1. MARMARA BÖLGESİ İNANÇ ÖNDERLERİ TOPLANTISI

Çok değerli konuklar,

Çok değerli basın mensupları,

Cumhuriyetimizin 78. Kuruluş Yıldönümünde; Alevi – Bektaşi – Mevlevi İnanç Önderleri Meclisi’nin (Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı) ön hazırlık toplantısına hoş geldiniz.

 

Toplantının 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’na rastlatılmış olması  tesadüfi değildir. 29 Ekim 1923’de ilan edilmiş olan Cumhuriyet sadece Osmanlı İmparatorluğu’nu kuran hanedanlığın tarihe intikal ettiğinin ilanı değil, aynı zamanda Misak-ı Milli sınırları  içerisinde egemenlik yetkilerinin teokrat bir hanedanlığa ait olmadığının, egemenliğin mutlak bir biçimde Türk Halkına ait olduğunun da tüm dünyaya ilan edildiği günü ifade etmektedir.

 

Sevgili konuklar,

Mustafa Kemal’in 29 Ekim 1923’de halkına ve tüm dünyaya verdiği mesaj bundan ibaret değildir. Türk halkının Alevisi, Sünnisi, Şafisi, Hanbelisi, Hristiyanı, Musevisini arkasına alarak silah arkadaşlarıyla gerçekleştirdiği ve ismine Cumhuriyet dediği devrimin ilanının başka mesaj ve manaları da vardır.

Genelde bütün ezilen halklara özelde ise o günün Müslüman halklarına Cumhuriyetin ilanıyla birlikte bağımsızlığa ve özgürlüğe kavuşmanın müreffeh ve gelişmenin çağdaş değerlerini yakalayıp uluslararası toplumun onurlu, başı dik bir üyesi olmanın reçetesini de sunuyordu. Din işlerinin, Devlet işlerinden  ayrıldığı, dinin Tanrı ile insan arasındaki ilişkileri düzenlediğini, din duygularının sömürüsüne dayalı Devlet modelinin artık  yeryüzünde yaşama şansı bulamayacağı; Dini inanç ve düşünceleri ne olursa olsun herkesin genel, tarafsız, adil ve objektif yasalar karşısında eşit haklara sahip yurttaşların, eşit muameleye tabi olacakları bir yönetim biçiminin yeni Türkiye Devleti’nin modelini oluşturacağını müjdeliyordu.

Bu mesaj dünyanın bütün ezilen, sömürülen halklarına da  verilmiştir. Akıl ve bilime dayalı bir yönetim modeli mesajı siyaset biliminin sihirli bir reçetesiydi. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının birlikte yürürlüğe koydukları bu yeni Devlet modeli kısa sürede çok büyük işler başaracaktı. Doğunun hasta adamı gitmiş, yerine dinamik, sorunlarını kendi gücüne dayanarak çözen düşmanlarının dahi önünde saygıyla eğildiği yeni ve güçlü bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti doğmuştur. Sosyal,  kültürel, ekonomik kalkınmasını ve örgütlenmesini akıl ve bilime dayandıran, dini düşünce ve duygularını Devletin işleyişine karıştırmayan bir modelin işlerliğini ve denetimini sağlamak üzere de  Diyanet İşleri Teşkilatı adında bir teşkilatın da kurulduğu bir model oluşturuldu. Ne daha önce, ne daha sonra dünyada örneği görülmemiş bir model. Türk ihtilalinde olduğu gibi!

 

Sevgili konuklar,

Bu devlet modelinin gerçekleştirilmesi için Mustafa Kemal’e giriştiği mücadelenin ilk gününden itibaren malıyla, canıyla, kanıyla her türlü desteği diğer inançlardan kardeşleri ile birlikte verenler sizler oldunuz. Mustafa Kemal ve devrimlerine en zor koşullarda bile verebileceğiniz her türlü desteği vermekten çekinmediniz. Cumhuriyet treninin laik raylar üzerinde hızla ilerlemesi için hiçbir fedakarlıktan çekinmediniz. Mustafa Kemal’in Hakk’a yürümesinden sonra görmezlikten gelinmenize dahi müsamaha gösterdiniz, tahammül ettiniz.

Ancak bugün durum değişmiştir. Çünkü artık söz konusu olan sadece  sizin diğer yurttaşlardan farklı muameleye tabi tutulmanız veya  inançlarınızın tanınması değildir. Söz  konusu olan laik Cumhuriyetin kendisinin de tehdit altına girmiş olmasıdır.

Özellikle 1965’lerden sonra din ve Tanrı düşüncesini reddeden Marksizmin ilerlemesini engellemek için dini duyguların daha çok körüklenmesi gerekliği düşüncesinin uluslararası politika da Batı Bloku tarafından telkin edilmesi ve yürürlüğe konması laik Türkiye Cumhuriyeti’nin 1990’lara geldiğimizde çok ağır bir bedel ödemekle karşı karşıya bırakmıştır. Laik Cumhuriyetimizin Anayasasında din dersleri zorunlu hale getirilmesi, milyonlarca çocuğumuzun Kuran kurslarına devam etmesi sağlanmış, yüz binlercesinin İmam Hatip Okullarına gitmesi mümkün kılınmış, Diyanet İşleri Teşkilatı’nın Din ve Devlet işlerinin ayrılmasında Devletin denetim organı olmak yerine Arap örf ve adetlerini İslam Dininin esasları olarak yayan yüz binleri aşan kadrolarla şişirilmesi ülke insanının birçok sorunu var iken her dört saatte bir muhteşem camiiler yapan ve bu konuda birbirleri ile yarışan kendilerine sağcı yada solcu diyen bir siyasi partiler Türkiye’si görüntüsü ortaya çıkarmıştır.

 

Sevgili konuklar,

Bütün bu gelişmeler Türkiye’de yaşanırken Mustafa Kemal Türkiye’sinin sabun misali avuç içinden kayıp gitmesine Laik Cumhuriyeti korumaya ant içmiş hiçbir siyasi parti oy kaygısıyla karşı koyma cesaretini gösterememiştir. 28 Şubat kararları ile,  ordu basiretsiz ve beceriksiz siyasi  partileri ve Hükümeti ikaz  zorunluluğunu duymasaydı Türkiye bugün muhtemelen bir iç savaşın eşiğine sürüklenmiş olacaktı.

 

Sevgili konuklar,

Eğer Türkiye Cumhuriyeti,  bugün ordunun ikazları ile ayakta durabilen bir Laik Cumhuriyet haline dönüştü ise  bunun önemli ve derin nedenlerinden birisi; bu ülke de sayıları 25 milyonu aşan Alevi-Bektaşi-Mevlevi İslam inancına sahip yurttaşların gerek  İslam anlayışları gerekse kendi yaşam biçimleri itibariyle Laik ve Cumhuriyetçi olan inanç dünyalarının devre dışı bırakılmış olmalarında aranmak gerekir.

Başka bir deyişle; Şah Ahmet Yesevilerin, Mevlanaların, Yunusların, Hacı Bektaşların, Pir Sultanların, Abdal Musaların, Veysellerin İslam’ı barış ve sevgi dini olarak kabul edenlerin ve öylece de yaşayanların devre dışı bırakılmış olmalarıdır. Herkesten toplanan vergilerin din hizmetleri için ayrılan muazzam bölümünün farklı inanç sahiplerine adil bir biçimde  paylaştırılmak yerine Sünni İslam’ı temsil ettiği iddasında olan Diyanet İşleri’ne tahsis edilmiş olmasıdır. Ama Demokratik, Laik Cumhuriyetin bu yanlışı daha fazla taşımaya gücü yetmez Bu çarpık, haksız ve gayrı adil düzenleme son bulmalıdır ve son bulacaktır da. En ufak bir şüphe duymuyorum. Ancak bu düzenlemenin son bulmasına;  aklı selim ile, adaletle ve Anayasamızın  emredici hükümlerine uygun olarak karar verildiği zaman, 25 milyonu aşan Alevi-Bektaşi-Mevlevi yurttaşların kendi İslam inançlarına uygun olarak, inançlarını kendilerine öğretecek, onların çocuklarına aktaracak kurum ya da kurumlar nasıl oluşmalı, kimlerden oluşmalı?

İşte bu gün yaptığımız toplantının ana nedeni bu sorunun cevabını beraberce aramak ve kurulacak olan Büyük Meclis için bir hazırlık oluşturmaktır.

Sevgili konuklar,

Laik Cumhuriyete ve Mustafa Kemal’e inanan hiç kimse kalmasa bile herkes bilmelidir ki; biz Mustafa Kemal’e ve Laik Cumhuriyete inanmaya ve onu içimizde yaşatmaya devam edeceğiz. Hem de inancımızın ayrılmaz bir parçası olarak.

Hepinize geldiğiniz için CEM Vakfı adına  teşekkür eder saygılarımı sunarım.

29 Ekim 2001, CEM Vakfı Genel Merkezi Yunus Emre Konferans Salonu