dr. İlber Ortaylı, bunlardan sadece bazılarıdır ve huzurlarınızda kendilerine teşekkür ediyorum.) yüzlerce sempozyum, binlerce konferansla tanıtmaya çalıştık. Halk birbirini tanıdıkça birbirini daha çok sevdi, Alevi-Sünni evlilikleri hızla artmaya başladı.

 

Sevgili konuklar,

Bu barışçıl ve insani çabalarımız 1997’de ilk hukuki sonuçlarını vermeye başladı ve 1997’de Cumhuriyet hükümeti Alevi yurttaşları inançlarıyla devlet organlarının dışında bırakılmasının tehlikelerini, defalarca görüşmemizden sonra kabul ettikleri için, Sayın Cumhurbaşkanının yüksek huzurlarında “Bundan böyle Devletin genel bütçesinden din hizmetleri için bir pay ayrılacak olursa bu payın tüm yurttaşlar arasında hakça bölüştürüleceğini, caminin de cemevinin de devlete ait olduğunu, Hacıbektaş İlçesi’nin imar planının Ankara tarafından yeniden ele alınarak sadece Anadolu Alevilerinin değil, tüm Balkan, Kafkas ve Orta Asya ülkelerinin de inanç merkezi olacak şekilde yeniden yapılandırılacağını” medya ve basın aracılığıyla tüm dünyanın önünde vaaddettiler.

Kendilerine o günün Başbakanı ANAP Genel Başkanı Sayın Mesut Yılmaz’a, DSP Genel Başkanı Sayın Bülent Ecevit’e, DTP Genel Başkan Yardımcısı Sayın İsmet Sezgin’e ve daha sonraki hükümette yer alıp aynı desteği sürdüren MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’ye teşekkürlerimi sunuyorum.

Ancak bu sözlerin verilmiş olmasına rağmen devlet bütçesinden Alevi yurttaşlara herhangi bir pay ayrılmadı ve aynı durum bugünlere kadar devam etti.

 

Sevgili konuklar,

Biz istesek de istemesek de dünya dönüyor.

Teknolojik gelişmelerin küçük bir köye dönüştürdüğü, üzerinde binlerce din ve mezhep mensubu 6 milyara yaklaşan insanın üzerinde yaşadığı dünyamızda barışı korumamız ve barış içinde yan yana yaşamanın ilk ve en önemli şartının temel hak ve özgürlükler konusunda ortak değer yargılarının kabul edilerek yürürlüğe konması uluslararası hayatın bir gerçeğidir.

Kendi başına 1,5 Milyar nüfusuyla Çin Halk Cumhuriyeti bile bu gerçeğin dışında değildir.

Ve Temel Hak ve Özgürlükler konusunun artık tüm ulusların ortak “ilgi alanı” olduğu hususunda dünya mutabakata varmıştır.

Bir taraftan  B.M. 1948 Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’yle, daha sonra Medeni ve Siyasi Haklar ve onları  tamamlayan bir dizi uluslararası antlaşmalar ile bu haklar güvenceye alınmaya çalışılırken; diğer taraftan Türkiye’nin  de bir parçasını oluşturduğu Avrupa kıtasında Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Antlaşması ve Avrupa İnsan Hakları Adalet Divanı ve Paris Antlaşması ve izleyen teşkilat ve antlaşmalarla daha yüksek  uluslararası bir güvenceye kavuşturulmuş bulunmaktadır.

Bu itibarla devletleri yönetme sorumluluğunu yüklenenler asgari olarak bu ilk bilgileri edinmek ve toplumlarını bu uluslararası taahhütlere uygun olarak yönetmek zorundadırlar. Aksi taktirde kendileri ile beraber yönettikleri toplumu da sıkıntıya sokarlar. Ve yabancı devletlere de çoğu zaman müdahale vesilesi yaratırlar.

CEM Vakfı bu konuda, yani sorunun kendi içimizde halledilmesi için büyük çaba harcamış; ve hem uluslararası hukuktaki gelişmeler, hem de uluslararası siyasi gelişmelerin bu konular da Türkiye’deki muhtemel yansımaları konusunda başbakanlar düzeyinde sürekli bir biçimde sade yurttaşlar kurumu olarak ısrarla uyarılarda bulunmuştur.

Sözlerimizi öyle ya da böyle gerekçelerle önemsemeyen siyasi partiler bugün etkisiz ve yetkisizdirler.

Yüksek huzurlarınızda bugünün tek partili siyasi iktidarına aynı iyi niyetle sesleniyorum.

Bu sorunu çözünüz, çözmezseniz, size müdahale etmek isteyen ya da  Türkiye’ye karşı kendilerini düşen hukuken yapmaktan kaçınmak isteyen devletlere bahane tanımış olursunuz ve bu durum Türkiye’nin çıkarına değildir. 

 

Sevgili Konuklar,

Son 35 yılın yöneticilerinin tam hatalarını görmeye başladılar derken demokratik hayatta devre dışı kaldılar.

Yeni siyasi iktidar ise Arap anlayışının dışında İslam anlayışının olamayacağını ifade eden bir tutumu pervasızca açıklamakta bir sakınca görmediler.

Hem de Berlin’de yabancı bir ülkede tüm basın ve medya önünde: Sayın Başbakan Aleviliğin bir kültür olduğunu, cemevlerinin camilerle kıyaslanamayacağını; cemevlerinin ibadethane olamayacağını, İslam’da ibadethanenin yalnızca camiler olacağını ifade eden sözler söyleme cesaretinin gösterebilmiştir.

Bu yaklaşımı çok yadırgadığımızı, ayıpladığımızı yüksek huzurlarınızda belirtmeyi bir görev sayıyorum.

Laik Cumhuriyet’in Sayın Başbakanı kimin inançlarını hangi dini yada kültürel kalıba gireceğine siyasi kimliğini unutup karar veremez.

Laik Cumhuriyet’in Başbakanı olmaktan çok Sünni cemaat çoğunluğunun  temsilcisi din adamı üslubuyla konuşamaz.

Sayın Başbakanın tek özür dileme yolu, Alevi yurttaşlara İslamı nasıl algılayıp uyguluyorsa o şekilde devletin kendilerine hizmet vereceğini söylemesi ve sözlerinin amacını aştığını herkesin huzurunda beyan etmesidir.

Kaldı ki Değerli Konuklar Ak Parti seçim bildirgesinde yani iktidara geldiğinde yapacaklarını halka taahhüt ettiği belgede inanç özgürlüğünü eşit şartlar içinde herkese sağlama taahhüdüne çok önemli bir yer ayırmaktaydı.

Keza, Hükümet programında aynı taahhüdü hem de vurgulayarak yeniledi: Oysa Sayın Başbakanın Almanya konuşması partinin gerçek niyetleri ve Laik Cumhuriyet düşüncesine bağlılığı konusunda çok ciddi şüpheler uyandırmaktadır.

Bu şüpheleri gidermenin tek ve en inanılır yolu Alevi yurttaşlarının 31 Ağustos 2001 yılında altı noktada oy birliğiyle kabul edilen isteklerini benimseyip hayata geçirmesi, yani yeni yasal düzenlemeleri hızla gerçekleştirmesidir.

Böyle bir yaklaşım, takiye vs. gibi eleştirileri ortadan kaldırabileceği gibi, diğer siyasi partilerin küçük hesaplar uğruna çiğnemekten çekinmedikleri ve toplum barışının, ulusal birliğin temel taşı olan Anayasanın 10. maddesine saygılı olunduğunun da bir göstergesini oluşturacaktır.

 

Sevgili konuklar,

Bu toplantının bir diğer amacı da kentleşme hareketi nedeniyle bulundukları kapalı toplum hayatından büyük ölçüde koparak ekonomik nedenlerle daha çok iş, özgürlük ve güvence için büyük şehirlere yerleşen Alevi yurttaşların kendi İslam anlayışlarını çocuklarına taşıyacak kurumların oluşmasını sağlamak, ve her önüne gelenin, Sayın Başbakan dahil Alevi, Sünni, ya da o kılığa bürünmüşlerin kendilerine göre bir Alevilik tanımı yapmalarını önlemektir.

Böylece insanlığın tümünü ayırımsız kucaklayacak cebir, şiddet, kin ve nefreti reddeden bir Kuran yorumuyla insanlığa ışık, umut, barış ve sevgiye teşvik eden bir anlayışın çağın amansız çıkar mücadelelerine karşı yüksek insani ve ahlaki değerlerini ayakta tutacak bir kalenin inşasını sağlamaktır.

Bu kalenin inşasına herkes, evet iyi niyet herkes,  Alevi, Sünni, Şafi, Hambeli, Hrıstiyan, Musevi, Budist, herkes fikri alanda katkı sunabilir destek verebilir.

 

Değerli Konuklar,

İki günlük çalışma sonrasında ortaya çıkacak olan “Kuruluş” tarihi bir borcu da yerine getirmeye çalışacaktır.

Anadolu’ya İslam’ın Kuran’ın ışığını getiren ve Osmanlı Devleti’ni kuran Tuna kıyılarına kadar götüren Türk boylarının geldiği yer Maveraünnehir’dir.

Kazakistan’ın Yesi şehrinde metfun Şah Ahmet Yesevi’den aldıkları ışığı Ebül Vefa’yla, Hacı Bektaş’la, Mevlan’ya, Yunus’la, Kızıldeli Sultan’la, Abdal Musa’yla, Geyikli Baba’yla, Seyit Ali Sultan’la, Sarı Saltuk’la, Balkanlar’a, Doğu Akdeniz’e taşıdılar.

Dini Türkistan’ın ülke 70 yıl Sovyet hegemonyasında yaşadı.

O ışık her türlü dini faaliyeti söndürülmeye çalışıldı.

Bugün aynı ışığı oralara götürerek, Türkiye’nin borcudur.

İşte bu kuruluş  sivil toplum kuruluşu olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin desteğiyle bu borcunun ifa etmeye çalışacak tasavvufu ve Anadolu/Balkan uygulamasının oraya da götürmeye çalışacaktır.

Sanatta,

Edebiyatta,

Şiirde,

Felsefede,

Musikide,

Büyük ustalar yetiştirmiş bu İslami düşüncenin ve uygulamanın, barışa ve sevgiye aç dünyamıza; barışı da sevgiyi de getirmeye büyük katkı sunacağından, uygarlıklar arası   çatışma ihtimalini karşılıklı anlayış ve iş birliğine dönüştüreceğinden hiçbir kuşku duymuyorum.

 

Beni sabırla dinlediğini için tekrar derin sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

 

8 Kasım 2003, Cemal Reşit Rey Konser ve Kongre Salonu