2. İnanç Önderleri Toplantısı – Prof. Dr. İzzettin DOĞAN’ın Konuşması

Sayın Bakanlar,

Sayın Milletvekilleri,

Sayın Yabancı Devlet Temsilcileri, değerli cemaat temsilcileri, yurt içinden ve yurt dışından gelen sivil toplum kuruluşları temsilcileri, değerli hanımefendiler, beyefendiler!

Cem Vakfı’nın düzenlediği “İkinci Anadolu İnanç Önderleri Toplantısı”na hoş geldiniz.

 

Her birinizi ayrı ayrı en içten sevgi ve saygıyla selâmlıyorum.

Sizlere yarım saat gibi kısa bir zaman dilimi içinde, 1000 yıllık bir tarihin, insanoğlunun inanç ve anlayış biçiminin, Kazakistan’da başlayıp, Tuna boylarına kadar bugün Budapeşte’deki Gülbaba’ya kadar uzanan anlayışından kesitler sunuldu. (Sahneye Tuva’dan gelen Şamanlar, Tokat yöresi semahlarını sergileyen bir gurup gelip inançlarını sergiledikten sonra; Hüseyin Orhan ve Hasan Sağbilge Dedelerin, Bektaş Babaların posta oturduğu ve Alevilerin, Bektaşilerin, Mevlevilerin sazlar eşliğinde semah döndükleri kısa bir ibadet yapılmıştır.)

Değerli konuklar, bu toplantı aynı zamanda Türk kavimlerinin Anadolu’ya gelişlerinden bu yana, yani yaklâşık 1000 yıldan bu yana, Maveraünnehir’deki kavimlerin İslâm anlayışını, bu anlayışı uygulayan önderleri bir araya getirme amacını güden ikinci toplantıdır.

Gerçekten de Birinci Anadolu İnanç Önderleri Toplantısı’nın sadece halk katında değil, devleti yönetenler katında da yarattığı olumlu etkinin sonucu olarak, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Başbakanları Hacı Bektaş ilçesine gelerek, Türk halkına dünyanın gözü önünde, yurttaşlar arasında Anayasa’nın 10. maddesinde buyrulduğu gibi, inançlarından dolayı farklı muamele yapılmayacağını, caminin de, cemevinin de devletin olduğunu, bundan sonra inanç hizmetleri için genel bütçeden bir pay ayrılacak olursa, payların hakça bölüştürüleceğini, Hacı Bektaş ilçesinin imar plânlarının yeniden ele alınacağını ve ilçenin yalnız Anadolu Alevi ve Bektaşilerinin, Mevlevilerinin değil, tüm Balkan, Kafkas ve Orta Asya ülkelerinin de inanç merkezi olacağını müjdelemişlerdi. Böylece, Mustafa Kemal Atatürk’ün halkıyla birlikte kurduğu ve nihai hedefi lâik, çağdaş, hukukun üstünlüğüne dayanan demokratik bir, barış içinde herkesin birbirini farklılıklarıyla sevip kucakladığı bir Türkiye’nin yaratılmakta olduğunu, halkın hiçbir ayırıma tâbi tutulmadan, bundan böyle yönetileceğine samimiyetle inanmaya başladık. Ancak söylenenlerden hemen sonra çıkartılan bütçeler, bu inancımızı, üzülerek söyleyelim ki, boşa çıkardı. Vaat edilen hiç bir şey yapılmadı. Bu durumu nasıl yorumlamak gerekirdi? Acaba devleti yönetenlerin söz verip yerine getirmemeleri bir alışkanlık olarak mı algılanmalıydı, yoksa Alevi, Bektaşi, Mevlevi İslâm anlayışını, yönetenlere yeterince anlatamamış mıydık? Bundan dolayı da 25 milyonu aşkın insanın inanç bazında örgütlenmesi, Atatürk Türkiye’si için bir sakınca mı oluşturuyordu?

 

Sevgili konuklar,

Öyle zannediyorum ki kusuru son bir defa yine kendimizde bulacağız ve yine kendimizi yeterince anlatamadığımızı düşüneceğiz. Bu sofiyane yaklaşım ise, ister istemez bizi bir kez daha şairin deyimiyle, tarihe nazar atmaya zorlayacak.

 

Sevgili konuklar,

Mustafa Kemal’in kendi deyimiyle, Türk kavimlerinin batıya göçü, tarihin çok önemli bir evresini teşkil eder. Bir taraftan kuraklık, bir taraftan Moğol istilâları Amuderya ile Siriderya arasındaki Türk kavimlerini göçe zorlayınca, bu bölgede yaşayan göçebe kavimlerin bir kısmı Hazar Denizi’nin kuzeyinden Azerbaycan’a, diğer bir kısmı ise Hazar’ın güneyinden Anadolu yaylalarına doğru göç etmeye başladılar. Hazar’ın güneyinden göç edenler, 150 – 200 yıllık bir serüvenden sonra, Anadolu’ya yerleştiler. Manevi bağ ile kendilerini bağlı kabul ettikleri ocaklarla birlikte Anadolu’ya gelen bu göçebe kavimler, Hz. Muhammed ve Hz. Ali’yle, onun soyundan gelip Maveraünnehir’e sığınan ve Kur’an’ın insanoğluna verdiği mesajların batini yorumunu ön plâna çıkaran Şah Ahmed Yesevi’yle, teorik manâda en üst noktada ifadesini bulan İslâmiyet’ten önceki gelenek ve töreleriyle meczettiği bir İslâm anlayışına inanıyorlardı. Saz çalıyorlar, semah yapıyorlardı. Kadın erkek ayırımı olmaksızın, ibadetlerini bir arada ve Türkçe yapıyorlardı.

Bu yapı, göçler yoluyla konaklanan yerlerden alınan güzelliklerle zenginleşti ve Anadolu’ya intikal etti. 13. asrın sonlarına gelindiğinde, İslâm’ın yüce değerlerini yol boyunca zenginleştirerek Anadolu’ya gelen göç kafileleri, Hacı Bektaş Veli, Mevlâna, Abdal Musa, Sarı Saltuk, Kızıldeli Sultan, Seyit Ali Sultan, Yunus Emre gibi yüzlerce bilge kişiyi yetiştirdi. Kuran’ı Kerim’de de ifade edildiği gibi, insanı merkez yapan, hayatın tüm amacını onu kemâle erdirmeye hasreden, kul hakkını yemeyi en büyük günah, insanı sevmeyi, Tanrı’ya varmanın şartı kabul eden bir Kur’an anlayış ve ahlâkını, toplum düzeninin temeline yerleştiren bu yaklaşım, önce Anadolu’ya, oradan da Balkanlara, Orta Avrupa’ya, Tuna boylarına, Doğu Akdeniz’de Kıbrıs, Girit ve Rodos’a kadar yayıldı. 600 yıl dünyaya hükmedecek olan Osmanlı İmparatorluğu’nun temeli, bu ahlâki düşünce üstünde yükselecekti. Devlete akıl ve bilimin, topluma ise İslâm ahlâkının insanlar arasında her türlü ırk, renk, dil, cins ayırımını reddeden, insanın bizatihi kendisini Tanrı’dan bir zerre olduğu, ona kötü ve farklı muamele yapılamayacağı düşüncesinin hâkim olduğu bir ahlâk sistemi egemen oldu.

Bir inanç önderi olan Edebali, devletin nasıl, hangi ilkelere göre yönetileceğini; bir başka inanç önderi olan Hacı Bektaş-i Veli, Osmanlı ordusunun pîri; bir diğeri Ahi Evran, Osmanlı toplumunun sosyal ve ekonomik dayanışma modelini, yani Ahiliği kuracaktı. İnsan sevgisi, kul hakkının yenmezliği Kur’an ahlâkının esasını teşkil edecek, günlük ihtiyaçların temininde her şeyden önce akıl ve bilim yol gösterecekti. Ve İslâm müzikle, sazla, semahla, kadın-erkek bir arada, Türkçe icra edilecekti. İcra edildi ve edilmeye de devam ediyor, biraz önce gördüğünüz gibi. Tam 1000 yıldan beri Kazakistan’da tutuşturulan meşale, Horasan erenleri aracılığıyla Anadolu, Balkanlar ve Kafkaslar’da bütün parlaklığıyla yanmaya devam ediyor, zaman zaman tarihte eşine rastlanmamış baskı ve zulümlere rağmen.

Peki, ne oldu da bu parlak anlayış, Hıristiyanlığı Anadolu’da daha üstün değerlerle eriten, Anadolu ve Balkanları Müslümanlaştıran bu anlayış, (sonradan zulümle, baskıyla) ne oldu da neyle karşı karşıya geldi de yerini dogmatik İslâm anlayışına bırakmak zorunda kaldı?

 

Sevgili konuklar,

Bütün Osmanlı tarihini bir kaç dakika içinde size anlatacak ne gücüm var, ne de öyle bir saygısızlık yaparım. Ama müsaade ederseniz, doğru aktarılmayan bazı tarihi gerçekleri, bu toplantının amaçlarının daha iyi izah edilebilmesi için, bir kaç cümle ile tartışmaya açayım. Muhteşem Osmanlı devletinin, üstüne bina edildiği yörüngeden başka bir yörüngeye oturma tarihi, 1517’dir. İlk defa 1517 de Osmanlı devletine bir mezhep atfedilmiştir. Yavuz Sultan Selim Mısır seferi dönüşünde, “Bundan böyle Osmanlı devletinin mezhebi Hanefiliktir” beyanında bulunmuş ve sefer dönüşü 2000’den fazla Hanefi ulemayı El Ezher medresesinden getirerek, İstanbul’daki medreselere yerleştirmiştir. Buralarda bulunan Alevi, Bektaşi, Mevlevi dede ve babalarını buralardan sürerek, Osmanlı devletinde yeni bir ulema sınıfının doğmasını sağlamıştır. Bu yeni bir sınıftır ve İslâm’a daha değişik bir yorum getirmektedir. Özü ihmal etmeden, şekli ve Emevi anlayışını ön plâna çıkaran bir anlayış.

Yavuz Sultan Selim buna neden ihtiyaç duymuştu? Bir tek cümle ile, doğuda Osmanlı hanedanlığı için başka bir Türk devleti, Safavi hanedanlığının başında bulunduğu yeni devletten çekinmiş, Türkçe konuşan, Türkçe şiir yazan Anadolu halkının sevdiği Şah İsmail’in hanedanlığını kendi hanedanlığı için bir tehdit olarak algılamıştır. Öyleyse tedbir olarak Osmanlı’ya başka bir mezhep gerekir(di). Başka bir ifade ile hanedanların siyasal iktidar kavgası, her türlü silahı mubah ve meşru kılmıştır. Bu tarihten, Mustafa Kemal’in ortaya çıkışına kadar siyasal iktidar, dini iktidarla iç içe ve Anadolu halkının Asya’dan getirdiği değer ve uygulamalara karşı olacaktır. Siyasal iktidar desteğindeki bu yeni uygulama, Osmanlı sarayı ile halkı arasında duvar örerken, dünya imparatorluğunu önce duraklamaya, daha sonra çöküşe götürecek ve Mustafa Kemal’in liderliğindeki yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla sonuçlanacaktır.

Mustafa Kemal’in imparatorluğun çöküş nedenlerini, Osmanlı hanedanlarının yaptıkları yanlışlar nedeni ile olduğunu Nutuk’ta, uzun uzun izah ettiğini görmekteyiz. Yeni kurulacak devletin temelini, yeniden Anadolu halkına, Alevi, Sünni, Şafi, Hambeli, Hıristiyan, Musevi ayırımı yapmadan, halkın tümüne dayandıracak, yeni devletin iktidar olma gücünü hanedanlıktan ya da Tanrı’dan değil, halktan aldığını ifade edecek, halk egemenliği kavramını kullanacak ve “egemenlik ulusundur” özdeyişiyle çağdaş ve modern toplumların girdiği yolu Türk toplumuna 77 yıl önce açacaktır. Anadolu halkının farklı inanç gruplarından oluştuğunu bildiği için, toplumsal barışın dinsel duygulara saygı göstermekten ve yurttaşlara eşit ve tarafsız muameleden geçtiğini bildiği için, Mustafa Kemal, yeni devleti bu düşünceyi ifade eden lâiklik ilkesi üzerine oturtacak ve sapmaları önlemek amacıyla da din hizmetleri teşkilâtını, yani Diyanet İşleri Teşkilâtı’nı kuracaktır. Bu kuruluş, bilge kişilerden oluşacak, yurttaşlara İslâmi bilgileri en üst düzeyden, doğru bilenler tarafından verdirtecek, Osmanlı hanedanlığında 1517’den sonra görüldüğü gibi, devleti din kuralları yönetmeyecekti. Devleti akıl ve bilim yönlendirecekti. Ayrıca 1517’den önceki Osmanlılarda olduğu gibi, evrensel değerleri 1000 yıl önce Asya’da İslâm’la yakalayıp Anadolu’da geliştiren, Balkanlar’a, Orta Avrupa’ya, Doğu Akdeniz’e ulaştıran halk ozanları yeniden kendi kültürünü yakalayacak ve yazdıracaktı.

Türk Dil ve Tarih Kurumu yayınları çalışmalarıyla, Arap değerleriyle sıvanmış bir kültürü yeniden gün ışığına çıkaracaktı. Tarihte İlk Mutasavvıflar, Alevilik, Bektaşiliğin İç Yüzü gibi kitaplar bu düşüncenin Türk kültür ve değerlerinin yeniden gün ışığına çıkarılmasının müjdecileriydi. Ancak bu anlayışla kurumları hızla güçlenen ve kısa sürede tüm dünyanın dikkatini ve hayranlığını çeken, laiklik ilkesine dayalı yeni Türkiye Devleti, çoğulcu demokrasiye geçişle beraber ihtiraslı ve eyyamcı siyaset adamlarının siyasi iktidarı elde etmek amacıyla dini duyguları istismar etmesi sonucu, yeniden yara almaya ve Türkiye Cumhuriyeti Atatürk’ün kurduğu devlet olmaktan çıkmaya başladı. Öyle ki, Mustafa Kemal’in ordusu olmadan, laik cumhuriyet ayakta kalamaz duruma getirildi. 28 Şubat’ta görüldüğü gibi. Özellikle Diyanet İşleri Teşkilâtı, birkaç kişiden ibaret bu kuruluş, 100 binin üzerinde insanla, yüzlerce trilyon lirayla beslenen, her beş saatte devasa camilerin yapıldığı, toplum sorunlarına dini referanslarla çözüm aranan, Arap kültür ve değerlerinin yeniden egemen kılınmaya çalışıldığı, bir milyondan fazla çocuğun Arap alfabesini öğrendiği, ihtiyacın yüzlerce kat üzerinde imamın yetiştirildiği, yurttaşlar arasında ayırım yapıldığı, herkesten vergi alıp yalnız bir tek İslâm yorumuna para ve kadro tahsis edildiği bir ülke hâline geldi.

 

Sevgili konuklar,

Son kırk yılın sivil siyasi kadrolarının aymazlığı, (istisnaları dışında tutuyorum) ve eyyamcılığı sayesinde cumhuriyetin kazanımlarını ve evrensel Türk kültür değerlerini Arap kültür değerlerine mahkûm etmeye devam etmesine, bu ülkedeki büyük çoğunluğu oluşturan Hanefi kardeşlerimiz gibi Alevi, Bektaşi, Mevlevi yurttaşlar da ilgisiz kalamazlardı.

Cumhuriyetin kuruluşuna Hanefi, Şafi, Hambeli, Hıristiyan, Musevi kardeşlerimiz gibi kanıyla, canıyla, malıyla katkıda bulunan, devrim kanunlarının kabulünde Mustafa Kemal’in yanında dimdik duran Alevilerin, bu gidiş karşısında yine Osmanlı hanedanlığınınkine benzer baskılara maruz kalabilecekleri ve bu gidişatın Cumhuriyeti yıkabileceği kaygısı, kendi kültür değerlerimize sahip çıkmaya ve “cem hareketini” Alevi, Hanefi el ele başlatmaya sevk etmiştir.

Aleviliğin İslâm anlayışı, başka deyimle Orta Asya Türk kavimlerinin göçlerle beslenip Anadolu’da gelişen hümanist yaklaşımı, önce Türk halkının tümüne tanıtılmaya çalışıldı. Bu amaçla Hanefi ulemayla birlikte, başta Prof. Dr. Niyazi Öktem, Prof. Dr. Mehmet Ali Kılıçbay, Dr. Lütfü Doğan, Prof. Dr. Hüseyin Atay, Prof Dr. Yaşar Nuri Öztürk, Prof Dr. Ethem Ruhi Fığlalı ile beraber yüzlerce, binlerce panel ve konuşma gerçekleştirdik. Onların ve ismini sayamadığım Hanefi kökenli bilim adamlarının tümüne yüksek huzurlarınızda en içten ve en derin saygılarımı, sevgilerimi sunuyorum.

Halkımız Alevi İslâm anlayışını öğrendikçe, birbirini daha çok sevmeye başladı. Çünkü Hz. Muhammed’in buyurduğu gibi, “insan bilmediğinin düşmanıydı.” Devlet katında ise, biraz önce sözünü ettiğim samimiyetten uzak da olsa, olumlu gelişmeler gözlendi. Tüm siyasi parti liderleri, samimi ya da gayri samimi, ama 25 milyonluk oy pastasından pay almak kaygısıyla da olsa (ki demokrasilerde doğal kuraldır) Alevilere yapılan haksızlığın giderilmesinde ittifak ettiler, ama kimse başı çekmeye cesaret edemedi.

 

Sevgili konuklar,

Devleti Anayasaya uygun olarak yönetmek zorunda olan siyasetçilerin, Anayasanın özellikle 10. maddesini uygulamalarını, barış içinde demokratik haklarımızı kullanarak sağlayacağımızdan en ufak bir şüphem yoktur. Seçimlerde oy gücüyle bunu sağlayamazsak, anayasa ve yasaların tanıdığı yargı yoluna başvurarak, yasalar önündeki eşitliği ve adaleti gerçekleştirmek için, Alevisi, Sünnisi, inananı, inanmayanı el ele, yüce politikalar güden sivil siyasi kadroları dize getireceğimizden kimsenin şüphesi olmasın. Çünkü bu, Atatürk Cumhuriyetinin ve Türk halkının isteği ve lâik, demokrat, çağdaş devlet olmanın gereğidir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin değerlerini paylaştığı uygar, uluslararası toplumun onurlu, başı dik, insan haklarına dayalı, hukukun üstünlüğünün kabul edildiği, demokrat ve liberal Türkiye olmanın bir gereğidir bu. Ancak, başka bir soruyu daha cevaplamak zorundayız:

Orta Asya ve Balkanlar, Kafkaslar başta olmak üzere, Alevi İslâm inancını bugüne dek büyük zorluklara rağmen getiren inanç önderlerinden acaba geriye kimler kalmıştı ve ne durumdaydılar? Hükümet edenler, anayasal sorumluluklarını yerine getirmek üzere yurttaşlara eşit olan hakları sağlamak kararına vardıklarında, hükümetin işini kolaylaştırmak üzere, kendilerine nasıl bir model sunabilirdik? Sorumlu yurttaşlar olarak, acaba siyasetçilerimiz bir gün gerçeği ve toplumu barış içinde, sevgiye dayalı bir toplumu yönetmeye karar verdiklerinde, anayasa hükümlerini eksiksiz uygulamaya karar verdiklerinde, bizden yardım istediklerinde, Alevi inancının yasalar önündeki eşitliğinden de öte, yerini almasını istedikleri zaman, kendilerine yardımcı olmak üzere nasıl bir model önerebilirdik? İşte bu soruların cevabını bulmak, toplumda her türlü ırk, renk, dil, cins ve din ayırımını reddeden, Tanrı’yı içerdiği için insanı seven, kin, nefret, cebir ve şiddete yer vermeyen, cihadı gönül fethetmek olarak algılayan bu yüce İslâm anlayışını taşıyan ve yansıtan sevgili inanç önderlerini ve onlarla birlikte bu halkın ozanlarını üç günlük bir çalışma için İstanbul’a davet ettik.

Üç gün Alevi, Bektaşi ve Mevlevi İslâm anlayışı ve diğer sorunları, konunun uzmanları, profesörler eşliğinde tartışacaklar.

CEM Vakfı, Türk kültürüne ve inanç dünyasına İslâm’ın evrensel değerlerini yalnız Türk halkına değil, tüm insanlığa sunarak, önemli bir hizmeti ifa ettiği kanısındadır.

 

Sevgili konuklar,

Yalnız Türkiye’de değil, yurtdışındaki Alevi İslâm inancını taşıyan Türk yurttaşların çocuklarının da inanç ihtiyaçlarını görmezlikten gelerek yurttaşlar arasında ayırım yapan, anayasamızı ihlâl eden ve her gün anayasa suçu işleyen alışa geldiğimiz siyasal yönetici sınıf, itibarını çok önemli ölçüde sarsmıştır. Buna karşılık, yeni seçilen cumhurbaşkanımız ciddi, lâik, cumhuriyet ilkesinden taviz verilmeyeceğini, hukukun üstünlüğünün mutlaka sağlanacağını, yurttaşlar arasında ayrıma kesinlikle karşı çıkacağını ifade eden sözleriyle umut vermektedir ve yeni görevinde, sözleriyle uyumlu kaldığı sürece yurttaşlar olarak her türlü demokratik desteği vereceğimizi ifade etmek istiyorum. Diğer taraftan, küçülen dünyada temel hak ve özgürlüklerin tüm insanlığın ortak ve meşru ilgi alanı hâline geldiğini, siyasal yönetici sınıfın, bu konuda sorumluluklarını yeterince yerine getirmemesi halinde, ülkeyi zor durumlarla karşı karşıya getireceklerini bilmelerinde çok büyük yararlar vardır. İslâm’ı, yalnız kendisinin temsil ettiğini sanan, 25 milyon yurttaşını dışlayan bir Diyanetin Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerini sıkıntıya sokacağını görmemek için, çok vurdumduymaz olmak gerekir. Bu tür yanlışların hızla giderilmesi, en içten dileğimizdir.

 

Sevgili konuklar,

Böylesi bir günde sizleri daha uzun bir konuşmayla meşgul etmek istemiyorum. Çünkü siyasal yaşantının, demokratik hayatın vazgeçilmez unsurlarını oluşturan siyasi partilerimizin değerli temsilcileri buradadırlar. Onlar da dünyanın dört tarafından gelen ve her biri binlerce insana ulaşan siz değerli temsilcilere hitap etmek konuşmak isteyeceklerdir. Onlara da bu imkânı vermek üzere sözümü burada kesmek istiyorum, ama daha önce Kazakistan’dan buraya kadar bir sürü zahmetlere katlanarak gelen, bu toplantının çok zengin bir içerik kazanmasına katkıda bulunan Kazakistan Devletine, kendi büyükelçilerinin şahsında yine huzurlarınızda teşekkür etmek istiyorum.

Ayrıca çorbada bir atımlık tuz misali çok küçük de olsa, tatmin etmemiş de olsa, bir katkıda bulundukları için, Sayın Kültür Bakanlığı’na da teşekkür ediyorum.

Ayrıca burada bulunan ve dünyanın her tarafından işini gücünü bırakarak topluma, insanlığa ve insana sevgi ve barışın İslâm’ı ifade ettiğini, İslâm’ın sadece bunu ifade ettiğini söylemek için gelen siz değerli toplum temsilcilerine, sivil toplum kuruluşu temsilcilerine, dedelere, babalara, ozanlara ve bizleri onurlandıran siyaset adamlarımıza huzurlarınızda en içten sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

 

Bu toplantının Türk ulusunun birliğine, bütünlüğüne katkı sağlamasını ve esasen mevcut olan birliğin pekiştirilmesine vesile olmasını diliyor, hepinize saygılar sunuyorum.

 

12 Mayıs 2000, Cemal Reşit Rey Konser ve Kongre Salonu, Harbiye, Taksim, İstanbul.