BALKANLAR GERÇEĞİ (2)

PROF. DR. İZZETTİN DOĞAN’LA

BALKANLAR GERÇEĞİ

(2)

AYHAN AYDIN

CEM TV,  “GELENEĞİ YAŞATANLAR” PROGRAMI

 

 

Sevgili Dostlar Merhaba bugün de sizlerle beraber olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Geleneği Yaşatanlarla, Alevi İslam anlayışını bugüne getirenlerle dosttan dosta muhabbelerimiz sürüyor. Dedeler, babalar, ozanlar ve bilge insanlar Hak Muhammed Ali sevgisini ve saygısını bugünlere getirenler, yürüyen cemler birlikler ve beraberlikler ve güzel ülkemiz, güzel bayrağımız, Atatürk’ümüzün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve birliğimiz beraberliğimiz kardeşliğimiz..

Evet dostlar, Türkiye’nin ulusal birliğinde Alevi-Sünni soğukluğunun giderilmesinde ve tarihlerde geri kalmasında en büyük emek sahibi olan, geleceği en büyük onurumuz olarak gösterebileceğimiz önder bir isimle beraberiz; Prof. Dr. İzzettin Doğan Hocamızla birlikteyiz. Kendisiyle bir önceki programda Balkanlar konusuna girmiştik. Balkanların tarihsel sürecini almıştık. Devletlerin kuruluşlarını Osmanlı’da ilerleyişini, toplumsal sosyal kültürel yapıyı kendisinden dinlemiştik. Ve devamında bu programda da acaba Balkanlar’da 1877’den sonra yani Türk-Rus Savaşından sonra neler yaşandı? Balkan Savaşlarından sonra neler yaşandı ve bugün orada yaşayan insanlarımızın durumu nedir? Çok sıkıntılar çileler çektiler ama bugün görüyoruz ki daha huzurlular, daha mutlular. Bunun nedenleri nedir ve Cem Vakfı’nın Balkanlar’da yapmış olduğu çalışmaları sevgili Hocamızdan dinleyelim. Efendim bizi kabul buyurduğunuz için çok teşekkür ederiz.

Efendim, Seyid Ali Sultanlar, Sarı Saltuklar, Otman Babalar, Demir Babalar Alevi İslam ışığını Balkanlara taşımışlardı. Ve o felsefeden etkilenen farklı uluslar da farklı inançlar da gelip o dergahlarda hamken pişmişlerdi. Olgun insan, kamil insan olmanın yollarını tasavvufta bulmuşlardı. Bu nedenlerle de oradaki hangi milletten olursa olsun, hangi kökenden olursa olsun o insanlar o ulu zatlardan ilham almışlardı. Fakat tabi gün geldi Osmanlı da geriledi. Orada da sıkıntılar yaşandı, orada da toprak kayıpları başlandı ve 1877’den sonra da tam bir yıkım diyebileceğimiz maalesef bir felaketle karşı karşıya kaldık. Türkler Balkanlardan kovulmak istendi, öldürülerek, kırılarak, sürülerek… Bunun nedeni neydi Hocam, bu süreci biraz irdeleyeli?.

 

Teşekkür ederim. Geçen programda tarihsel süreç içerisinde, tarihsel süreci irdelemeden bilmeden bugünü yorumlamanın kolay olmadığını söylemiştim ve onun için de Balkanlar’daki Avrupa’daki özellikle ulus-devlet sürecini ve kilise-devlet ilişkisini çok kısa biçimde de olsa izah etmeye çalışmıştık ve oradaki siyasal sistemin yaratmış olduğu vatandaşın yöneticiye karşı kin ve nefretini bileyen olayları ana hatlarıyla ana çizgileriyle söylemiştim. Ve yeni gelen bir dinin Osmanlılarla birlikte İslam’ın ve çok daha yüksek değerler getirdiğini gördüğü için de yavaş yavaş Balkanlar’ın Müslümanlaştığını söylemiştim bu Alevi İslam anlayışı sebebiyleydi. İnsanların tümünü, renkleri ırkları, dil, din, cinsleri ne olursa olsun, kucaklanması gerektiğini, 72 millete aynı gözle bakılması gerektiği düşüncesinin İslami temelleriyle birlikte Balkanları fethettiğini söylemiştim. Tabi bu fetih düşüncesi yani İslam’ın Balkanlarda yayılması olayının şüphe yok ki Türk tarihinin kendi içindeki gelişmelerle çok yakından ilgisi var.

Yani eğer Osmanlı Devleti 1517’den itibaren Mısır Seferinden sonra bundan böyle devletin mezhebi Hanefilik’tir, Sünnilik’tir diye resmi bir mezhep edinilmemiş olsaydı ve bu mezhebi ülkede egemen kılmak için cebir ve şiddete başvurarak insanları Sünnileştirme olayına girmeseydi Balkanlar’daki gelişmeyi, tahmin ediyorum ki Avrupa’nın durdurma şansı yoktu. Çünkü Avrupa o dönemde çeşitli küçücük devletlerden oluşan daha önceki programda ifade ettiğim gibi derebeyliklerden oluşan bir Avrupa’nın mütecanis yeknesak ve insani değerleri ön plana çıkartan bir İslam anlayışıyla Balkanları fetheden Osmanlı’nın karşısında Avrupalının da durması fevkalade zordu. Bu siyaseten belki başka güç odakları oluşabilir ve Osmanlı’yla dengeleri kurabilirdi ama felsefi ve kültürel manada İslam’ın gelişmesinin ve Avrupa’nın Müslümanlaşması olayının önünü tıkayamazlardı, onun önüne geçemezlerdi.

Ne zaman ki Sünni İslam’ın devletin mezhebi haline resmen dönüşmesi 1517’yle gerçekleşti. Ondan sonra Osmanlı İmparatorluğunda zaten bir duraklama sonra yavaş yavaş gerileme ve çöküş döneminin gelmeye başladığını görüyoruz.

Burada açıkça söylemekte yarar var, eğer Alevi İslam anlayışı ve Alevi İslam ahlakı, Ahilik dahil toplumun sosyal ve ekonomik modelini eğer oluşturmaya devam etseydi ve insanlığı kucaklamaya dayalı bir politika Balkanlar’da güdülmeye devam etseydi, şimdi Budapeşte’de yatan Gülbaba yanında diğer başkentlerde, Prag’da da ne bileyim belki Paris’te de hiç mübalağa etmeden belki Londra’da da yine bu büyük düşüncenin İslam düşüncesinin çok önemli bir etkinlik alanı oluşturacağını görmek mümkündür.

Ama Sünni İslam’ın devleti egemen kılmasıyla birlikte olan şuydu, yani bir kere değerler sistemi değişmeye başlamıştı, cebir ve şiddet şedit bir biçimde uygulanmaya başlamıştı devletin kendi yurttaşlarına karşı.

İkincisi Hıristiyanlığı kucaklamak yerine onu itmek ve ezmeye yönelik bir felsefi yaklaşım ortaya çıkmıştı. Yani biraz daha derinleştirecek olursak olayı, cihat kavramı farklı bir mana ifade etmeye başlamıştı. Eskiden o bölgeye giden İslam düşünürlerinin ifade ettikleri cihat baş kesmeyen bir cihat anlayışıydı, gönül fethine dayalı bir cihat anlayışıydı. Ve onun için de halkı, egemen iktidarların altındaki ana tabanı halkı, Osman’ı çok kolayca kendisine doğru çekebilmişti, Balkanlar’ın Alevileşmesi Bektaşileşmesi gerçekleşebilmişti. Onun için bugün Arnavutluk hala büyük ölçüde Bektaşi’dir. Kosova, Makedonya önemli ölçüde Alevi Bektaşi’dir. Bulgaristan hala önemli ölçüde, büyük dergahların bulunduğu Bulgarların da yani Hıristiyanların da diğer dinlere mensup olan insanların da mezhepleri mensup insanların da gidip ziyaret ettikleri Odman Babaları, Akyazılı Sultanları, Demir Babaları kalmaya devam edebilmektedir.

Ben kendim de tanık oldum oradaki özgürlükler konusunda mücadele veren Hak ve Özgürlükler Hareketi’nin başında bulunan çok değerli bir bilim adamı siyaset adamı Sn. Ahmet Doğan’la birlikte oradaki bazı millet vekilleriyle Razgat’taki belediye başkanı ve valiyle birlikte ayrıca Azerbaycan Büyükelçisi, Kırgızistan Büyükelçileriyle birlikte gidip ziyaret ettiğimizde Demir Baba’yı on binlerce insanın toplandığını gördük. Bunların hepsi Alevi Bektaşi değildi. Hıristiyanlar da vardı, onlar da oraya her yıl o tarihlerde birkaç defa gelip büyük ölçüde yüz sürerlermiş, dua ederlermiş, kendilerine göre o inanç ailesine onlar da katılırlarmış. Yani böyle bir yapı arkadan Sünni hegemonyanın Osmanlı’ya egemen olmasıyla birlikte farklı bir yapıya da dönüşmeye başladı.

Oraya yollanan yani Şeyhülislam’ı temsilen yollananların ve fetvaların niteliği değişti. Uygulamaların niteliği değişti. Oradaki insanların inançları üzerinde baskılar oluşmaya başladı. Ve bunlar kendiliğinden gelen insanları bu sefer daha çekingen hale dönüştürmeye başladı. Ve Osmanlı’ya karşı halkta derebeyliğin yaratmış olduğu o büyük öfke büyük kin yavaş yavaş Osmanlı’ya doğru dönmeye başlamış. Yavaş yavaş Türklere doğru dönmeye başlamıştır. Ve bu psikolojik faktörler tarihsel analizlerde bakıyorum bugün hiç hesaba katılmıyor. Oysa Alevi İslam anlayışı eğer Balkanlar’da yaşamaya devam edebilmiş olsaydı, yani Osmanlı’nın 1517’den sonra Sünnileşmesinden sonra eğer bu Sünnilik olayı Alevlik olay diğer Şafilik olay yani İslam’ın başka yorumları yan yana yaşabilseydi ve devlet 1517’den önce olduğu gibi insanların inançlarına müdahale etmeseydi hiç şüphe yok ki İslam düşünürleri Alevi kesimin düşünürleri Avrupa’da çok daha uzağa gidebileceklerdi.

Bugün Macaristan’a kadar görebildiğimiz dergahların yanında belki ta okyanuslara kadar gittiğinizde görebileceğiniz birçok dergaha tanık olabilirdik.

Şimdi bu psikolojik gelişme ve Sünnileşme olayı Osmanlı’nın devlet yapısında giderek de sadece Osmanlı İmparatorluğunun duraksamasına daha sonra da gerilemesine en önemli nedeni oluşturmakla kalmamıştır, Balkanlarda da dediğim gibi Balkan halklarının Avrupa’nın özellikle kilisenin, çünkü baktılar ki İslam karşısında dayanamıyor, Hıristiyanlık geriliyor, sürekli İslam mesafe kat ediyor. Sonuç vermemiş olduğu için de daha önce, baktılar ki kültürel üstünlük açısından da büyük bir kayıp içerisindeler ve güçlerini birleştirmeye çalışarak bu sefer hem Osmanlı’yı durdurmaya, durdurduktan sonra da Balkanlar’dan atmaya ve Avrupa seferlerini artık tarihe gömmeye karar vermek için sık sık bir araya gelmeye başladılar. Batı’da kutsal birlikler kuruldu. Rusya’yı da yanlarına aldılar çünkü tek başlarına Osmanlı’yla başa çıkamıyorlardı daha önce. Neden? Çünkü halk Osmanlı’ya karşı bir teveccüh içinde, bir temayül içerisindeydi. Daha sonraki gelişmelerle halktaki bu Osmanlı’ya karşı olan teveccüh yerini önce bir tedirginliğe bıraktı, daha sonra da o kendi monarklarına kendi derebeylerine karşı, krallarına karşı duydukları duygular, bu sefer Osmanlı’ya karşı dönmeye başladı ve halkları da kendi yanlarına almaya başladılar kilisenin öncülüğünde.

Ve Osmanlı’yı Balkanlar’dan, Avrupa’dan atmaya gayret ettiler.

Bunun için milliyetçilik hareketlerini özellikle teşvik ettiler, tahrik ettiler.

Balkanlar’ın önemli ölçüde parçalanması ve bugünün modern kavramıyla bağımsızlaşması, bağımsız devletler haline dönüşmesi, böylece Osmanlı’nın küçülmesi süreci başladı. Ayaklanmaları birbiri ardına başlattılar, tahrik ettiler. Mora Yarımadası, arkadan Atina, arkadan tüm Yunanistan’a yayılan başkaldırılar bildiğimiz gibi her tarafa yayılmıştır.

Avrupalı devletlerin, o zamanki büyük devletlerin, Fransa, İngiltere, Almanya gibi devletlerin himayesiyle önce özerklik verilmesine geçilmiştir, Balkanlar’da özellikle bu yöntem uygulanmıştır. Mesela Bosna Hersek’te önce idarenin terki devir olmuş, idare devredilmiş ama sadece egemenliğin değil, sözde egemenlik Osmanlı’da kalmaya devam etmiştir ama idarenin kendisi o bölge halkına binaenaleyh oradaki krala ya da orada yönetici her kimse oradaki derebeyi kimse onlara verilmek suretiyle yavaş yavaş Osmanlı parçalanmaya başlamıştır. … Buna salam politikası, diyorlar uluslar arası politikada ilişkilerde. Salam politikasıyla Balkanlar birer birer önce ayaklandırarak ondan sonra himayelerini bahşederek sonradan Osmanlı’dan idarenin telkini  isteyerek ve bunlara idareyi bırakıp “Canım siz merak etmeyin egemenlik hakları yine sizindir, burası sizin toprağınızdır…” diye diye Kıbrıs’ta dahil bu şekilde birçok yeri Osmanlı Devleti’nden koparmaya başlamışlar ve Türkleri oralardan atmanın yollarını aramışlardır.

Özellikle Balkanlar’da Sırbistan Karadağ bölgelerinde önemli ayaklanmalar oluyor çete savaşlarına ağırlık veriyorlar ve Arnavutluk’tan tutun bütün o Sırp ve Karadağ Bölgesinde Osmanlı yöneticilerine, yönetimlerine hücum eden çeteler kuruluyor. Çetecilikte Balkanlar’ın üstüne yoktur. Onun için Ruslar da epey mücadele etmişlerdir bütün buraları ele geçirmek için. Ama o Balkanlar’daki, Osmanlılara karşı uyandırılmış olan çetecilik ruhu sayesinde çete savaşlarıyla Rusya’ya esir olmaktan kurtarmışlardır Balkanları. Bu konuda çok tecrübe sahibidirler. Çok beceri sahibidirler. Onun için kolay olmamıştır Balkanları ele geçirmek. Türklerden başka da bu kadar uzun süre oralarda kalmış başka bir ulus yoktur, başka bir halk yoktur. Bunun da nedeni hala Alevilik Bektaşilik bütün cihatlığıyla yaşıyorsa o Aleviliğin İslam’ı hoşgörüyle, sevecenlikle, Tanrı-İnsan ilişkisine atfettiği yorumla, yani Tanrı’nın insanda tecelli ettiğini önemli ölçüde ve insan olmasaydı Tanrı’nın da bilinemeyeceğini, onun için… Hatta tasavvufi yaklaşımda biliyorsunuz insanın yaratılış nedeni Tanrının kendisini ifade etmesidir. Yani böylesine önemli bir görevle donatmıştır insanı. Tasavvuf böyle kabul eder insanı.

Bu düşüncelerle Türkler hala Bulgaristan’da, Kosova’da, Makedonya’da, Arnavutluk’ta, Sırbistan coğrafyasında, Karadağ coğrafyasında, Romanya’da Balkanlar’ın her tarafında Türkler vardır.

Ve bütün bu bölgelerde hala Alevi Bektaşi inancı hükmünü sürdürmektedir ve giden Türkler kadar orada İslamiyet’i, Aleviliği kabul eden, Bektaşiliği kabul eden, yerli halkla birlikte bu birlikteliği oluşturmuşlardır.

Ve tabi bu Türkiye gibi bir ülke için çok büyük bir kazanımdır, bu varlığın elde tutulması gerekir, sürekli beslenmesi gerekir. Türkiye’nin o bölge halklarıyla çok iyi ilişkiler içinde olması gerekir. Oradaki devlet otoriteleriyle çok iyi ilişki içinde olması gerekir. Bunun için de bu yöreye ayrıcalıklı bir politika uygulamak gerekir. Samimi, dostluğa dayalı, dayanışmaya dayalı, kardeşlik esasları içinde, onlar Hıristiyan da olsa buna dayanan bir yaklaşımı samimiyetle sergilemek gerekir. Ve oralara çok önem vermek gerekir. Bunu verdiğiniz takdirde bu haklar birbirine zaten yakın değerlere sahiptirler, böylece çok daha kolay birbirine nüfuz etmek, beraberce barış içinde yaşamak, ortak projeler geliştirip, bölgeyi hem refaha kavuşturmak hem istikrar içerisinde barışı yakalamaları mümkün olacaktır.

 

Evet sevgili dostlar Balkanlar kaynayan kazan. Batılı diplomatlar, gazeteciler, seyyahlar uzun yüzyıllar Balkanlar’ı gezdiler, dolaştılar;  Batı’ da İngilizler, Almanlar, Fransızlar oldukça kitap yazıldı yayınladı. Balkanların tarihiyle kültürüyle ilgili çok önemli eserler ortaya çıktı. Ülkemizde de son yıllarda özellikle Balkanlarla ilgili bir uyanış olduğunu söyleyebiliriz. Onlarca kitap ardı ardına yayınlanıyor bizde de. Çok yakınımızda olan altı yüz yıllık tarihinde Türklerle iç içe geçmiş bu yakın ve çok güzel olan bu coğrafyayı yeni yeni keşfediyoruz. İnşallah bu keşifler sürer. Dolayısıyla Balkanlar dediğimiz birbirinden çok farklı etnik yapıdan insanın bir arada barış içerisinde de yaşayabildiği dönemlerin çok olduğu bu kutsal bereketli topraklarda Türklerin macerası bugün de devam ediyor. Her ne kadar başta Ruslar olmak üzere Batının emperyalist zihniyeti Türkleri katliam derecesinde kıyımlarla bu topraklardan yani sadece altı yüz yıl değil Kıpçakları da hesap edersek yani Karadeniz’in kuzeyinden buralara çok daha önceki yüzyıllarda giden Türkleri de hesap edersek Balkanların kadim uluslarından birisi olan Türkler her türlü baskıya rağmen, oradan atılmak istenmelerine hala oradalar.

Ruslar başta olmak üzere Sırplar, on binlerce Türk’e kıydı, yerlerinden yurtlarından ettiler, sürgün ettiler ve onlar Anadolu’ya geldiler ama halen iki milyona yakın  soydaşımız orada.

Acaba onlar bugün ne haldedirler, şu yıllarda, şu günlerde nasıl örgütleniyorlar, durumları nedir?, söyleşimizin ikinci bölümünde sevgili Hocamızdan bunların yanıtını alacağız.

Balkanlar’ı konuşuyoruz.

Türkiye için hatta dünya tarihinde de dünya insanlığı için önemli bir coğrafya, geçiş bölgesi, bir çok kargaşalığın yaşandığı ve son çeyrek yüzyılda da önemli ölçüde sorun yumağı olmaya devam eden Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra devam eden iç savaşlarla binlerce insanın katledildiği bir coğrafyadan bahsediyoruz.

Balkanlar deyince içinde Yunanistan, Bulgaristan’ın eski Yugoslavya Cumhuriyetlerinden şimdi bağımsızlıklarını kazananların dışında, Arnavutluk ve Romanya’nın da aralarında bulunduğu bir büyük kara parçasından, yarım adadan bahsetmemiz gerekiyor.

Biz de aslında Balkanlar’ın içindeyiz Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ümüz Balkan Paktı’yla birbirine tarihsel ve kültürel bakımdan yaklaşan bu devletlerin birliğini istemişti savunmuştu. Sonrasında Avrupa Birliği sevdası yükseldi.

Hocam, Avrupa Birliği Osmanlı Birliği’nin barışını getirebilecek mi Balkanlar’a?

 

Şimdi Ayhancım o konuda tereddütlerim var. Çünkü Osmanlı’nın Balkanlar’ı fethi döneminde daha önceki programda ifade etmeye çalıştığım gibi Alevi İslam anlayışının büyük bir rolü vardı. Ve bu sadece belirli bir bölgeye barış getirmekle kalmıyordu; Osmanlı toplumunun geneli ile Balkan halkaları arasında büyük bir kaynaşmanın büyük bir sempatinin doğmasına da vesile oluyordu. Çünkü insana bakış çok önemli idi tüm bu İslami yaklaşımda. Bu insana bakışta da eğer insan her şeyin ölçüsüyse çünkü buna bu tür kavramlara eski Yunan’dan gelen ve bunu bütün Balkan coğrafyasındaki Yunanistan da dahil kültürel oluşumların temel dayanak sözleri olarak kabul ederseniz ve insan her şeyin ölçüsüyse ki Alevi İslam anlayışı açısından bu çok kolay benimsenebilecek bir sözdür. Ama Yunanlara ait ve Yunan filozoflarına ait bir sözdür, Sofoklis’in bir sözüdür, Demokritos’un bir sözüdür. “Aynı ıramakta aynı yerden iki kere yıkanılamaz” sözünün sahipleridir. Bu söz dünyadaki değişimi ve gelişimi ifade için kullanılır. İnsanın kendisindeki gelişimin, sürekli değişen bir varlık olduğunu gösteren bir ifade için. Bu sözleri söyleyenlerle insan Tanrısal bir zerreden olmuştur. O her şeyin ölçüsüdür. Yani en önemli şey varlık insandır, eşref mahluktur diyor Kuran. Bu kelimeler bu düşünceler arasında öyle çok da büyük bir aykırılık yoktur. Tam tersine bir örtüşme vardır. Birisi inançsal bazdan giderek o noktaya varıyor; diğeri düşünce bazından giderekten o noktaya varıyor. Onun için de ilginçtir, pek söylenmez Balkanlar’daki önemli kiliseler o tarihlerde ve kilise papazları Alevi Bektaşiliği kabul etmişlerdir ve o kıyafetleri çıkartarak, yani bir hırka giymişlerdir ve Bektaşi babası olarak bulundukları yerlerde bu sefer İslam tasavvufunun değerlerini, kendi dinleyicilerine, kendi insanlarına, mezheptaşlarına aktarmaya devam etmişlerdir. Bununla ilgili olarak ilginç bir araştırma yapan bir zat vardır. Bu zat rahmetli Turgut Özal zamanında da iki yıl kendisinin Uluslar arası İlişkiler başdanışmanlığını yaptığı Yunan asıllı ama Toronto’da Kanada’da Uluslar arası İlişkiler Bölümünün başında üniversitede olan Prof. Dr. Dimitri Kitsikis Boğaziçi Üniversitesi’nde de ders veren bir hocaydı. Bu birkaç sefer bana geldi. Bir seferinde de Kanada’dan kalkıp gelmişti. Galatasaray Üniversitesi’nde ders verdiğim dönemlerdi, bana dedi ki, “Senin Cem Dergisi’nde bir yazını, makaleni okudum. Bunları anlattın, nihayet hayatımda benim görüşlerimi destekleyen birisini buldum. Onun için sana bu konudaki düşüncelerini almak istiyorum.” Dedi. Çünkü ben bir Türk Yunan Federasyonu’nun kurulabileceğini düşünmüştüm ve bunun teşvik edilmesi gerektiğini düşünmüştüm. Ege Denizi’ndeki bütün ihtilafların halli, Türkiye – Yunan problemlerinin çözümü, ki Türk dış politikasında sürekli bu problemler ipotek oluşturmuştur Türkiye aleyhine. Bütün bu problemlerin çözümünü bir Türk-Yunan Federasyonu kurmak suretiyle çözebiliriz ve Avrupa Birliği içerisinde de adeta bir tek devlet gibi hareket edebilir, diyordum böyle bir federasyon için. Çünkü çıkarları ortaktır. Yani kıta sahanlığının paylaşılması konusunda, Ege Denizi’nin işletilmesi konusunda, buradaki turizm hareketlerinin yönetilmesi konusunda, buradaki değerler sisteminin dünyaya tanıtılması açısından Türklerle Yunanlılar kadar birbirine yakın başka bir millet düşünülemez. Yani bunu gittiğiniz zaman yani Balkan coğrafyasındaki diğer uluslar için özellikle Yunanistan’la ilgili söylemek mümkün. Gittiğiniz zaman kendinizi Türkiye’de gibi hissediyorsunuz; müzik değerleri aynı, müziği hissetme coşkusu aynı, yemekleri aynı, insanların birbirine yaklaşımı, birbirine sarılıp öpüşmeleri aynı. Şimdi dedi ki, ilk defa benimle aynı düşünceleri paylaşan birilerini görüyorum. Kalktım Kanada’dan geldim, dedi. Benden sonra Ankara’ya gidecekti, Başbakan’la görüşmeye. Ve bu konuda ben çok çalışmalar yaptım, dedi. Benim elimde çok bilgiler var, Balkanlar’daki bir çok papaz ve keşişin Bektaşiliği seçtiğini ve kendi kiliselerini dergah gibi kullanarak buralarda Alevilik ve Bektaşiliği yaydıklarını biliyorum, dedi. Benim bu konuda çok önemli açıklamalarım var, dedi. Ve daha sık görüşelim, dedi. Ama kısmet olmadı. Hala Kanada’da, biliyorum. Önemli bir uluslar arası ilişkiler, uluslar arası politika uzmanı. Onun için sadece Kanada değil başka devletlere de danışmanlık yapıyor zannediyorum. Yani referans da gösteriyor.

Bu sadece İzzettin Doğan’ın ortaya attığı bir teori değil; bu aynı zamanda paylaşılan ve önemli insanlar tarafından paylaşılan bir gerçektir.

Ve bu açıdan baktığınız zaman tabii Cem Vakfı olarak, benim başında bulunduğum bir vakfın bu tür konulara ilgisiz kalması düşünülemezdi. Yani Balkanlar’la ilgilenilmemesini büyük bir tembellik, büyük bir haksızlık, büyük bir yanlışlık olarak kabul ederdim. Onun için yönetim kurulu olarak karar aldığımızda, Cem Vakfı olarak, biz Balkanlar’a büyük ağırlık vereceğiz. Çünkü sadece AB’ye geçişte Balkanlar’ın girmesini sağlamak için Türkiye çaba göstermemeli, bu çabada aynı zamanda ortak değerleri de paylaştığımız insanları beraberinde bulunmamızın önemli olduğunu, Türk dış politikasına derinlik kazandıracağını, Türkiye’nin Balkanlar’la ilişkilerinde çok önemli aşamalara geçilebileceğini, Yugoslavya’nın daha fazla dayanamayacağını, Yugoslavya’nın da AB’nin bu gelişen gücü karşısında orayla bütünleşmek isteyebileceğini ama Türkiye’nin bu işin önderliğini yapabileceğini bunu sağlamanın yolunun da Alevi İslam anlayışını da tekrar bu bölgelerde ayağa kaldırmak olduğu konusunda mutabık kaldık.

Ve onun için de biliyorsunuz Bulgaristan ‘da özellikle dikkatlerimizi yoğunlaştırdık. Çünkü önemli miktarda hem Türk soydaşımız var hem de Alevi İslam anlayışının önemli isimleri Bulgaristan’da önemli ölçüde bulunuyordu. Gerek Odman Baba, gerek Demir Baba gerek senin gidip ziyaret ettiğin Akyazılı Sultan ve daha bizim ismini bilmediğimiz nice dergahların oralarda bulunduğunu ve oralarda ayağa kalkması gerektiğini biliyorsunuz savunmuştuk ve bunu yürürlüğe koyduk. Nasıl yürürlüğe koyduk? Oradaki halkın isteği üzerine ve Bulgaristan’ın da AB’ye girmeyi, tam üye olmayı istediğini, AB’ye girmek demenin AB değerlerini benimsemek olduğunu, benimsendiği zaman da Avrupa Uygarlığının temelini oluşturan temel hak ve özgürlükleri de kabul edeceklerini, temel hak ve özgürlüklerinin başında inanç özgürlüğünün geldiğini, inanç özgürlüğünün gelmesi karşılığında da Alevilik Bektaşiliğin ve İslam’ın  genel olarak varsa Sünniliğin de orada yeniden ayağa kalkabileceğini ama  bizim Aleviler olarak, devlet nasıl olsa bizim Sünni devlet haline dönüşmüş, çok şükür onun için onlar zaten onlar ilgi göstereceklerdir.

Ama Alevi Bektaşiliğin orada ayağa kalkması için bize bir görev düştüğünü oralara kadar gittik defalarca. Dostlarımızı yolladık iş adamları gitti, Alevi Sünni demeden beraberce ziyaretler yaptılar oralara ve orada insanların hakten yeniden cesaret kazanmaya başladığını, AB’ye hele giren bir ülkenin inançlar açısından baskı yapamayacağını tam tersine onların inançlarını özgürce Balkanlar’ın tüm ülkelerinde özellikle Bulgaristan’da …

Bu konuda hala bir takım tıkanmalar varsa yolları imkanları aşmaları ve haklın önüne sermeleri gerektiğini söyledik. Sadece burada söylemedik. Bilmiyorum o toplantıda var mıydınız, Razgat’ta bir cem evinin temelini attık. Sadece bizler değil Orta Asya Cumhuriyetlerini temsilen Azerbaycan Büyükelçisi, ki şimdi Madrid’e tayin oldu sanırım, Madrid’teki büyükelçi Mehmedo, yine Kırgızistan büyükelçisi o da memnuniyetle gelip cem evinin temelini atmak istediğini, orada bulunmak istediğini söyledi. Büyük bir mutlulukla hepimiz kalktık Razgat’a gittik.

Orada Ahmet Doğan’la birlikte o Türk hareketinin başında bulunan, çok değerli filozof, devlet adamı, genç bir insan, ama bu konuları çok iyi bilen bir insan, Hocam dedi 450 km. dedi ama büyük bir mutlulukla kalkıp geleceğim, dedi. Kalktık beraberce Razgat’a gittik. Ve Razgat’ta oradaki bölge valisiyle, belediye başkanıyla, halkla birlikte orada bir cem evinin temelini attık.

Ondan sonra Bulgaristan’da büyük ölçüde Alevilik Bektaşilik yeniden ayağa kalkmaya başladı. Halk inancına sahip çıkmaya başladı. Çünkü orada halen Sovyetler döneminden kalma, Jivkov döneminden kalma büyük bir korkunun izleri vardı. İnsanlar korkuyordu, acaba biz Aleviliği Bektaşiliği yeniden yaşarsak açık açık bize bir şey olur mu, diye. Bir şey olmayacağını defalarca, işte seni yolladık oraya, zaman zaman gittin, televizyonda konuştuk, radyoda konuştuk onlara olanaklar sağladık. Artık korkmanıza gerek yok, hele hele Bulgaristan artık bir AB üyesidir, AB standartlarını kendisinde koymak zorunda olan ve bunu uluslar arası bir taahhüt olarak yerine getirmesi gereken bir ülkedir. Eğer böyle bir sapma ya da engel olma durumu var ise biz buradayız, bize çekinmeden söyleyin biz Bulgaristan’ı Avrupa’daki gerekli yasal merciler önünde hesap vermeye zorlarız, dedim.

Ve bunun da hesabını vermek zorundadır Bulgaristan.

Nasıl ki Türkiye’de Türkiye’deki yurttaşlar AB’nin normlarına aykırı bir tavrı var ise ya da insan hakları adı taşımasının hükümlerine uygun olmayan bir tavrı var ise nasıl vatandaşları TC yurttaşları alıp Türkiye’ye hesap vermeye zorluyorlarsa ve bu Türkiye için bir onur verici bir olaysa, çünkü bir devletin kişi gibi evet benim bir yanlışım varsa beni de yargılayın kardeşim, diyebilmek o devlete büyük bir itibar kazandırır. O bir zaaf değildir. Ne Fransa için bir zaaftır, on binlerce davası vardır aleyhinde. İngiltere için de aynı şey söz konusudur, binlerce dava vardır. Devletin yanlış işleyen normlara uygun olmayan işleyiş biçimi varsa demokrasilerde, devletin hesap vermesi o devlet lehine yazılan puanlardır. O devletin bir hukuk devleti olduğunu, keyfi yönetilmediğini o devletin bir takım uluslar arası normlara uygun olarak yönetildiğini ve vatandaşını mutlu etmeye çalıştığını gösterir.

Ha biz bu düşüncenin Bulgaristan’da da Balkanlar’da da gelişebileceğini gelişmiş olduğunu ve özellikle de tam üye olduktan sonra sadece kendi yurttaşlarının değil; orada temel hakların ihlal edildiğini gören her insanın, gidip o ülkeleri şeyin önüne çekme hakkı vardır, düşüncesinin Balkanlar’da da hakim olması gerekir ve yurttaşlar bilmeliler.

Yani Bulgar yurttaşları da ister Türk olsun ister olmasın, ister Hıristiyan, ister Sünni, ister Alevi olsun hangi mezhepten, inançtan olursa olsun inanç özgürlüğünü dilediği biçimde dilediği şekilde, dilediği yerde icra etme hakkı vardır ve bu hakkı korumak yani gerçekleşmesini sağlamak, Bulgar devletinin Balkan devletlerinin temel önceliklerinden birisidir.

Yani bunu hiçbir şekilde savsaklayamaz, herhangi bir bahane ile önüne geçemez. Hangi hallerde kısıtlama getirebilir, Avrupa İnsan Hakları Anlaşması 9. Maddesi açıklamış: Benim yetkimi kabul eden ey devletler, bilesiniz ki bu hakkı hiçbir şekilde önleyemeziniz, ancak şu hallerde önleyebilirsiniz; 1. Kamu düzeni sebebiyle. İnsanlar çıkmış efendim benim bir inancım var benim inancıma göre adam öldürmek helaldir. Bunun için de bir araya geldik, dernek kurduk, bunun için de merasimler kuruyoruz. Bu yasaktır. Abartarak söylüyorum biraz. Yani kamu düzenine aykırı olmayacak sizin inanç özgürlüğünüz ve o özgürlüğün icrasına ilişkin fiiller bir. Kamu sağlığına uygun olacak. Kamu sağlığına aykırı olmayacak. Peki bu ne demek, yani bir yerde hastalıklı bir yapıyı geliştirmeye yönelik onun yayılmasını sağlayacak bir biçimde sen bir örgüt kurup onu da bu inanç özgürlüğü kapsamı altında savunamazsın. Bunların dışında inanç ve ifadenin yaşaması, yaşatılması, aktarılması önünde hiçbir engel söz konusu değildir. Balkan ülkeleri de Avrupa Birliği’nin bu kurallarına uymak zorundadırlar.

 

Söyleşi: Yeniköy

Söyleşi Cem Tv.de “Geleneği Yaşatanlar Programı”nda Yayınlandı,

14       Aralık 2007