Dünya Ölçeğinde Bir Etkinlik; 630 Alevi Derneği’nin İstanbul Toplantısı

31 Ağustos’ta (2002) Mecidiyeköy’de meydana gelen bir büyük olay, Türkiye’de hiçbir kimsenin dikkatinden kaçmayacak şekilde yankılanacak bir derleniş, toparlanış hareketine dönüştü. Türkiye ve Avrupa’daki örgütlü yüzlerce kurumun temsilcileri tarihlerinde ilk kez, kendileri adına tarihi adımlar atacak bir komitenin, komisyonun oluşmasının alt yapısını oluşturdular. Türkiye’de yüzbinlerce üyesi, milyonlarca gönüllüsü bulunan Alevi Bektaşi Mevlevi kurum ve kuruluşun ortak iştirakiyle ve CEM Vakfı’nın öncülüğünde, Prof. Dr. İzzettin Doğan başkanlığında bir araya gelen binbeş yüze yakın kuruluş temsilcisi tarihi kararlara hep birlikte imza attılar.

 

Ali Kılıç’ın başkanlığında teşekkül eden divan oluşumundan sonra; kürsüye davet edilen Prof. Dr. İzzettin Doğan’ın tarihi konuşmasını pür dikkat dinleyen yüzlerce insan konuşmayı ayakta alkışlarken, Doğan’ın tüm fikirlerini zaten desteklediklerini gösteriyorlardı. Prof. Dr. İzzettin Doğan konuşmasında Aleviliğin tarihsel süreçte nelerle karşılaşıp günümüze nasıl geldiği konularında bilgi aktardıktan sonra artık bundan böyle daha kararlı adımlar atarak Alevilerin haklı isteklerini elde etmeleri gerektiğini vurguladı. Doğan, Siyasi Partilerin, Alevilerin varlığını inkar edip, sorunlarını çözmeden Türkiye’de tam bir barış ortamı oluşturamayacaklarını, adaletsizleri gidermeden kendi takiplerinden kurtulamayacaklarını söyledi., İzzettin Doğan, yaklaşan seçimlerden önce bugüne kadar isteklerini ilettikleri partilerden DSP, DYP, YTP, CHP,  yanıtlar geldiğini, temaslarının da bundan sonra devam edeceğini söyledi.

Divan’ın aldığı kararla; Basına ve kamuoyuna yönelik olmak üzere, Alevi Bektaşi Mevlevi kesiminin Siyasi Partilerden beklentilerinin neler olacağı yönündeki fikirleri derlemek üzere herkese makul bir süre konuşma hakkı verilmesi oy birliğiyle kararlaştırıldı. Beş saat boyunca onlarca kişi temsil ettikleri vakıf, kurum ve dernekler adına görüş ve düşüncelerini açıkladılar. Divan tüm konuşmaları not etti, kayıtları tutuldu. Nihayetinde gerekli müzakerelerden sonra, komisyon adına istisnasız tüm katılımcıların oy birliğiyle görüşleri özetlemek üzere, Prof. Dr. İzzettin Doğan konuşmasını yapmak üzere kürsüye tekrar geldi.

Konuşmasında tüm görüşleri kapsayacak şekilde bir toparlama yapan Prof. Dr. İzzettin Doğan, artık herkesin ortak görüş ve fikirlerini kendileri adına seslendirecek bir  Alevi Bektaşi Mevlevi Temsilciler Meclisinin ve bir İzleme Komitesinin oluşturulmasında birleştiklerini belirterek, bu komisyonun oluşup oluşmaması konusundaki görüşleri katılımcıların oylarına sundu. Istisnasız olmak üzere tüm katılımcılar öneriyi kabul ettiler. Böylece Aleviler siyasi partilerin haklı istek ve beklentilerine nasıl tepki verildiğini takip etmek üzere ilk kez bir İzleme Komitesi oluşturdular. Bu komitenin de divanı oluşturan üyelerden ve İzzettin Doğan başkanlığında, CEM Vakfı sekreterliğinde kurulması önerisi geldi. Bu da istisnasız oy birliğiyle kabul edildi.

 

Prof. Dr. İzzettin Doğan, artık meşhur altı istek, diye adlandırılan ve toplantıya katılan tüm katılımcıların ortak isteklerini özetleyen, Alevilerin siyasilerden beklentilerini belirten maddeleri tüm katılımcılara teker teker okuyup, bunları onaylayıp onaylamadıklarını sorarak oylattı. Tüm maddeler de oybirliğiyle kabul edildi. Bu maddelerin bir gün sonra yapılacak ve divanın katılacağı Basın Toplantısıyla kamuoyuna ve siyasilere duyurulması da yine istisnasız oy birliğiyle kabul edildi.

 

Kurum ve kuruluşlar yanında yüzlerce dede ve babanın, araştırmacının da katıldığı toplantıdaki divan şu isimlerden oluşmuştu; Ali Kılıç (Türk Alman Federasyonu Başkanı), Alişan Hızlı (Avrupa Cem Alevi Cemiyeti Basın Sözcüsü), Naki Horasani Baba (Kosova Bektaşilerini Temsilen), Baki Düzgün (Londra Cemevi Adına), Hasan Sarıkaya (Cem Vakfı Avusturya Sn. Pölten Şube Başkanı) Hamza Güler (Belçika Cem Dergisi Sorumlusu), Mustafa Düzgün (Avrupa Alevi Akademisi Başkanı), Emine Bektaş (Almanya Bochum Alevi Bektaşi Birliği Derneği), Ayten Siliseri (Cem Vakfı Almanya Hannover Şube Başkanı) Sevil Erdinç Haydar Eroğlu (Erikli Baba Türbesi Kültür Derneği Başkanı), Hasan Hüseyin Erkan (Akkav Başkanı),  Hasan Çıkar Dede (Galata Mevlevihanesi Yaşatma Derneği ve Evrensel Mevlana Aşıklar Vakfı Onursal Başkanı), Hıdır Elmas (H. B. V. Derneği Gazi Mahallesi Cemevi Başkanı), Kazım Büklü (Kartal Cemevi Vakfı Adına), Prof. Gazi Aydın CUSİAD (Cumhuriyetçi Sanayici İşadamları Derneği Başkanı) Ali Tören (Antalya Elmalı Tekke Köyü Abdal Musa Derneği Başkanı), Ali Seydi Adıgüzel (Avrupa Alevi Cemiyeti Başkanı), Ahmet Uğurlu Dede (Erzincan Ulalar Cemevi Dedesi), Nevzat Demirtaş (Eskişehir Sücaattin Veli Dergahı Postnişini)

 

Konuşma Metni;

 

Değerli basın mensupları, böylesine yağmurlu bir günde zahmet edip buraya kadar geldiğiniz için hepinize çok teşekkür ediyorum. Dün Türkiye’de, gerek cumhuriyet tarihinde, gerekse Osmanlı döneminin tarihini de eklerseniz, ilk defa bir olay gerçekleşti. Alevi-İslam anlayışını bütün bu yansıdığı yüzyıllar boyunca uygulamış olan, icra etmiş olan ve kendilerine Alevi-Bektaşi-Mevlevi dediğimiz, ama tümünü Alevi kelimesi başlığı altında toparlayabileceğimiz bir anlayışın temsilcileri dün İstanbul’da bir araya gelerek  bazı kararlar aldı. Özellikle Türkiye Cumhuriyeti anayasasının ısrarla uygulanmaya konmak istenmeyen 10’ncu maddesinin ve yanlış bir biçimde uygulamaya konan 136’ncı maddesinin yeniden düşünülerek yürürlüğe konması ve Türkiye’nin gündemine erken giren seçim olgusunun, sayıları 25 milyonu aşan bir kitle tarafından demokratik bir hakkın kullanılması zımnında ve bu hakkı kullanırken de siyasi partilerin üzerinde mutabık kalınan talepler konusunda bir tavır almaya zorlayan bazı kararlar çıktı.

 

Sevgili dostlar!

 

Bir başka açıdan da, bu toplantıda sizlerin tartışmalarınızla açıklık kazanmasını istediğim bir olay var. Kendi çocuklarınızın, din derslerinde madem ki Anayasamıza göre din dersleri mecburiyeti konmuştur, binaenaleyh o Anayasa hükmü değişinceye kadar, onun gerekleriyle iştigal etmek zorundayız ve zorundasınız. Siz kendi çocuklarınızın din derslerinde Alevi-İslam anlayışını mı görmesini istersiniz, yoksa bugün Arap örf ve adetlerini daha çok bize İslam dini olarak verilmeye çalışan, bir ekolün yazmış olduğu kitaplarda ki bilgilerin öğretilmesini mi istersiniz? Bunun da cevabını bir talep olarak vereceksiniz.

Türkiye’nin bugüne kadar ulaştığı 900 yıllık tarihte böylesine bir toplantı, temsilciler düzeyinde ilk defa yapılıyor ve devleti yönetenlere yada yönetmeye aday olanlara, sizin ortak kararınız olarak iletilecektir. Eğer istiyorsak sadece burada değil Avrupa’da, Türkiye Cumhuriyetini yönetenlerin nasıl büyük yanlışlar içinde olduklarının tipik örneğini vermek için, bu divanı da oluşturan çoğu dostlarımızın Avrupa’dan geldiğini görüyorsunuz. Orada ki uygulamaların sonuçlarını sadece sizlere sunmak, devletin nasıl yanlış yönetildiğini ifade etmek, göstermek açısından fevkalade düşündürücü. Almanya’ya gittiğiniz zaman birkaç milyon Türk’ün  insanlığın yaşadığı yerde, devleti yönetenler, Sünni kardeşlerimize inanç hizmetlerinin gitmesi için hiçbir şeyden kaçınmamışlardır. Diyanet’i temsilen, orada temsilciler bulundurmak, konsolosluk havzalarında, cami yapımına doğrudan yada dolaylı yardımlarda bulunmak ve hiçbir itirazımız yok, iyi de yapılıyor. Ama ayın karanlık yüzü gibi, Alevi yurttaşlara aynı hizmeti götürmüyor, Almanya’daki Alevi yurttaşlara, bu ülkenin yurttaşlarına sırf Alevi-İslam’a inanıyor ve o şekilde yaşıyor diye, onların çocuklarına hangi hizmeti götürüyorlar, hiçbir hizmet götürmüyorlar. Böylesine bir sorumluluğu kabullenebilmek için, ancak Türkiye’de yönetici olmak gerekir. Başka hiçbir ülke böyle bir yanlışa düşmez. Siyasetten dahi olsa o ülkede ki yurttaşlarını kovmak için, kendi ülkesinden esirgediğini, o ülkelerde esirgemez ve o insanlar üzerinde başka güçlerin oynamasına müsade etmez. Bizde bu yanlışlar da maalesef  yapılmıştır.

 

Sevgili dostlar!

 

Bunların ötesinde, bu toplantıyı başka bir nedenden dolayı da yaptık. Uluslar arası politikayı, bir devletler hukuku hocası olarak, 37-38 yıldan beri günlük olarak izlemek zorundayız. Çünkü devletler hukukunun ham maddesini, alt yapısını uluslar arası politika ve olaylar oluşturuyor. Büyük devletler ve güçler için, eğer siz bir ülkede 25 milyonu aşan bir kitleye haklarını vermiyorsanız, eğer onlara yokmuş gibi davranıyorsanız ve yasalarda yeri yok ki size yardımcı olabilelim gibi, bahanelerin ardına sığınarak kendi yurttaşlarınız arasında ayrım yapıyorsanız, bu başka güçlerin arayıp da milyonlarca, milyarca dolar harcayıp elde edemeyecekleri kışkırtma imkanı ifade eder. O büyük kitle üzerinde gerektiği zaman oynayabilmek, onların için iştah kabartıcı bir durumdur. Bunu dahi anlatmakta zorluk çekmişizdir, bugüne kadar ki siyaset adamları ya da devleti yöneten sivil siyaset kesimi için, şunu mutlulukla söyleyebilirim; askeri kanattan bu konuda, bugüne kadar herhangi bir zorluk görmediğimiz gibi, Sayın Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun Genel Kurmay Başkanımızın, bundan bir iki gün önce yapmış olduğu konuşmada, bu düşüncelere adeta atıfta bulunan laik Cumhuriyetin, şartlar ne olursa olsun aynı şekilde korumasına, Türk Silahlı Kuvvetlerinin özen göstereceği, düşüncesini biz büyük bir mutlulukla karşılıyoruz. Bunu çok önemli bir güvence olarak kabul ettiğimizi ifade etmek istiyorum.

Sizleri daha çok yormak istemiyorum. Başka nedenleri de var bu toplantının, ama konuştukça, özellikle sizlerin katkısını arzu ettiğimiz için ve sizlere daha çok konuşma imkanı doğabilmesi içinde, sözü daha fazla  uzatmak istemiyorum, bunu söylerken şimdiden diyebilirim ki, bu yaptığınız toplantı, varlığınızla onurlandırdığınız bu toplantı, bugünden amaçladığı sonuçlara varmıştır, diyebiliriz. Aslında hukuki bir takım analizlere girip sizi yormak istemiyorum. Anayasanın 10’ncu maddesi var iç hukuk açısından, uluslararası hukuk açısından. Avrupa İnsan Hakları Antlaşması’nın 8’nci ve 9’ncu maddeleri var, bu maddelerin Avrupa İnsan Hakları Divanı tarafından yorumlanmış olan bir çok kararı var, hepsi de ebeveyni yani anne-babanın kendi çocuklarına, kendi felsefi inançları istikametinde eğitim verilmesini isteme hakkı olduğunu, bu hakkın temel bir hak olduğunu, Anayasadan da dahi tersinin kararlaştırılamayacağı bir hak olduğunu belirten bir çok karar vardır. Ayrıca 1990’da imzalanmış olan ve Türkiye’nin de taraf olduğu Paris Şartı’nda, daha sonra ki Stockholm Viyana Bildirilerinde ve Moskova Bildirilerinde, inanç özgürlüğüne ilişkin konuların artık uluslararası toplumun malı olduğunu,  tüm uluslar arası toplumun bu konuda ilgilenir olduğu kabul edilmiştir. Bunların zaman zaman, özellikle Avrupa Birliği İlerleme Raporuna, Türk Hükümetine, 2003’ün sonuna kadar yani 2004’ün başına kadar, Alevi yurttaşlarla olan meselelerinizi halledin, şeklinde bir hüküm konması, bizim için ne kadar sevindiriciyse, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları olarak da, o nispette üzücüdür. Neden üzücüdür? Çünkü, bu hususun sizlere, dikkatlerinize sunduğum bütün konuları, son on yılın tüm başbakanlarıyla konuştum ve yıllardan beri kendilerine, bizim aklımız yok muydu sayın başbakanlar, niye biz kendi meselelerimizi çözüm üretemiyoruz da, ille de başkalarının bizim üzerimize baskı kurması halinde çözüme gidiyoruz. Hele hele laik bir Cumhuriyet, Mustafa Kemal’in temellerini atmış olduğu ve bugün Türk halkıyla birlikte, ordusuyla da korunmakta olan bu siyasal sistemin gereği olarak, neden biz kendimiz çözüm üretmiyoruz da, yarın Avrupalılar önümüze koyacaklardır, o zaman çözüm üretmeye kalkacaksınız dediğim zaman, haksızlıkta etmemek lazım, tüm başbakanlar haklısınız Hocam, artık bunu muhakkak başarmamız lazım, bunu muhakkak yapmamız lazım demişlerdir, ama seçimlerden sonra tekrardan olay uykuya bırakılmıştır.

 

Bugüne kadar hepinizin malumu olduğu üzere, Türkiye’de siyasi partiler halkın hafızasının zafiyetine güvenerek her defasında birçok vaatlerde bulunurlar ve iktidara geldikten sonra genel bir deyimle seçimlerden sonra, bu verdikleri sözleri de unuturlar. Biz Türkiye’de dünkü toplantıyı bununla kırılmasını ve halkın hafızasının canlı tutulmasını sağlayacak olan yeni bir mekanizmayı da oluşturduk. Oluşturulan mekanizma ile Alevi-Bektaşi-Mevlevi Temsilciler Meclisi, bundan böyle sadece Türkiye’deki ve Balkanlar’daki insanların temsilcilerinden oluşmayacak, aynı zamanda Kafkaslar ve Orta Asya’nın beş Türk Cumhuriyetini de içine alacak şekilde genişletilecek. Ve bunların temsilcilerinden oluşan bir izleme komitesi, cumhuriyet tarihinde ve demokrasimizin tarihinde ilk defa kurulacak ve her altı ayda bir siyasi partilerin vermiş oldukları vaatleri ister iktidarda, ister muhalefette olsunlar gerçekleştirmek için neler yaptıklarını izleyecek bu komite. Bu komite her altı ayda bir toplanarak kamuoyunu aydınlatacak, böylece kamuoyunun hafızasının canlı kalması ve demokratik bir baskı kurularak siyasi partilerin verdikleri vaatleri yerine getirilmesini sağlamaya çalışacaklardır. Altı noktada özetlenebilecek olan ve her bir isteği teker teker, ayrı ayrı oylamaya koyup oy birliğiyle aldığımız kararları sizlere ifade edeceğim.

İstekler üzerinde mutabık kaldık. Hemen belirteyim ki: bu toplantı bugüne kadar  bu alanda Türkiye’de yapılan en görkemli, kapsamlı ve içerikli toplantıydı diyebiliriz. 600’ün üzerinde sivil toplum kuruluşu temsilcileri, 1300 küsur insanla birlikte dün toplandığımız mahalde biraz sonra sunacağım kararlarda katılımcılar oy birliğini sağladılar.

 

1. Madde: Alevi-Bektaşi-Mevlevi yurttaşların Anayasamızın 10’ncu maddesine uygun olarak, din hizmetlerine genel bütçeden ayrılan payın en az üçte birini alması. Bugün bildiğiniz gibi Diyanet İşleri Teşkilatı olarak bilinen ve devletin din hizmetlerini yöneten teşkilatı da, bütçeden her yıl asgari 600 trilyon lira gibi neredeyse 10 bakanlığın toplam bütçesinden fazla bir bütçe tahsis edilmektedir. Bundan ne Alevi yurttaşlar, ne de Sünni-İslam’ın dışındaki hiçbir inanç kurumu herhangi bir pay alamamaktadır. Böylesine büyük bir haksızlığın ortadan kaldırılması dünkü toplantıda varılan kararın birinci maddesini oluşturuyor.

 

2. Madde: Anayasamızın 136’ncı maddesine uygun olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın a’dan z’ye yeniden yapılandırılarak hizmete sokulması benimsendi. Bu teşkilatın Türkiye’de Atatürkçü Cumhuriyetin kökleşmesi üzerinde, aslında menfi, olumsuz bir etkisi olduğunu hepimiz biliyoruz. Bunun kaldırılması doğrusunu isterseniz bizi üzmez, ama bugünkü koşullarda ve sayısı 100 bine yaklaşan caminin, Diyanet’in ortadan kaldırılması halinde birden bire bir propaganda merkezi haline gelmesi, 24 saat propaganda yapılan yer haline dönüşmesi ihtimalinden dolayı biz; Diyanet’in kalmasını ama demokratik bir yapıya kavuşturularak a’dan z’ye tümü ile değiştirilmesi ve bu teşkilatın tüm inanç gruplarını temsil eden ve aralarında alt-üst ilişkisi, hiyerarşi ilişkisi olmaksızın, özerk bir biçimde devletin denetimi altında kendi insanlarına, inançlı insanlarına hizmet veren bir teşkilat haline dönüştürülmesini istiyoruz.

 

3. Madde: Alevi-İslam anlayışının ders kitaplarına konması. Bugün bildiğiniz gibi anayasamıza göre, 82 anayasasına göre, din dersleri eğitiminin zorunlu hale getirilmesi olgusunun uygulamadaki biçimi; sadece din dersleri adı altında Sünni-İslam anlayışı, o da Arap versiyonunun, Arap anlayışının okullarda okutulmasıdır. Akla gelen şu olur; acaba Sünni-İslam anlayışının Arap versiyonundan başka bir versiyonu da mı var? Yani Türk versiyonu yada Suudi versiyonu, yada Afgan versiyonu da mı var? Evet vardır. Açıkça söylemek gerekiyor. Örneğini vermek gerekiyorsa Afganistan Sünni’dir ve Afganistan Sünniliğinin yarattığı olay gördüğünüz gibi Taliban hareketidir. Ama Türkiye’deki Sünni-İslam’ın böyle bir şeyi yaratmadığını, en azından bu güne kadar yaratmadığını gördük. Sünni-İslam kelimesi altında farklı uygulamalar, farklı algılamalar vardır. İşte biz Alevi-İslam anlayışının da, sadece ders kitaplarında okutulan Sünni-İslam’ın değil, ama Alevi-İslam anlayışının ve diğer inanç gruplarının kendi anlayışlarını ders kitaplarına konmasını ve çocuklarımızın daha küçükken doğru bilgilerle donatılmalarını istiyoruz. Bunun için de Alevi-İslam inancını da yani Yunus’un, Hacı Bektaşi Veli’nin, Mevlana’nın, Pir Sultan’ın, Âşık Veysel’in artık din dersi kitaplarında, o dini algılayan insanların modelleri olarak okutulmasını istiyoruz.

 

4. Madde: Devlete ait televizyon ve radyo kanallarında, bütün inanç gruplarının kendi inançlarını ifade için, belirli bir zaman dilimine sahip olmalarını istiyoruz. Biliyorsunuz devlete ait her şey halka aittir. Bugünkü çağdaş devlette, devlet ve halk ikiliği yoktur. Siyaset biliminin tanımları ile bugünkü devlet halkı, siyasetten teşkilatlanmış biçimi olarak tanınıyor. Peki, böyle bir ikilik olmamasına rağmen, neden o zaman devletin televizyonlarında, radyolarında İslam adı altında yalnız Sünni-İslam anlatılıp, yada onun algılama biçimi tüm topluma İslam diye takdim edilir. İslam’ın farklı yorumları çok açık bir biçimde ve demokratik bir toplumun gereklerini yerine getirecek şekilde ve bütünleşmeye çalıştığımız Avrupa’nın standartlarına uygun bir düzeye çıkartılması gerekir. Türkiye Radyo Televizyon Kurumu da aynı şekilde, aynı sorumlulukla Alevi-İslam anlayışına bu yönü vermeli, sadece Alevi-İslam anlayışını değil, başka inançlara mensup yurttaşlarımız da var. Ülkemizde başka dinlere mensup yurttaşlarımız da var. Bu yurttaşlarımızın da; biz inançlarımızı sade yurttaşlar olarak öğrenmek istiyoruz, aynı ülkede yaşayan insanlar birbirimizi inançları ile tanımak istiyoruz ve inançları ile, farklılıkları ile sevmek istiyoruz. Türkiye Cumhuriyeti devleti olarak yarın Avrupa Birliğine tam üye olunduğu zaman, 500 küsur milyonluk bir alanda ve o alanın bir parçası olacağız. Orada yüzlerce mezhep, onlarca din, yüzlerce uygulama var. Türkiye’nin şartları ayrıdır, Türkiye bu uygulamanın dışında kalır, diyebilmek evvela gerçekçi olmaz. Kaldı ki girmeye çalıştığımız, girmek istediğimiz kulübün kuralları ile çelişir. Orada nasıl Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşları varsa inançlarını özgürce icra edebiliyorlarsa, başka dinden inançta olan insanlar da kendi inançlarını icra edebiliyorlarsa, bizim de aynı şeyleri yapmamız lazım. Özellikle iletişime ilişkin kurumlarda.

 

5. Madde: Cemevlerinin yapımına devletçe arsa ve para desteğinin sağlanmasıdır. Yapılacak olan cemevleri, sadece Alevi yurttaşların ihtiyaçlarını görmeye yönelik olmamalı. Oraya, isteyen her Sünni kardeşimiz, her Şafii, yada Hambeli kardeşimiz, yada Musevi, Hıristiyan kardeşimiz gelebilmeli, ceme girebilmeli ve izleyebilmelidir. Bu olanağın sağlanması hem devletin, hem toplumun şeffaflık içerisinde yapılanların gözetilmesine de olanak sağlaması açısından bir zorunluluktur. Ama bunun için güzel cemevlerinin yapılabilmesi, onun içinde para ve arsa desteğine ihtiyaç var ve bunun devlet tarafından sağlanmasını istiyoruz.

 

6. Madde: Türk kavimlerinin müzik olarak ve kültür olarak bugüne kadar en önemli taşıyıcı unsurlarından bir tanesi sazdır. Türkiye inanılmaz bir çelişkiyi yıllardır yaşıyor. Okullarında müzik dersinde, keman, mandolin, piyano, org gibi müzik aletlerinin hepsi tavsiye edilmiştir, bir tek enstrüman hariç, o da sazdır. Saz tavsiye edilmemiştir. Türk kültürünü, Türk edebiyatını, Türk musikisini yüzyıllardır Orta Asya’dan Tuna boylarına kadar taşıyan bu aleti, hiç kimsenin inanamayacağı bir biçimde bugüne kadar okullara müzik aleti olarak tavsiye edilmediğini üzülerek gördüm. Gerçi Sayın Başbakan Bülent Ecevit son görüşmelerimizde bu meselenin halledeceğini söylemişlerdi. Bunun, gerekiyorsa bir yasayla, gerekiyorsa kanun hükmünde bir  kararname ile halledilmesini ve halka duyurmasını talep ediyoruz.

 

 

Ayhan Aydın