1. İnanç Önderleri Toplantısı – Prof. Dr. İzzettin DOĞAN’ın Konuşması

PROF. DR. İZZETTİN DOĞAN’IN

BİRİNCİ İNANÇ ÖNDERLERİ TOPLANTISINDAKİ KONUŞMASI

 

           

Sayın Devlet ve Hükümet Temsilcileri,

Sayın Yabancı Devlet Temsilcileri,

 

Cemaat Temsilcileri, Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Bulgaristan, Arnavutluk, Makedonya, Yunanistan, Almanya, Fransa, Hollanda, Belçika, İsviçre ve diğer Avrupa ülkelerinden gelen sivil toplum kuruluşları temsilcileri, Türkiye’mizdeki sivil toplum kuruluşları temsilcileri.

 

Çok değerli hanımefendiler,

Çok değerli beyefendiler,

 

Basın ve medyanın değerli temsilcileri;

Bin yılı aşkın Türk kültür tarihinin yorulmak bilmeyen, tükenmez bir inanç, sabır ve hoşgörüyle her türlü baskıya direnerek, Türk – İslâm anlayışının bayrağını YESİ’den Viyana’ya taşıyan, yüzyıllar boyu İslâm’ın yüce değerlerini dünyanın bir ucundan diğer ucuna taşıyan Türk – İslâm inancının önderleri, ozanları, yazar – çizerleri, hoş geldiniz!

Sizleri, bu salonda bulunan herkesi; inancı, ırkı, dini, rengi ne olursa olsun, kadınıyla, erkeğiyle en içten sevgi ve saygılarla selamlıyorum.

Biliyorum, eski deyimle, mukaddime, yani başlangıç biraz uzun oldu, diyeceksiniz kanımca. Böyle bir toplantının, Osmanlı İmparatorluğu dönemi de dahil, tarihte ilk defa düzenlendiğini göz önünde bulundurursak, yüzyıllarca zahmet çekenleri birkaç cümleye toplamış olmamızı hoşgörüyle karşılayacağınızı umarım.

 

Çok değerli konuklar,

Bugün, kabul etsek de etmesek de, gerçekten Türk kültür ve inanç tarihinin çok önemli bir gününü yaşıyoruz. Ve yaşadığımız günün önemini daha iyi kavrayabilmek için, tarihin sayfaları arasında kısa bir gezintiye çıkmanın yararı olacaktır, kanaatindeyim.

Bundan yaklaşık 1000 yıl önce Arap kavimlerinin zulmünden kaçarak Türkistan’a sığınan Peygamber soyundan gelenlerle, Kazakistan’ın YESİ şehrinde ŞAH AHMET YESEVİ ile iyiden iyiye su yüzüne çıkan Kur’an’ın yorumu, dalga dalga Maveraünnehir’deki Türk Kavimlerinin tümü tarafından kabul görmeye başlamıştır. Arap kavimlerinin kendi aralarında gerekçe oluşturacak biçimde şekli bir yorum yerine, Türk kavimleri Kur’an’ı Kerim’de ifadesini bulan Tanrı mesajlarını, günlük gailelerden uzak, Tanrı’nın insana neyi söylemek istediğini akıl yoluyla keşfetmeye, kavramaya çalışmışlardır. ŞAH AHMET YESEVİ’nin ocağında yetiştirilen insanlar, yahut O’nun yorumlarını benimseyip, o istikamette bilgiyle yoğrulanlar bu yeni ve son dini, İSLÂM’ı önce Maverannehir’de, daha sonra göçler yoluyla bir taraftan Hazar Denizi’nin kuzeyinden Kafkaslar’a, diğer taraftan Hazar’ın güneyinden Anadolu üzerinden Viyana’ya kadar götürme, anlatma ve yayma başarısını göstermişlerdir.

Maveraünnehir’deki kavimler İslâm’ı benimseyip, onun öğretici rehberliğine soyunurken, yeni dinin bilinçli olarak öğrenilip, uygulanması amacıyla Kur’an ayetlerinin Türkçe anlatılmasına özen ve çaba göstermişlerdir. İslâm’a, O’nu tanıyarak, bilerek inanmak için Kaşgarlı Mahmut, 12500 kelimelik ilk Türkçe lügâtı hazırlamıştır. Çünkü kutsal kitap bir ayetinde, Tanrı’nın insana her şeyden önce “akıl” verdiğini söylüyordu. Ve aklın gereği, bilinçli inançtır. Sarsılmaz inanç, Tanrı kelâmının önce anlaşılması, sonra içselleştirilmesi, daha sonra da ona inanmakla gerçekleşebilirdi. İnanca ilim yol göstermeliydi. Çünkü ilim, ibadetten evlâydı. Bir saat ilimle iştigal, bin yıllık ibadetten evlâydı. İlimi Çin’de de olsa aramak gerekirdi. İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktı. İlmin gereği de, özellikle de sosyoloji biliminin gereği de; her kavmin kendi geleneklerini, örflerini yeni dinin mesajlarıyla meczederek uygulamasıydı. Arap kavimleri kendi gelenekleriyle, Fars kavimleri kendi gelenekleriyle, Balkan kavimleri kendi gelenekleriyle… Birisi daha iyi, diğeri daha az iyi olmak için değil, her kavmin kendi anlayışıyla, ama hepsinin özü İSLÂM kalmak suretiyle, harmanlanmak gerekiyordu.

Maveraünnehir’de de olan budur. Türk Kavimleri İslâm’ı belirli bir süreç içerisinde kabul ederken, sazlarını atamazlardı. Sazlarıyla İslâm’ı terennüm edeceklerdi. SEMAHLARINI ilâhi bir dans olarak, saz eşliğinde, kendilerinde tecelli ettiklerine inandıkları Tanrılarıyla bütünleştirerek döneceklerdi. Kadın, erkek bir arada ibadet edeceklerdi. Çünkü ibadet Tanrı’yla bütünleşmek, dünyadan soyutlanmak demekti. İbadet sırasında ne kadın kadındı, ne de erkek erkekti. Öyleyse kadın ve erkeğin Türk geleneğinde olduğu gibi bir arada olmasında, İslâm dinine aykırı bir taraf olmamak gerekirdi. Zaten hakan hatundan ayırt edilemezdi. Ve kadın, erkek hep yan yanaydı.

Kur’an ise açıkça “Adem”e yollandığına, Arap’a, Türk’e ya da başka belirli bir ırka yollanmadığına göre, İslâm’ın ahlâk normları gelenekler üstüydü. Herkes mesajın özünü alacaktı. Ama kendi geleneğine göre. Bu temel bilimsel gerçeği saptadıktan sonra sevgili konuklar, Maveraünnehir’deki ŞAH AHMET YESEVİ’nin Kur’an yorumunu kabul eden Türk kavimlerinin İslâm ahlâkını üzerine oturttukları ve göçler yoluyla Anadolu, Balkanlar ve Doğu Akdeniz’e taşıdıkları birkaç sade ilkeyi de ifade etmeden geçmek istemiyorum.

Bu yoruma göre; Tanrı’nın kutsal kitap Kur’an’da ifade ettiği gibi, insan Tanrı’nın zerresinden oluşmuştu. Öyle diyor Tanrı. “Seni kendi özümden yarattım!” Yahut bir başka ayetinde dediği gibi, “Seni balçıktan yarattım. Kıvamına gelince, ruhumdan üfledim”. İnsana ölümsüzlüğü kazandıran, insanı oluşturan bu Tanrısal “öz” dür. Tanrısal zerredir. Tanrı ölümsüz olduğu için de insanın özü ölmez. Şairin dediği gibi, “ölen tendir, can ölmez”.

Bu yorum, insana verilen bu değer, Tanrı’nın insanda tecelli etmiş olması, insanı yalnız eşref mahluk yapmakla kalmıyor, ona eziyet edilmemesini, ona ızdırap çektirilmemesini, ona sevgi gösterilmesini, ona adil davranılmasını da zorunlu kılıyor. Hepsinden önemlisi, ırkı, rengi, dili, dini, cinsi ne olursa olsun, birinin diğerinden Tanrı indinde üstün olmamasını İslâm ahlâkının felsefi temeli olarak kabul etmiştir, Maveraünnehir. Başka bir ifadeyle insan oğlunun Kur’an gerçeği ile keşfettiği en büyük hakikat, Tanrı’nın insanda tecelli ettiğidir.

 

Sevgili konuklar,

Türk kavimlerinin bu İslâm anlayışı, teorik plânda kalmamıştır. Hz. Muhammed, Hz. Ali  ve onun Ehli Beyt’inde kaynağını bulan ŞAH AHMET YESEVİ’nin Türk kavimlerine Horasan Erenleri yoluyla tüm insanlara yolladığı bu yorum, özellikle Anadolu’da Osmanlı Devleti’nin kurulmasıyla birlikte daha da gelişerek; Hacı Bektaş Veli, Mevlâna, Hacı Bayram Veli, Abdal Musa, Hıdır Abdal, Karaca Ahmet, Seyit Ali Sultan, Kızıldeli Sultan, Otman Baba, Dobrucalı Hasan Dede, Abdülvahap Gazi, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Teslim Abdal, Karacaoğlan, Aşık Veysel gibi yüzlerce inanç önderi, ozan, şair, filozof yoluyla Ortaçağın karanlıkları delinerek, Balkanlar üzerinden Tuna boylarına kadar taşınmıştır.

Cennetin anahtarlarının satıldığı, zamanla cennette yer alıp satıldığı insana dini, mezhebi, rengi, cinsi, “kadın” nedeniyle her türlü zulmün reva görüldüğü 13, 14, 15, 16. yüzyıllar Avrupa’sında; İslâm’ın bu yorumu zifiri karanlığı delen ışıktan kandiller gibi, Balkan halklarını ve Doğu Akdeniz’i, Kuzey Afrika’yı, Rodos’u, Girit’i Osmanlı’ya teb’a olmaya özendiren, ancak tarihin gereği gibi söz etmediği, dünya uygarlık tarihinin bu önemli devreleridir.

Eğer koca Sovyet İmparatorluğu 70 yılda dağıldıysa, Osmanlı İmparatorluğu 600 yıl dünya nizamını belirlediyse, bunun altında yatan güç; Osmanlı toplumunun üzerine bina edildiği ve Osmanlı’nın 16. yüzyılın ilk çeyreğine kadar devam eden bu hümanist İslâm anlayışı ve ahlâkıydı. Osmanlı Devleti’nin kurucusuna yeni devleti nasıl yönetmesi gerektiğini öğütleyen ve bugün TBMM arşivinde bulunan belgede adı geçen, devletin kurucusu Osman’ın kayınpederi Edebali, biraz önce sözünü ettiğimiz inanç önderlerinden birisiydi. Keza devletin omurgasını oluşturan Yeniçeri ordusunun Piri Hacı Bektaş Veli, Osmanlı toplumunun iktisadi ve sosyal modelini oluşturan ve uygulayan Ahiliğin kurucusu Ahi Evran, aynı İslâm anlayışını benimseyen diğer inanç önderleriydi.

Toplumun üzerine bina edildiği İslâmi ahlâk sistemi, Kur’an’ın emirlerine uygun olarak; (insan sevgisi, adalet, insanlar arasında ayrım yapmamak, yani eşit kabul etmek, farklılıkları hoşgörüsüyle ve herkesi farklılıklarıyla kabulün) gerçekleşen bir düzenin akılcı devleti ancak 600 yıllık bir ömre sahip olabilmişlerdi. Osmanlı imparatorluğu’nu yüzyıllara dirençli kılan; o günkü koşullarda esnafın, sanatkârın kaliteli üretim, israftan kaçınma, bölüşme ve dayanışmayla, Tanrı ve insan sevgisinin oluşturduğu toplum ahlâkına İslâm’ın egemen olması, devlet hayatına ise, yalnız akıl ve bilimin egemen kılınmış olması yatmaktadır. Göçebe Türk kavimlerinin 13. asırda yakalayıp, 16. asra kadar sürdürdükleri bu toplum düzenini, bugün bütünleşmeye çalıştığımız ve insanlar arasında hiçbir ırk, renk, cins, dil ve din farkı gözetmemeyi uluslararası toplum düzeninin temelleri yapmaya çalışan Batılı ülkeler, yarım yüzyılda iki dünya savaşı ve 10 milyona yakın ölü, yedi milyona yakın insanın fırınlarda yakıldığına tanık olduktan sonradır ki 1945’de B.M. şartı ile, 1948’de yayınladıkları Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’yle yakalamaya çalışmışlardır. Osmanlı ülkesinde 13. Asırdan 16. asra kadar Hrıstiyan, Musevi ve Müslümanların her türlü ibadethaneleri, Kur’an’ın  istediği gibi iç içe, kardeşçe, yan yana, barış içinde, bir arada yaşayabilirken, Batı dünyasının bu noktaya ancak son yıllarda varmaya çalışılması, “İnsanı” tasavvufi İslâm esaslarına göre toplum modelinin merkezi yapan yaklaşımın, bugün en ileride görünen toplumların, kaç yüz yıl ötesine geçmiş oldukları konusunda çok açık bir fikir vermektedir.

16. asrın ilk çeyreğinden itibaren hilâfetin ve Arap kültür değerlerinin Osmanlı ülkesinde egemen kılınması sonucunu doğuran 2000’den fazla Arap ulemasının İstanbul’a getirilmesiyle, Arap örf ve geleneklerine uygun bir İslâm anlayışı ve uygulaması, imparatorluğu önce duraklamaya, daha sonra da çöküşe sürüklemiştir.

M. Kemal ATATÜRK’ün bu gerçeği fark ederek, İstiklâl Savaşı’ndan hemen sonra, Elmalı’lı Hamdi’ye Kur’an’ı Kerim’i Türkçe’ye mealen çevirtmesi, Kur’an’ın herkes tarafından kolayca anlaşılması, din adamlarının ilâhiyat fakültelerince yetiştirilmesi, Türklerin kendi kültür kaynaklarına inebilmesi için gerekli bilimsel araştırmaları yapmak üzere, Türk Dil ve Tarih Kurumu’nun kurulması, Alevilik, Bektaşilik, Mevlevilik gibi tasavvufla ilgili kitapların yüzyıllar sonra yeniden resmi kurumlarca yazılmaya başlanması tesadüf değildir.

75. yılını idrak ettiğimiz Cumhuriyetimizin, inançların kendi alanında, yani vicdanda ve kişide mekân bulması, akıl ve bilimin de devlet hayatına egemen kılınmasını sağlamak amacıyla bir taraftan Diyanet İşleri Teşkilâtı’nın kurulması, diğer taraftan yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin temeline laiklik ilkesini yerleştirmesi, hep bu tarihsel sürecin iyi teşhis edilmiş olması ve bilinçli tercihten kaynaklanmıştır.

 

Sevgili Konuklar!

Cumhuriyet’le birlikte, Cumhuriyet’in üzerine oturtulduğu laiklik ilkesi sayesinde, devletin inançlar karşısında tarafsız, eşit ve adil davranacağı, buna karşılık inanç grupları ve öğretilerinin de devletin işleyişine müdahale etmeyecekleri, devletin işleyişine akıl ve bilimin egemen olması bekleniyordu.

 

Ayrıca; yeni Türkiye Devleti’nin kuruluşunda özellikle İslâm tasavvufu Alevilik, Bektaşilik, Mevlevilik adı altında yaşayan büyük halk kitleleri ve inanç önderlerinin, Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarına verdikleri olağanüstü desteklerin, yeni devlet çarkının devletin üzerine oturtulduğu ilkelere daha da büyük geçerlilik kazandıracağını, laiklik ilkesinin gereği olarak devletin tarafsızlığı, toplumun bu kesimlerinden de esirgemeyeceği ve devlet yetkilerini kullananların vatandaşları arasında inançları itibarıyla bir ayrım yapamayacakları zannediliyordu.

 

Oysa durum öyle gelişmedi. M. K. ATATÜRK’ün ölümünden sonra, özellikle çoğulcu demokrasinin ülkemizde uygulanmaya konmasından sonra, devlet yetkilerini kullananlar, Alevi, Bektaşi ve Mevlevileri görmezden gelirken, Diyanet İşleri Teşkilâtı, vatandaşlara İslâm’la ilgili tarafsız bilgiler vermek yerine, Kur’an mealinin tercümesini bile, Atatürk’ün Laik Türkiye Cumhuriyeti’nde Sünni mezhebin esaslarına göre tercüme ettiğini ilân etmekten kaçınmamıştır. 93.000’e yaklaşan personel kadrosunun tümünü Sünni İslâm inancını taşıyan kardeşlerimizden seçerek, inançlar karşısında tarafsız olması gereken T.C.’nin devlet organlarını bir tek İslâm anlayışıyla damgalamaktan çekinmemiş ve devleti yönetme sorumluluğunu yüklenenler de olaya yalnızca seyirci kalmışlardır. Bütün yurttaşlara; Alevi, Sünni, Şafi, Caferi, Hambeli, Musevi, Hristiyan tüm Türk yurttaşlarına ait olması gereken devlet teşkilâtını, yalnız bir İslâmi görüşün teşkilâtı yapmak için, oy kaygısıyla, birbirleriyle yarışmışlardır. Sünni İslâm yorumunu öğrenmek ve öğretmek, her Türk yurttaşının anayasadan doğan temel hakkıdır. Ancak siyasal rejimleri demokrasi yapan bir hakkın tüm yurttaşlara ayırımsız tanınması, başka bir ifadeyle çoğunluğun da azınlığın da, bir tek kişinin de kapsam ve içerik olarak aynı güç ve etkinlikteki “hakka” sahip olmasıdır.

 

Yurttaşların tümünden toplanan vergilerin, yurttaşlardan yalnız bir kısmının inançlarını icra etmeleri için ayrılması, vatandaşlar arasında ayrım yapılmasını yasaklayan Anayasanın 10. maddesine o kadar aykırıdır ki, izaha bile gerek yoktur. Sünni kardeşlerimiz de bu konuda aynı kanaattedirler.

Türkiye’yi, ATATÜRK Türkiye’sini yönetenler, devletimize böyle bir ayıbı yakıştırmamalıdırlar. Yurttaşlar arasında bölücülük yapmaktan vazgeçmelidirler. Eğer Türkiye ile Suriye arasındaki ihtilâfta 22 Arap ülkesinin Suriye’nin yanında yer aldıklarını dünyaya ilân etmeleri, buna karşılık Sünni olmayan Azerbaycan ve diğer Türk Cumhuriyetlerinin Türkiye’nin yanında yer aldıklarını ilân etmeleri hâlâ insanları uyandırmıyorsa, Türkiye’mizin işi çok zor demektir.

 

Sevgili Konuklar,

Bütün bu iyi niyetli tespit ve eleştirilere ve kanunları uygularken, külfetleri yüklerken olduğu gibi hak ve menfaatler sağlarken de ayırım yapılmamasını emreden anayasa kuralının çiğnenmeye devam edilmesine rağmen, son yıllarda, özellikle son iki yılda önemli bir değişikliğin ayak seslerinin duyulmakta olduğunu huzurunuzda söyleyebilmekten dolayı fevkalâde mutluyum.

Sayın Cumhurbaşkanımızın son beş yıldır Hacı Bektaş törenlerine katılmaları, Sayın Başbakan Mesut Yılmaz ve Sayın Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit’in hükümet adına, devlet adına iki yıldır üst üste Hacı Bektaş’ta verdikleri beyanatlar YESİ, ANADOLU, BALKAN ekseninin öneminin daha iyi anlaşılması, devleti yönetenlerin yurttaşlarına yasaların farklı uygulanmayacağının müjdesini vermektedir. “Cem evi de bizim, cami de bizim, Hacı Bektaş ilçesi yalnız Türk – Alevi Bektaşilerimizin değil, tüm dünyadaki Alevi Bektaşiler’in de ziyaretgâhı haline getirilecektir” diyen Sayın Başbakan Mesut Yılmaz’a ve Sayın Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit’e huzurlarınızda içtenlikle teşekkür ediyorum. Devlet bütçesinden adil ve doyurucu bir payın ayrılması, Türk – İslâm tasavvufunun yeniden ayağa kaldırılması, Türklerin insan, Tanrı, doğa ve bu üçü arasındaki ilişkileri izah eden Kur’an kaynaklı, sevgiye dayalı, insanları farklılıklarıyla kucaklayan, koruyan anlayışın yalnız ülkemizde değil, bütün dünyada Türk kültür değerlerinin tanıtılmasına ve Türklerle ilgili peşin yargıların yıkılmasına da katkı sağlayacağına  eminiz!

Avrasya’da doğan yeni Türk Cumhuriyetleriyle İslâm tasavvufu yoluyla daha kolay kaynaşabileceği düşüncesini, bu ülkenin büyük din uleması da savunmaktadır.

 

Sevgili Konuklar,

Cumhuriyetimizin 75. yılı’nda CEM VAKFI olarak ve vakfımızın amaçlarına uygun olarak daha güçlü, daha dayanışma içinde, birbirimize karşı daha hoşgörülü bir Türkiye’ye, normal yurttaşlık hizmet ve görevlerimizin dışında nasıl bir katkımız olabilir?, diye kendi kendimize bir soru yönelttik.

Demokratik ve laik Cumhuriyet yurttaşı olmanın sonucu ve sorumluluğu olarak, iyi niyetli eleştirilerimizin devleti yönetenlere yönetilmesinin, daha güçlü bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin oluşmasına bir katkı olacağını düşündük.

Bir diğer tarihi katkıyı ise, bugüne kadar görmezlikten gelinen, ancak İslâm’ın yüce değerlerini Şah Ahmet Yesevi’nin, Mevlâna’nın, Yunus Emre’nin, Hz. Muhammed’e, Hz. Ali’ye dayanarak yaptıkları yorumları YESİ’den Viyana’ya kadar götüren Horasan, Anadolu Erenlerinin devamı olan İslâm inancının önderlerinden bir araya getirerek, İslâm’ın tüm insanları ve doğayı kucaklayan bu güzel yorumunu toplumun her kesimine ulaştırmaya çalışacak olan üç günlük bir toplantı düzenleyerek sağlamak istedik. Ve Atatürkçü Cumhuriyetin 75. yılına hediye olarak sunmak istedik.

Bu toplantılara yurt içinden ve yurt dışından katılarak destek verenlere, varlıklarıyla toplantımızı onurlandıran ve anlamlandıran devlet büyüklerimize başta Sayın Cavit Kavak’a teşekkür ediyoruz.

Eleştirilerimizi yapıyoruz ama, yine de hepinizi seviyoruz. Ne yapalım, inancımız, İslâm’ımız bu!

 

Ne diyor Yunus?

 

Elif yazdık ötürü

Pazar eyledik götürü
Yaradılanı hoşgördük

Yaradandan ötürü

 

Her şeyden daha güçlü, daha mutlu bir Türkiye için!..

Türkiye’nin de ötesinde daha mutlu bir dünya, daha mutlu bir insanlık için!..

En derin sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

 

16 EKİM 1998,

Atatürk Kültür Merkezi, TAKSİM, İSTANBUL