ANADOLU ALEVİLİĞİNİN KÜLTÜREL BOYUTU

PROF. DR. HÜSEYİN BAL

Alevi Edebiyatı

Alevi Edebiyatında Şiir Türleri

Nefes, Düvazimam (Duaz İmam, Düvaz, Düvazdeh), Mersiye, Devriye, Şathiye

 

Alevi Sanatı

Müzik – Semah, Giyim – Kuşam, Yazı – Resim, İnsan-ı Kamil Resimleri, Aslan Resimleri, Alevi Edebiyat ve Sanatında Kuşlar, (güvercin, turna, kaz, horoz), Hz. Ali’nin Devesi

 

ANADOLU ALEVİLİĞİNİN KÜLTÜREL BOYUTU

 

Büyük uygarlıklara mekan olmuş Anadolu, sanat ve edebiyatının gelişmesinde, zengin bir alt yapıya sahipti. Bu alt yapının üstünde Alevi sanat ve edebiyatı gelişme imkanı bulmuştur. Alevi sanat ve sanatının kaynakları göçebe yaşam tarzından gelen halk kültürü, derinlikleri Ehlibeyt’e varan tasavvufi İslam ve bunların Anadolu coğrafyasında oluşturduğu Alevi geleneğidir.

Anadolu’ya gelen ve burayı kendilerine yurt edinen tüm etnik-dinsel toplumlar (Türkler- Kürtler; Abdallar-Tahtacılar-Çepniler vb.) göçebe, yarı-göçebe toplumlara özgü yaşama tarzına uygun olarak doğa merkezli inançlarını yaşadılar. Tasavvufi İslam Hece Ahmed Yesevi önderliğinde gelişerek Orta Asya, Orta Doğu ve Anadolu’ya yayıldı. İslamiyet’in mistik boyutu olan bu tasavvuf şeriatın emir ve yasaklarını yumuşatarak Allah’a sevgiyle varmanın önemini vurguladı.

Anadolu’yu aydınlatmak amacıyla gelen Hacı Bektaş Veli, yaşama tarzıyla, felsefesiyle, eserleriyle Alevi sanatının ve edebiyatının özünü oluşturacak temaları ortaya koymuştu. Şahı Merdan Ali’den beri varolan Alevilik Hünkar sayesinde Türk kültürü ile buluşmuş ve buradan çok zengin bir sanat ve edebiyat doğmuştur. Hacı Bektaş Veli arı-duru Türkçe söyledi, Yunus Emre, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal ve diğerleri onu örnek aldılar ve Türkçe’nin güzelliğine yeni güzellikler kattılar.

Edebiyat sözel kültürü ağırlıkta olan Alevi toplumu için daha ağırlıklı olarak gelişti. Edebiyatın yanında sanat ürünleri de (müzik, resim, el sanatları, mimari, hat sanatı vb.) çeşitli alanlarda fakat anlamlı bir birlik içinde gelişti. Edebiyat ve sanat eserlerinin merkezinde Allah-insan sevgisi ve Ehlibeyt muhabbeti yer alıyordu.

 

3. 1. Alevi Edebiyatı

 

Alevi edebiyatı Anadolu’da gelişen tasavvufi halk edebiyatının kaynaklarından beslenmekle birlikte ondan farklı ve kendine özgü bir edebiyattır. Bu yargıyı paylaşan Gölpınarlı “Karakter bakımından bu edebiyat bu kadar orijinaliteye sahip midir?” Sorusuna “derhal evet diye cevaplandırmamız gerekir” der. Ona göre, “Alevi-Bektaşi edebiyatı” bu zümrenin geleneklerini, inançlarını, ata-sözlerini, terimlerini ifade eder; azizlerini över, onlara ait menkıbeleri şiirleştirir, erkandan, ayinden bahseder. Bunlarla kalmaz, alaylı bir eda ile Ortodoks inancı iğneler, Tanrı’yla şakalaşır, zahidi taşlar, kızdırır. Ali sevgisi, Oniki İmamı kutlayış, düşmanlarına düşmanlık bu edebiyatın esas unsurlarındandır. (Aslında Gölpınarlı’nın söylediği “düşmanlarına düşmanlık” ifadesi yerine Ehlibeyt düşmanlarını sevmeme yani teberra geleneği demek daha uygundur.) Gölpınarlı’ya göre, Alevi edebiyatında dünya sevgisi ve dünya nimetlerine bağlılık da önemli bir yer alır ve bu yüzden, bu edebiyatta realite, gerçekten de canlıdır. (Gölpınarlı, 1992: 7).

Birçok araştırmacı “Alevi-Bektaşi” edebiyatının kaynağını Yunus Emre’de görür. Bu bir bakıma doğrudur. Çünkü Yunus Emre hem mutasavvıf hem de ozandır, hem yaşayan hem de söyleyendir. Tanrı sevgisini Tanrı korkusunun üstüne çıkarmış, insan ve Tanrı birliğini cesaretle dile getirmiştir. Sevgi ve hoşgörüyü hakim kılmış, yetmiş iki millete “Bir” bakarak, hem tasavvufun vahdet-i vücudu anlayışını dile getirmiş hem de insan sevgisinin evrenselliğini vurgulamıştır. Ancak yine bir tespit yapmak gerekirse Hacı Bektaş Veli’nin Makalat adlı eseri nesir türünde olup hem tasavvuf felsefesine ait bir eserdir hem de edebi bir eserdir. Yunus’un felsefesi ile Hünkar’ın felsefesi birdir, kaynağı batın ilmidir. Yunus’un hece ve aruz vezninde yazdıkları ve söyledikleri ile Hacı Bektaş Veli’nin Makalat’ta yazdıkları konu, tema ve öz olarak aynıdır. İnsanın yaratılışı ve nitelikleri, dört nesne, dört kapı kırk makam ve bunun gibi birçok konuda benzerlikler açıkça görülmektedir. Yunus’un nasip almak için huzuruna çıktığı Hünkar’dan doğrudan veya dolaylı olarak etkilenmemesi mümkün değildir. Yunus’un mürşidi Taptuk’dur, Taptuk’un Pir’i de Hacı Bektaş Veli’dir. Öyleyse şöyle demek daha doğru olur; Yunus Hacı Bektaş’ın müridi Taptuk’tan nasip alarak girdiği Yol’da Alevi edebiyatının oluşmasında önemli hizmetlerde bulunmuştur.

“Alevi-Bektaşi edebiyatı XIV. Yüzyılda Kaygusuz Abdal’la kurulmuştur” Gölpınarlı’nın bu yargısı dikkate almaya değerdir. Antalya’da bir bey oğlu Gaybi iken, Abdal Musa’dan nasip alan ve Yol’da “Kaygusuz Abdal” olan, Mısır’da Derğah kuran, erkan’da, meydanda makamı Nakip Postu olan bu mürşit zaman açısından diğer ustalardan önce yaşamış olduğu ve nefeslerindeki mana derinliği ve söyleyiş güzelliği ile öncülerden biri kabul edilebilir. Ancak Alevi edebiyatı Hacı Bektaş’tan Yunus’a, Abdal Musa’dan Kaygusuz’a, Hatayi’den Pir Sultan’a, Kul Himmet’ten Edip Harabi’ye onlardan Aşık Veysel’e ve Aşık Mahsuni’ye kadar uzanan engin bir deryadır. Bu deryada özü-sözü bir olan, arı-duru olan tüm erenlerin ve ozanların payı vardır. Ayrıca Alevi edebiyatını bir noktadan başlatmak da mümkün değildir. Kaygusuz ile başlatırsak ondan önce yaşamış olanlara haksızlık olmaz mı?

Alevi edebiyatında şiirler, şiirin bir türü olan nefesler önemli bir yer tutmasına rağmen Alevi edebiyatı sadece bunlardan ibaret değildir. Erenlerin destansı yaşamını anlatan Menakıbnameler, Vilayetnameler, yiğitlikleri anlatan Cenknameler hatta Yol’un esaslarını anlatan Buyruklar, Erkannameler bütün bunlar edebiyatın güzellikleriyle donatılmıştır.

Alevi-Bektaşi Edebiyatı saz – söz geleneği ile beslenmiş, Ehlibeyt sevgisi ile yoğrulmuş, Ayin-i Cemlerde mürşidlerin, aşıkların /zakirlerin söyleyişleriyle hayata geçmiş yaşayan dinamik bir edebiyattır. Saz Anadolu Aleviliğinin önemli ayrıcalıklarından biridir. Saz eski Türk kültürünün bir enstrümanıdır. Saz aşık olana yakışır. Aşıklar sazlarıyla Alevi edebiyatının seçkin ürünlerini erkanlarda dillendirmişler bunun yanında kendi deyişlerini, nefeslerini söylemişler.

Mürşidlerin söylediği tercümanlar, gülbenkler inançsal içeriğin yanında edebi nitelik taşırlar. Hepsinde bir güzellik hepsinde şiirsel bir yan vardır. Birer örnek verelim;

Peyikçi tercümanı:

Bülbül oldum bugün gülzara geldim

Halim arz etmeye dildare geldim

Koyarlarsa biz ihane içeri

Erenler cemine davete geldim

 

Saki tercümanı:

Geçmişiz biz can ü baştan erenler aşkına.

Can gözü dem be dem Hakk’ı görenler aşkına.

Kerbela dest-i gamında can verenler aşkına.

Gözüm yaşı sebil ettim Şah-ı Şehidan aşkına

 

Cem Dağılma Gülbengi:

Oturan, duran, koğusuz gaybetsiz evine varan, hazıran, gaiben, piran civanan, üçler, beşler, yediler, kırklar kerem-i evliya. Allah eyvallah. Cümle gerçeklere hü!

 

Alevi Edebiyatında Şiir Türleri

 

Nefes

Alevi törenlerinde, sohbet meclislerinde söylenen, ezgiyle okunan, Yol’un esaslarını ve olayları anlatan koşma biçimindeki şiirlerdir. Nefesler genellikle Allah, Muhammed, Ali, Ehlibeyt, Oniki İmamlar, Hacı Bektaş sevgisini işler. Nefesler genellikle hece vezniyle yazılmış, arı-duru Türkçe dörtlüklerdir.

 

Hatayi ve Virdi Derviş’ten birer örnekle yetineceğiz.

 

Bir kandilden bir kandile atıldım

Toprak oldum yeryüzüne ekildim

Bir zaman Hakk idim Hakk ile kaldım

Gönlüme od düştü yandım da geldim

 

Ezelden evveli biz Hakk’ı bildik

Hakk’tan nida geldi Hakk’a Hakk dedik

Kırklar meydanında yunduk pak olduk

Yunmağı dilemem yundum da geldim

 

Şunda bir kardaşla kayda düşmüşem

Pirler makamında yanıp pişmişem

Kırklar meydanında hem görüşmüşem

Yanmağı istemem yandım da geldim

 

Şah Hatayî eder senindir ferman

Olursun her kulun derdine derman

Güzel Ali’m sana bin canım kurban

Yolunda kurbanı kestim de geldim

 

Virdi Derviş bir nefesinde Yol’un gereği olan bir mürşide varmayı çok güzel ifade eder;

Yüzbin matah gelir satılmak için

Dükkanlar kurulmuş şara vardın mı

Müşteri var anda arınmak için

Mürşit huzuruna dar’a vardın mı

 

Mürşidin emrine olursan teslim

Hakk senden ayrılmaz esendedir kadim

Nefsin Nemrut senin ruhun İbrahim

Halil ile bile nare vardın mı

 

Erenler yoluna doğru gelirsen

Hayır himmet olur alabilirsen

Gerçekler darına durabilirsen

Medet mürvet deyip Pir’e vardın mı

 

Virdi Derviş kurban edegör seri

Ayrılma yolundan olma serseri

Ali’nin evladı Resul’ün yari

Hacı Bektaş gibi ere vardın mı

(Şar: şehir) (Yalçın, 1991: 410, 412)

 

Düvazimam (Duaz İmam, Düvaz, Düvazdeh)

 

Oniki İmam’ın isimlerinin geçtiği nefeslerdir. İmam Ali’den İmam Mehdi’ye Oniki İmamlar sırasıyla anılırlar, övülürler. Ayin-i Cemlerde genellikle değişik Duaz İmamlar söylenir. Burada sadece iki örnek verilecektir.

 

Muhammed Ali’yi candan sevenler

Yorulup yollarda kalmaz inşallah

İmam-ı Hasan’ın yüzün görenler

Hüseyin’den mahrum olmaz inşallah

 

Zeynel-Abidin’den bir dolu içen

Muhammed Bakır’dan kaynayıp coşan

İzn ile İmam Ca’fer’e ulaşan

Bundan özge yola sapmaz inşallah

 

Mûsî-i Kazım’dan gelen erenler

Can baş feda edip didar görenler

İmam-ı Rıza’ya zehir verenler

Divanda şefaat bulmaz inşallah

 

Bir gün olur okuturlar defteri

Şah oğlunun belindedir teberi

Uyanırsa Takıy Nakıy Askeri

Açılan gülümüz solmaz inşallah

 

Şah Hatayi’m bu iş bir gün bitere

Özünü katagör ulu katara

Mehdi şevki bu cihanı tutara

Şah oğluna sitem olmaz inşallah

 

 (Teber: Dervişlerin kullandıkları balta.)

 

Alevi edebiyatı sadece düne ait değildir. Bugün de Alevi ozanlar bu geleneği sürdürmektedir. Aşağıda ozanlık yönü de güçlü olan Senirkent’in dedesi Niyazi Sefer’e ait bir düvaz bulunmaktadır.

 

Birlik beraberlik bozuldu gayet

Yaradan esirger belki bağışlar

Bu hali pirlere etsek şikayet

Muhammet Mustafa belki bağışlar

 

Aşk ile bekleriz şahım Ali’yi

Hatice Fatıma gönlü ganiyi

Hem İmam Hasan kerem kaniyi

Hüseyni kerbela belki bağışlar

 

İmam Zeynel’in gölüne dalsak

Bakır’la kazana girip kavrulsak

İmamı Cafer’den ilim öğrensek

Musayı Kazım da belki bağışlar

 

İmam Rıza’nın sevgisi başla

Takî ile Nakî düşürdü aşka

Hasan bin Askerî Bizleri sakla

Muhammet Mehdî de belki bağışlar

 

Bir düvaz okuduk dilden gönülden

Cümle evliyadan himmet veliden

Dede oğlu diler medet Ali’den

Hünkarı pirimiz belki bağışlar

 

Mersiye

 

Mersiye Alevi-Bektaşi edebiyatında Kerbela şehitlerinin acısını, Ehlibeyt sevgisini dile getiren ağıtlardır. Bu ağıtlar hece veya aruz vezniyle yazılmış olup Muharrem orucunda ve Aşure gününde söylenir.

19. yüzyılda söylenmiş bir mersiye:

Mah-ı muharremde derd-i hicranda

Şah Hüseyin der de yanar ağlarım

Zemin ü asman bütün matemde

Şah Hüseyin der de yanar ağlarım

 

Bu fanî dünyada olmadım abad

Göz yaşı çeşmimi eyledi berbad

Ah imalar der de eylerim feryad

Şah Hüseyin der de yanar ağlarım

 

Mühr-i Ehlibeyt’tir aşıka nişan

Bu derde düşeli aklım perişan

Ciğerim hûn döker ateş-i efşan

Şah Hüseyin der de yanar ağlarım

 

Senin aşkın beni hayran eyledi

Soyup bu cismimi üryan eyledi

Dü çeşmim hüzünle giryan eyledi

Şah Hüseyin der de yanar ağlarım

 

Esrar-ı Hüda’dır erenler remzi

Bozulur mu Levh’de yazılan yazı

İlhamî derviş’in naz ü niyazı

Şah Hüseyin der de yanar ağlarım

 

Günümüzde aşure gününde söylenen çeşitli mersiyeler vardır. Bu mersiyelerden birine ait bazı bölümler:

 

 Mersiye’i Şahı Der Deşti Kerbela

 

Ey canı dilden sevenlere ya Hüseyn

Vay Kerbela’dan şahı şehidan ya Hüseyn

Çeşmi çırağı alem nuru cemal Hakk

Canı cihanı rahmeti Rahman ya Hüseyn

….

 

Ey nuru çeşmi Fatıma mahbubu insücan

İnletti bizi mihneti devran ya Hüseyn

Mahı Muharrem erdi ve matem oldu ahü ah

Oldun bu ayda gün gibi pünhan ya Hüseyn

 

Kan ağladı şafak şeha şevkatinden ahü ah

Oldem ettiler seni kurban ya Hüseyn

Ah Hüseyn vah Hüseyn Şah Hüseyn

Ey nuru çeşmi Ahmedi Muhtar ya Hüseyn

….

Mahşer gününde el benim etek senin Ey Şeha

Koyma kıl anda teşne’i üryan ya Hüseyn

İçür şarabı Kevseri sadık kuluna sen

Giydir libası hulle’i Rıdvan ya Hüseyn

 

Seni sevip yoluna can verenlere

Olsun hemişe hilatı iman ya Hüseyn

Ah Hüseyn vah Hüseyn Şah Hüseyn

Ey nuru çeşmi Ahmedi Muhtar ya Hüseyn

 

(Bu mersiye Isparta-Senirket’de aşure sırasında halen okunmaktadır. Toplam 15 kıtadır ve her beş kıtadan sonra tekbir getirilmektedir. Mersiye’i Şahı Der Deşti Kerbela’nın anlamı şudur; der: kapı deşt: çöl demektir. Buradan şu anlam çıkar; Kerbela Çölünün Kapısı Şah’a Ağıt.)

 

Bunun dışında ağıt anlamında önemli şahsiyetlerin veya olayların arkasından söylenen mersiyeler de vardır. Örneğin Pir Sultan’ın asılmasından sonra kızı veya torunu tarafından söylenen ağıt veya II. Mahmud’un Yeniçeri Ocağını dağıtmasından sonra Bektaşi tekkelerini kapatması ve Alevilere baskı uygulamasını anlatan ağıtlar vardır.

 

Bunlara birer dörtlükle örnek verelim:

 

1. Örnek:

 

Pir Sultan kızıydım ben de Banaz’da

Kanlı yaş akıttım baharda yazda

Dedemi astılar kanlı Sivas’ta

Dar ağacı ağlar Pir Sultan deyü

 

2. Örnek:

 

Türbelerin yıkıldığın gördüler

Yezîdîler ferah edip güldüler

Her dervişi bir diyara sürdüler       

Yetiş Allah ya Muhammed ya Ali

 

Devriye

 

Devir, dönüş anlamına gelir ve varoluş sürecinin bir daire biçiminde gerçekleştiğini anlatır. Devir anlayışı veya teorisi tüm varlıkların sudur veya tecelli biçiminde tanrıdan gelerek ortaya çıkışını ve çeşitli aşamalardan geçip tekrar Tanrı’ya dönüşünü ifade eder. Varlık, alem-i gayb’dan alem-i şuhud’a iner ve burada toprak, su, hava ve ateş gibi varlıklara dönüşür, buradan bitkilere, hayvanlara ve son olarak insan aşamasına ulaşır. Varlık bu yolculukta aslına, Tanrı’ya dönmek ister. İnsan Hakk’a yürüdükten sonra ruhu yeniden başka bir bedende veya başka bir varlıkta dünyaya gelir. Ruhun ölmezliği ve tekrar tekrar dünyaya dönüşü tenasüh (ruh göçü) anlayışıyla ilgilidir.

Devriye tarzındaki şiirler hem varlıkların çeşitli hallere dönüşünü hem de ruhun tekrar dünyaya gelişini yansıtmaktadır.

Hacı Bektaşi Veli Makalat’ında adem oğullarının bu dört nesneden yaratıldığını ve buna bağlı olarak bu nesnelerden birinin egemen oluşuna göre de insanların dört gruptan oluştuğunu belirtmektedir. Bunlar abidler=asılları yel, zahidler= asılları od, arifler=asılları su, muhibler=asılları topraktır.

Yunus Emre insanın aslının, özünün dört öğeden geldiğini şöyle açıklar;

 

İşte tenin tertibi od-u yel, toprak, sudur

Yunus sen cevap eyle suda toprakta mısın?

 

Yunus’un sorusu anlamlıdır. Kendisinin aslı su olan arifler grubunda mı yoksa aslı toprak olan muhibler grubunda mı olduğunu sorgulamaktadır. Bunlardan ilki marifet kapısına ikincisi hakikat kapısına ulaşmış olanları anlatmaktadır.

Mevlana devir teorisini çok güzel örneklendirir;

 

“Cemad iken öldüm;

yetişip gelişen nebat oldum.

Nebat iken öldüm;

hayvana yükseldim.

Hayvanlıktan da geçtim;

hayvanken öldüm de insan oldum.

 

Artık ölüp yok olmaktan niçin korkayım? Hamle ile bir kere de insan iken öleyim de Melekler alemine uçayım; fakat Melekler aleminden de geçmeliyim (Mesnevi, III, 3901).

Cansız iken bitki, bitki iken hayvan, hayvan iken insan, insan iken İnsan-ı Kamil, İnsan-ı Kamil iken Hakk ile bütünleşmek, işte tasavvufun devir teorisi veya evrim modeli.

İnsanın bu uzun yolculuğu Alevi-Bektaşi ozanlarında dünyaya her seferinde farklı bir varlık olarak gelmesi biçiminde anlatılır.

 

Şu fena mülküne çok geldim gittim

Yağmur olup yağdım, ot olup bittim

Urum diyarını ben irşat ettim

Horasan’dan gelen Bektaş idim ben (Şiiri)

 

Ozan yağmur olur, ot olur, insan olur ve son aşamada İnsan-ı Kamil (Hacı Bektaş Veli) olur. İnsan dünyaya birden fazla gelir-gider. Bu geliş ruh göçü ile gerçekleşir. Hatayi ve Yunus bu anlayışı özlü bir biçimde dile getirirler;

 

Sanma bu cihana henüz gelmişem

Bunca geldim bunca gittim ezelden (Hatayi)

 

Nice kez geldim gittim delim sûret yarattım

Bu şimdiki sûrette Yunus olup dûr idim (Yunus)

 

Hacı Bektaş Veli’nin Ali olması da ruh göçüyle açıklanabilir. Şah-ı Merdan Ali’nin ruhu Hacı Baktaş Veli olarak (don değiştirme) tekrar yeryüzüne gelmiştir. Bakın bir nefes bunu nasıl açıklıyor;

 

Dinleyin erenler tarif edeyim

Merdan Hacı Bektaş Velidir Ali

Bu sırrı gönülden ayan eyliyem

Sultan Hacı Bektaş Velidir Ali

 

Tarikat babına girdim gireli

Hakikat rahini gördüm göreli

Marifet ilmine erdim ereli

Devran Hacı Bektaş Velidir Ali

 

 (Bab: kapı, rah: yol)

 

“İlhami” mahlasıyla şiirlerini yazan bir ozan düvaz “Muhammed”, “Ali” ve “Hacı Bektaş”ın aynı kişi olduğunu sanatsal bir anlatımla dile getirir;

 

İki turnam gelir, başı çığalı

Eğlen turnam eğlen, Ali’misin sen

Birisi Muhammed, birisi Ali

Eğlen turnam eğlen, Ali’misin sen

Yoksa Hacı Bektaş Veli’misin sen  (Oytan:189)

Bilinir ki Horasan’dan kalkıp Anadolu’ya gelen Hacı Bektaş’tır. Ancak Hacı Bektaş Veli Ali’nin kendisidir. Gelen hem Veli’dir hem Ali’dir.

 

Horasan’dan kalkıp Urum’a konan

Cümle erenlerin nurundan kanan

Darı çeç üstünde namazın kılan

Uyan dağlar uyan Ali geliyor. (Pir Sultan)

 

Perişan Baba’nın da benzer bir nefesi vardır; (ölm. H. 1292. Mücerred, Bir süre Hacı Bektaş Dergahı postnişini olmuş.)

 

Evvel gelip Ali olan

Sonra gelip Veli olan

Ebedî ezelî olan

Hakk Muhammet Ali Hakk’tır

Hacı Bektaş Veli Hakk’tır

 

Şathiye

 

Şathiye bir konuyu mizahi /alaylı şekilde anlatan şiirlerdir. Bu şiirler genellikle Tanrı’ya ve kadere yöneliktir. Alevi-Baktaşi ozanları çok ince bir mizahla, tasavvufi derinlikte Tanrı’yla bazen sohbet ederler, bazen sitem ederler, bazen de bir dostla konuşur gibi hesap sorarlar. Tasavvufun derinliğini bilmeyenler bu muhabbeti küfür sayarlar. Ozanlar mizah dilini Hakk’a, ehl-i dil olanlara, dostlara, alaylı dili ise softalara, yobazlara yöneltirler.

Derviş Yunus’tan tasavvuf ehlini anlamayanlara güzel bir şathiye;

Sırat kıldan incedir kılıçtan keskincedir

Varıp anın üstüne evler yapasım gelir

Ta’neylemen hocalar hatırız hoş olsun

Varuben ol tamuda biraz yanasım gelir

 

Andan cennete varam cennette Hakk’ı görem

Huri ile gılman biraz koçasım gelir

 

Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme

Seni çeker bir Molla Kasım gelir

 

(Yalçın, 1991: 427)

 

Kaygusuz Abdal Tanrı ile sanki ayni seviyeden konuşur;

 

Asi kullar yaratmışsın

Varsın şöyle dursun deyu

Anları koymuş orada

Sen çıkmışsın uca Tanrı

 

Kıldan köprü yaratmışsın

Gelsin kullar geçsin deyu

Hele biz şöyle duralım

Yiğit isen geç a Tanrı

 

16. yüzyılda ozan Azmî on kıtalık şathiyesinde Tanrı ile hesaplaşır, sanki onu sorguya çeker. Ancak bir yandan da O’nun yüceliğini, bağışlayıcılığını söylemekten geri durmaz.

 

Şanına düşer mi noksan görürsün

Her gönülde oturursun yürürsün

Bunca canı alıp gene verirsin

Götürüp getiren kervancı mısın

 

 

Beni delil eyler kendin söylersin

İçerden Azmî’yi Pazar eylersin

Yücelerden yüce seyran eylersin

İşin seyren kendin seyrencı mısın

 

(Yalçın, 1991: 429)

 

 (seyran: gezinmek, seyretmek)

 

Çağımızda Aşık Veysel aynı geleneği sürdürmüştür.

 

Bu alemi gören sensin

Yok gözünde perde senin

Haksıza yol veren sensin

Yok mu suçun burada senin

 

Kainatı sen yarattın

Har şeyi yoktan var ettin

Beni çıplak dışar’attın

Cömertliğin nerde senin

Ademi sürdün bakmadın

Cennette de bırakmadın

Şeytanı niçin yakmadın

Cehennemin var da senin

 

Veysel neden aklın ermez

Uzun kısa dilin durmaz

Eller tutmaz gözler görmez

Bu acayip sır da senin

 

(Veysel, 1984:20)

 

Sonuç olarak şu tespiti yapabiliriz; Anadolu’da Alevi edebiyatı 13. yüzyılda Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre ile başlamış, 14. yüzyılda Abdal Musa, Kaygusuz Abdal ile gelişmiş, 15. yüzyılda Şah Hatayi, 16. yüzyılda Pir Sultan Abdal ile doruk noktasına varmıştır. Temel temalar bu süreçte işlenmiş fakat bundan sonra gelenler bu temalara yeni açılımlar, yeni güzellikler kazandırmıştır. Alevi geleneği bugüne kadar yaşamış aşıkların yedi tanesini çok usta ve kutsal sayar ve bunlara “Yedi Kutuplar” adını verirler. Bu aşıklar Pir Sultan Abdal, Kul Himmet, Hatayi, Yemini, Virani, Teslim Abdal ve Nesimi’dir

Alevi edebiyatında ozanlar, aşıklar aynı zamanda rehberdir, eğitimcidir. Yolun esaslarını, Allah-Muhammed-Ali sevgisini, insana muhabbeti öğretmeyi, nefsi ezmeyi, kendini dara çekmeyi (öz eleştiriyi), doğru olmayanı söylemeyi (eleştiriyi) amaç edinmişlerdir. Alevi kültürü-inancı onları yaratmış onlar da Alevi kültürünü, Alevi edebiyatını geliştirmişlerdir. Ne mutlu bugün de bu zenginliği yaratanların Yol’undan gidenlere…

 

3. 2. Alevi Sanatı

 

Müzik – Semah

 

Alevi Yol’unda söz ve müzik veya saz ve söz bir elmanın iki yarısı gibidir. Söz müzikle müzik sözle anlam kazanır. Müzik Alevilerin kültürünün çok güçlü bir bölümüdür. Orta Asya’dan beri gelen Anadolu’da zenginleşen saz/bağlama bir eğlence aracı olmaktan öteye işlevleri vardır. Bağlama ibadetin içinde, Ayin-i Cem’de aşıkların (zakirlerin) elinde nefeslere yol gösterir. Semaha kalkanlara aşk ve heyecan verir. Müzik hem kırsal kesimlerde hem de şehirlerde Bektaşi tekkelerinde kendisinden beklenen işlevi yerine getirmiştir. Bazı Alevi gruplarında bağlamanın yanında kemanın da erkanlarda kullanıldığı bilinmekle birlikte evrensel enstrüman bağlamadır.

Ayin-i Cem başta olmak üzere tüm toplantılarda, anma günlerinde, matemde, ölümde söylenen deyiş, nefes, ağıt, mersiye söz ve müziğin ustaca buluşması ile gerçekleşir. Her gelenekli Alevinin vasiyetidir;

 

Türkülerle gömün beni

Samahlarla salın beni

 

Müzikle söz, müzikle nefes, müzikle semah birbirini var ederek gelişirler. Semaha kalkan er-bacılar bir yandan insanın dünya ile olan mücadelesini simgelerler, bir yandan bu dünyanın aşılmasını, ruhun yücelmesini ve aslına yani Hakk’a doğru yükselmesini simgelerler. Semah nefeslerle söze dayanır, ezgi ile müziğe dayanır. Söz-saz- ritim-dans her şey bir arada cem olur, bir potada erir. Bunları birleştiren ise semaha yüklenen anlamdır, kutsallıktır. Semah bu nedenle ibadetin bir parçasıdır. Semah sadece “oyun” değildir, sadece “dans” değildir. Semah kendisini oluşturan öğelerin üstünde bir anlama sahiptir.

Semah sözü Arapça “sema” ya da “sima” kökenine dayanır. “İşitmek, güzel ve iyi şöhreti, anlayışı duymak” anlamına gelir. “Sema” kelimesi Türkçe’de “sema” ve “semah” olarak iki ana söylenişe ayrılır. Sema Mevlevî ve diğer Sünni tarikatların; semah ise Alevilerin dinsel oyununun adıdır. Sema ile semah arasındaki ayırımlar adlarından başlar ve gittikçe artar.” (Bozkurt, 1995: 19-20).

Aleviler için semah olan Mevleviler için semadır. Mevlana Şems-i Tebrizî ile buluştuktan sonra, onunla tasavvufun derinliklerine dalar ve sema dönmeyi öğrenir. Sema ilahi aşkın, coşkunun, cezbe kapılmanın bir aracıdır. Mevlana “sema”nın ne olduğunu bilene-bilmeyene, sufiye-softaya şöyle anlatır;

 

Sema nedir bilir misin?

Kendinden geçip Tanrı’ya varmak

Ve de “Bela” sesini duymak

 

Sema nedir bilir misin?

Gömlekten Yusuf’a ulaşmak

Yakub’un derdine ilaç olmak

 

Sema nedir bilir misin?

Benim Tanrı’ya öyle bir zamanım var ki!

O süreçte ne en büyük bir melek  

Ne de bir peygamber ulaşabilecek!

 

(Bozkurt, 1995: 19-21).

 

Semanın müzik kaynağı klasik Türk müziği iken, semahın kaynağı halk müziği, Alevi müziğidir. Müziği oluşturan enstrümanlar farklıdır. İlkinde tasavvuf müziğinin gizemli enstrümanı ney, ikincisinde Aleviliğin geleneksel enstrümanı bağlama ön plandadır. Semada kadın yer alamaz, semahta kadın – erkek birlikteliği vardır.

Bu farklılıklara rağmen semanın da semahın da kökleri tasavvufta birleşir. Her ikisi de bu dünya ile hesaplaşmayı ve Tanrı’ya yönelişi simgeler.

Ey insan, ey kutlu varlık, yeter ki sen özünü Hakk’a yönelt, ister semah aracı olsun isterse sema.

 

Giyim – Kuşam, Yazı – Resim

 

Giyim-kuşak sadece bir örtünme değil onun ötesinde estetik değeri olan, motifleriyle, renkleriyle ve biçimleriyle belli anlamlar yüklenen bir kıyafettir. Kırsal kesimde Aleviler önderleri olan dedeler, rehberler özel kıyafet giymezler. Fakat şehirlerde yaşayan Bektaşiler, geçmişte Tekkelerde hizmet görenler özel kıyafetler giyerlerdi. Bugün de Babagan kolunda bu gelenek sürmektedir.

Dedebaba Bedri Noyan’ın açıklamasına göre, bu mezhebi kabul edenler için özel bir kıyafet yoktur sadece nasip alırken başlarına keçeden yapma veya yünden örme “arakiyye” denilen bir başlık giyerler. Beline üç düğümlü yünden örme “Tığ-bend “denilen ip bağlanır. Dervişlik mertebesine gelenlere ise tennûre, haydariye, hırka giydirilir; beline kanberiye, kemer ve palhenk taşı kuşatılır, boynuna teslim taşı takıp başına taç giydirilir. Bu giyim kuşamın her birinin bir anlamı vardır. Örneğin Taç on iki terkli (dilim) olup alt kısmı dört parçalı (lengeri), beyaz keçeden yapılmış başlıktır. Kubbesindeki on iki dilim Oniki İmamı sembolize eder. Alt kısımdaki dört parça dört kapıyı (şeriat-tarikat-Ma’rifet-Hakikat) remzeder. Buna Hüseyni taç denir. Kubbesi dört parçalı olana Horasani (Edhemî), yedi terkli olana Şemsî taç denir. Alt parçası ve kubbesi ikili olana Elîfî Taç denir. Kemer kuşanmanın bir anlamı vardır. Hz. Ali’nin bizzat kendisinin on yedi vefakar dostuna kemer kuşattığı kabul edilir ve Bektaşinin kemer kuşanması bunu temsil eder. Hırka, ayıpları örtmeyi ve görmemeyi simgeler. Tennûre ten’i nûr etme sembolüdür. Teslim taşı (Hacı Bektaş taşı, Balım taşı) on iki girinti-çıkıntı Oniki İmamları, önyüzü Hz. Hatice’yi arka yüzü Fatıma’yı temsil etmektedir. Kemer üzerine takılan Palhenk taşı Eline-diline-beline temiz olmayı anlatır… (Noyan, 1995: 239-245).

Özellikle şehirlerdeki Aleviler dergahlarda, tekkelerde Alevi inancının temel değerlerini (Allah-Muhammed-Ali, Oniki İmam) eski harflerle, hat sanatının güzellikleri içinde ifade etmişlerdir. Hat sanatıyla anlam yüklenmiş yüz ve insan figürleri çizilmiştir. Aslında Türkler İslam’ı benimsedikten sonra Arap yazısı usta hattatların elinde birer sanat eserine dönüşmüştür. Bu ustalık Alevi-Bektaşi sanatçılarında da görülmektedir.

Bektaşilikte resme karşı bir taassup görülmediği halde resim yolunda yazıya başvurma düşüncesi bu yoldaki geleneklere bağlılıktan ileri geliyordu. Başta Hacı Bektaş Veli olmak üzere birçok velilerin, kutsal kişilerin resimlerinin yazı ile belirtilmeleri taç, kûlah, sikke halinde görülmeleri onlara sanat yoluyla saygı gösterilmesi düşüncesinden doğmuştur. (Aksel 1967: 60).

 

İnsan-ı Kamil Resimleri

 

Harfler sözün resmi olunca insanın da resmi oldu. Hurufilikte insan harf biçimini aldı. Böylece dini inançlar harfler yoluyla resme geçti. Harfler üzerine türlü hükümler yürütüldü, elle yapılan harf görünür, ancak ateş su, yel vb. onu bozabilir. Gerçek harf ise bozulmaz. Ehl-i sünnete göre “Tanrı kelamı ses ve harflerden ibaret olmayıp kendi zatıyla mevcuttur. Onunla emir ve yasak eder”. Bu nedenle harflerin maddi ve manevi iki yönü olduğuna işaret edilmiştir. Ancak yine de Kuran görülen harflerle okunduğundan harfler her iki anlamda da kutsal sayılırlar. Fazl-ı Hurufi’nin “Cevidan-ı Kebir”ine göre; Hurufilikte Evren harflerden ibaret olduğundan evreni temsil eden insanda 28 harfin aynasıdır (Malik Aksel).

 

Aslan Resimleri

 

Aslan’ın Alevi kültüründe özel bir yeri vardır. Hz. Ali “Haydar”dır (Cesur, yürekli), “Haydar-ı Kerrar”dır (döne döne saldıran, tekrar tekrar saldıran), “Esedullah”dır (Allah’ın Aslanı). Şah-ı Merdan Ali’nin yiğitliği ve gücü aslan ile sembolize edilmiştir.

İmam Cafer Buyruğu’nda Miraç yolculuğunda Aslan ile Peygamber’in karşılaşması anlatılır. Peygamber Hakk’ın daveti üzerine Cebrail’in rehberliğinde Sema’da yolculuk sırasında karşılarına bir Aslan çıkar. Peygamber ne yapacağını şaşırınca Cebrail yüzüğü (hatemi) Aslanın ağzına vermesini söyler. Peygamber söyleneni yapar ve yollarına devam ederler.

Muhammed Miraç’tan dönerken Kırklar Cemi’ne katılır. Muhammed içeriye peygamberliğinden sıyrılmış olarak girer ve Kırklara Pirlerini ve rehberlerini sorar. “Pirimiz Şah-ı Merdan Ali, rehberimiz Cebrail Aleyhisselam’dır” cevabını alır. O sırada Ali’nin Kırkların arasında olduğunu anlar ve parmağında Aslanın ağzına verdiği yüzüğü görür. Şah-ı Merdan Ali’nin Allah’ın Aslanı olduğu bundan daha güzel anlatılamazdı. Burada kısaca özetlenen olayın anlatımı edebi bir değere de sahiptir.

Ozanlar, erenler Ali’yi Haydar bilirler, cihanın evveli ve ahiri bilirler, bu mülkün sahibi bilirler. Pir Sultan bunu özlü bir şekilde dile getirir:

 

Bir ismi Haydar’dır bir ismi Ali

Hakk Murtaza dedi sana ya veli

Cihanın ahiri hem de evveli

Vilayet mülküne sultan olan şah

 

Hacı Bektaş Veli bir yanında aslan bir yanında ceylanla resmedilir. Aslan gücü, kuvveti; ceylan yumuşaklığı ifade eder. Hünkar her iki zıt kutbu birleştirir, uzlaştırır. Hünkar hem aslan gibi güçlüdür, hem de ceylan gibi yumuşaktır. Dergahta yer alan aslanlı çeşme aslan simgesinin mermerde görünüş alanına çıkmasıdır.

 

Alevi Edebiyat ve Sanatında Kuşlar
(güvercin, turna, kaz, horoz)

 

Kuşlardan özellikle güvercin, turna ve kazın Alevi kültüründe özel bir yeri bulunmaktadır. Vilayetnamede Hacı Bektaş Veli’nin Horasan’dan Rum diyarına bu güvercin donunda geldiği belirtilir. Sulucakarahöyük’e konduğu zaman gelişinden tedirgin olan Rum erenlerinden Hacı Doğrul doğan donuna girip güvercine dersini vermek ister. Güvercin insan donuna bürünür, doğanı eliyle tutar ve ona kerametini gösterir. Bunu gören Hacı Doğrul, peymançeye durur ve “kem bizden, kerem sizden” diyerek af diler (Vilayetname, 1995:38).

 

Ozanlar bu olayı nefeslerde dile getirmişlerdir;

Güvercin donunda pervaz eyleyen

Gelip Rum erleri niyaz eyleyen

Tevella remzinde agaz eyleyen

Hünkar Hacı Bektaşi Veli’mdir.

 

Turna Alevi kültüründe Şah-ı Merdan Ali’ye yoldaş kabul edilir. Sesinin güzelliğini Ali’den alan Turna ondan haber verir. Bunu Pir Sultan Abdal şöyle dile getirir;

Hazreti Şah’ın avazı

Turna derler bir kuştadır

Asası Nil deryasında

Hırkası bir derviştedir.

 

Turna kutsallık atfedilen kuşlardan biri olduğundan adına bir semah düzenlenmiştir. Turna adına bir semah vardır. Turnalar Semahında kızlar renklerine göre meydana çıkıp bir turna katarı oluşturarak dönerler. Kolların hareketi, kanat çırpışlarını ve büzülüşlerini, ayak hareketleri ise yürüyüşünü canlandırır (Erseven, alewiten. com.).

 

Kızların oynadığı Turnalar Semahı’nın nefesi şöyledir:

 

İki turnam gelir başı çığalı

Eğlen turnam eğlen Ali’misin sen?

Birisi Muhammed birisi Ali

 

Eğlen turnam eğlen Ali misin sen?

Yoksa Hacı Bektaş Veli misin sen?

 

İki turnam gelir rengi yemyeşil

Biri imam Hasan ol pak-i nesil

Biri imam Hüseyin cennette bir gül

 

Eğlen turnam eğlen. Ali misin sen?

Yoksa Hacı Bektaş Veli misin sen?

 

Turnalar geldiler verdiler selam

Aldım selamını eyledim kelam

İlhami şüphesiz gördüm vesselam

 

Eğlen turnam eğlen Ali misin sen?

Yoksa Hacı Bektaş Veli misin sen?

 

Turnalar semahında en çok okunan semah nefeslerinden biri Şah Hatayi’ye aittir;

Yemen ellerinden beri gelirken

Turnalar Ali’mi görmediniz mi?     

Havanın yüzünde semah dönerken

Turnalar Ali’mi görmediniz mi?

 

Alevi halk ozanlarından Kul Hüseyin ise turnaya, yolculuğuyla ilgili soru sormakta, bir çeşit yargılamaktadır:

 

Devredip gezersin dar-ı dünyayı

Bağdat diyarına vardın mı turnam?

Medine şehrinde Fatıma Ana’yı

Makamı andadır gördün mü turnam?

 

Bir Ozan (Dedemoğlu) turna ile Pir’e bir emanet gönderir;

 

Muhammed-Ali’yi candan seversen

Varınca bir tel ver pirime turnam

Hasan-Hüseyin’den imdat umarsan

Varınca bir tel ver pirime turnam

 

Kaz özellikle Tahtacı Alevilerinde önemli bir semboldür. Kazın üç parmaklı ayakları Allah-Muhammed-Ali’yi simgeler. Tahtacı evlerinde, mezarlarında bu sembolü görmek mümkündür. Eskiden uğur getirsin, kazalardan korusun diye Tahtacı Türkmenlerinin iş elbiselerine kaz ayağı motifi işlenirmiş.

Edremit’te Tahtacıların kutsallık atfettikleri Kaz Dağları ve burada yaşandığı kabul edilen Sarıkız efsanesi vardır. Efsanede Sarıkızın 12 kaz beslemesi önemli bir motiftir.

Ozanlar Sarıkız ile “Zülfikar Ali”yi aynı nefeste buluştururlar. Sarıkız (Sarı Sultan) dünya güzelidir, efsaneye göre Selman’ın nikahlısı olmuştur, erenler arasına girmiştir Zülfikar Ali” divanında yer almıştır.

 

Hey kurbanın olam Zülfikar Ali

Sen yarattın yeri, göğü, ezeli

Dünya görmemiş böyle güzeli

Hey kurbanın olam Zülfikar Ali

 

Fatıma nurundan Kabe’ye düşen

Mevla nefesinden süzülüp geçen

Sarıkız elinden doldurup içen

Hey kurbanın olam Zülfikar Ali

 

Eşiğinin yanında Yan Yatan Sultan

Sarıkız divanında kurulan aslan

Sırrı, esrarı bilendir Selman

Hey kurbanın olam Zülfikar Ali

 

Malımı canımı helal aldın mı

Irzımı kanımı helal aldın mı

Sarı sultanımı helal aldın mı

Hey kurbanın olam Zülfikar Ali

 

 (A. Yılmaz, 1948: 17).

 

Diğer bir motif de horoz’dur. Hacı Bektaş Veli’nin horoz sırtına binerek ’keramet’ gösterdiği rivayet edilmektedir. Birçok menakıb-namelere göre Tanrı, Arş-ı Ala’nın altında, kanatları zümrüt ve inci ile süslü bir beyaz horoz yaratmıştır. Şafak sökerken Tanrı’ya şükretmek için ötmeye başlayınca dünyanın tüm horozları da aynı anda ötmeye başlatmış.

Aleviler horoz adadıkları zaman “bir cebrail adadım” derler. Talibin erkan için koç-kurban edecek gücü yoksa horoz-kurnan eder, hizmeti görülür.

 

Hz. Ali’nin Devesi

 

İnanç resimlerinde en çok işlenen konulardan biri de Hz. Ali’nin devesidir. Burada iki Hz. Ali vardır. Deveyi çeken de, tabutun içindeki de Hz. Ali’dir. Bunun anlamı çiftleşmiş olan vücudun biri tabutta yatmaktadır diğeri deveyi taşımaktadır. Bu durum maddi ve manevi vücudu ifade etmektedir.

Bu resimde önde görülen Hz. Ali ayaklı bir mezar taşına benzer, üzerinde çifte Ali yazıları, altında da çifte çizgi ile doldurulmuş peygamberin bir sözü bulunur: “Ben ilmin medinesiyim, Ali de onun kapısıdır” (Medine şehir demektir). Devenin sırtındaki tabutta ise, “Mutu kabl entemutu” yani “ölmeden önce ölmeyi” ifade eder. Bunun anlamı, hesap vakti gelmeden benlik ve bencillikten sıyrılın derken, başkalarını da düşünme, sevme anlamında öğütlenmektedir. Resimde çoğu kez Hz. Ali’nin yüzü örtülüdür. Bazen de bu örtü üzerinde “Ya Ali” kelimesi okunur. Çoğu kez de başın üzerinden çıkan ışıklar veya alev şeklinde güneş huzmeleri yer alır. Bu resimler çoğunlukla cam üzerine yapılır. Bazen farklı objelere de yapıldığı görülmüştür. (Malik Aksel, Bektaşilikte Yazı Resim, Alewiten. com.)

 

KAYNAK: PROF. DR. HÜSEYİN BAL, ALEVİ İSLAM YOLU, CEM VAKFI YAYINLARI, 2004, İSTANBUL, SAYFA: 95-120