Cem Vakfı 9. Olağan Genel Kurulu – Prof. Dr. İzzettin DOĞAN’ın Konuşması

PROF. DR. İZZETTİN DOĞAN’IN KONUŞMASI

 Cem Vakfı

9. Olağan Genel Kurulu

 (29-03-2003)

Bugün gönül isterdi ki sadece Türkiye’de değil, dünyada barışın hüküm sürdüğü ve insanların düşüncelerini, duygularını herhangi bir kısıtlama olmaksızın ifade edebildikleri ve meselelerimizin özgürce tartışabildiği bir ortamda bu toplantıyı yapmış olsaydık. Ama hepiniz biliyorsunuz; bugün çevremizde Türkiye’nin içine sürüklenmeye çalışıldığı bir savaşın gölgesinde bu toplantıyı yapıyoruz. Daha da tatsız gelişmelerin olmamasını ümit ederek bu konuşmayı yapmak istiyorum. Çünkü iki saat önce CNN televizyonunda Amerikan Savunma Bakanını dinliyordum, çok sert bir dille Suriye’yi ve İran’ı tehdit ettiler. Suriye’nin Irak’a yardım ettiğini, eğer bundan derhal geri dönmezse kendisini savaşın tarafını sayacağını açık bir dille ifade etti. İran’a da ona benzer bir ihtar -tabiri yerindeyse- verdi. Savaşın genişleme istidadında olduğu bir dönemde de olsak biz kendi inançlarımız doğrultusunda, yani yaşadığımız şu üç günlük dünya da, insanların birbirini kırmadan, birbirlerini sevmelerini emreden bir İslam anlayışıyla bu toplantıyı yapmayı sürdüreceğiz. Sayın Divan Başkanının da ifade ettikleri gibi biraz da utanarak sizlere hitap ediyorum, çünkü bu faaliyet raporunda benden çok bahsedilmiş. Ben de kendi kendime soruyordum, bu arada Sayın Bakanımız soruyordu: “Hocam nasılsın?” diye. “Vallahi Sayın Bakan, zaman zaman ufak tefek şeyler hissediyorum” diyordum. Demek ki bu çalışmalardan Sayın Bakan bizde epey şeyler bırakmış; koşmuşuz her tarafa, bunun sonucu da ufak tefek şeyler oluyor. Fakat vakfın kuruluşundan bu yana geçen süre zarfında vardığımız noktaya baktığımızda çok önemli bir mesafenin kat edildiğini görmemeye imkan yok. Sayın Cumhurbaşkanlarımızın dahi “Ya çekinmeyin, göğsünüzü gere gere ‘biz Aleviyiz!’ deyin” dediği günlerde, yani insanların Alevi kimliklerinin ortaya çıkması halinde nasıl bir kaderin kendilerini beklediğini bilmemenin korkusu içerisinde ki günlerden, bugün özgürce Alevi İslam inancının, sadece Alevi yurttaşlar tarafından değil Sünni kardeşlerimiz tarafından da doğru biçimde bilinmeye başlanmasının ve büyük bir sevgiyle artık Aleviliğe yaklaşmasının yalnız Türkiye hudutları içinde değil,  Avrupa’da da değil, tüm dünyada Alevi İslam inancıyla ilgili yüze yakın doktora ve yüksek lisans  tezinin hazırlanmaya başlandığı günlere geldik. Alevi İslam inancı neden bu kadar önemliydi? Bunun izahını yapmadan bu vakfın yaptığı faaliyetlerin asıl değerlendirmesini yapmak zordur. Çünkü hepimiz biliyoruz ki, bugün yanınızda cereyan etmekte olan savaşın altında asıl yatan neden, Amerika Birleşik Devletleri’nin 11 Eylül’de vurulmuş olmasıdır. Keza yeryüzünde artık bir medeniyetler, bir uygarlıklar çatışmasının ufukta görüldüğü tezlerinin şiddetle savunulur olmasıydı. Uygarlıklar çatışması derken kastedilen; İslam ile Hıristiyan ve diğer dinlerin çatışmasıydı. Bunun aslında ipuçlarını güneydoğu Asya’da ki çatışmalarda görüyorum. Fakat İslam’ın yavaş yavaş, büyük gücü; hem ekonomik gücü, hem siyasi gücü, hem de askeri gücü elinde bulunduran Batı ülkeleri açısından terörizmle eşit sayılması noktasında adeta genel bir kararlılık doğmaya başlamış olmasının belki de ufkunda Cem Vakfı doğdu ve Alevi İslam inancının İslam’ın gerçek ve doğru yorumu olduğunu, İslam’ın cihat kavramıyla bir terörü destekleyen yorumunu değil, cihatla insan gönlünü fethetmenin, insanı kazanmanın ve barış içinde kazanmanın manasını ifade ettiğini; Hz. Muhammed’in iddia edildiği gibi kılıçla insanları iman sahibi olmaya, İslam olmaya zorlamadığını ve kendisinin sadece meşru müdafaa halinde düşüncelerini, yeni dinin esaslarını insanlığa vermeye çalıştığını ve bu düşüncenin Horasan erenleri tarafından bellerine tahta kılıçlar bağlanarak Anadolu’ya oradan Balkanlar’a, Tuna boylarına kadar gittiklerini söylemeye ilk başlayan Cem Vakfı oldu. Ve tabi ki İslam’ın böylesine barışçıl bir yorumu, sevgiye dayalı bir yorumu, sevgi olmaksızın Tanrıya ulaşılamayacağını ve Tanrıya varmanın yolunun insanı sevmekten geçtiğine ilişkin yorumunun düşünen beyinlerce, kafalarca, çok daha kolay anlaşılmaya ve ilgiyle karşılanmaya başlandığını gördük. Onun için Alevliğin yüzlerce doktora tezinin konusunu oluşturması bir sürpriz sayılmamalıdır ve İslam’ın sadece bugünkü Arap geleneklerinin İslam diye sunularak insanlığa İslam’ın tanıtılamayacağını ama İslam’ın asıl Yunus Emre’de, Mevlana’da, Hacı Bektaşi Veli’de, Kızıldeli Sultan’da da, Otman Baba’da,  Demir Baba’da, Gül Baba’da daha nice baba ve dedelerin koymuş oldukları sevgiye dayalı din anlayışında aranması gerektiği tezi, bugün yavaş yavaş uluslararası camia tarafından anlaşılmaya başlamıştır. İşte Cem Vakfı’nın asıl getirmiş olduğu düşüncede yenilikler ve bu yenilikleri sadece Türkiye’nin içinde tutmayıp, bizim ve sizlerin destekleriyle, verdiğiniz çabalarla Türkiye’nin dışına taşmış olmasının getirdiği sonuç, sadece Türkiye’deki Aleviler için değil, bu ülkede barış içinde yaşamak isteyen tüm inançlı ve inancı olmayan insanlar için de öyledir. Tüm inanç sahipleri için diyorum, çünkü Hıristiyanlarda Müslümanlarda Alevi’nin tanınmasıyla birlikte görüyorlar ve göreceklerdir ki; İslam sadece bir Arap kavminin kendi örf ve gelenekleriyle meczedilerek uluslararası topluma sundukları bir anlayıştan ibaret değildir. Osmanlı İmparatorluğunun ilk iki yüz küsur yılında kılıç sallamadan Hıristiyanlığı Müslümanlaştırmayı sağlayacak güce sahip düşünce sistemi, inanç sistemi ‘Alevilik’tir. Çünkü Türk kavimleri Anadolu’ya geldiğinde Anadolu Hıristiyan’dı ve zaman içerisinde çok az miktarda Hıristiyan kalmıştı ve bunların hiç birisi de bir katliama uğramamıştı. Hiçbir tarihçi, ne doğuda, ne batıda, ne kuzeyimizde böyle bir iddiada bulunmamışlardır. Peki ne olmuştur bu insanlar? Müslümanlığı kabul etmişlerdir. Ama hangi Müslümanlığı, hangi anlayışı? Müslümanlığın Alevi İslam anlayışını. Oniki İmamların, Ehlibeytin, Hz. Ali’ye dayanarak Şah Ahmet Yesevi’yle birlikte, özellikle göçler yoluyla Anadolu’ya getirip Balkanlara kadar giden ve insanları severek, insanların tümünü, bir kısmını dinen diğerini ise Tanrıdan dolayı, itikatten dolayı kardeş olduğunu savunan ve insanların sevilmesi gerektiğini düşünen bir inancın, o dönemde ki engizisyon mahkemelerine kadar giden din anlayışlarını mamül etmesini başarabilmiş olmasını insanlık tarihi Aleviliğe borçludur. Biz bunu Cem Vakfı aracılığıyla, siz kurucuların verdiği destekle ülkemizi aydınlatmaya çalışarak evvela, daha sonra da dünyayı aydınlatmayı çalışarak yolumuza devam ediyoruz. Ve bugün artık Alevi olmanın neredeyse bir imtiyaz, bir ayrıcalık noktasına geldiği bir Türkiye’yi görüyoruz. İnşallah böyle bir dünyayı da göreceğiz. Buraya gelinceye kadar hepinizin bildiği gibi; gerek basından, gerek televizyonlardan, medyadan izlediğiniz gibi, bir tek kişinin dahi burnunun kanamamasını ve üzülmemesini, kırılmamasını sağlamaya çalışan bir politika izledik. Bu politika kelimesini severek kullanmıyorum, burada ‘yol’ manasında kullanıyorum. Çünkü bizim inancımızın gereği oydu. Bir başka ifadeyle; kendi inançlarımızın bize emrettiğini bir yol olarak kabul ettik ve yeni politikaların ardına filan sığınmaya da hiç gerek görmedik. Açık bir biçimde vakfın kuruluşundan bugüne kadar Türkiye’ye gelmiş olan tüm başbakanlarla, tüm cumhurbaşkanlarıyla, -ki o dönemden bu yana iki cumhurbaşkanı ve dört tane başbakan değişti, bugün beşincisidir, onunla da daha önce de İstanbul Belediye Başkanıyken konuşmuştuk- yani beş bakanın tümüyle de, Alevi İslam inancının Türkiye’de uğradığı haksızlıkların -hem de Anayasanın amir hükümlerine rağmen- artık kabul edilemeyeceğini; eğer kendileri çözmezlerse dünyanın kendilerinin önüne bunu bir sorun olarak koyacağını, bunun da incitici olacağını, bir devlet üzerine baskı yada o devlete dayatma şeklinde algılanabileceğini; buna gerek olmadığını; bizim kendi aklımızın, kendi meselelerimizi aramızda çözmeye yeterli olması gerektiğini tüm bu başbakanlarla konuştuk, sayın cumhurbaşkanlarıyla da konuştuk. Ve hiç birisi de “hayır” demedi. Bugün varılan noktada öyle bir hale geldi ki, sadece Türkiye’de ve Avrupa da değil, -yani bildiğimiz klasik Avrupa’da, işçilerimizin bulunduğu Avrupa’da değil- Balkanlarda da Cem Vakfı’nın öncülüğü aranmaktadır; yardımı, desteği aranmaktadır. Bazen, açıkça söyleyeyim, devletin en üst kademelerinde bu konuda Cem Vakfı’ndan yardım destek istemektedirler. Tabi tuhaf olanı, bu desteği isteyenlerin, Cem Vakfı’na bir tek kuruş dahi verirken ellerinin titrediğini görmemizdir. Bundan bir süre önce Balkanlarda yeni bir kulübün, bir siyasi kulübün kurulmakta olduğunu, buraya eski cumhurbaşkanları, eski başbakan ve eski dışişleri bakanlarının alındığını ve bu konuda da Türkiye’yi temsilen eski Sayın Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel ile eski dışişleri bakanımız iştirak ettiklerinde, büyük elçimizin: “Sayın Cumhurbaşkanımız, buradaki Türk soydaşlarımızın önemli bir kısmı Alevi’dir ama bu Alevi yurttaşlar sahipsizlikleri nedeniyle, bugün İran’dan getirip götürülen çocukların yetiştirilerek burada 2500-3000 dolar aylıklarla imam olarak geri getirildiklerini görmekteyiz. Onun için Türkiye bu konuda bir şey yapmalıdır” dediğinde, sayın eski cumhurbaşkanı, sayın eski dış işleri bakanımızla birlikte: “Hocayı arayın. Cem Vakfı bu konu da bir şey yapsın.” demişlerdir. Ve biz zaten oradaki insanlarımızla ilgiliydik, oraya elliye yakın iş adamımızı -bir otobüs dolusu- yollamıştık. Oradan güzel izlenimlerle geldiler; o saf inancın bin küsur yıldır gelen saflığıyla halen uygulandığını söylediler. Zaten bugün aramızda, şu anda, Razgrad’dan, bir cem evinin yapım hazırlıklarını başlatmış olan Veysel kardeşimiz de bulunuyor ve biz bu konuyu bir talimat gibi telakki ettik. Esasen bu konuda hazırlıklarımız olmuştu ve geçen gün Razgrad Belediye Başkanı da ziyaretimize geldi, bir arsanın tahsisini, ucuz bir bedelle Alevi inancına sahip Bulgar yurttaşlara tahsis edeceklerini söylediler. Biz de kendi imkanlarının müsait olmaması nedeniyle, alınan arsaya 5000 dolarlık bir destek vaadinde bulunduk ve o ihalenin de oluşup oluşmadığı konusunda belki Veysel bey buraya gelmişken bize bilgi verecektir. Yalnız Türkiye’de ve Amerika’da değil, Balkanlarda da Alevi hareketi, keza İbrahim Ruhova’nın Kosova’daki devlet başkanının -bir ortak dostumuz marifetiyle- bizi davet ettiğini; kendilerinin de bu konuda Bektaşi Alevi olduklarını ve görmek istediklerini söylediklerini de size bildirmek isterim.

Sevgili misafirlerimiz ve değerli vakıf kurucularımız;

Bu görüşmediğimiz dönem de her ne kadar raporda yer aldıysa da, kendim de özenle altını çizmek istediğim yeni bir gelişmeyi ve Türkiye’de artık sosyal yaşamın her alanına ağırlığını koyacak düzeyde bir bilincin oluşmakta ve gelişmekte olduğuna tanık olduğumu söylemek istiyorum. 600’a yakın derneğin, daha doğrusu 630 derneğin katılımıyla gerçekleşen 31 Ağustos toplantısından bu yana 100’e yakın dernek daha katılmıştır. Yani şu anda 750’e yakın dernek ve vakıf bizim düşüncelerimizi paylaşmakta ve rezervsiz olarak paylaşmakta ve önümüzdeki bir iki ay içerisinde kendilerine o toplantı da verdiğimiz sözü tutmak üzere, hangi siyasal gelişmelerin, talep ettiğimiz haklar karşısında hükümetten, hangi noktada olduklarını beraberce mütalaa etmek üzere bir toplantı düzenleyeceğiz. Belki Irak savaşı nedeniyle bu meselelerde mümkün olduğu kadar sesimizi çok yükseltmeden ama kendi isteklerimizden de en ufak bir taviz vermeden hedefe varmak için gerekli çalışmalarımızı da sürdüreceğiz. Bu amaçla seçim sonuçlarında, AKP hükümetinin Türkiye’de seçimleri meşru bir biçimde kazanmış olması ve iktidar olması nedeniyle, kendi seçim bildirgelerinde ve hükümet programında Anayasanın 10’uncu maddesinin kendisini zikretmeden ama gereklerinin tümünün yerine getireceklerini beyan etmiş olmalarını göz önünde bulundurarak; kendilerine bu beyanlarını ve gereğini yerine getirmeyi; bu amaçla kamuoyuna açıklama yapmaya davet ettik. Sayın Abdullah Gül’ün başbakan olduğunun hemen ertesinde, yani araya fazla zaman koymadan ve bizim kamuoyunda bir basın toplantısıyla yada daha çok ses çıkaracak yöntemleri seçerek kendi isteklerimizi yeni hükümete iletme yöntemini seçerken “Canım yine mi çıktı bu Aleviler ortaya? Acaba arkalarında hangi devlet var?” gibi bir suçlamayla karşı karşıya kalmamak için bu tür yolları denemedik ama hukuken bu konunun takipçisi olduğumuzu ve çok daha da artan bir yoğunlukla bu talepleri yeni hükümete intikal ettireceğimizi ifade etmek üzere başbakan sıfatıyla sayın Abdullah Gül’e yazdığım mektubu müsaade ederseniz okumak istiyorum:

“Sayın Abdullah Gül, Başbakan Ankara.

Sayın Başbakan,

Türkiye’mizin çok nazik bir döneminde, ülkede ki sosyal ve siyasal havayı ağırlaştırmamak ve istismarına vesile olmamak için, Alevi yurttaşlara sizden önceki siyasal iktidarların devlet adına 1997’de Hacı Bektaş’ta verdikleri ama hale devlet organlarının yerine getirmediği haklar konusunu, medya ve basın aracılığıyla dikkatinize sunmak yerine bir mektupla ulaştırmayı müsamahanıza güvenerek daha uygun buldum.

Sayın Başbakan,

Bildiğiniz gibi Türkiye sınırları içinde 25 milyonu aşkın insanımız İslam’ı, Alevilik dediğimiz inancı; Kuran-ı Kerim buyruklarını saz eşliğinde; kadın erkek bir arada ve genelde cem evleri dediğimiz mekanlarda; dede yahut baba olarak adlandırılan kişilerin huzurunda herkese açık olarak icra ederler. Uzun yıllar Anayasanın açık ve emredici hükümlerine rağmen, din hizmetlerinin yürütülmesinde ve din hizmetlerine genel bütçeden ayrılan paylardan Alevi yurttaşlar; Alevi, Bektaşi ve Mevleviler yararlandırılmamışlardır ve bu yurttaşlarımız yok sayılmışlardır. Bütün iyi niyetli çabalarımıza ve barış içinde demokratik hukuk devletinin sınırları içinde kalmaya özen göstererek, Anayasanın 10’uncu ve 136’ncı maddelerinin yurttaşlara ayrım yapılmaksızın uygulanmasını sağlamayı mümkün kılamadık. Bildiğiniz üzere; 31 Ağustos 2002 tarihinde Türkiye’nin ve dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen 630 dernek ve vakıf temsilcilerinden oluşan delegelerin oluşturdukları İstanbul toplantısında oy birliğiyle kararlaştırılan ve 6 noktada toplanan istekler tüm siyası partilere bildirildi ve seçim sırasındaki meydan mitinglerinde bu istekler karşısında ki düşüncelerini açıklamaları istendi.

Sayın Başbakan,

Türkiye’deki seçmen oylarının % 98’ini temsil eden siyasal partiler açıkça isim telaffuz ederek, yahut sizin partinizin yaptığı gibi isim belirtmeden, ancak diğer partilerin hiç de gerisinde kalmayan bir tavırla, hem seçim bildirgenizde, hem de hükümet programında “tüm yurttaşların yasalar önünde ki eşitliğinin, inanç ve ibadet özgürlüğünün Avrupa Birliği standartlarında sağlanacağı” taahhüdün de bulundunuz. Henüz çok yeni bir iktidar olmakla beraber böylesine sosyal barışla doğrudan ilgili bir konuyu ihmal etmiş olacağınızı düşünemeden, TBMM’ye sevk edilen yeni bütçeden, Anayasanın emri gereği Alevi yurttaşlara ayrım gözetmeksizin, inançlarının gereğini yerine getirmek üzere nasıl bir çözüm sunduğunuzu merakla beklediğimizi bildirmek istiyorum. Esasen Avrupa Birliği İlerleme Raporu’nda da belirtildiği üzere; Türkiye’nin bu konuda 2004 yılına kadar, yani bu yılın sonuna kadar gerekli değişiklikleri yapması gerektiği de muhakkak ki bilgileriniz dahilindedir.

Sayın Başbakan,

Bu konuların daha ayrıntılı bir biçimde yüz yüze konuşmayı ve bu amaçla bir randevu istemeyi de arzu etmekteydim. Ancak Irak sorunu ve başka birikmiş bir çok konunun sizleri randevu vermekte zorlayabileceğini düşündüğüm için bu konuyu sizin takdirinize bırakırken -yani randevu konusunu- TBMM’ye sevk edilecek bütçede Alevi yurttaşlar için herhangi bir olumlu yaklaşımın sergilendiğine tanık olmamamız halinde, siyasetçilerden ve parlamentoyla, hükümetten umudumuzu keserek, yargı yoluyla binlerce dava ile gidileceğini belirtmeyi iyi niyetli sorumlu bir yurttaşlık görevi olarak kabul etmenizi diler, bu vesile ile Kurban Bayramınızı kutlar sevgi ve saygılarımın kabulünü rica ederim. “

Her yeni hükümetten beklentilerimiz, hem de bu beklentilerin bu bütçe döneminde yerine gelmemesi halinde, hareket tarzımızı da kendilerine açıkça ve iadeli taahhütlü mektupla bildirilmiştir. Haklı olarak: “Peki Hocam, buna bir cevap geldi mi?” diyeceksiniz. Açık bir cevap gelmemiş olmakla birlikte örtülü yada dolaylı bir cevabın geldiğini söylemek mümkün ama gelen cevap açık değildir. Bununla neyi kastediyorum, 1998’de yani Sayın Ecevit hükümeti döneminde kabul edilen bir yasa bu hükümet döneminde yürürlüğe girmiştir: İnsan Hakları konusunda temel hak ve özgürlüklerin Avrupa standartlarına ulaştırılması konusunda o günkü hükümet dönemine hazırlanan bir yasa gereğince, Başbakanlık bünyesinde bir ‘İnsan Hakları Danışma Kurulu’ kurulmuştur. Bu kurula Türkiye’nin en büyük sivil toplum örgütleri davet edilmiştir üye olarak ve bunun içinde Cem Vakfı da vardır. İlk toplantısı yapıldı. Beş bakanlık müsteşarı ve başbakanlık müsteşarının da dahil olduğu bu kuruluşu aslında doğru atılmış bir adım olarak görmekteyiz. Sivil toplum örgütlerinin devletle bütünleşmesi ve sivil toplumun sorunlarının en üst düzeyde, hem başbakanla, cumhurbaşkanıyla ilgili makamlara götürülmesini sağlayacak ilkelerle donatılmış olan bir kurum bu. Bu kurumda yapılan konuşmaların ilkini bendenize verdiler ve kendilerine “bu kurum, ciddi bir kurum imajını eğer sergilemek istiyorsa; kamuoyunda ağırlığı olan bir kurum haline dönüşmek istiyorsa yapması gereken, ele alması gereken, çözümünü bulması gereken ilk konunun; Alevi yurttaşlardan esirgenen haklar meselesi olduğunu” söyledim. Bunu bir hukukçu özelliğimle söyledim. Çünkü bu hükümetin ilk günden beri, ‘her ne pahasına olursa olsun Avrupa Birliği’ne girmek ve oraya tam üye olmak’ politikasını yürüttüğünü, hem sayın genel başkanları -bugünkü sayın Başbakanın-, hem de o günün başbakanı sayın Abdullah Gül ifade ettiler ve Kopenhag’da, biliyoruz önemli ölçüde gayret sarf ettiler Avrupa Birliği’ne üyelik müzakerelerinin başlaması için. Şimdi, hem Avrupa üyeliğine girebilmek için bu kadar büyük bir çaba içinde olacaksınız, hem de Avrupa uygarlığının, Avrupa Birliği’nin üzerine bina edildiği temel ilkelerde, yani temel hak ve özgürlüklere ilişkin konuda, “Aleviler” konusunda Türkiye bu kadar geride olacak! Bu kabul edilemez. Bu sadece bizim açımızdan değil; zaten Avrupalı 15 ülkenin de Türk hükümetine sundukları İlerleme Raporu’nun gereği olarak; bu yıl sonuna kadar Türkiye’den bu konuya -Cem Vakfı’nın ifade ettiği ilkeler doğrultusunda- çözüm bulunması istenmiştir. Binaenaleyh bu kurum; başbakanlık bünyesinde kurulan İnsan Hakları Danışma Kurulu bu konuyu çözmek zorundadır, bu dediğim konuyu. Kurumun başkanı, sivil toplum örgütlerini, sayısı daha fazla olduğu için devleti temsil edenlerden karma bir komisyon, bir kurul, bir profesör arkadaş, İsmail Kamoğlu ismindeki bir arkadaş seçildi. Ben görevlerim sebebiyle kabul edemeyeceğimi söyledim ama Cem Vakfı olarak bizim kurulda yerimizi almaya devam edeceğimizi de söyledim. İkinci toplantının bu önümüzdeki ayda yapılacağına dair dün sayın başbakanlıktan bir davet mektubu aldım. Burada da toplantıdan önce gerçekleştirilmesi istenen hususların belirtilmesi ve bu konuda bir raporun tartışmaya zemin hazırlamak üzere kendilerine iletilmesi istenmektedir. Biz Cem Vakfı olarak, siz, bu vakfı kuranlara ve bugün bu toplantıyı izlemek üzere Ankara’dan, dünyanın başka yerlerinden, Balkanlar’dan gelen, Avrupa’dan gelen dostlarımıza açıkça söylemek istiyorum: bizim tavrımız bellidir. Eğer 700 küsur trilyon liranın din hizmetlerine ayrıldığı bu bütçede, Alevi yurttaşlara payları verilmezse, Türkiye’nin Avrupa’yla ilişkilerinde bu hükümetin takınacağı tavır ne olursa olsun, biraz önce ifade etmeye çalıştığım gibi, bu ülkenin siyasi kadroları, yani bugün meclisteki siyasi partilerin ve icra organının bunun gereğini yerine getirme göreviyle / sorumluluğuyla karşı karşıya olan kurumlarından ümidimizi keseceğiz ve binlerce davayı da bu hakların alınması için; Cem Vakfı’nın ve Alevi yurttaşların, özellikle 750 derneğin kendi mensuplarıyla, buradaki ve Avrupa’daki yurttaşlarla, Alevi’siyle, Sünni’siyle, hiçbir ayrım olmaksızın bir haklar meselesi olduğu için, bir sosyal barış meselesi olduğu için, herkesin meselesi olduğu için, herkesin dava hakkı olduğu için, binlerce davayla bu hükümeti muhatap kılarız; eğer TBMM’den din hizmetlerine ayrılan 700 küsur trilyon lira sadece Diyanet İşleri’nin bugüne kadar ki uygulamalarının devamı olarak kullanırlarsa. Bunu vakfın başkanı olarak söylemeyi bir görev olarak kabul ediyorum.

Sevgili dostlar,

Çok fazla vaktinizi almak istemiyorum, ama biliniz ki; bu vakıf olarak bizim çok önem verdiğimiz, bu yıl gerçekleştirmeyi hedef aldığımız iki önemli konu var. Alevi İslam anlayışını bugüne kadar getirenler; bütün zahmetlere rağmen gerek Balkanlar’da, gerek Anadolu’da, gerek Kafkaslar’da dede ve babalar dediğimiz insanlardır. Bu insanların, çünkü ne zaman, mesela Diyanet İşleri Başkanı karşımıza: “Hocam, peki ama sizin bu İslam anlayışını öğretecek dedeniz yok ki. Olanlar da, yani çok affedersiniz ama çok az bilgiye sahip” gibi gerekçelerle gelir. Ama şu bir hatadır; Türkiye’de hala hepimizin saygıyla önünde eğileceğimiz yüzlerce dede ve baba var. İki seneden beri tüm Türkiye’yi tarattık ve belirli bir noktaya da gelindi. Önümüzdeki birkaç ay içinde, dediğim gibi, savaşın Türkiye’ye getirebileceği ağır sorumlulukların bizim hareketimizi şu yada bu şekilde yorumlatmaya fırsat vermemesi açısından, tarih belirtmiyorum ama kısa süre içerisinde ‘Dedeler Babalar Meclisi’ni topluyoruz. Mümkün olduğunca her ocaktan yeterince temsilciyi ve bu temsilcileri seçerken dede ve baba olarak sadece bir aileden bir soydan gelmelerini esas almıyoruz üç önemli kıstas koyuyoruz. Birincisi bilgili, bilgin olacak; ikincisi yüksek ahlak sahibi olacak, yani eline, beline, diline gerçekten sahip olduğunu tüm halkın belirttiği insanlar olacak; üçüncüsü de halkın sevgisini kazanmış olacak. Yani halk arasında sevilen, yüksek ahlak sahibi ve bilge dedelerden oluşan bir Dedeler Babalar Meclisi kuracağız ve böylece bugünkü siyasi iktidara gerekli kadroların verilmesini, gerekli tahsisatın verilmesini sağlamak suretiyle, artık 24 saat onlarla, Alevi yurttaşların sorunlarıyla uğraşacak, kendi kurumları organize olacak ve böylece Aleviliğin tarihsel bakımdan demokratik bir dünya da yeniden ayakları üzerine dikilip yürümesini sağlayacak, buna zeminleri de hazırlamış olacağız Cem Vakfı olarak. Buna 750 dernek ve vakıf da destek veriyor, çünkü oy birliğiyle alınan kararlar içerisinde bunun da yeri vardı. Keza ikinci önemli yapmayı düşündüğümüz toplantı da yine bu vakfın faaliyetleri arasında. Bu 750 derneğin ve vakfın yeniden bir araya getirilmesi; bu sefer Orta Asya cumhuriyetlerinden de temsilcilerin, Kafkas ve Balkanlar’dan temsilcilerin katılımıyla oluşacak büyük bir kurultayı toplamak şeklinde tecelli edecek. Buna hem hükümeti, hem sayın Cumhurbaşkanımızı, hem de sayın siyasi parti liderlerini, yani gerek mecliste bulunan, gerek meclisin dışında bulunan siyasi partileri de davet edeceğiz.

Şimdi neden bütün bu konular üzerinde bu kadar durduk ve ben şahsen sizden birisi olarak ama 39 yıldır üniversite de ‘Devletler Hukuku’ dersi veren bir kişi olarak son 11 yılımı neredeyse hemen hemen bu konulara tahsis etme ihtiyacı duydum? Bu keyiften olmadı, tahmin edebileceğiniz gibi çok yorucu bir iş, çok zahmetli bir iş. Hatta bazen siyasetçilerle görüştüğümüz zaman da onlar bana takılmadan ben takılıyorum: “Siyaseti siz yapıyorsunuz, halbuki siz koşturursanız sağa sola anlaşılabilir bir şeydir, çünkü;  görevinizin gereğidir. Ama bana ne oluyor?” Biraz önce faaliyet raporlarında gördüğünüz gibi o raporu ben düzenlemedim. Eğer öyle olsaydı İzzettin Doğan ismini görmezdiniz orada. Arkadaşlar düzenlemiş. Ama şu bir vakıa; Türkiye’de ve Avrupa’da neredeyse hiç durmadan on bir yıldır, ya konuşmalar yaparak, ya çalışmalar yaparak bu olayı gerçekleştirmeye çalışıyoruz, barış içinde. Bu ülkede yeni bir anlayışın ama bin küsur yıldır bu ülkenin harcını, en güzel değerlerini oluşturan harcını, neden böyle yapıyoruz, yani değer miydi? Biz değer kabul ettik. Çünkü Türkiye’de bu sorun çözülmeden, Türkiye’de demokrasinin derinlik kazanmasına, Türkiye’de barışın gerçekleşmesine olanak yoktur. Eğer yaşadığımız modern çağda Paris Şartı’nın imzalanmasından sonra insan hakları konusunda, temel hak ve özgürlükler konusunda artık büyük devletlerin diğerlerine müdahale hakkı bir hak haline dönüşüyorsa ve devletler de yurttaşlarına artık diledikleri gibi bir muamele edemiyorlarsa; temel hak ve özgürlükler konusunda uygar toplumların benimsedikleri standartları sağlama mükellefiyetiyle karşı karşıya iseler, Mustafa Kemal’in Türkiye’sinde de Alevilerin artık bu kadar ıstırap çekmemesi gerekir, bu kadar ayrımcı bir muameleye tabi kılınmamaları gerekir ve bu kadar görmezden gelinmemeleri gerekir. Siyaset yapanlar için bu hakların yerine getirilmesini sağlamak bir lütuf değildir, bir görevdir, zorunlu bir görevdir, mecburiyettir. Bunu tüm siyasi partileri böyle bilmelidir. Bu sadece bir oy peşinde koşma olayı değildir, bu Türkiye’nin barış içinde, demokratik bir ülke olarak, başı dik bir ülke olarak yaşaması sorunudur. Bunun yerine getirilmesi gerekiyor. İşte onun içinde bütün bu gayretlere girmeyi, bu zahmetlere girmeyi göze aldık. Esasen dikkatinizden kaçmamış olması gerekir Türkiye’nin uzun yıllardan beri -1965’lerden bu yana- yanlış politikaları, devletin yanlış yönetilmesi, bugün Türkiye’de artık bir İslam devleti modeline doğru gidişin kapılarını aralamaktan da öteye, onu savunan bir siyasi partiden kopan bir partiyi iktidara getirecek boyutlara varmıştır. Oysa Mustafa Kemal’in Türk halkı ve arkadaşlarıyla başardığı devrimin insanlık tarihinde başka bir örneği, başka bir eşi de yoktur. Böylesine bir devrimin tehlikeye düşürülmüş olması, hem de demokratik yoldan, bu sadece Türkiye’yi yönetenlerin aymazlığının sonucudur; devleti yönetenlerin yanlışlıklarının sonucudur. Biz bu halkanın bir parçası olarak Alevi’siyle, Sünni’siyle birlik içinde, Alevi yurttaşların İslam anlayışlarının yasaların güvencesi altına alınıp, din hizmetlerden gereken paylarını aldıklarında Türkiye’nin zorlu yola gireceğini ve siyaset yapanların da artık diledikleri gibi Alevileri yem olarak kullanamayacakları bir Türkiye’ye tanık olma imkanını bulacaklarını düşünüyorum.

Sevgili kurucular, değerli misafirler,

Beni sabırla dinlediğiniz için hepinize çok teşekkür ediyorum. Sözlerimi bitirirken hepinize en içten saygılarımı sunuyorum ve bu konuda çabalarını hiçbir zaman yadsıyamayacağımız sayın Bülent Ecevit’in eşi Rahşan Hanımefendinin hastalığı sebebiyle geçmiş olsun dileklerimi sunuyorum. Çetin Doğan Paşanın (1. Ordu Komutanı) bugün bir kalp rahatsızlığı nedeniyle bir saat önce hastaneye kaldırıldığını bir gazeteden telefon açıp: “Hocam akrabalığınız var mı? Size bir şeyler sormak istiyoruz.” demeleri üzerine öğrenmiş oldum, onun için huzurlarınızda ona da geçmiş olsun dileklerimle toplantıda ki konuşmamı şimdilik bitirmek istiyorum.

Hepinize saygılar sunuyorum.

 

* Cem Vakfı kurucularının, yönetim kurulu üyelerinin ve şube başkanlarının katıldığı, büyük bir olgunlukla gerçekleşen; birçok üyenin söz alarak görüşlerini açıkladığı; yeni yönetim kurulu üyelerinin seçiminin yapıldığı Cem Vakfı Olağan 9. Kurultayı Alevi – Bektaşi – Mevlevi toplumunun haklı beklentilerine yanıt alınması için Cem Vakfı’nın bugüne kadar sürdürmüş olduğu çalışmaların bundan böyle de devam edeceği şeklinde ortak görüş birlikteliği sağlanarak sonuçlandı.