ANADOLU ALEVİLİĞİNİN SOSYAL BOYUTU

 

Sosyal Kurumlar

I. Mürşitlik

  1. Pirlik Kimin Hakkıdır, Pirlerin /
  2. Dedelerin Nitelikleri, Mürşitliğin /
  3. Mürebbiliğin Şartları ve Nişanları,
  4. Ozanlara Göre Mürşitlik / Dedelik

II. Musahiplik (Yol Kardeşliği)

III. Düşkünlük (Örf Hukuku)

  1. Üç Sünnet
  2. Yedi Farz
  3. Ahitnameler

IV. Aile ve Kadının Statüsü

V. Ahlak (Edeb)


Sosyal Kurumlar

 

Bütün toplumlar veya gruplar ekonomi, eğitim, din, siyaset, aile, hukuk vb. sosyal kurumlardan oluşur. Sosyal kurumlar kendi içinde bütünlüğü olan değer, norm, ilişki ve rol düzenini içerir. Sosyal kurum temel gereksinimleri karşılar bu anlamda işlevseldir, her toplum/toplulukta bulunurlar bu anlamda evrenseldir, bireysel bilinçleri aşan, onları yönlendiren kolektif bir güce sahiptir, bu anlamda toplumsaldır. Üretim faaliyetlerine, çevre ve iklim koşullarına, nüfusun niteliklerine, kültürün özelliklerine göre şekillenen yaşama tarzı, evrensel olan sosyal kurumları kendine özgü kılmakta, bir bakıma yerelleştirmektedir. Örneğin din kurumu evrenseldir, ancak her toplum/topluluk bu kurumu inanç, ibadet ve organizasyon boyutunda kendi yaşama tarzına uygun yapılandırır. Bu anlamda Alevi-Bektaşi topluluklarında tüm kurumlar (din, ahlak, hukuk, siyaset, ekonomi, eğitim vb.) tarihsel derinlik içersinde oluşmuş ve böylece hem gelenekselleşmiş hem de yerelleşmiştir. Bunlar arasında inanç ve sosyal hayatta etkin olan mürşitlik (dedelik/babalık) kurumu, örf hukukunun bir ifadesi olan düşkünlük kurumu ve yol kardeşliği anlamında sosyal dayanışmayı sağlayan musahiplik kurumu en belirleyici olanlarıdır. Bu kurumlar arasında mürşitlik (dedelik/babalık) kurumu merkezi bir role sahiptir.

 

I. Mürşitlik

 

Mürşitlik/pirlik kurumu dedelik / babalık kurumunu genel adıdır. Mürşit/pir müritlerine kurtuluş yolunu gösteren ve ilahi sırları öğreten, üstün vasıflara sahip inanç önderidir. İnanç önderleri, bu önderliği oluşturan değerler, kurallar, davranış kalıpları, rütüeller vb. hepsi mürşitlik kurumunu oluşturur. Mürşitlik kurumunun ne olduğunu en doğru olarak Buyruklardan öğrenebiliriz. Bu nedenle burada Buyruklar esas alınarak konu incelenecektir.

 

1. Pirlik Kimin Hakkıdır

 

Buyruklarda “Pirlik nereden gelmiştir, pirlik kimin hakkıdır?” sorusuna verilen cevaplar şöyledir;

  1. “Pirlik Muhammed-Ali’den kalmadır, evladı Resulden gayrisine pirlik etmek caiz değildir.” (Buyruk, İzmir Nüshası: 15)
  2. “…Ocakzade Tanrı dostları soyundandır…” (Buyruk, Hacı Bektaş Nüshası: 220) (Tanrı dostları soyu Ehli Beyit soyu anlamındadır.)
  3.  Bir Buyruk’ta kimin mürşit olacağı hakkındaki bir soruya “Şah-ı Merdan Ali”nin verdiği cevap şöyle aktarılmaktadır; “On bir evladıma Hakk bakarlar; (onlardan sonra) evladımın hülefasına (yani evladımın gösterdiği nişanları gösteren gerçek müritlere); (onlardan sonra) evlatlarımın hülefasının erkanı tarikat üzere çar, darp, erkan, tıraş, sofra, çerağ sahibi halifelerine; (onlar bulunmazsa) Erkan-ı tarikat evlatlarının hülefasının menziline oturana Hakk bakarlar… Er menziline oturan kara taşsa dahi bakarlar… Er menziline oturan vekildir halife asıldır, vekil, asıl yanında hareket eylemez… Er menzilinde oturanın başı halifeye bağlıdır. Ve halifenin başı hülefaya bağlıdır. Ve hülefanın başı evlatlarıma bağlıdır. Evlatlarımın başı bana bağlıdır. Ve yol cümleden uludur…” (Hacı Bektaş Nüshası: 256-259)

Metinden çıkan sonuç şudur, mürşitlik öncelikle Evlad-ı Resul’un hakkıdır. Onlar bulunmadığı zaman vekilleri olan mürşitler ya da grubun doğal önderleri bu hizmeti görebilirler. Yol her şeyden ulu olduğuna göre, “Ali evladı” yok ise, yolun sürmesi adına, grup içinde bu işe en yetenekli olan görevi üstlenecektir. Bektaşilerde Babalık kurumu böyle bir ihtiyaçtan doğmuştur.

Buyruk ikiliği önlemek için pirlik makamında ancak bir kişinin olacağını belirtir. Bunların hizmet görme biçimleri ise farklı olabilir. “.. Pir birdir, hizmet bin birdir. Yol birdir, erkan kadimdir.” (Buyruk, İzmir Nüshası: 39)

Pir grup içinde hüküm verme hakkına sahiptir. “Cemde hüküm pirindir. Ve şefaat Hakk ceminindir.” (Buyruk, İzmir Nüshası: 66). Bu anlayış pire (dedeye) yüksek bir statü tanındığını göstermek bakımından önemlidir. Grup kendi içinde sorunları tartışsa da son karar pire aittir. Çünkü “yol”un usullerini bilen ve yönlendiren pirdir/mürşittir.

 

2. Pirlerin / Dedelerin Nitelikleri

 

Kamil olmak ve dört kapının bilgisine ulaşmak; “İmam Cafer Sadık Hazretleri buyurur ki: Pir olan kimselere gerektir ki kamil olalar. Dört kapı nedir, bileler. Evvel şeriatı, ikinci tarikatı, üçüncü marifeti, dördüncü hakikati bilmek gerektir ki bunlar nereden geldi ve neden hasıl oldu ve aslı nedir? Eğer bu dört erkanı böylece bilmezse ol pirin pirliği caiz olmaz.” (Buyruk, İzmir Nüshası: 18).

Bir Buyrukta pirin olgun bir kimse olması gerektiği, kemal derecesine yükselmeyen, her haliyle örnek olmayan bir kimsenin başkalarına yol göstermesine, irşad etmesine imkan olmadığı belirtilmektedir. (Buyruk Name-i İmam Cafer Sadık: 75)

Talibine sahip olmak, ona yolun esaslarını öğretmek ve Hakk’a ulaştırmak; “Ve pir kamil gerektir ki talibi bişirip, piri bilir ola, Hüdayı bilür ola ki talibi yola getire, erkan öğrete.” (Buyruk, İzmir Nüshası: 27).

Her işini, sözünü Kuran’a dayandırmak, okur-yazar olmak, arif olmak; “… Ayetsiz söz söyleyip nasihat edenlerin cevabı sahih değildir. Naçarda Türkçe söylerse bir mürşitten alıp söylemiş ola. Söylediği meselenin binası yine Kuran’a mutabık ola. Pir olan ve rehber olan okur yazar ola. Şeriatta bir müftü gördün mü ümmi ola. Veya bir molla ola. Okur yazar olup manaya aşina olmak gerek… Gönderdiği kitabı bilmedikçe Hakk’ı ne ile bilir. Eğer aklen bilinse, bu kadar nebilere kitap göndermezdi. Talip pire bağlıdır. Kitapsız pir şeytandır. İzine düşmeyeler, sözüne amel etmeyeler.” (Buyruk, Hacı Bektaş Nüshası: 233)

 

3.Mürşitliğin / Mürebbiliğin Şartları ve Nişanları

 

Buyruk’larda mürşitliğin/mürebbiliğin şartları ve nişanları çok açık bir ifade ile verilmektedir. Şartlar-yani mürşidi mürşit kılan özellikler- şunlardır;

İlki, talibini Hakk’a ulaştırmada bir köprü-aracı olmasıdır. “Mürebbiliğin birinci şartı budur ki, mürebbi köprü ola. Zira ki su mürşid olunca, mürebbi gerektirir ki köprü gibi ola. Ve halife dahi o köprünün yanlarında korkuluk gibidir, talibi o köprüden düşmeğe bırakmaz.”

İkincisi, engin bir hoşgörüye sahip olmasıdır. “Ve ikinci şart budur ki, mürebbi olan kişinin kalbi geniş ola, hiç darılmaya, kakıyıp kimseye ekşi surat göstermeye, güler yüzlü ola, şirin sözlü ola, nefsi halim, kalbi selim ola.”

Üçüncüsü, gönül yapıcı ve her varlığı birlik içinde görmesidir. “Ve üçüncü şartı budur ki, mürebbi olan kişi hiçbir nesneden ikrah etmeye ve kimseye kötü gözle bakmaya ve kimsenin hatırını ve gönlünü yıkmaya, cümle yaratılmış varlıklara bir gözle baka, gücü yettiği kadar her kişinin gönlüne gire.”

Bu üç şarta bağlı olarak mürebbiliğin nişanları yani belirtileri de açıklanmıştır. Bunlar özetle şöyledir;

İlki, kendini bilmesi, her müşkülünün Hakk katında çözülmesi; ikincisi, dilinin arı olması, kimseyi incitmemesi, aykırı söz söylememesi; üçüncüsü, ayıpları örtücü olması, kimsenin ayıbını görmemesi, gözü ile gördüğünü eteği ile örtmesi; dördüncüsü, dünyaya meyil ve muhabbet etmemesi. Hakk yolunda varlığını harcaması, can ve baştan geçmesi.

Buyruklar bu nişanları gösterenlerin mürebbi olabileceğini belirtirler. “Saydığım bu nişanlar her kimde bulunursa hal ehlidir. Mürebbi kapısı, bu yedi türlü nesnenin bulunduğu kişidir. Her kim bu tarikata (yola) amel edip bu tertip üzerine yürürse, mürebbilik onun hakkıdır… Yol ehli kardeşler bunu böyle bileler.” (Erdebilli Şeyh Safî Buyruğu: 75-77, Buyruk Name-i İmam Cafer Sadık: 89-90).

Görüldüğü gibi pir /dede olan kimse, dört kapının ilmine sahip olacak, Kuran’ı rehber edinecek, hoş görülü, yüksek ahlaklı olacak, talibini aydınlatacak, bu dünyada onu iyi yolda yürütecek, sır tutacak, nefsini yenmiş olacak, kendini bilecek, her sorunu araştırıcı olacak vb. Bütün bunlar tasavvufun biçimlendirdiği “insan-ı kamil”de bulunan üstün niteliklerdir. İnsan-ı kamil ulaşılmak istenilen modeldir, ideal insandır. İnsan-ı kamil, “yol”un olgunlaştırdığı statüsü yüksek ve Hakk’a en yakın olan kişidir. Pirler /dedeler bu modele ulaşmak için çaba harcarlar.

Alevi Yolu’nun merkezinde bilgiyi üreten, çoğaltan ve yayan mürşitler vardır. Mürşitlik bir sıra ve düzene göre oluşur. En üst statüde “Şahı Merdan Ali” ve evlatları (Oniki İmam) bulunur. Ondan sonra onların halifeleri, vekilleri, dedeler, babalar ve ozanlar yer alır. “Baş başa bağlıdır, baş da Padişaha.” Kamil olan, işin ehli olan bir adım öndedir. Talipler / müritler ise Yol’un değerlerini, inançlarını, güzelliklerini talep eden ve bunları bağlılıkları ölçüsünde yaşayan kimselerdir.

Dedeler nasıl bir gruba, ne tür bir talip topluluğuna önderlik edecektir? Talipler hangi özelliklere sahip olacaktır? Taliplerin hangi özelliklere sahip olması gerektiği, mürşitlere karşı nasıl davranacakları konusu Buyruklarda açıklanmaktadır. Buna göre talip;

  1. Mürebbisini (dede) ve musahibini Hakk bilmelidir.
  2. Yolun kurallarına uymalı gerekirse yol için canını vermelidir.
  3. Yolun bilgisine görgüsüne sahip olmalı, mürşidine gönülden bağlanmalı ve diğer taliplerle gönülden birlik olmalıdır.
  4. Üstad emrine uymalı, evliyaya iman etmeli, kendisini yetiştirmelidir.
  5. Sır saklamasını bilmeli, bağlandığı mürşidin Ali evladı olmasına dikkat etmelidir (Buyruk, İzmir Nüshası: 27, 35, 132; Erdebilli Şeyh Safî Buyruğu: 56). Buyruk Name-i İmam Cafer Sadık: 89-90)

 

4.Ozanlara Göre Mürşitlik / Dedelik

 

Ozanlar/Aşıklar sözel kanallarla ve genellikle yüz yüze iletişimle Alevi geleneğinin nesilden nesle aktarılmasını ve geliştirilmesini sağlamışlardır. Nefeslerinde rehberin, mürşidin yol içindeki önemini vurgulamışlardır. Onlara göre “Rehbersiz, mürşitsiz yollar aşılmaz”. Burada sadece Alevi kültürünün iki ozanına, Şah Hatayi ve Pir Sultan’a yer verilebilecektir.

Anadolu Alevi Türkmenleri on beş yaşında devlet başkanı olan (1501), Erdebil merkezli geleneği sürdüren Safevî Şeyhi İsmail’i (1487-1524) ve onun soyunu kendilerine yakın görmüşlerdir. Nefeslerinde Hatayî mahlasını kullanan Şah, mürşidi gerçek bilir, Hakk’ın vekili görür. Hakk’a mürşid ile varılır. Mürşidin yasakladıkları yolun yasakladıklarıdır, yolun yasakladıkları Hakk’ın yasakladıklarıdır. Hakk, gizlide açıkta her şeyi bilendir, alim olandır. Mürşid’in nefesi, yani gönülleri ferahlatan manevi gücü, Hakk’ın nefesinden gelmektedir.

Mürşidin nefesi Hakk nefesidir

Sözünü tutmayan Hakk’ın nesidir

Mürşidin rızası Hakk rızasıdır

Hakk deyip tuttuğum elden ayrılmam

Mürşidin gittiği yol da yolumdur

Gitme dediğine giden zalimdir

Zahirde batında Huda alîmdir

Hakk deyip tuttuğum elden ayrılmam

Şah Hatay’m Hakk bil tuttuğun eli

Zahirde batında Hakk gör kulu

Gerçek erenlerden aldım haberi

Hakk deyip tuttuğum elden ayrılmam

 

(A. Gölpınarlı, 1992: 27)

Hatayi, her talibin kendi rızasıyla mürşidini arayıp bulduğunu, çok şeyin bilgisine sahip olunsa bile, mürşid-i kamil olmadan “yol”a sahip olunmayacağını belirtir. Ona göre Musa bile bir peygamber olduğu halde, Hızır gibi bir mürşide varmıştır.

 

Mürşidin isteyen kendi arayı

Arayanlar buldu derde çareyi

Yüzbin okur ise aktan karayı

Mürşid-i kamile varmadan olmaz

 

Bu dünya durdukça eğer dursan da

On dünya dolusu kitap görsen de

Her harfine binbir mana versen de

Mürşid-i kamile varmadan olmaz

Hatayi sözünün manisin verdi

Yar ile ettiği ahdine durdu

Cebraîl Mûsa’ya Hızır’a var dedi

Mürşid-i kamile varmadan olmaz

(Gölpınarlı, 1992: 138)

 

Hatayi Talip’e yol gösterir;

 

Muhabbet eyleyip yokla pirini

Yusun senin namus ile arını

Var bir gerçek ile kıl pazarını

Kıldığın pazardan ziyan gelmesin

(A. Gölpınarlı, 1992: 145)

 

XVI. yüzyılda yaşadığı, 1510/1514 yılları arasında doğduğu ve Şah İsmail’in oğlu Şah Tahmasb (1524-1586) döneminde yaşadığı bilinen Pir Sultan Abdal’ın, “yol”a gönülden bağlılığı bilinmektedir. Bu “yol”a mürşid ile girilir. Tasavvufta yer alan “insan-ı kamil” kavramını Pir Sultan, “mürşid-i kamil” olarak vurgular. Mürşit ham talibini pişirir, olgunlaştırır. Her talip bir mürşitten nasibini alır. İki mürşidi olan iki yolludur, yani iki dilli, iki yüzlüdür, onlar kelpten (köpekten) farksızdır.

 

İki yüzlü, iki dilli olanlar

İki pîrli, iki yollu olanlar

Anlar dahi kelptir lanet alanlar

Pîre doğru gelen kul bana yeter

 

Pir Sultan’a göre, mürşid-i kamil, ezelden beri icazetle yani yetki belgesiyle gelendir. Nasıl beğin oğlu bey ise mürşidin oğlu da mürşittir.

 

Mürşid-i kamilden terbiye alan

Üstadın hasılı gönlünde olan

İcazet verilip ezelî gelen

Beğden gelen beğdir, bil bana yeter

 

Kamil olmak için bir mürşi-i kamile bağlanmak gerekir. Bu tarikatın ilk farzıdır. Mürşidini bilen, nefsini bilir, nefsini bilen Hakk’ı bilir.

 

Kamile varmadan kamil olunmaz

Her mürşit olanda kemal bulunmaz

Nefsin bilmeyince Halik bilinmez

Okuduğum cim’se dal bana yeter

 

Pir Sultan pirinin olgunluğunu, bilgeliğini kendisi için yeterli görür. Pirin celali (ululuğu, sertliği) içinde cemalini (güzelliğini) bulur. (Bunlar Allah’ın sıfatlarıdır) Mürşidinden gelen halleri dünya malına değişmez.

 

Yeter bana ol pîrimden kemali

Celali içinde vardır cemali

Neylerim alemi, neylerim mali

Mürşidimden olan hal bana yeter

 

Pir Sultan mürşidin damenini (elbise eteğini) tuttuğu zaman-yani ona içten bağlandığı zaman- mürşidin rızasının Hakk’ın rızası anlamına geldiğini bilmektedir. Mürşidi-i kamilin gönlü Beytullah (Allah’ın evi) olduğundan, o gönle girmek her şeyin üstündedir.

 

Pir Sultanım damenin tuttunsa erin

Hakk’ın rızasıdır, rızası pîrin

Mürşidin gönlünde var ise yerin

Beytullah değil mi, ol bana yeter

(P.S.A. Divanı, 1996: 258)

 

Kendini mürşit olarak gören herkesin kamil olmayacağını bilen Pir Sultan “Her mürşit olanda kemal bulunmaz” diyerek bunu belirtir. Daha ileri giderek bazı dedelerin yiyip içmeyi, talibi soymayı marifet bildiklerini söyler. Bu tarihsel bir realitedir; nefsine boyun eğmiş bu tür dedelerin dedelik kurumuna verdikleri zarar bilinmektedir.

 

Çok keramet gördüm sarı kürkünde

Dedelik nişanı vardır börkünde

Altın mıdır, gümüş müdür terkinde

Bire dede, yağmadan mı gelirsin

 

Dedeler onun gözünde tarikat aşamasından marifet aşamasına ulaşmış, buradan da hakikat aşamasına varmayı amaçlayan mürşitlerdir. Bu yüksek statüde olmaları gerektiği halde, nefsine yenik düşmüş az sayıda dede onun eleştirilerine hedef olmaktadır. Eleştirilerine kızan, küsen bu dedelere çıkış yolu gösterir. Eğer “hırka” ve “post” nefislerine hasım olursa, yani yolun ilkeleri ağır basarsa bu sorun çözülebilir.

 

Pir Sultan’ın bu sözüne küstünüz

Hasım olsun hırkanızla postunuz

Talipleri damızlıktan kestiniz

Bire dede, yağmadan mı gelirsin

(P.S.A. Divanı, 1996: 454)

 

Pir Sultan kendi dönemimde dedelik kurumunu istismar eden dedelerle karşılaşmış olmalı. Mürşitsiz “yol”un olmayacağını vurgulayan Pir Sultan, böyle mürşitlerle “yol”a gidilmeyeceğini belirtir.

Görüldüğü gibi “yol” ilk koşulu, bir mürşid-i kamile gönülden bağlanmaktır. Talipler, ancak mürşidin aydınlatıcı rehberliğinde “yol”un esaslarını öğrenme, nefsi aşma ve gerçeğe ulaşma imkanına sahip olabilirler. Mürşitlik / Dedelik kurumu Alevi geleneğinde merkezi bir role sahip, olmazsa olmaz bir kurumudur.

Buyruklar ve ozanlar pir/mürşit/dedeyi insan-ı kamil düzeyinde yüksek bir statüye yerleştirirken grup üyesi talipleri de mürşidine bağlı, ahlak normlarına uyan, sır saklayan, “yol”u her şeyden ulu bilen şahsiyetler olarak belirlemektedirler. Bu belirlemeler öncelikle mürşit olan dedelere önemli sorumluluklar yüklemektedir. Bu sorumlulukların yerine getirilebilmeleri için dedelerin hem inançsal bilgilerle hem de yaşamsal bilgilerle donatılmış, din ile bilimi, gelenek ile çağdaşlığı, hoşgörü ile disiplini birleştiren bilge kişiler olmaları gerekir. Bu özelliklere sahip olan mürşitler Alevi-Bektaşi önderleri için bir “ideal tip” yani örnek alınması gereken model olabilir. Dedeler arasında böyle önderlere rastlayabiliriz, ancak bunu hem sürekli hem de yaygın kılmak için organize çalışmalara gereksinim vardır.

Mürşitler geleneksel bilgiyi ve pozitif bilimlerin bilgisini, güncel olanı, sosyal realiteyi anlamak ve anlatmak durumundadırlar. Ceme katılanların temel kurallara uymak koşuluyla daha serbest davranmalarına imkan vermelidirler. Bu törenlerde Alevi-Bektaşi inanç esaslarının yanında insan sevgisi, yardımlaşma-dayanışma, ormanları koruma, çocukların eğitimini önemseme gibi genel konular üzerinde de rehberlik etmelidirler. Böylece ibadet ve eğitim bir arada yürütülebilir. Kararları taliplerle birlikte alıp, sorumlulukları paylaştırarak herkesin grup bilincine ulaşmasını amaçlamalıdırlar. Mümkünse aşıklarla/zakirlerle birlikte nefesleri, duvazları saz-söz ile dillendirmeyi amaçlamalıdırlar.

Toplumsal değişme her alanda yaşanmaktadır. Kırsal alanlardan kentlere, metropollere, yurt dışına göç dalgaları devam ediyor. Talipler yeni meslekler ediniyorlar, eğitim düzeyleri yükseliyor. Kitle iletişim araçlarının etkisiyle dünyadan daha çok haberdar oluyorlar. Başka kültürlerle, inançlarla tanışıyorlar, sorgulayıcı bir düşünme yeteneğini kazanıyorlar. Kutsallıkla örülmüş, efsane içerikli bilgileri tarihsel bir miras olarak kabul edip bu günü açıklayan bilgilere yöneliyorlar. Dedeler taliplerin yaşadığı bu değişimi algılamak, benzer bir değişimi kendi dünyalarında yaşamak durumundadırlar. Bu süreçte değişim dalgaları inanç önderlerini de etkilemektedir. Ancak önder-adı üzerinde- talibinden birkaç adım önde olmak zorundadır.

Dedeler “yolu her şeyden ulu” kılma görevlerini başarıyla sürdürmek istiyorlar. Bu isteğe bilinçli ve organize çalışmalarla ulaşılabilir. Özenle oluşturulmuş, geleneksel ve çağdaş bilgileri içeren eğitim programları dedelerin yeniden eğitilmelerinde yararlı olabilir. Geleneksel bilgiler temelinde bilimsel bilgilerin kazanılması dedelerin etkinliğini artırılabilir. Yeni bir anlayışın ürünü olan üniversiteler kuruluncaya kadar mevcut üniversiteler içinde ya da bağımsız araştırma enstitülerinde bu programlar uygulanamaya konulabilir. Bir taraftan da ilgili ve yetenekli gençlerin inanç önderi olarak yetiştirilmesi gerekmektedir. Bunların hangi kadrolarla, nerede, nasıl bir programla, ne kadar süre içinde eğitilecekleri tartışılmalıdır. Bu eğitimin sonunda statüleri, nasıl bir gelire sahip olacakları, bu gelirin sürekliliğinin nasıl sağlanacağı, devlet ile ilişkileri vb. konular belirlenmelidir.

Her dinsel topluluk üç temel öğe ile birlikte var olur. Birincisi inançtır, ikincisi inancın yaşanması yani ibadettir, üçüncüsü de topluluk bilinci yani biz duygusudur. Alevi-Bektaşi toplulukları da inançlarını, ibadetlerini ve topluluk bilinçlerini bu güne kadar mürşitlik kurumu ekseninde geliştirdiler. Bu kurumun temel öğesi olan dedeler/babalar/ rehberler çok önemli rollere sahiptirler. Mürşitler nasılsa Alevilik-Bektaşilik de öyle olur.

Mürşitlik bir sosyal kurumdur. Diğer sosyal kurumlar gibi içinde bulunduğu toplumun temel ihtiyaçlarını karşılamaktadır, tarihsel kimliği vardır, gelenekselleşmiştir, dün ne kadar gerekli idiyse bu gün de o kadar gereklidir. Mürşitlik kurumu “yol” içinde merkezi bir role sahiptir. Aleviliğin diğer kurumlarının etkinlikleri bu merkezi kurumun işlevselliği ile yakından ilişkilidir. Örneğin bir örf hukuku olan düşkünlük kurumu, sosyal dayanışma sisteminin bir türü olan musahiplik kurumu doğrudan mürşitlik kurumu tarafından belirlenmektedir. Mürşitlik kurumu işlevsel olmaz ise Alevilik-Bektaşilik gelişemez, kimliğini, kişiliğini ifade edemez. İnançlar felsefi boyutunu yitirir, ibadet pratikleri kolektif olmaktan çıkar, kişiselleşir. Grup bilinci kendisini yeniden üretemez, grubu oluşturan “biz” duygusu yerine “ben” duygusu hakim olur. Böyle olunca da ne Şah bilinir ne Hünkar bilinir ne de Yol kalır. Oysa Şahı-Merdan Ali’nin buyurduğu üzere, “Yol cümleden uludur”.

 

II. Musahiplik (Yol Kardeşliği)

 

Musahiplik, doğuştan Alevi olan iki talibin eşleriyle birlikte, “yol”un esaslarına uyacaklarına dair, ikrarlı- musahipli olan topluluğun huzurunda söz vererek (yemin ederek) topluluğun üyesi olma işlemidir. Topluluğa giriş bir bakıma yeniden doğuş olarak kabul edilir. O güne kadar yapılan hatalardan tövbe ederek, ruhsal anlamda arınarak yola girilir. Her Alevi musahipli değildir. Eline-beline-diline sahip olan ve aşına-işine-eşine sahip çıkabilecek kişiler musahip edinebilir ve “yol”a girebilir, yani topluluğun gerçek üyesi olabilir. Bu ahlaki değerleri yaşadığı sürece yolda kabul edilir, hata yaparsa düşkünlük kurumunun normları devreye girer.

Musahip; yol kardeşi, yol arkadaşı, sohbet edilen, danışılan anlamlarına gelmektedir. Bu sosyal kurum Bektaşi (Babagan Kolu) dışındaki tüm Alevi topluluklarında vardır. Bektaşilikte tek bir kişi, bir aile (karı-koca) veya birden fazla aile aynı gün ikrar verip nasip alabilir. Aynı anda ikrar verenler “yol kardeşi” olarak kabul edilmelerine rağmen musahiplikte olduğu gibi özel sorumluluk yüklenilmez. Oysa Alevilikte musahibi olmayan yola giremez, Ayin-i Cem’e katılamaz, musahip kurbanından yiyemez. Alevilerdeki musahiplik iki ailenin dayanışma birliğidir. İki aile (dört kişi) dedenin ve törende bulunanların huzurunda, iyi günde kötü günde birlikte olacaklarına dair söz verirler ve kurban keserek bunu beyan ederler. Musahip olanların çocukları da kardeş sayıldığı için birbirleriyle evlenemezler. Musahiplerden birinin ölümü halinde diğerinin eşi ve çocuklarına bakma sorumluluğu vardır. Biri mal varlığını yitirse, başına bir iş gelse, düğün-dernek kursa kan bağı olan kardeşinden önce musahibi yardıma koşar. Musahip olacaklar belli bir süre birlikte bu zor işi başarıp başaramayacaklarını araştırırlar. Musahipliğe, yolun gereği olduğu ve bu dünya işlerini kolay kılmayı amaçladığı için “yol kardeşliği”, öte dünyada musahibine karşı yaptıklarından sorumlu tutulacağına inanıldığı için “ahret kardeşliği” denir.

Musahiplik kurumunun oluşumun açıklanmasında iki temel görüş bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, musahipliğin eski Türk kültürü ve bu kültürün bir ürünü olan Anadolu Ahilik sisteminden geldiğini, ikincisi ise musahipliğin Alevilere özgü bir kurum olduğunu ve Hz. Muhammed ile Hz. Ali’nin musahip olarak her yol ehli için bir model oluşturduklarını ileri sürer. Birinci görüş kültür ikincisi görüş din ağırlıklıdır.

Alevi geleneği musahipliğin Muhammed-Ali’den geldiğini kabul eder. Buna göre, Muhammed, Hicret’ten beş ay sonra Ensar (Medineliler, yardım edenler) ile Muhacirleri (Mekke’den gelen göçmenler) kaynaştırmak, yardımlaşma ve dayanışmayı sağlamak için birbiriyle kardeş yapmıştı. Bu kardeşliğin oluşturulması sırasında herkes bir kardeş tutmuştu ve Şah-ı Merdan Ali yalnız kalmıştı. “Ya Rasul, herkesi kardeş yaptın, beni yalnız bıraktın” deyince Hz. Muhammed, Ali’yi ” Sen benim hem Dünyada hem de Ahrette kardeşimsin” diye cevaplandırmıştı. Yol kardeşliğinin / Ahret kardeşliğinin Muhammed-Ali’den kalması bu örnek olayla anlatılır.

Alevi inanç – ibadet kuralların ve erkanın nasıl yapılacağını anlatan ve altıncı İmam Caferi Sadık’a ait olduğu kabul edilen Buyruk (İmam Cafer Buyruğu, Menakıb-ı evliya, Menakıbname, adlarını da almaktadır.) musahipliğin esas olarak “Muhammed ve Ali’den kaldığını” belirtir. Şöyle açıklar: ” Hazreti Resul buyurdu:

- İki adam birbiriyle musahip olmalı, dedi. Hemen ol saat Hazret Muhammed, Şahı Merdan Ali ile musahip ve kardeş olup birlik manasını gösterdiler. Muhammed Mustafa sallallahu taala aleyhi vesellem kendi mübarek eliyle kuşağını açtı. Şahı Merdan Aliyyel Murtaza’yı bağrına bastı. İkisi bir gömlekten baş gösterdiler. Başı, iki gövdeyi bir gördüler. Hazreti Resul, Ali hakkında bu hadisi okudu: ” Lahmike lahmi, demmike demmi, ruhike ruhi, cismike cismi. ” (Buyruk, 1958:11). (Senin kanın benim kanım, senin etin benim etim, senin vücudun benim vücudum, senin ruhun benim ruhum, senin canın benim canımdır)

Buyruk, musahipliği evrenin oluşumuna kadar götürür; yer gök yaratılırken Cebrail Adem’in beline kuşak bağlayarak onunla musahip olur. Musa ile Harun da aynı şekilde kardeş olurlar. Peygamber de Ali’ye Miraçta Cebrail’in kendisine bağladığı kuşağı bağlar. Kuşak (tığ bend) musahip olma töreninde musahip olacak erkeklerin boynuna ve beline bağlanır. Bu teslimiyeti ve edepli olmaya söz vermeyi sembolize eder.

Musahip olanların yüklendikleri sorumlulukları Buyruk açıklar; musahipler birbirine teslim gerekir. Bu gerçekleşmezse onlar düşkün sayılır, musahiplikleri haramdır, emekleri boşunadır. Musahip olanların maldan, halden ve candan birbirlerine gizlisi yoktur. Birbirlerinin derdine derman, küfrüne iman olurlar. Senlik-benlikten geçerler. Yolları cennetin kapısında ayrılsa bile birlikte girinceye kadar biri ötekini bekler. Varlıklı olan yoksullaşan için malına kıyar (İmam Cafer Buyruğu: 47-49).

Kimlerin musahip olacağı da Buyruk’ta ayrıntılarıyla belirlenmiştir. Temel ilke birbiriyle her yönüyle eşit olanın musahip olmasıdır. Bu nedenle şu kişiler musahip olamaz; Alim-cahil, mürşid-talip, sipahi-rençber, iş sahibi-işsiz, evli- bekar, yaşlı-genç… Musahip musahibini tanımazsa, biri darda iken diğeri koşmazsa, biri aç iken diğeri tok olursa her ikisi de büyük günah işlemiş olur.

 

Musahip musahibe demese beli

Dünya ahirette eğridir yolu

Ona şefaat etmez Muhammed-Ali

Söyleyen Muhammed dinleyen Ali

 

Musahip musahipken yolun ayıra

Hakk vura onun temelin devire

Yedi cehennem narın ona buyura

Söyleyen Muhammed dinleyen Ali

 

Musahiplik bir sivil toplum organizasyonu olarak toplumsal dayanışma ve bütünleşmeyi geliştiren, sadece geçmişin değil bugünün de işlevsel bir kurumu olarak değerlendirilmelidir. Musahiplik, hem Aleviliğin bir gereğidir hem de günümüz koşullarında en az iki ailenin dayanışmasını sağlaması bakımından önemlidir. Koşullarının yerine getirilmesi zordur. Ancak her bakımdan birbirine eşit, saygı ve sevgi içinde olan iki aile arasında ne güzel bir birliktir.

Musahip (yol/ahret kardeşi) olacak iki erkek-iki kadın aynı zamanda ikrar vermiş yola talip olmuş sayılırlar. Bu nedenle bu törene Musahiplik Erkanı (Musahip Kurbanı) denir.

 

III. Düşkünlük (Örf Hukuku)

 

Alevi toplumunun temel kurumlarından biri örf hukuku ve bunun ifadesi olan düşkünlük kurumudur. Örf hukuku- ki buna örf-adet hukuku veya gelenek hukuku da denmektedir- bir toplumda resmi/yazılı hukukun dışında kalan bir hukuk düzenidir. Pozitif hukukun ana öğelerinden biri yasa, tüzük ve yönetmeliklerden oluşan yazılı hukuk ise, diğeri örf hukukudur. Örf hukuk resmi olmayan bir hukuk olarak daha çok merkezde konumlanmış büyük ve egemen olan toplumun dışında çevrede kalan topluluk veya gruplarda canlılığını sürdürür.

Alevi topluluklarının hukuk sistemi olan düşkünlük kurumu, resmi hukukun dışında oluşmuş, geleneksel olarak kuşaktan kuşağa aktarılan bir örf hukukudur. Bu hukuk öncelikle eskidir ve süreklidir. Bu geleneğin tarihi bilinmemektedir, nerede ne zaman ortaya çıktığını belirlemek mümkün değildir. İkinci olarak, bu hukukun bağlayıcı ve zorunlu olduğuna dair genel bir inanç vardır. Grubun tüm üyelerine, zengin-yoksul, genç-yaşlı, kadın-erkek, mürşit- mürit ayırımı olmaksızın uygulanır. Üçüncü olarak kurallar yaptırımlarla donatılmıştır. Ceza ile suç arasında gruba göre anlamlı bir ilişki bulunmaktadır.

Sosyal ve dinsel bir yapıya sahip olan ikrarlı grubun arasına yeni katılmak isteyen yola talip kişi, ikrar töreninde EDEB ilkelerine uyacağına yani eline-diline-beline sahip olacağına dair söz verir. Söz / ikrar grubun önünde, dedenin huzurunda verilir. İkrar verme bir bakıma orada bulunanlarla yapılan bir tür sözleşmedir. Sözleşmenin iki tarafı bulunmaktadır; yola giren birey (talip) ve yolu sürdürmekte olan sosyal grup (ikrarlı grup). İkrar /söz veren birey sözünde durmadığı zaman, içinde bulunduğu grup tarafından yargılamayı baştan kabul eder. Yargılanma Ayin-i Cem’de “meydan”da (Dar-ı Mansur’da) gerçekleştirilir. Yargılama sonunda talip suçlu görülürse sisteme uygun olarak ceza verilir.

Düşkünlük sisteminin kaynaklarını “İmam Cafer Buyruğu” olarak bilinen ve kısaca “Buyruk” adı verilen metinlerde bulmak mümkündür. Buyruklar öz olarak aynı olmakla birlikte ayrıntılarda ve ifade tarzında farklılıklar gösterirler. Buyruklarda sufinin / talibin davranışlarını belirleyen “üç sünnet ve yedi farz” dan bahsedilmiştir. Bunlara uymayanlar düşkün olarak kabul edilmiş ve verilecek cezalar belirlenmiştir. Yaptırımın gerekçesi ikrarda verilen sözlere (ahlak ilkelerine ve yolun esaslarına) uymamaktır.

 

1. Üç Sünnet:

  1. Dilinden Tevhit kelimesini, Allah’ın kelamını eksik etmemek
  2. Kalbinden şüpheyi, kin ve kibri uzaklaştırmak, kıskançlık etmemek, kimseye düşmanlık yapmamak.
  3. Yola gönülden bağlı olmak.

 

2. Yedi Farz:

  1.  Sır saklamak
  2.  Candan geçip Hakk’tan geçmemek
  3.  Tövbe etmek
  4.  Birlik içinde olmak
  5.  Mürebbisine itaat etmek, özünü ona açmak
  6.  Kuşak kuşanmak, hırka ve tac giymek
  7.  Musahip tutmak.

 

Buyruk sünnetten ve farzdan düşenlere verilen cezaları şöyle ifade etmektedir:

“Birinci sünnetten düşen talibi, görgüsüne koyasınız, nasıl hizmet ederse onunla kabul edesiniz. İkinci sünnetten düşen talibe üç sırdeste vurasınız. Üç akçe niyaz alasınız. Birini halifeye ikisini gazilere veresiniz. Üçüncü sünnetten düşen talibe, beş sırdeste vurasınız. Beş akçe niyaz alasınız. Üç akçesini gazilere, ikisini halifeye veresiniz.” (Buyruk, İzmir Nüshası, Der. Sefer Aytekin, s. 114)

Görüldüğü gibi Sünnetten düşenler uyarılıyor, nefsini yenmesi için küçük cezalar veriliyor. Farzdan düşenlere verilen cezalar Buyruklarda kısmen farklıdır. Burada Hacı Bektaş Nüshası esas alınacaktır. Bu nüsha incelendiğinde farzların sayısı arttıkça verilen cezaların ağırlaştığı görülür. Örneğin birinci farzdan düşene (sır saklamayana) üç tarik vurulması 9 akçe alınması öngörülürken, yedinci farzdan düşene (musahibine sahip çıkmayana) 47 tarik vurma ve 123 akçe para cezası öngörülmüştür.

Hata yapanlardan alınan para cezası farklı yerlere dağılmaktadır; “Üçüncü farzdan düşene dokuz tarik urup on bir akçe gazilere ve yedi akçe halifeye ve on altı akçe Hacı Bektaş’a alalar.” (Buyruk, Hacı Bektaş Nüshası, Der. Sefer Aytekin, s. 246)

Paralar gazilere halifeye (sorumlu mürşit) ve Hacı Bektaş Dergahına verilmek üzere alınmaktadır. Böylece ceza dayanışmaya ve yardımlaşmaya da imkan tanımaktadır. Bu dağıtımda en fazla Dergah’a, sonra gazilere ve en az da halifeye pay ayrılmaktadır. Hacı Bektaş Dergah’ının merkezi rolü burada ortaya çıkmaktadır.

Eğer bir talip bir farzdan düşerse, suçunu gizlerse, özür dileyip erenlerden medet istemezse düşkün olur. Bu kişi bir süre sonra dönüp gelirse ve af dilerse artık gruba kabul edilebilmesi için mal-mülkünü dağıtmak zorundadır. Bu durum, “Ya başa ya mala” “Gelme gelme, dönme dönme, gelenin malı dönenin canı” anlayışına uygundur. Bu koşul çok ağır olduğu için cemaat üyesi her şeyini açıkça ortaya koymakta, tövbe etmekte, verilen cezayı benimsemektedir. Bunun aksi olursa grup disiplini sağlanamaz, yolun erdemi ortaya konamaz. Talip talip olarak kalmak istiyorsa meydana çıkıp günahını temizlemek zorundadır. “Eğer talip günahını temizlemez, meydana gelmezse o talip “gerçeğin kanlısı” sayılır. Cemiyete konulmaz.” (Noyan, 1995: 219)

Görüldüğü gibi her suç mutlaka bir yaptırımla karşılanmaktadır. Bu yaptırımlar genellikle uyarma, sopa (tarik) vurma, para cezasıdır. Bunların dışında kurban kesme, belli bir süre grubun dışında tutma, sürekli dışlama (yol düşkünü) cezaları vardır. Cezanın ağırlığı suçun ağırlığı ile ilişkilidir.

Düşkünlük kurumu içinde suçlar, küçük günahlar, orta günahlar ve büyük günahlar biçiminde üç kategoride ifade edilmektedir. Küçük (sagir) günahlar; yol içinde olup-biteni yol dışından olanın yanında konuşması, mürşidinden izinsiz bir iş yapması, halktan kişiler tarafından bir söz işitmesi vb. dir. Bu suçlar az tarik ve az tercümanla cezalandırılır. Orta derecede günahlar; bir kişinin halkın gözüne değecek suç işlemesi, yabancı bir kimseye el kaldırması, kin-kibir-garez etmesi, eliyle koymadığını alması, gözüyle görmediğini söylemesi vb. dir. Bu gibi suçlarda tarik ve tercüman miktarı artar. Büyük (Kebair) günahlar; mürşidinden destursuz gizlenmesi, musahip kardeşinden izinsiz bir iş etmesi, musahibinin evine malına zarar vermesi ya da örtücü koruyucu olmaması, yol sırrını açması vb. dir. Büyük suçlarda peymançede dar’a durup mürüvvet dilerse, 47 tarik vurulur, kurban tığlattırılır. (Bedri Noyan, 1995: 221)

Alevi-Bektaşi yolunda şu kural çok nettir; yola girmek için kimse ikna edilmez ya da zorlanmaz. Her şey kişinin kendi rızasıyla olur. Mürşit ikrar töreninde üç defa sorar; “Bir kimsenin baskısıyla mı, kendi rızanla mı geldin? Bu yol demirden leblebidir, ateşten gömlektir, gelme gelme, dönme dönme, gelenin malı, dönenin canı.” İsterse meydanı terk edebileceğini telkin eder. Buna rağmen kişi ısrarlıysa ve koşulları uygunsa yola kabul edilir. Daha sonra kuralları ihlal ederlerse grup üyelerinin ve mürşidin verdiği cezaya razı olur.

Buyruğa göre gönül yıkmak düşkünlük nedenidir. Gönül yıkanlar hatalarını tamir etmedikçe, mürşitlerin kabul etmemeleri, mürşitleri kabul etse bile taliplerin kabul etmemeleri istenmektedir. “Ve dahi bir sûfî bir sûfînin hatırın yıkıp incitse ol yıktığı hatırı yapmayınca, ol sûfîyi mürşit ve ustaz ve pir ve rehber ve mürebbi kabul etmesin eğer bunlar kabul ederse sûfîler kabul etmeyeler.” (Buyruk, İzmir Nüshası, 1958:134). Böylece hatanın telafisi ısrarla istenmektedir.

Mürşit hata yaptığı zaman talibin onu uyarması önerilmektedir. “Ve dahi bir rehber günah etse, talip anı görüp sen bu işi niçin ettin deyü yol ile kor eşmese kör varıcılığı olur. Zira imam temiz olmayınca cemaatin namazı dürüst değildir.” (Buyruk, Hacı Bektaş Nüshası, 1958: 219). Grup üyeleri kölece bir bağımlılık içinde değildirler. Çünkü anlayışa göre “yol her şeyden uludur”. Mürşid de olsa yolun gereğini yerine getirmelidir. Bu durum grup inisiyatifini geliştirmekte ve oto-kontrolü sağlamaktadır.

Ayin-i Cemde kadın-erkek bir aradadır. Geleneğe göre bu meydanda herkes yol kardeşidir. Erler bacı bacılar erdir, yani cinsiyet önemsiz hale gelir. Buna rağmen bir erkek talip bir bacıya art niyetle bakarsa cezalandırılır. “Ve ol ceme gelen müslüm bacılara baksa namahremdir. Kar edem derken zarar eder. Şeriattan tarikattan eli boş olur… Kimse sahip olmaz.” (Buyruk, Hacı Bektaş Nüshası: 227).

Düşkünlük sistemi insanın hata yapabileceği gerçeğinden hareketle oluşturulmuştur. Bir Buyrukta “Kul hatasız olmaz, hata tevbesiz olmaz.” der (Şeyh Safi Buyruğu: 103). Suçu açığa vurmak ve tövbe etmek yol ehlinden beklenen bir tutumdur. “Eğer ol talip günahını saklarsa tarikatı aliyyeye kizb eder. Yol hayini iman uğrusu olur” (Buyruk, Hacı Bektaş Nüshası: 227).

Buyruktaki anlayışa göre suç işleyen kişi nefsini yener ve suçunu itiraf edip bağışlanmak isterse, cem erenleri, gökteki melekler ve Tanrı onu bağışlar. Cezası asgari düzeyde verilir. Suç işleyenler sitemli (cezalı) olduğunu kabul ederlerse ve dar’a durarak “ben bu günahın sahibiyim, erenler lutf eyleyin, tarikat kuralları üzerine beni yuyup-yıkayıp pak eyleyin” derlerse, törende bulunanlar da bağışlarlarsa kişinin cezası daha hafif olur. Burada kişinin kendini bilmesi, kusurunu gizlememesi ve bir daha yapmamak üzere söz verebilmesi amaçlanmıştır.

Kul Himmet talibin bu tutumunu dervişlik, müminlik göstergesi olarak kabul eder;

Ettiği günahı eline alsa

Erenler cemine mürvete gelse

Kişi eksikliğin özünde bulsa

Dervişlik, müminlik alametidir

(Şeyh Safi Buyruğu: 104)

Yargılama sadece dünyada olup biten bir iş değildir, göksel bir boyutu da vardır. Hatta yargılamayı yapan cem erenleri göksel olanın yeryüzündeki temsilcisi gibidir. Bu nedenle yargılama çok dikkatli yapılan, sorumluluğu yüksek bir iştir. Yargılamada mürşit makamı merkezi bir role sahiptir. Çünkü mürşit karar verme makamıdır, cem erenleri bağışlanmasını isteyerek cezayı azaltabilir, fakat kararı geleneğe bağlı olarak mürşit verir. Mürşidin sünneti, farzı, bunlardan düşkün olma halinde pak olmak için verilecek cezayı bilmesi gerekir. Ceza acı vermek, utandırmak, onu suçlu olarak damgalamak yerine günahlarından arındırmak, pak etmek için verilir. Böylece hata eden isterse ilk ikrar verdiği gibi saf ve temiz olabilir, kendini böyle hissedebilir. Hata yapan tövbe edip cezasını çektikten sonra, resmi hukuk sisteminde olduğu gibi etiketlenmez, suçlu olarak görülmez.

Örf hukukuna dayanan düşkünlük sisteminde suçlunun arınması, topluma yeniden kazandırılması söz konusudur. Gelişmiş toplumlarda kısmen etkili olan ve çeşitli örgütlerin üzerinde yoğunlaştığı suçluyu topluma kazandırma çalışmaları, düşkünlük sistemi içinde grup tarafından yapılmaktadır. Ayrıca düşkünlük sisteminde kişinin statüsüne, sosyal sınıf konumuna göre ayrım yapılmamaktadır. Mürşit dahil herkes aynı yaptırımlarla karşılaşmaktadır.

 

3. Ahitnameler

 

Buyruk’larda konu sistemli verilmediği ve suçların tanımlamaları ve yaptırımlar zaman içinde yeni koşullar açısından tartışılır hale geldiği için yörelere, topluluklara göre farklılıklar oluşmuştur. Bunu gidermek için mürşitlerin bölge düzeyinde bir araya gelerek ortak bir metin hazırladıkları görülür. Düşkünlüğün kurallarını gösteren bu metinlere “Ahitname” denilmektedir. Bu ahitnameler mürşitlerin çabası ile güncelleştirilmekte ve uygulanabilirliği sağlanmaktadır. Böyle bir ahitname örneğini merhum Dedebaba Bedri Noyan önce 1. Uluslararası Türk Folklor Kongresinde sonra da eserinde sunmuştur. Bu ahitnameyi 1969 yılında hazırlayan ve uygulayan Isparta- Uluğbey Bektaşileridir. Ahitname o tarihte Seyit Battal Gazi’ye bağlı olan Uluğbey’deki 10 rehber tarafından hazırlamıştır. Toplam 24 maddeden oluşan, belli suçlara verilecek cezaları ve bazı esasları ifade eden bu Ahitname 1994’e kadar uygulanmış, bu tarihten sonra daha kapsamlı yeni bir ahitname hazırlanmıştır. Halen uygulanan bu Ahitname altı bölümden oluşmaktadır; 1 Rehberlerin izleyeceği yöntemler ve verecekleri cezalar 2. “Ehlibeyt Muhibbi” nin özellikleri 3. On iki büyük günah (Kuran ayetlerine göre) 4. Suçlar ve günahlar (Kuran ayetlerine göre) 5. Suçlar ve Cezalar (Tarikata göre) 6. Sonuç kısmı.

Anadolu’nun farklı bölgelerinde yaşayan Aleviler düşkünlük kurumunu ya bu tür yazılı metinler (ahitnameler) ile ya da geleneksel olarak aktarılmış ve günün şartlarına uyarlanabilen bilgiler ışığında yaşatmaktadırlar.

Mürşitlik-musahiplik-düşkünlük bu üç kurum birlikte Alevi Yol’unun temel direkleridir. Mürşitlik orta direktir fakat biri çöker ise hiçbirinden eser kalmaz. Allah-Muhammed-Ali Yol’un sahibidir. “Yol her şeyden uludur”.

 

IV. Aile ve Kadının Statüsü

 

Ailenin üstlendiği sorumluluklara bakıldığı zaman onun toplumun en küçük yapı taşı olduğu görülecektir. Ailenin yerine getirdiği birçok sorumluluklar bulunmaktadır. Bunları ailenin kendine karşı sorumlulukları ve topluma karşı sorumlulukları olarak iki grupta toplamak mümkündür. Birincisi grupta; ailenin, soyun devamını sağlamak, aile üyelerinin beslenme, barınma, sağlık, kendini güvende hissetme, eğitim vb. temel ihtiyaçlarını karşılamak, yaşlanan aile üyelerinin bakımını üstlenmek, çocuk ve gençlerin meslek edinmeleri için aile bütçesinden pay ayırmak vb. İkinci grupta; toplumun kültürünü aile içinde yeni nesillere aktararak toplumun varlığını korumak, üyelerini iyi yurttaş, iyi insan olarak toplumun etkin, yaratıcı, işbirliği ve dayanışmayı benimsemiş üyeleri olarak yetiştirmek, toplumsal iş bölümüne katılarak sorumluluk üstlenmek, üyelerini toplumsal sorunlara duyarlı yetiştirmek, ülkenin, toplumun menfaatlerini üstün görme ve dünya yurttaşı olma bilincini güçlendirmek vb. Aile hem kendine hem de topluma ve insanlığa karşı sorumludur. Bu sorumlulukların hepsini hakkıyla yerine getirebilmesi için ailenin bunların farkında olması yani bilinçli olması, ekonomik düzeyinin yeterli olması gerekir.

Alevi ailesi yukarıda sayılan sorumlulukları yerine getirme konusunda tarih boyunca çaba harcamış, olanakları ölçüsünde kendine ve içinde bulunduğu topluma hizmet üretmeye çalışmıştır. Aile kendi içinde demokrasiyi yaşatırsa, sorumluluklar aile üyeleri tarafından paylaşılırsa, kadın-erkek eşitliği ve birlikteliği sağlanırsa aile kendine ve topluma karşı görevlerini yerine getirebilir. Alevi ailesi tarih boyunca bu çaba içinde olmuştur. Kadın-erkek eşitliğine özen göstermiştir. Kadın erkeğin yanında, onunla birlikte kara veren, iş gören, mücadele eden bir konumdadır.

Hünkar Hacı Bektaş Veli kadına üstün bir değer verilmesini istemiş ve bunu kendi hayatında uygulamıştır. Hacı Bektaş’ın hayatını anlatan Velayetname kadının sezme gücünü, çalışkanlığını, üretkenliğini anlatan örneklerle doludur. Pir Anadolu’ya gelirken bu gelişi onca derviş fark etmez, “gözcü” Karaca Ahmet fark etmez sadece bir kadın fark eder. Hünkar’ın gayb aleminden verdiği selam sadece sohbet meydanında erenlere yemek pişirmekle görevli olan Fatıma Bacı’ya malum olur. Bu mitolojik bir anlatımdır fakat kadının sezme gücünü göstermesi ve ona öncelik vermesi bakımından anlamlıdır. Yine Hünkar Sulucakarahöyük’te mekan tuttuğu zaman ona ilk talip olanlardan ve hizmet edenlerden biri Kadıncık Ana’dır. Kadıncık Ana Hünkar Hakk’a yürüyünceye kadar hizmette kusur etmez. Bundan sonra da Yol’un selameti için sorumluluk üstlenir.

Hacı Bektaş Veli’nin yaşadığı dönemde var olan ve Moğolların kendilerine direndiği için dağıttıkları örgütlenmelerden birisi kadınların yönettiği ve çalıştığı Bacıyan-ı Rum’dur. Gaziyan-ı Rum ve Ahiyan-ı Rum örgütlenmesinin yanında Bacıyan-ı Rum örgütlenmesinin varlığı anlamlıdır ve bu örgütlenmenin içinde doğal olarak Bektaşi kadınlarının önemli bir rolü vardır.

Tarih tespit etmiştir ki Alevi toplumunda üst düzeyde sorumluluk alan birçok kadın vardır. Bazı Bektaşi tekke ve zaviyelerin kurucuları kadındır. Ahi Ana, Kız Bacı Dede, Hacı Fatma bunlardan bazılarıdır. Anadolu’da az sayıda da olsa bazı ocaklarda kadın önderlerin olduğu veya kadının öne çıkartıldığı bilinmektedir (Anşa Bacılılar Ocağı, Kız Süreği Ocağı gibi).

Kadın ozanların varlığı bilinmektedir; Arife Bacı (1868-?), Gülsüm Bacı (? -1928), Hüsniye Bacı, Münire Bacı (? -1910), Useyle Bacı, Şeref Bacı (? -1909), İkbal Bacı, Şehrübanû Bacı, Zeynep Kamil Bacı, Leyla Bacı, Naciye Bacı, Şücaaddin’li Sakine Bacı, Şücaaddin’li Zeyneb Bacı.

 

Ozan Bacıların bazılarının nefeslerinden birer örnek verelim;

1.

Arife gel kaldır gözün perdesin

Hakk’ın cemalin sen de göresin

Böyle bir mürşidin halin bilesin

Cemalini gördük Hafız babanın

2.

(Aman Mürvet!) dedim, tuttum destini

Sıdkile isteyen bulur dostunu

Ağlarken şad etti (Zeyneb) miskini

Şah İmam Hüseyin, Ali’yi gördüm

3.

Münire şahın kulu

Bendei Kızıl Deli

Gönlü aşk ile dolu

Hayderîyem Haydarî

4.

Pir Sultanım Hakk’a gider

Münkiri imana çeker

Useyle bir nazar ister

Havalanır kuşlanırım

5.

Ezeli kurdular erkanı yolu

Bu yolun sahibi Muhammed Ali

Pirimi sorarsan Bektaşi Veli

Ali, Veli gibi Er bulunur mu?

(Sakine Hatun)

 

Alevi ve Bektaşi gruplarında Dede veya Baba’nın eşine “Ana Bacı”, Mürşidin eşine “Ana Bacı Sultan” denilmektedir. Tüm talip kadınlara ise “Bacı” denilmektedir. Kadınlar Alevi Yol’unda eşleriyle aynı statüdedirler. Ayin-i Cem’e kadın erkek birlikte girilir. Nasip almak için birlikte dar’a dururlar. Kadın erkek birlikte 12 hizmeti görür, semahı birlikte dönerler.

Hünkar’a ait olduğu kabul edilen aşağıdaki dörtlük kadına bakış açısını özetlemektedir;

 

Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde

Hakk’ın yarattığı her şey yerli yerinde

Bizim nazarımızda kadın-erkek farkı yok

Noksanlıkla eksiklik senin görüşlerinde

 

 

Bu manada Basri Baba kadınlar hakkında söylediği nefesinden bazı bölümlerini aktaralım;

 

 

Bacıları hor görmeyin

Kalbi rakikdir anların

Cümlesini bir bilmeyin

Bir mi hepsi insanların

 

Fatımadır asılları

Havva ana nesilleri

Çok içinde bilginleri

Özünde Hakk görenlerin

….

Basri Babanın Havvası

Bacıların bir ednası

Yoktur onların fenası

Gönlüne aşk dolanların

 

Bektaşi kadın şairlerden Naciye Bacı, tüm kadınların sözcüsü gibidir;

 

Ey erenler, Erler nasıl ersiniz?

Söyleyin sizinle davamız vardır

Bacıları niçin (nakıs) dersiniz

Bizim de Hazreti Havamız vardır

 

Bizi de halk eden sübhan değil mi?

Arslanın dişisi, arslan değil mi?

Söyleyin, makbûl-i Rahman değil mi?

Ümmü-gülsüm, Zeyneb, Leylamız vardır

 

Naciye fakire, kemter bacı’dır

Muhammed Ali’ye kuldur, Naci’dir

Cümle erenlerin başı tacıdır

İşte: Fatımatüzzehramız vardır

(Oytan, 1. cild: 130).

 

Alevi Ahlakı eline-beline-diline sahip olma esasına dayanır. Kadın zevki tatmin için yaratılmış bir araç değildir. Her er kişi kendi helalinin dışında bir kadına kötü gözle bakarsa, onu rahatsız ederse veya kadının razılığı ile de olsa bir hata yaparsa düşkünlük yaptırımıyla karşılaşır. Alevi erkeği ve kadını “eşine-aşına-işine” sahip olmak zorundadır. Alevi ailesi tek eşli evlilik üzerine kurulmuştur. Arap kültürünün veya şeriat anlayışının önerdiği çok kadınla evlilik Alevi kültür ve inanç sisteminde yer almaz. Alevi ailesi öncelikle birliğini dirliğini korumakla görevlidir. Alevi erkeği kadına saygı duyar, Yol’a beraber girer, Yol’da beraber yürür.

 

Gel seninle bir ahdı aman edelim

Hal evinde hal olalım sevdiğim

Bağlanalım bir ikrara duralım

Yaradana kul olalım sevdiğim

(Kul Himmet)

 

Alevi ailesinde tarihsel süreçte eşlerin önemsiz nedenlere bağlı boşanmaları hoş görülmemiştir. Hele tek taraflı olarak erkeğin kadını boşaması yok gibidir. Boşanma ancak çok önemli nedenlere (kadının veya erkeğin ahlaksızlığının belirlenmesi gibi) bağlı olarak mümkündür. Fakat boşanmış erkek ve kadın erkana giremez, hizmet göremez..

Günümüzde kentsel ortamlarda ağır ekonomik baskılar altında ve toplumsal denetimin zayıflamasıyla Alevi ailelerde de sorunlar artmaktadır. Eşlerin ailenin parçalanmasına yol açacak söz ve davranışlarda bulunması ve bunu sürdürmesi uygun değildir. Eşler acıları ve sorunları küçülterek; sevinçleri ve güzellikleri büyüterek, birbirlerine saygı duyarak aile birliğini koruyabilirler. Bu da Alevi ahlakında mevcuttur, bu öz korunursa veya tekrar o öze ulaşılırsa sorunlar önemli ölçüde azalabilir.

Aile nasıl olursa toplum da öyle olur. Ülkemizde aile toplumsal yapının değişmesine bağlı olarak değişmektedir. Değişim kırsal ataerkil ailenin kentsel çekirdek aileye dönüşümü yönündedir. Yaygın aile yapımız ise geçiş ailesi şeklindedir. Bu aile değerler ve aile hacmi bakımından ne tam kırsal ailedir ne de tam kentsel ailedir. Tarım toplumundan endüstri-kent toplumuna dönüşüm çok sancılıdır, çok çatışmalıdır. Kırsal alanlardan kentlere, yurtdışına yönelen göç dalgaları birçok sorunu beraberinde üretmektedir. Bu sorunlar aileyi yakından etkilemektedir. Kentlere göç eden aileler barınma, iş, eğitim, sağlık gibi temel sorunlarla karşı karşıya kalmaktadır. Bunun yanında aileler kültür uyumsuzluğu, kentle bütünleşememe, kentli insan davranışlarını içselleştirememe gibi birçok sosyal ve kültürel şoku yaşamaktadır.

Alevi aileler de tıpkı diğer aileler gibi yoksulluk, işsizlik, eğitim yetersizliği tehdidi altındadır. Ailelerin parçalanması, çocukların iyi beslenememesi, nitelikli bir eğitime sahip olamama, sokakların egemenliği, suçluluğun artışı Alevi aileler için de geçerlidir. Aslında sorun bütün toplumu ilgilendirmektedir, çözümler de toplumun bütününe ait olmalıdır. Bu genel bir doğrudur. Ancak toplumun üst düzey örgütlenmiş hali olan devlet (siyasal toplum) tüm bu sorunları çözme imkan ve yeterliliğe sahip görünmüyor. Bu nedenle halkın yani sivil toplumun kendisi için örgütlenmesi anlamında “sivil toplum örgütleri” çoğalmaktadır.

Ailenin desteklenmesi, suçluluğun önlenmesi, eğitim imkanlarının artırılması, yurttaşlık bilincinin yükseltilmesi için yeni yaklaşımlara ve yeni yapılara ihtiyaç vardır. Alevi toplumu kendine, ailesine, çocuklarına sahip çıkabilmek için bunu başarmak zorundadır. Alevi nüfusun yoğun olduğu kentsel alanlarda bu tür yapılar oluşturulabilir. Yöre insanının katılımıyla, uzmanların desteği ile kurulan bu yapılar içinde somut, uygulanabilir projeler geliştirilebilir. Böyle olursa sistemin kentlerde yarattığı eşitsizlik, adaletsizlik, yoksulluk ve yoksunluk bir nebze aşılabilir. Ailelerin korunması ve desteklenmesi toplumun yaşamasının temel koşuludur.

 

V. Ahlak (Edeb)

 

Ahlak kurumu insanlar arasındaki ilişkinin bir ürünü olarak davranış, değer-norm sisteminden oluşur. İyi ahlak toplumların ve dinlerin temel direğidir. Hiçbir din ahlaksızlığı hoş görmez. İslam dini ve Alevi inancı güzel ahlak üzerine inşa edilmiştir. Güzel ahlakı etkisiz kılan olumsuz ekonomik koşullar ve sosyal çevredir. “İnsan” odur ki bu olumsuzluklara rağmen iyi olmayı, doğru olmayı başarır.

Alevi inancında güzel ahlak erdemli olmanın temel koşuludur. İkrar verip yola girerken, yıllık görgüden geçerken, abdest alırken hep güzel ahlak telkin edilir. Alevi eliyle-beliyle- diliyle hata yapmaktan çekinir.

Ayin-i cemde sitemden /görgüden geçen canlar için mürşit önce cem erenlerinin razılığını alır. Gönül kırmış ise, hata yapmış ise dar’a durup bunun bedelini ödemek zorundadır. Mürşit ancak cem erenlerin razı olmasından sonra erkanı açabilir.

Mürşit gönül birliğini arar. “Gönüller bir mi erenler?” diyerek üç defa sorar. Her seferinde “eyvallah” cevabını alırsa;

“Hakk cümlenizden razı olsun. Canlar, kul kusur işler, Sultan bağışlar. Bilerek bilmeyerek işlemiş olduğumuz kusurlarımız, noksanlarımız vardır. Bir tövbe istiğraf edelim” der ve tövbe suresini okur: “Ya eyyühelleziyne amenûttekûllahe ve kûnû ma’assadıkıyn” (Ey inanalar! Allah’tan sakının, doğrularla beraber olun). Bundan sonra tövbe duasını Türkçe okur;

“Tövbe günahlarımıza estağfurullah. Elimizle, dilimizle, belimizle işlemiş bulunduğumuz tüm günahlarımıza tövbe estağfurullah. Kalbimizle, tüm azamızla işlediğimiz günahlarımıza tövbe estağfurullah.. İsyanlarımıza tövbe estağfurullah. Bercemel-i Muhammed, kemal-i Hasan, Hüseyin; Ali rabülende selavat.”

Mürşit Hakk’ın huzurunda dar’a duran canlara her zaman güzel ahlakı öğütler:

“Allah eyvallah kapısında döktüğün varsa doldur. Ağlattığın varsa güldür. Yıktığın varsa kaldır. Doğru gez, dost gönlünü incitme. Yalan söyleme, haram yeme, zina etme. Elinle koymadığın hiçbir şeye el uzatma. Gözünle görmediğin şeye inanıp ondan söz etme. Gelme gelme, dönme dönme…Riya ile ibadet şirk ile taat olmaz. Söylediğin meydanın söylemediğin senin. Allah eyvallah Hû…”

Alevi Ayin-i cem’e girmeden önce abdest alır. Burada da ahlakın temel kurallarına bağlı kalacağına dair söz verir:

Ellerini yıkarken “Ya Rabbim ellerimle koymadığım ve hak etmediğim hiçbir şeyi almayacağım.”

Yüz yıkarken “Nur-u Hakk için yüz kızartıcı suç olan bir iş yapmayacağım.”

Ağzını yıkarken “Ağzımdan çıkan nur-u hidayet hakkı için yalandan, iftiradan, dedikodudan uzak durup bunların hiçbirini işlemeyeceğim.”

Burnuna su verirken “Burnumdan çıkan ruh-u cennet için kötü bir nesne koklamayacağım.”

Kulakları temizlerken, “Kulaklarımla işitmediğimi işittim gibi ifade etmeyeceğim. Koğu gaybet etmeyeceğim.”

Anlına su alırken, “Anlımdaki şavk-ı nur-u hakkı için başımdaki Muhammed Mustafa’nın tacı nur-u hakkı için, kollarım secde-i ibadet, dizlerim hak-i turab yapacağım. İbadetime, işime hile kaymayıp Allah rızası için hareket edeceğim.”

Talip ikrar verip Yol’a gireceği zaman rehber ona abdest aldırır ve her bir hareketinin anlamını açıklar. Abdest şekli ve duaların içeriği yöreden yöreye değişebilir fakat öz aynı kalır. İşin özü iyi ahlaklı olmaktır.

İyi ahlakın kaynağı Eline-Beline-Diline Sahip olmaktır. Bu üç kuralı Edeb olarak özetlemişlerdir. Edeb sahibi olmak Alevinin boynunun borcudur. Alevi eline sahip olmak zorundadır. Elinle koymadığını, kendisine ait olmayanı alamaz. Kendi emeğiyle olanın dışındakilere dokunamaz. Alevi, beline sahip olmak zorundadır. Kendi helalinden başkasına bakamaz. Nefsine uyup hata işleyemez. Zevk ve sefa düşkünü olamaz. Alevi diline sahip olmak zorundadır. Yalan söyleyemez, görmediğini gördüm diyemez. Diliyle başkasını incitemez, gönül kıramaz. Alevinin hata yapma hakkı yoktur. En çok kaygılandığı, korktuğu şey bilerek-bilmeyerek hata yapmaktır, eliyle-beliyle-diliyle günah işlemektir.

Sofu bilir sofunun halinden

Girsem bahçesine dersem gülünden

Sofuya ölüm yoktur amma

Ya elinden ya belinden ya dilinden

(Hatayi)

 

Biz müfti bilmeyiz fetva bilmeyiz

Kıyl ü kal bilmeyiz ifta bilmeyiz

Hakikat bahsinde hata bilmeyiz

Şah-ı Merdan gibi ulumuz var.

(kıyl ü kal / kî ü kal: dedikodu ifta: yok etmek)

Alevi buyruk üzerine “Gördüğünü ört görmediğini söyleme” ilkesine bağlı kalmak zorundadır. O eksikleri giderir, hataları ortadan kaldırır. Görmediğini de kesin olarak gördüm demez. O yalan söyleyemez, böyle bir hakkı yoktur. Alevi ana-babadan gelmekle alevi olunmaz, alevi iyi ahlak ile olunur.

Alevi ahlakı onun aynı zamanda hoşgörülü sahibi olmasını şart koşmaktadır. Alevi incinse de incitmeyen bir yapıda olmalıdır. Bilmelidir ki;

 

İyiliğe iyilik her kişinin karı

Kötülüğe iyilik er kişinin karı

 

Alevi cömert olmak zorundadır. Cömertlik marifet kapısının altıncı makamı, hakikat kapısının üçüncü makamıdır.

 

Şeri’atte bu senindir bu benim

Tarikatte hem senindir hem benim

Hakikatte ne senindir ne benim

 

Dört kapı kırk makamın özü iyi ahlaktır. Alevi bu manevi aşamalarda kendi marifeti ölçüsünde ilerler. Kimi ahlaken şeriat aşamasında kalır, sen-ben kavgası yapar. Kimi tarikat aşamasına ulaşır, iyilik yolunda savaşmaya talip olur. Kimi marifet kapısına ulaşır gerçeklere kavuşur, özünü bilir, arif olur. Kimi hakikat kapısına ulaşır, manayı bilir, sırra erişir ve Hakk’a kavuşur.

 

 

(KAYNAK: PROF. DR. HÜSEYİN BAL, ALEVİ İSLAM YOLU, CEM VAKFI YAYINLARI, 2004, İSTANBUL, SAYFA: 55-86)