ANADOLU ALEVİLİĞİNİN İNANÇ BOYUTU

PROF. DR. HÜSEYİN BAL 

  • Tasavvuf Felsefesi ve Alevi İslam İnancı
  • Tasavvuf ve Alevilikte Tanrı İnancı
  • Tanrı – İnsan İlişkisi ve İnsan-ı Kamil
  • Alevilikte Birlik İnancı: Allah-Muhammed-Ali
  • Ehli-Beyt Sevgisi
  • Alevi İbadeti: Ayin-i Cem

 

Tasavvuf Felsefesi ve Alevi İslam İnancı

 

Tasavvuf felsefesi, Alevi inanç sisteminin, yaşama tarzının temel kaynaklarından biridir. Tasavvuf, İslam dininin (Kuran’ın) batini yorumu olarak dinin tebliği ile birlikte varolan, onun özünü anlama ve yaşama halidir. Tasavvuf, insanın kendini bilme yolu, nefisle mücadele yöntemi, Hakk ile hak olma inancı, sır ilmi, aşk ilmidir. Bu yolda yürüyene tasavvuf ehli, mutasavvıf, sûfi denir. Mutasavvıflar Kuran tefsirinin geliştirilmesinde büyük rol oynamışlardır. Onlar sadece sözcüklerin mealini yani zahiri manasını vermekle yetinmemiş, sözcüklerin ardındaki simgesel anlamı, batini manasını açığa çıkarmaya çalışmışlardır. Böylece dinin hoşgörüye açık, herkesi kucaklayan özünü yakalamışlardır.

Sûfi’nin benimsediği Vahdet-i Vücut felsefesi varlıkların birliği inancına dayanır. Buna göre; evrenin ve hayatın kaynağı Mutlak Varlık, Allah’tır. Allah evrende ve insanda tecelli eder. Evren ve insan Hakk’ın aynasıdır. Onlar birer surettir, suret ise o şeyin kendisi değildir. Zamanda yaratılış yoktur, sürekli ilerleme, İlahî sıfatın tecellisi vardır. Tanrı’nın tecellisi süreklidir. Bu süreklilikte bir kesinti olsa evren diye bir şey kalmaz.

Tasavvuf, İslam’a sonradan eklenmediği gibi, ondan sapma da değildir. Tasavvuf dinin özüdür. Bu tez ile Aleviliğin İslam’ın özü olarak başlangıcından beri varolduğu, sonradan çıkan ihtilaflara bağlı olarak oluşan bir tepki hareketi olmadığı tezi uyuşmaktadır.

Ali b. Ebu Talib’e gayb ilminin (batınî ilmin) Muhammed tarafından aktarıldığı kabul edilir. Peygamber “ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır” diyerek bu ilme yani tasavvufa Hz. Ali’den gidilebileceğine işaret eder. Tasavvuf konusunda derin bilgileri özümlemiş olan Hz. Ali kendisinden sonra yetişecek olan sûfîlerin de ilk ideal tipidir. Sûfi topluluklarının kendilerini Hz. Ali’ye ve Peygamber’e bağlaması da tasavvufun sonradan oluşmadığı anlayışını desteklemek içindir.

Tasavvuf dünyasında sûfîliğin manevi ataları arasında, Peygamber’in ve Hz. Ali’nin yakınında yer alan isimler arasında Salman el – Farisi önemli bir konuma sahiptir. Acem asıllı bir berber olan Salman esnaf tabakasının temsilcisi konumundadır ve “Salman-ı Pak” adıyla bugün Ayin-i Cemlerinde temizliğin simgesi olmuştur. Ayrıca o dönemde Ashab-ı Suffa, Ebu Dar el-Gifari (ölm. M. 653), Yemen’de yaşayan Veysel Karani ve daha bir çok sûfînin yaşadığı bilinmektedir. Özellikle Zünun Mısri (ölm. 858), Beyazid Bistami (ölm. 848 veya 874), Cüneyid-i Bağdadi (ölm. 909), Hallac-ı Mansur (ölm. 921) Türkmen boylarının Müslüman olması sürecinde etkin olan mutasavvıflardır.

Tasavvuf, İslam dininin yayıldığı her yere ulaşmış ve dini zahiri olarak anlayan, onu kişisel çıkar ve siyasal amaçlarına göre yorumlayanların karşısında olmuş, kılıca rağmen gönülleri feth etmeye yönelmiştir. Türklerin İslam’dan önce farklı inançlara sahip oldukları bilinmektedir. Uygur / Dokuz Oğuzlar Budizm’i, Hazar Türkleri Museviliği, Oğuz ve Kırgızların bir kısmı Hıristiyanlığı seçmişlerdi. Gök-Tanrı inancı ve Şamanizm ise yaygın egemen inanç sistemiydi. Türkler iki yüzyıldan fazla Araplar ordularına karşı direndiler ve Emevilerin kılıçla, zorla Müslümanlaştırma siyasetine karşı çıktılar. Buna karşılık tasavvuf ehlinin hoşgörü yüklü dinsel mesajlarından etkilendiler. Bu insanı merkez alan dinsel anlayış Türkmenlere Horasan üzerinden ulaştı. Onların önderleri olan “Bab” ya da “Baba”lar Horasan’a gittiler ya da oradan gelen mutasavvıflar tarafından yetiştirildiler. Hızla yayılan sûfi süreği Buhara, Semerkand’a kadar ulaştı, özellikle göçebe Türkmenler arasında kabul gördü. Bu süreci Horasan’da yetişen Ahmed Yesevî (ölm. 1166) hızlandırdı. Sûfi süreğinin insanı derinden kavrayan sıcaklığını, Emevilerin katı, Ortodoks anlayışlarına karşı hakim kıldı. Ahmed Yesevî’nin babası Şeyh İbrahim de bir sûfidir ve Ali evladından kabul edilmektedir. Yesevîlik Türkmenlerin yaşama tarzına uygundu, bu tarikatta kadın- erkek ayırımı yoktu ve birlikte zikir halkalarına katılıyorlardı. Yesevî dervişleri Anadolu’ya göç eden topluluklarla birlikte gelmiş ve Anadolu’nun aydınlamasında önemli roller üstlenmişlerdir. Hacı Bektaş Veli, Abdal Musa, Geyikli Baba, Avşar Baba, Pir Dede, Akyazılı Sultan, Kıdemli Baba Sultan bunlardan bazılarıdır.

Sûfi topluluklar Horasan üzerinden Anadolu’ya sürekli göç ettiler, özellikle Moğolların baskısı bu göçü hızlandırdı. Bunlar arasında Yeseviyye, Vefaiyye, Haydariyye, Kalenderî gibi Alevi gruplar olduğu gibi Kübreviyye ve Sühreverdiyye gibi Sünni eğilimli tarikatlar da bulunuyordu. Tasavvuf her iki gurubunda ortak paydasını oluşturuyordu. Bu sûfi topluluklardan Vafaiyye, Bağdadî olarak da anılan Tacül’l-arifin Seyyid Ebu’l -Vefa (ölm. 1107) tarafından kurulur ve Baba İlyas’ın şeyhi olan Dede Garkın isimli Türkmen şeyhi tarafından Anadolu’ya getirilir. Dede Garkın’ın ölümü üzerine yerine Baba İlyas geçer ve Amasya’da İlyas Köyü (eski adı Çat) çevresinde kuruduğu zaviye ile daha sonra Babailik olarak anılacak sûfi süreğini yayar. Bazı araştırmacılar Baba İlyas Horasani’nin İsyanında (1240) etkili olan baş halife Baba İshak olmak üzere diğer birçok şeyhin Kalenderî olduğunu belirtir. (Ocak, 1992; 67). Ona göre, Hacı Bektaş Veli Baba İlyas’a intisap etmeden önce Haydarî idi. Burada yetişen Abdal Musa’da Haydarîdir. Larende (Karaman’da) ve Bilecik’te zaviye kuran ve daha sonra Osman Bey’in kayınpederi olacak olan Şeyh Edebalı da Baba İlyas’ın halifelerindendir (Ocak, 1992; 65). Aslında Yesevilik, Vefailik, Babailik, Haydarilik, Kalenderilik gibi adlarla tanınan, inanç ve pratikler bakımından iç içe geçmiş olan bu akımlarının hepsi tasavvufun yani sûfi süreğinin değişik görünümleriydi.

Tasavvufun çeşitli kolları sadece kişilerin inanç dünyalarında ya da günlük pratikleriyle sınırlı kalmamış kendi topluluklarını yaratmıştır. Topluluklar kendi içlerinde mürşid-mürid ilişkisi içinde hiyerarşik bir yapıda örgütlenmiş, sosyal kurumlarını oluşturmuş, dergah ve tekkelerdeki eğitimle önder kadrolarını yetiştirmiş, gezgin dervişler ve inanç önderleriyle ilkelerini Anadolu’da yaymışlardır. Anadolu’da bu tasavvufi topluluklar arasında en etkin olanları Babai, Bektaşi ve Mevlevilerdir. Alevi kimliği ilk ikisinin ortak paydası olmakla birlikte Mevlevilik bu anlamda ayrılmaktadır.

Bu tarihsel ve sosyolojik belirlemelerden sonra tasavvufun ne olduğuna tekrar dönelim. Tasavvuf Tanrı ve insan sevgisini üreten bir anlayıştır. İslam dinini zor kullanarak yayanlar savaş ganimetleri ile zenginleşiyorlardı. Bu gelişmelerle dinin “insanlar üzerinde zorlama yoktur” ilkesi (ayeti) göz ardı edildi. Başlangıç döneminde, tasavvuf bu ilkeyi geçerli kılmak için yapılan düşünsel ve pratik çabalardan oluşuyordu. Öyle ki mutasavvıflar dünya nimetlerini küçümseyerek kan ve acının üzerine gelişen dini benimsemediklerini göstermek istediler. İbni Haldun’un belirlediği gibi, önce, ilahi buyrukları yerine getirmeyi engelleyen şeylerden uzaklaştılar (takva). Bunu tam dürüst olma ile desteklediler (istikamet). Böylece nefsin terbiyesi, alçakgönüllülük, cömertlik gibi erdemlere sahip oldular. Üçüncü olarak bir mürşide, şeyhe bağlandılar. Yolun gizli sırlarını öğrenmeye başladılar. Arkasından her şeyden uzaklaşarak halvete çekildiler, aç kalmakla, uyumamakla bedenlerini aşmaya, iradeyi güçlendirmeye çalıştılar. Son olarak güçlü bir iradeye sahip olarak, gönüllerini Tanrı – insan sevgisi ile doldurarak aydınlanma aşamasına geldiler (İbni Haldun, 1984; 90).

 

Tasavvuf ve Alevilikte Tanrı İnancı

 

Tasavvuf inancına göre Allah gizli bir hazine iken bilinmek ve görünmek istedi. Böylece evreni ve varlıkları yarattı, onlar da görünüş alanına çıktı. Kendi özünün, güzelliğinin farkında olacak insanı yarattı. İnsana kendi ruhundan pay verdi. Tüm varlıklar Allah’ın tecellisidir ve tecelli süreklidir. Her yerde, her şeyde Allah’ın tecellisini görmek mümkündür. Bakara Suresinin 115. ayetinde bu anlam vardır:

“Doğuda batı da Allah’ındır. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (zatı) oradadır. Şüphesiz Allah (ın rahmeti ve nimeti) geniştir. O her şeyi bilendir.”

Bütün varlıklar Allah’ın tecellisidir, fakat Allah o varlıklar değildir.

Şah-ı Merdan Ali Allah’ın sıfatlarını tasavvufi derinlikte dile getirir;

“Hamd Allah’a ki işlerin gizliliklerini örtü, gizledi; fakat ona bütün gizlilikler aşikar, her şeyden kudretini, sa’natını bildiren bir delil eder ızhar; her yanda delilleri berkarar. Gören O’nu göremez; ama görmeyen göz de inkar edemez; nitekim O’nun varlığını ispat eden gönül de onu göremez. Yücelikte en üstündür; O’ndan üstün bir varlık olamaz; yakınlıkta en yakındır; O’ndan yakın bir var bulunamaz. Ne yüceliği yarattığı bir şeyden uzaklaştırır O’nu; ne yakınlığı yarattıklarıyla eşit eder O’nu. Akıllara sıfatlarını sınırlamayı bildirmemişti; ama O’nun varlığını, birliğini tanımaktan da onları perdelememiştir. Öyle bir vardır, birdir ki varlık nişaneleri, O’na şehadet eder, inadına inkar edenin gönlü bile varlığını ıkrar eyler. Allah, O’nu yaratıklara benzetenleri, yahut inad edip inkar edenlerin söyledikleri sözlerden yüce mi, yücedir.” (Nehc’ül-Belaga: 35). (Izhar: meydana çıkarmak; berkarar: kararlı)

Bab-ül İlm (ilim kapısı) olan Ali, Allah’ın ancak gönül gözüyle görünebileceğini söyler ve üstün olan sıfatlarını sayar;  “O’nu gözler, apaçık görüşle göremez; fakat gönüller, iman gerçekleriyle görür. O, her şeye yakındır, fakat onlarla birleşerek değil. her şeyden ayrıdır, fakat onlara zıd olarak değil. Söyleyicidir, fakat düşünerek, dille, damakla değil. İrade edicidir, kasıtla, azimle değil. Eşyayı yapandır, yaratandır, aletle değil. Latîftir, gizlilikle vasfedilemez. Büyüktür, irilikle değil. Görücüdür; duyguyla tavsîfine imkan yok. Acıyıcıdır, gönül yumuşaklığıyla tarifine imkan yok. Yüzler O’nun ululuğuna karşı eğilmiştir, alçalmıştır, gönüller O’nun korkusuyla dolmuştur, titrer-durur.” (Nehc’ül-Belaga: 47).

Hacı Bektaş Veli’nin Makalat’taki ifadelerine bakarak Tanrı inanışını çıkartabiliriz. Hünkar Tanrı hakkında şu ifadeleri kullanır; “Hak subhanahu ve ta’ala…”, “Çalap celle selaluh…”, “Hak ta’ala”, “.. Tanrı..”, “Çalap Tanrı..”.

 

Makalat’ta Hacı Bektaş Veli’nin sözleriyle bir hikaye anlatılır;

“Hikayat-ı Gariba:

Bir gün Tanrı arslanı Ali’ya karrama’llahu vecheh sordular, eyittiler kim:

-Ya Ali! Dapduğun Tanrı’yı görür misin? Dediler, pes Ali eyitti kim:

- Eğer görmeseyidüm dapmayaydum, didi.

Eyle olsa mü’minlere vacipdur ki Hak subhanahu ve ta’ala hazratını her yirde hazır bileler ve göreler.” (Coşan, 1971:70).

Burada iki şey dikkati çekmektedir. Murtaza Ali, Hakk’ı gözlerin apaçık görüşle görmediğini gönül gözüyle, imanla görebildiğini söylüyordu. Dolayısıyla gördüm demesi bu anlamdadır. İkincisi Hünkar’ın inanların Hakk’ı her yerde hazır bilmelerini, O’ndan yardım istemelerini ve O’na sığınmalarını istediği anlaşılıyor.

Hacı Bektaş Veli gönül’ün Çalap Tanrı’nın nazar-gahı olduğunu bu nedenle Beytü’l Ma’mur ve Kabe’den daha değerli olduğunu belirtir;

“Ve hem Beytü’l Ma’mur var, Ka’ba var; likin (lakin) gönül ol ikisinden dahı yiğdür. Zire kim Beytü’l Ma’mur gökdedür, kerübiler tavaf iderler, amma gönül, padışah-ı alam Tanrının nazar-gahıdır.” (1971: 74).

Tanrı ile gönül arasında perde olmadığını Hacı Bektaş şöyle anlatır;

“Muhammad Mustafa Alayhı’s-salamdan işitdüm kim: Çalab’ıla cümle nesne arasında hicab vardur; ve lakin gönül ile Çalap Tanrı arasında hicab yokdur” (1971: 74)

Hünkar gönlü Kabe’ye benzetir;

“Pes imdi mü’minin gönli Ka’ba’ya benzer; hem Ka’ba’ya varan ayağıla yörür varur; amma gönül isteyen yüzi üzre varsa gerek anunıçundur aşıklar yüzlerin yine sürerler.

Pes imdi Ka’ba’ya gidene kulağuz gerekdür; pes Kuran kulağız-dur, yoldaş yiter, amma gönle Çalap Tanrı yoldaşdur” (1971:75)

Makalat’ta dipnot’ta şu açıklama yer almaktadır; “Çün gönül Hakk’ın evidür, hazinasudur; aşıklar dahı yüz yire koyup canu gönülden tazarru ve niyaz iderler, Hakk yoluna giderler.” (1971:75)

Bu ifade Alevilerin mürşide, birbirlerine kısaca insana niçin niyaz ettiklerini açıklamaktadır. Tanrı insan gönlündedir. Cemal cemale duran insan bunu hisseder. Mürşide niyaz eden talip aslında Tanrı’ya niyaz etmiş olur. Mürşidler bu nedenle kendilerine niyaz edenlere “Niyaz Hakk’a” derler.

Hacı Bektaş Veli Tanrının zahiri ve batıni iki yönünün olduğunu söyler.

“Ve hem Çalap ta’alanın zahırı ve batını vardur: Zahırı bu cihandur, batını ol cihandur ve lakin bu cihan harab olısardur” (1971: 78)

Zahiri bu dünyadır, Tanrı bu dünyada görünüş alanına çıkmıştır, her şeyde tecelli etmiştir. Batıni yanı ise İnsan-ı Kamil olanların ancak gönül gözüyle görebilecekleri dünyadır.

Hünkar Çalap Tanrının dünyada her ne yarattıysa insanlara verdiğini ve hatta kendisini de insanlara verdiğini belirtir. Tanrı beni kim isterse ben ona kendisinden daha yakınım der.

“Pes imdi iy azizlar! Çalap Tanrı dünyede her ne kim yaratdısa sizlere virdi ve hem kendüyü dahı sizlere virdi…. İmdi kaçan kim beni istesenüz sizde isten bulasız, dir.

Zire kim ben size teninüz içinde canınuzdan dahı yakınam, dir; gözünüz görmekliğinden ve dilünüz söylemekliğinden ve kulağınuz işitmekliğinden dahı yakınam, dir.” (1971: 81)

Hünkar Tanrının bu nedenle “kim kendini bilirse beni bilir” dediğini belirtir Ve ilave eder. Kendi özünü bilen Hakk’ı bilir illaki Hakk ta’alanın varlığını bilir amma niteliğini bilemez. Nitekim insana candan (Tanrı’dan) yakın yoktur, Çalap Tanrıya da kuldan yakın yoktur (1971: 82-83). Hünkar burada esas olan şeyin insanın kendi özünü bilmesi olduğunu bu kadar açıklamanın uyanık canlar için yeterli olacağını fazlasını söylemek gerekmediğini belirtir.

Alevilerin Tanrı inancı Şah-ı Merdan Ali’nin ve Hacı Bektaş Veli’nin Tanrı inancıdır. Ne bir fazla ne bir eksik.

 

Tanrı – İnsan İlişkisi ve İnsan-ı Kamil                     

 

Tanrı Ademi (insanı) diğer meleklerden üstün kılmak için ona bilmesi gereken her şeyi öğretir ve ruhundan ona ruh katar. Böylece insan Tanrılıkla dolar. Bu nedenle Tanrı ve insan aynı cevhere sahiptir.

İnsan alem-i suğradır, yani küçük evrendir, evren alem-i kübradır, yani boyutları büyütülmüş insandır. İnsan evrenin bir özeti olarak Tanrı’ya en yakın, en ayrıcalıklı varlıktır. İnsan Tanrı’nın yer yüzündeki halifesidir. Tanrı’nın ruhundan, sıfatlarından pay almıştır. Bu nedenle tasavvuf felsefesinde insan yüksek bir değere sahiptir. Sûfilere göre, insan evrenin yalnız özü değildir, onun esası ve varoluş amacıdır. Çünkü evren onun için ve onun uğruna var edilmiştir. Ve İnsan-ı Kamil, İlahî zuhurun özüdür, onunla bütün yaratılış amacı tamamlanır. Hz. Ali bu görüşü şöyle açıklar;

“Sen ey insan, ayan beyan bir kitapsın harfleriyle yüreğin okunur.” (1990: 78).

“Sen öyle bir açık kitap ilmisin ki harflerin esrarı çözer,

Sen kendini küçük bir vücut (küçük kainat) zannedersin, fakat en büyük alem (kainat) senin içinde dürülmüştür.” (Mesnevi, IV, 519)

Tasavvuf Tanrı ve insanı “Bir” olarak algılar. Tasavvuf Cüneyd-i Bağdadi’nin anlatımıyla “Hakk’ın seni sende öldürüp, kendisi ile ihya etmesidir.” İnsan kendi nefsini öldürürse gerçeğin ışığı ile, Tanrının sevgisi ile dolar. Bu insan-ı kamil olma aşamasıdır. Bu, Tanrıyı yerde-gökte aramayan, O’nu insanda bulan, bir gönülde mihman eyleyen insanın halidir. Edip Harabî tasavvufun bu anlayışını şöyle ifade eder;

 

Daha Allah ile Cihan yok iken

Biz anı varedip ilan eyledik

Hakka hiçbir layık mekan yok iken

Hanemize aldık mihman eyledik

(S. Nüzhet, 1930; 82)

 

Sûfi kendisiyle Tanrı arasında gerçek münasebetleri bilen kişidir. Öyle ki, o batini yönden kendisinin Tanrının ilminde bir “idea” olduğunu bilir. O bir idea olarak Tanrı ile aynı şekilde ezelidir. Zahiri yönden yaratılmış bir varlıktır. Tanrı kendisini onun suretinde göstermiştir. Sûfinin kendisine mahsus bir mevcudiyeti yoktur, o Tanrının mevcudiyetinde var olup; Tanrıyla görür, Tanrıyla işitir (Munshi Fazil: 929).

İnsanın ve Tanrının ezeli olması fikri tasavvufun temel görüşlerindendir. Yunus bu anlamda insanın ervah (ruh) olarak evren kurulmadan önce Tanrı ile beraber olduğunu belirtir;

 

“Bu cihana gelmeden sultan-ı cihanda idim

Sözü gerçek hükmü revan ol hükm-i sultanda idim

 

Halayık bunda gelmeden gökler melaik dolmadan

Bu mülke bünyad olmadan mülkü yaradanda idim”

 

Hakkın kendi özünde olduğunu Yunus kendine özgü bir tarzda, Türkçe’nin güzelliği ile söyler;

“Ateşe girersem yanmazam asla

Hem zehir yer isem ölmezem asla

Hak’tan ayrı mıyım sanmazam asla

Pek çok yokladım, Hak bendedir bende”

 

Yunus yere, göğe sığmayan Tanrıyı insanda bulur;

“Bu tılsımı bağlayan, cümle dilden söyleyen

Yere göğe sığmayan, girmiş bu can içinde

Baştan ayağa değin Hakk’tır seni tutmuş

Hak’tan ayrı ne vardır, kalma güman içinde”

 

Yunus artık tasavvufun sırrını açıklamaktan çekinmez olur;

 

“Tanrı kadim, kul kadim, ayrılmadım bir adım

Gör kul kim, Tanrı kimdir, anla ey sahib -kabul”

 

Mevlana da tasavvuf ehli olarak Hacı Bektaş Veli gibi, Yunus gibi aynı kaynaktan, tasavvuftan beslenmektedir. Mevlana, insanın Tanrıyı kendisinde araması gerektiğini söyler;

“Senin canının içinde bir can var, o canı ara

Dağının içinde bir hazine var, o hazineyi ara

Yürüyen dervişi arıyorsan, onu senden dışarıda arama,

kendi nefsinde ara.” (Mevlana, 1985: 11)

 

Mevlana’ya göre her şey insandadır. İnsan Tanrı kitabının örneğidir. “Şah-ı Merdan Ali” de “ben konuşan Kuran’ım” dememiş miydi?

 

“Ey Tanrı kitabının örneği, insanoğlu,

Ey şahlık cemalinin aynası mutlu varlık,

Her şey sensin, alemde ne varsa senden dışarda değil

Sen ne ararsan kendinde ara,

çünkü her varlık sende” (Mevlana, 1985: 286)

 

Hacı Bektaş Veli’nin İnsan-Tanrı ilişkisi üzerine söylediklerini Makalat’ın iki çevirisini de dikkate alarak günümüz Türkçe’si ile şöyle ifade edebiliriz;

“Eğer Muhiblere sorarlarsa Tanrıyı nice bildiniz, Muhipler cevap verirler, kendi özümüzden bildik ve hem kendi özümüzü Çalap Tanrıdan bildik. Sözümüzün delili, şartı budur ki, Hazreti Resul, “her kim kendini bilirse Tanrıyı bilir.” sözüdür. Muhiplerin söylediklerinin özü, Tanrı adem sureti içindedir, ayrı yerde onu arayan nice bulasıdır”. (Makalat, Coşan, 1971; 12; Sefer Aytekin’in, 1954; 36)

Tanrı İnsanda (İnsan-ı Kamilde) tecelli eder. Çünkü o ilahi ahlak sahibidir, yeryüzünde Tanrı’nın halifesidir. İnsan-ı Kamil Tanrı’nın isimlerinin açıkça görüldüğü yer olmak mertebesine ulaşmıştır. İsimler ve sıfatlarıyla daima tecelli eden Tanrı’yı müşahede edebilecek yegane varlık İnsan-ı Kamil’dir.

İbnü’l – Arabî’ye göre (1162-1240) göre, insan ezeli ve ebedidir ve alem onun vücuduyla tamam olmuştur. İnsan İlahi Ruh’un parçasıdır, doğması ve ölmesi görünüştedir, insan her zaman vardı ve varolacaktır. İnsan-ı Kamil varoldukça evren korunmuş olacaktır; “Görmez misin ki, Dünya hazinesinin mührü olan insan-ı kamil o hazineden ayrılıp da mührü bozacak olsa, Tanrı’nın bu hazinede saklayacağı bir şeyi kalmaz. İçinde her ne varsa boşanır. Varlıkların bazısı bazısına karışır.” (Arabî, 1964, 10).

Hacı Bayram Veli (1352-1429), İnsan-ı Kamil Risalesi’nde Yaratıcının kamil insanı zahir ve batın olmak üzere iki yüzlü yarattığını belirtir. Batıni yüzü Hakk, zahiri yüzü Halktır. Birincisi vahdet (birlik) tir, ikincisi çokluktur. Kamil insan Hakk’ın gözüdür. Hakk aleme onunla bakarak rahmetini ulaştırır. O varlığın ruhudur. Beden ruhsuz ayakta duramadığı gibi, alem de bir nefes kamil insansız olamaz. Çünkü bütün eşyanın zuhur ve devamı kamil insanladır. Kamil insansız Hakk bilinmez.. O halde Kamil insana ulaşmak Hakk’a ulaşmaktır. Onu gören Hakk’ı görmüş, onu seven Hakk’ı sevmiş demektir. Ona itaat Hakk’a itaattir ve onun reddettiği Hakk tarafından da reddedilmiş demektir. Onun ilmi Hakk’ın ilmiyle aynıdır. Kısacası onun zatı Hakk’ın zatı, vücudu Hakk’ın vücudu, ilmi Hakk’ın ilmidir. Kamil insandan gayrı Hakk’a varış kapısı yoktur. Hakk bütün isim, sıfat ve tecellileriyle kamil insanın kalbine yerleşmiştir. O halde Hakk’ı isteyen kalbini Kamil insanın kalbine bağlasın… (Öztürk, 1989, 18-19)

Kamil insansız Hakk’ın bilinmemesi ve Hakk’a ulaşmak için İnsan-ı Kamile varmak gerektiği fikri tüm tasavvufi grupların ortak inancıdır.

Kendi özünü okuyabilen, değerini bilen ise İnsan-ı Kamildir. İnsan-ı Kamil, ideal / yetkin / evrensel bir insandır.

İnsan-ı Kamil’in temel amacı Hakk’a ulaşmaktır. Kaf dağına varınca Simurg’u arayan kuşlar nasıl kendilerini buldularsa Hakk’ı arayan İnsan-ı Kamil de, Hakikat kapısında kendisini bulur.

İnsan-ı Kamil Hakk’ın kapısıdır, Hakk’a onunla gidilir. İnsan-ı Kamil ile sohbet Hakk ile sohbet gibidir. İnsan-ı Kamil’in Hakk’ın Cemalinin aynasıdır.

İnsan-ı Kamil, peygamberlerin ve velîlerin sıfatıdır. İnsan-ı Kamil baştan ayağa aşk ve sevgiyle doludur. Sevgisi tüm insanlığa, aşkı Hakk’adır.

 

Alevilikte Birlik İnancı: Allah-Muhammed-Ali

 

Kuran’da Allah’ın kendi ruhundan Ademe (insana) ruh verdiği belirtilmektedir. Böylece varlıklar arasında sadece insan Allah’ın özünden bir parça almıştır. Bu anlamda insanda Tanrının sıfatları mevcuttur. Özellikle insan-ı kamilde bu sıfatlar daha fazladır. Muhammed ve Ali her ikisi de Tanrının sıfatlarından en fazla pay alan insan-ı kamiller arasında en üst makamlardadır. Öyleyse “Allah-Muhammed-Ali” aslında çokluğu değil “Bir” olanı temsil etmektedir.

Alevi inancında bu tasavvufi yorum egemendir. “Allah-Muhammed-Ali” aynı zamanda Alevi inancının kurucularını temsil eder. Yol’un kurucusu Ali’dir. Yol’da mürşid Muhammed, rehber Ali’dir. Ali ve Muhammed aynı gömleği giymiş, musahip (yol kardeşi) olmuşlardır. Batınî anlamda “Muhammed-Ali” iki şahsiyeti değil “Bir”liği ifade eder. Peygamber’in Ali’ye musahip olurken söylediği söz bunun kanıtıdır; “Lahmike lahmi, demmike demmi, ruhike ruhi, cismike cismi.” (Buyruk, 1958:11). (Senin etin benim etim, senin kanın benim kanım, senin ruhun benim ruhum, senin canın benim canımdır.)

Peygamber’in “Ali ile ben ikimiz bir nurdan yaratıldık” dediği bilinmektedir. Her ikisi de Allah’ın nurundan pay almışlardır. Öz, cevher bir olunca bu birliği ifade etmek için söylenen “Allah-Muhammed -Ali” aykırı bir söz olmaktan çıkar.

Yol (İslam) Allah’ın insanlığa önerdiği dindir. Dinin /Yol’un sahibi Allah’tır.

Yol’un sahibi Allah, mürşidi Muhammed, rehberi Ali ise “Allah-Muhammed-Ali” bu gerçeği ifade etmek için söylenmiş özlü bir sözdür.

“Allah-Muhammed-Ali” üçlemesi ile “Hıristiyanlık inancındaki “Allah-İsa-Ruh-ul-Kuds” (Baba-oğul-Cibril-i Emin) üçlemesi benzerlik göstermez. Burada Allah’ın isteği üzerine Meryem’e ilahi bir ruh üfleyen Cebrail ve Meryem’in oğlu İsa’nın varoluşu anlatılmaktadır.

Dedebaba Bedri Noyan, İslamiyet’te Uluhiyyet (Allahlık), Nübüvvet (Peygamberlik) ve Vilayet (Ermişlik, ileri derecede Allah’a dost oluş) üçlemesinin bulunduğunu belirtir (Noyan, 1995: 62). Dolayısıyla Allah-Peygamber-Veli’yi ifade eden “Allah-Muhammed -Ali” üçlemesi İslam’ın özünü yansıtmaktadır.

Alevi -Bektaşi ozanlar bu birliği (tevhid) dile getirirler. Basri Baba bu birliği insanda görür;

 

İki cihan aslı sensin

Allah, Muhammed, Ali’sin

Şah-ı Merdan dili sensin

Allah, Muhammed, Ali’sin

Şeriat, tarikat sensin

Hakikat, marifet sensin

Hadi, mudil, kudret sensin

Allah, Muhammed, Ali’sin

(Basri Baba) nın eş’arı

Şeksizdir, riyadan ari

Ayan etti hep esrarı

Allah, Muhammed, Ali’sin

 

Ehli-Beyt Sevgisi

 

Ehlibeyt (Ehlibeyt) “Ev Halkı” anlamına gelir ve Hz. Peygamber’in bu tabiri Ehlibeytim, dediği kızı Fatıma- damadı Hz. Ali, torunları Hasan ve Hüseyin için kullandığı kabul edilir.

Kuran’da Ahzab suresinde 33. ayeti şöyledir;

“Evlerinizde oturun, eski cahiliye adetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekatı verin, Allah’a ve Resûlüne itaat edin. Ey Ehlibeyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.”

Bu ayet Peygamber’in eşlerine ve ev halkına yöneliktir. Aleviler buradaki Ehlibeyt ifadesini Peygamber’in sözlerine de dayanarak kızı-damadı ve torunlarından oluşun ev halkı olarak kabul ederler.

Şûra suresinin 23. ayeti mealen şöyledir;

“İşte Allah’ın iman eden ve iyi işler yapan kullarına müjdelediği nimet budur. De ki: Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum. Kim bir iyilik işlerse onun sevabını fazlasıyla veririz. Şüphesiz Allah bağışlayan, şükrün karşılığını verendir.”

Burada söz konusu edilen “akrabalık sevgisi” Alevilerce Ehlibeyt ve onların soyu olarak kabul edilmektedir.

Aleviler Peygamber’in Veda Haccı’nda Gadirhum’da iki emanet bıraktığını ve bunlara sıkıca sarılmalarını istediğine inanırlar. Bu emanetlerden biri Kuran’dır, diğeri Ehlibeyt’tir. Gadirhum’da Peygamber’in kendisinden sonra İmam Ali’yi halife olarak işaret ettiği de bilinmektedir.

Ehlibeyt sevgisi Hz. Ali-Fatıma-Hasan-Hüseyin ve onların soyuna duyulan sevgidir. Bu soy Oniki İmam soyudur ve Hüseyin’in oğlu Zeynel Abidin’den devam eder; İmam Ali, Hasan, Hüseyin ve Hüseyin’in oğlu Zeynel Abidin, onun oğlu Muhammed Bakır, onun oğlu Cafer Sadık, onun oğlu Musa Kazım, onun oğlu Ali Rıza, onun oğlu Muhammed Takî, onun oğlu Ali Naki, onun oğlu Hasan Askerî ve onun oğlu son İmam Muhammed Mehdi. Hz. Ali, 598-661 arasında yaşamış, son imam 868’de sır olmuştur.

Aleviler Oniki İmam’a onlardan gelen nesillere saygı ve muhabbet duymuşlardır. Onlara yapılan zulmü nefretle kınamışlardır.

Aleviler Ehlibeyt ve soyunu severler, onları sevenleri de severler (tevella). Aynı zamanda Ehlibeyt’e zulm edenleri nefretle anarlar ve onları sevenleri sevmezler (teberra). Tevella ve tebarra geleneği çok güçlüdür, böylece birlik-dirlik sağlanır, dostlarla muhabbet artar, haksızlara, zalimlere karşı güç birliği sağlanır.

 

Alevi İbadeti: Ayin-i Cem

 

Alevi dinsel törenlerine “Ayin-i Cem” (Ayn-ül Cem) veya sadece “Cem” denir. Ayin-i Cem’in dini, sosyal ve kültürel boyutları vardır. Öncelikle Cem bir ibadettir, ibadetin kaynağı ise Kuran’dır. Kılınan halka namazı, okunan dualar Kuran’a dayanır. Cemde okunan bazı ayetler şöyledir; (Sözü edilen ayetler Alevi kaynaklarında da yer almaktadır. Ancak burada açıklaması verilen ayetler “Kuran’ı Kerim ve Açıklamalı Meali”, Diyanet Vakfı Yayınları /86’dan alınmıştır.)

Çerağ uyandırılırken: Nur Suresi 35. ayet: “Allah, göklerin ve yerin nûrudur. O’nun nûrunun temsili içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. O lamba kristal bir fanus içindedir; o fanus da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya da, batıya da nispet edilemeyen mübarek bir ağaçtan, yani zeytinden (çıkan yağdan) tutuşturulur. Onun yağı, neredeyse, kendisine bir ateş değmese dahi ışık verir. (Bu) nûr üstüne nûrdur. Allah dilediği kimseyi nûruna eriştirir. Allah insanlara (işte böyle temsiller getirir. Allah her şeyi bilir.”

Dar’a duran talipler için rehberin okuduğu: A’raf Suresi 23. ayet: “(Adem ile eşi) dediler ki: Ey Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.”

Dedenin tövbe duasından önce okuduğu Tevbe Suresi 119. ayet: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun, doğrularla beraber olun.”

Görgüsü yapılanlar için dedenin okuduğu Fetih Suresi 10. ayet: “Muhakkak ki sana biat edenler ancak Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse Allah ona büyük mükafat verilecektir.”

Kurban’ın tekbirlenmesinden önce okunan Saffat Suresi 103. -106. ve 107. -111. ayetler: “Her ikisi de teslim olup, onu alnı üzerine yatırınca: Ey İbrahim, rüyayı gerçekleştirdin. Biz, iyileri böyle mükafatlandırırız. Bu, gerçekten çok açık bir imtihandır, diye seslendik.

Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik. Geriden gelecekler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık: İbrahim’e selam! dedik. Biz, iyileri böyle mükafatlandırırız. Çünkü o bizim mümin kullarımızdandır.”

Sofra kurulduktan sonra dedenin okuduğu İnsan Suresi 8. ve 9. ayetler: “Onlar kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esirlere yedirdiler. ‘Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz’ dediler.”

Cem’in aynı zamanda sosyal ve kültürel boyutları vardır. Alevi yaşama tazındaki kadın-erkek eşitliği ve birlikteliği Cem’e de yansır. Aslında orada “kadın” ve erkek” yoktur, cinsiyet yoktur. Herkes bir candır, herkes “ayini cem erenleri”dir.

Cem erenleri birbirinden razı olmak, küs-dargın olmamak durumundadır. Bu anlamda “meydan” uzlaşmanın, dayanışmanın yaşandığı bir hizmet alanıdır. Her talip yılda bir defa kendisini dar’a çeker, incinmiş, gücenmiş kimse varsa hatasını tamir eder. Hatasının ağırlığına göre düşkünlük sistemine uygun olarak cezası kesilir. Talibin cezasını cem erenleri ve Dede /Baba ittifakla verirler. Meydan tövbe yeridir; Allah’a sığınma ve günahlardan dolayı tövbe etme yeridir. Meydan kul hakkının teslim edildiği yerdir. Kul hakkının bu dünyada verilmesi, öbür dünyaya bırakılmaması Alevi ahlakının, inancının, kültürünün temel prensiplerinden biridir.

Alevi geleneğine göre Cem ayini (erkanı) Kırklar Cemine dayanır. Muhammed Miraç dönüşü Kırkların arasına katılır. Ancak bu katılma kolay olmaz. Peygamber sıfatıyla içeri giremez fakat “hadimül fukara” olarak aralarına girer. Bu sembolik anlatımın anlamı şudur ki, Kırklara katılmak, ceme girmek için insanın tüm üstünlüklerinden, mevki-makam göstergelerinden arınmış olması gerekir.

Kırklar arasında Şah-ı Merdan Ali, Selmanı Pak ve diğer erenler bulunmaktadır. Cem erenlerinin 17’si kadındır. Bunun anlamı şudur ki, cemde kadın ve erkek, kendi cinsiyet özelliklerinden uzaklaşarak, bacı-kardeş varolurlar.

Muhammed ulunuz kimdir diye sorunca, Kırklar “Bizim küçüğümüz, büyüğümüz yoktur. Küçüğümüz de uludur, büyüğümüz de uludur. Birimiz kırkımız, kırkımız birimizdir” derler. Buna nişan istetince Ali kolunu uzatır, içlerinden biri “destur” diyerek bıçakla kolunu çizer. Kolundan bir damla kan gelir, o sırada Kırkların kollarından da birer damla kan gelir. Burada eşitlik, özde aynılık anlatılmaktadır. Cemde büyük-küçük, zengin-fakir, alim-cahil, kadın-erkek yoktur, herkes eşittir. Muhammed bir üzüm tanesini ezer ve suyunu Kırklara pay eder. Cem erenleri paylaşmayı eşit olarak gerçekleştirirler. Üzüm (engür) suyunu içen Kırklar “Ya Allah” deyip semaha dururlar, Muhammed de onlara katılır. Semah ruhun yedi kat gökte yükselmesini, Hakk’a yönelmesini simgeler. Semah bu anlamda dinsel içeriklidir ve yöreden yöreye, gruptan gruba değişiklikleri ifade eden kültürel motiflere sahiptir.

 

Oniki Hizmet Sahipleri

 

Her Ayin-i Cemde on iki hizmet sahibi hizmetlerini yerine getirirler. Bunlar sırasıyla;

 

  • 1. Dede / Baba

Bektaşilerin bir kolunda cem’i Baba yönetir. Bu grubun dışında kalan Alevilerde (Ocaklı, musahipli, Hacı Bektaş Dergahına bağlı Alevilerde) Dede yönetir. Dede veya Baba aynı zamanda topluluğun önderidir, müşküllerin çözümünde yol göstericidir.

  • 2. Rehber

Dedenin /Baba’nın yardımcısıdır, olmadığı yerde vekilidir. Rehberi Dede seçer. Rehber Talibi Yol’a hazırlar, Talibe erkanın kurallarını, nasıl davranılacağını, hangi sözlerin söyleneceğini öğretir.

  • 3. Gözcü

Cem ayininin genel düzeninden sorumludur. Törene uygun davranmayanları uyarır, gerekirse ceza keser.

  • 4. Çerağcı

Çerağ (delil) uyaran kişidir. Çerağı uyandırdıktan sonra dar’a durur ve duasını okur.

  • 5. Zakir (Aşık)

Sazla birlikte deyiş, duaz, miraçlama söyler. Bu hizmeti bir veya üç kişi yerine getirir.

  • 6. Ferraş

Meydanın temizliğinden sorumludur. Cem sırasında ise car (süpürge) çalar, sembolik olarak meydanı temizler.

  • 7. Sakka (İbriktar)

El yıkama, tarikat abdesti aldırma, sakka suyu dağıtma gibi hizmetleri yerine getirir.

  • 8. Sofracı (Kurbancı, lokmacı)

Kurban kesme ve yemek işlerinden sorumlu kişi.

  • 9. Peyik (Peyk, Haberci)

Cemin yapılacağını canlara ileten bildiren, haberleşmeyi sağlayan kişi.

  • 10. Pervane

Semah dönenlere yol gösteren kişi.

  • 11. Meydancı (İznikçi)

Cemde meydan görevlerini yapan, meydanın tertip ve düzeninden, araç-gereçlerin hazırlanmasından, ısıtılmasından vb. sorumlu kişi.

  • 12. Bekçi (Kapıcı)

Cem’in dış güvenliğini sağlayan kişi. Bazı yerlerde iki kişidir. Biri kapıdan dışarı bakar, diğeri kapıdan içeriye bakar, dışardan gelenleri içeriye bildirir.

 

Bazı gruplarda Saki/Dolucu hizmet görür. Bazı gruplarda haberleşmeyi sağlayan kişiye Pervaneci (İznikçi) denir. Bazı gruplarda kurbanın bazı kısımlarını kuyu kazarak gömen hizmet sahibi vardır, buna Kuyucu denir. Bazı gruplarda Dedenin ve diğer cem erenlerinin kurbanı yemeden önce ve yedikten sonra ellerinin yıkanmasını sağlayan veya tarikat abdesti aldıran kişiye Selman veya İbriktar denir.

Her bir hizmet sahibinin bir adı vardır. Her hizmetin de bir piri vardır. Örneğin Sakiliğin piri İmam Hüseyin’dir. Gözcülüğün piri Karaca Ahmet Sultandır. Güvendenin (Aşık) piri İmam Bakır’dır. Hizmet sahiplerinin söylediği tercümanlara bir-kaç örnek;

 

İznikçi (Piri Gözcü Yardımcısı)

Tercümanı:

Bismişah Allah Allah!

Biz bu tarikat bağına niyaza gelmişiz

Feylen gördük anın için hem namaza gelmişiz

Biz Kuran’da ayetlere bu yolda ederiz herdem niyaz

Cürmümüze tövbekarız hem niyaza gelmişiz

Bercemal

 

Carcı (Piri Seyyid Ferraş)

Tercümanı:

Bismişah Allah Allah!

Kerbela’ da yatan Hüseyin

İki gözüm yaşı

Muhammed ile Ali Kırkların başı

Yezide lanet etmek erenlerin işi

Üstadımız pirimiz Seydi Ferraşı

Bercemal

Gözcü (Piri Karaca Ahmet Sultan)
Tercümanı:

Bismişah Allah Allah!

Ey Şahı bi Hakk’ın Ali abat Ali dergah

Erenlerden haklı hayırlı bir himmet

Üstadımız pirimiz Karaca Ahmet

Bercemal

Cem ayininde 12 Post (Makam) bulunmaktadır. Bunlar;

 

  • 1.      Horasan Postu: Hacı Bektaş Veli Makamı
  • 2.      Aşçı Postu: Seyyid Ali Sultan Makamı
  • 3.      Ekmekçi Postu: Balım Sultan Makamı
  • 4.      Nakip (Pervane) Postu: Kaygusuz Sultan Makamı
  • 5.      Atacı Postu (Sofracı): Kamber Ali Makamı
  • 6.      Meydancı Postu: Sarı İsmail Sultan Makamı
  • 7.      Türbedar Postu: Karadonlu Can Baba Makamı
  • 8.      Kilerci Postu: Hacım Sultan Makamı
  • 9.      Kahveci Postu: Şeyh Sazeli (Şah-ı Şazilî) Makamı
  • 10.    Kurbancı Postu: Halil İbrahim Makamı
  • 11.    Ayakçı Postu: Abdal Musa Sultan Makamı
  • 12.    Mihmandar Postu: Hızır Aleyhisselam Makamı

 

Mürşid/Dede/Baba Horasan Postuna oturur. Bu post aynı zamanda Şah-ı Merdan Ali Postudur. (Batıni anlamda Şah-ı Merdan Ali, Hacı Bektaş Veli’dir.)

 

Postlar için söylenen tercümanlara birkaç örnek;

 

Horasan Postu (Piri Hacı Bektaş Veli)

Tercümanı:

 

Bismişah Allah Allah!

İnnallahi vasim Aliyim

Bercemal

 

Kurbancı Postu (Piri Kasabı Cömert Halil İbrahim A. S.)

Tercümanı:

Bismişah Allah Allah!

Fermanı Celil

Delili Cebrail

Kurbanı Halil

Tekbiri İsmail

Sübhanallah sübhanallah elhamdülillah

Elhamdülillah la havle vela kuvvete illa billa hil

Aliyül azim

Allahu ekber Allahu ekber

La ilahe illallahu ekber

Allahu ekber vellilahil hamd

Bismillahu Allahu ekber

Bercemal

 

Ayakçı Postu (Piri Abdal Musa Sultan)

Tercümanı:

Bismişah Allah Allah!

Bugün yönümü döndüm remzi tosa

Erenler nazar eylesin kalbindeki pasa

Ayakçı idim himmet olursa

Pirim kerem kani şah Abdal Musa

Bercemal

 

Aşçı Postu (Piri Seyit Ali-Kızıl Deli Sultan)

Tercümanı:

Bismişah Allah Allah!

Kızıldeli Ocağından olduk uyandık

Al yeşil nurlara boyandık

İnip Hakk’ın eşiğine dayandık

Üstadımız pirimiz Kızıldeli Sultan

Bercemal

 

Cem Ayininin Uygulanışı

 

Bölgeden bölgeye, gruptan gruba bazı farklılıklar gösteren Ayin-i Cem genel olarak şu düzende gerçekleşir;

- Oniki hizmet sahipleri cemde hazırlıklarını tamamlar.

- Cem erenleri evlerinde abdestlerini almış, temiz ve pak giyinmiş olarak gelirler.

- Dede /Baba posta niyaz eder ve oturur. Cem erenleri dedeye, rehbere ve diğer canlara, Meydan-ı Ali’ye niyaz ederler ve yerlerine otururlar.

- Dede, “Edep erkan / sükutu lisan / mü’mine nişan” ister. Herkesin düzgün oturup konuşmaması ve niyazlaşması sağlanır. (Cem mühürlenmiştir)

- Ferraş üç defa süpürge çalar, tercümanını okur ve dededen duasını alır. (Ferraş bu işlemi cemin her aşamasında tekrarlar.)

- Selman (saka) tarikat abdesti aldırır, tercümanını okur, duasını alır.

- Dede Ayin-i Cem’in niçin yapıldığını, toplanma amaçlarını açıklar, kuralları hatırlatır, dargın-küskün varsa ortaya çıkmalarını ister ve herkesten razılık alır.

- Çerağcı tövbe duasını ve Nur Suresi’nin 35. ayetini okur ve çerağı uyandırılır. (Bazı yerlerde Kuran’dan A’raf Suresi 23. ayet, Tevbe Suresi 119. ayetler de okunur). Nad-ı Ali duası okunur, secde edilir. (Her duadan sonra niyaz /secde edilir). Dede çerağcının duasını okur (hayırlısını verir). (Bu işlem her hizmet gören için gerçekleştirilir.)

- Dede tarikat namazını (halka namazı) kıldırır, akşam duasını okur.

- Meydancı Postu dedenin önüne serer, duasını okur.

- Hizmet sahipleri (görgüye çıkacaklar, Yol kurbanı olanlar, ikrar verecekler, musahip olacaklar vb.) Postun üzerinde dara dururlar. Dede cem erenlerinden rızalık alır. Bir de kendilerini kendilerinden sorar. Dede hizmet sahiplerini Pençe-i Al-i Aba’dan (bazı yerlerde Tarık veya Erkandan) geçirir, duasını okur. Meydancı postu toplar, dededen duasını alır.

- Zakirler (Aşıklar) nefes söylerler. Dem/dolu alınan gruplarda dem üçlenir. Hizmet tamamlanınca sakiler dualarını alırlar. (Bu gelenek Batı Anadolu’da sürdürülmektedir, Doğu Anadolu’da cem sırasında dolu alınmaz.)

- Aşıklar nefeslerden sonra dara dururlar, tercümanların söyleyip dededen hayırlısını alırlar.

- Hizmet sahipleri ve diğer canlar semaha çıkar. – Miraçlama okunur. Dede Kırklar semahını döner. Sonra seyrana çıkılır (Ara verilir.)

- Sakka suyu dağıtılır. Saka suyu Kerbela şehitleri için dağıtılır. Saka suyunu dağıtanlar dara dururlar, tercümanlarını okuyup, Dededen dualarını alırlar.

- Sofracı sofraları serer, lokma dağıtır, lokmalar yendikten sonra sofralar toplanır, sofracılar dualarını alırlar.

- Dede oturan-duran okumasıyla cem sona erer. Cem erenleri dedeye ve diğer taliplerle görüşerek ayrılırlar.

 

Burada bazı ayrıntılar üzerinde durmak gerekir;

Bunlardan birincisi halka namazıdır. Halka namazı (tarikat namazı) iki rekat olarak kılınır. Namazın özü Hakk’a secde etmektir, niyaz etmektir. Halka namazı bölgelere göre bazı farklılıklar gösterse de özü aynıdır.

Mürşid şöyle der; “Ey cem erenleri, şimdi niyetlenin, Allah rızası için halka namazı kılmaya. Durun divana, uyun Oniki İmama, yönümüz kıble, kıblemiz Kabe, cemal cemale, Allahu Ekber!…” der ve arkasından Fatiha ve İhlas Surelerini okur. Bunlara bağlı olarak iki defa secdeye varır. Cem erenleri de onun yaptıklarını tekrarlar.

Mürşit “Tecelle” duasını okur: “Tecelleniz temiz, yüzünüz ak, kalbiniz pak, günahlarınız af ola, tecella, tevella ve teberranız kabul ola. Namazlarınız, niyazlarınız Hakk-Muhammed-Ali dergahında kabul ve makbul ola, gerçeğe hü…”

Namazı kılanlar secdeye niyaz ederler

İkincisi bazı bölgelerde çerağ uyandırılmadan önce kurban meydana getirilir, nişan vermesi beklenir, tekbirlenir, gülbenk okunur, aşıklar üç nefes bir düaz okurlar. Bazı bölgelerde çerağın uyandırılmasından sonra tarikat abdesti alınır, tevhid (Allah’ın birliği) zikredilir, taclama düvazı okunur, zakirler düvaz okur.

 

Tevhid üç defa toplu halde okunur;

 

La İlahe İllallah

Ali Mürşid Ali Şah

Ali Hayder Ali Şah

Ali Esed Ali Şah

Ali Şir’dir Ali Şah

Eyvallah Şahım Eyvallah

La İlahe İllallah

 

Secdeye varılır, dede gülbenk okur.

Miraçlama okunur, semaha durulur. Kırklar semahı yapılır.

Ayin-i Cem bölgeler veya gruplar bakımından bazı farklılıklar gösterse de ana bölümler, temel kurallar değişmez. Cem’in anlamı ve içeriği aynıdır.

 

Cem (Erkan) amaçlarına göre farklı adlar alırlar. Bunlar;

1. İkrar verme (Yola alınma) Erkanı

2. Görgü, Baş okutma Erkanı

3. Musahiplik Erkanı

4. Dar’dan İndirme Erkanı

5. Abdal Musa Erkanı

6. Nevruz Erkanı

 

1. İkrar Erkanı

Yol’a girecek olanlar için yapılan törendir. Bu tören Bektaşi Babagan kolunda tek bir kişinin ikrarının alınması şeklindedir, musahipliği esas alan Alevilerde musahip olacak iki aile (iki er-iki bacı) ikrarın alınması şeklindedir.

Bektaşi Babagan kolunda İkrar cemi Bektaşiliğe girişin ilk adımıdır. Dedebaba Bedri Noyan’ın aktardığına göre ikrar töreni 12 erkan üzerine yapılır. Bunlar, 1. Meydana giriş, 2. Buhur yakma ve gülsuyu serpme 3. Mürşidin talibe sorması 4. Çerağların uyarılması 5. Mürşidin namaz kılması 6. Rehberin talibi mürşide ulaştırmağa hazırlaması 7. Rehberin talibi mürşide teslimi 8. Mürşidin talibe tövbe ettirmesi ve telkıyn’i 9. Mürşidin talibi rehbere teslim ve iadesi 10. Rehberin talibe makamları (Menzilleri) göstermesi 11. Şerbet dağıtma 12. Meydanın süpürülmesi ve erkanın bitirilişi (Ayrıntılı bilgi için bknz. Noyan, 1995: 276-311).

Musahipli Alevilerde ikrar töreni Musahiplik Cemi olarak gerçekleştirilir. Musahipli olmayan ve Bektaşi Babagan kolunun dışında yer alan Alevilerde de bir er-bir bacı birlikte ikrar verir.

 

2. Görgü (Baş Okutma) Erkanı

Görgü kurbanı, Terceman kurbanı da denir. Her talibin yılda bir kez görgüden (sitemden) geçerek ikrarını tazelemesi gerekir. Böylece talibin hatalarını ortaya koyması, incittiği ve gücendirdiği canların gönlünü alması, birlik ve dirliğin sağlanması gerçekleşmiş olur.

 

3. Musahiplik Erkanı

Cemde On iki hizmet yürütülür. Usulünce koç kurban edilir. İki aile musahip (yol kardeşi) olarak ikrar vermiş olurlar.

Burada bir musahiplik erkanını baştan sonuna kadar vermek yerine, bazı noktalara dikkat çekmek ve bazı uygulamaların anlamını belirtmekle yetineceğiz.

Musahip olacaklar bu niyetlerini bir Ayin-i Cem’de Mürşid / Dede ve erenlerin huzurunda dile getirirler. Dede onlara musahip olmanın yükümlülüklerini ve koşullarını anlatır. Bu sorumluluğu yerine getirip getirmeyecekleri sorulur. Musahip olacaklar yerine getirebileceklerini söylerlerse (Eyvallah! derlerse) Dede gülbank okuyarak onlara bu kapıyı aralar. Bu duadan sonra musahip adayı canlar belli bir süre-hiç olmazsa bir yıl- kendilerini hazırlamaları gerekir. Bu süre içinde birbirlerini tanımaya çalışırlar, bu sorumluluğu yüklenip yüklenemeyeceklerini değerlendirirler. Bu önemlidir, bir hevesle ikrar verilmez, musahip olunmaz. Bir defa girildi mi Hakk yolundan dönülmez. Canlar bu değerlendirmeyi yapıp gönül rahatlığıyla ikrar vermeye hazır olunca Musahiplik erkanı gerçekleştirilir. Erkana tüm cem erenleri evlerinde abdestlerini alır, temiz kıyafetler giyer ve er-bacı olarak Ceme gelirler.

Musahip Kurbanı denilen bu erkanda kurban edilecek koçun meydana getirilmesi ve bir işaret vermesi gerekir. İşaret kurbanın Hakk tarafından kabul edildiğine dair bir inançtır. (Koçun işareti meleme, silkinme, geviş getirme ve tersleme biçiminde olabilir.) İşaret verinceye kadar kurban dolaştırılır, illaki bir işaret alınır. Kurbancı gelenek üzere görevlerini yerine getirir.

Dedenin kurbanla ilgili okuduğu duvazı çok anlamlıdır.

 

Kurbanlar tığlanıp gülbenk çekildi

Muhabbet uykusundan uyana geldim

Dört kapı sancağı andan açıldı.

Üryan büryan olup da meydana geldim

 

Evvel eşiğine koydum başımı

İçeri aldılar da döktüm yaşımı

Erenler yolunda gör savaşımı

Koç kurban dediler de meydana geldim

 

Musahip olacak, ikrar verecek talipler dört kapını gereğini yapmaya dünyevi işlerden uzaklaşarak, uykudan uyanarak gelmişlerdir. Şimdi yeniden doğmuş gibidirler. İkrar vermek bir bakıma dünyaya yeniden gelmek, başka bir deyişle ikinci hayata başlangıçtır. Önce eşiğe baş konur, niyaz edilir, meydana öyle girilir. İkrar veren can, erenler yolunda nefsiyle savaşa girmeyi göze alır ve kendini koç gibi kurban olmaya hazırlar.

Musahip erkanında musahip olacak canların (iki er-iki bacı) boyunlarına tığbend bağlanması da anlam yüklüdür. Dört can artık bacı-kardeştir. Hepsinin kaderi aynıdır, hepsi birbirine bağlıdır, birbirinden sorumludur. Buyruklarda musahip olurken Muhammed’in kendi belindeki tığbendi Ali’nin beline bağladığı, sonra bir gömlek giyerek bu gömlekten baş gösterdikleri anlatılır. Bu anlatım kardeşliğin ikiliği bırakıp bir olmak anlamına geldiğini yansıtan güzel bir örnek olaydır.

Boyunlarına tığbend geçirilmiş musahip olacak canlar yanlarında rehberleri olduğu halde şeriat-tarikat-marifet ve hakikat aşamalarından geçmek isterler. Rehber onlara bu gizemli yolculukta öncülük eder. Dede’den sırrı hakikat yolculuğunda destur vermesini beklerler. Dede “Gidemezsiniz, aşılmaz yüksek dağlar var, geçitsiz ırmaklar var. Bu belleri aşamazsınız, bu selleri geçemezsiniz. Bu demirden leblebidir yenilmez, ateşten gömlektir giyilmez. Gelme gelme, dönme dönme… Gelenin malı, gidenin canı. Öl ama ikrar verme, öl ikrarından dönme…” şeklinde bir konuşma yaparak Yol’un zorluğunu anlatır. Dede üç defa canları dışarı çıkarır. Mürebbi (rehber) musahip katarını çeker götürür, tekrar getirir. Mürebbi her seferinde “vazgeçecekseniz şimdi vazgeçin” diyerek musahip olacakları uyarır. Dede son bir kez şunları söyler; “Bu hakikatin yolundan asla dönülmez. Bir anadan doğan kardeşler ayrılır, musahip olanlar ayrılmaz. Musahip ölse bile ikrar ölmez, kadimdir. Şimdiden itibaren gönüllerinde en ufak bir şüphe varsa şimdi dönsünler, caysınlar. Onlar caydı diye lokma meydanda kalmaz. Buradaki cemaat koçun parasını öder, burada yenir, kalkılır. İyi düşünsünler, çek katarını. Sen de iyi düşün. Mürebbi dindir, mürşit imandır, meşrep ikrardır. Mürebbisini bilmeyen kişi Allah’ı bilemez. Musahibin biri yer biri gök. Gökten rahmet yağmayınca yerden hiç bir şey hasıl olmaz. Musahip toprak olacak. Musahibin biri bir şey söylediği zaman diğeri sukut edecek. Onun hırsı geçtiği zaman gidecek, diyecek ki, sen burada hatalısın. Toprak olmak budur. ” Buna karşılık musahip olmada kararlı olan canlar adına rehber bir açıklama yapar; “Pirim cemaatin varlığına, Tanrı’nın birliğine inanarak Muhammet-Ali’nin yoluna, Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin katarına girerek, Muhammet’e ümmet, Allah’a kul, Hüseyin’e talip olmak için geldik…Özümüz darda, yüzümüz yerde, Pirden ne gelirse “Allah Allah eyvallah” dedik durduk darına. Boynumuz kıldan ince, yolumuz kılıçtan keskin. İnandık iman getirdik, huzurunda birliğe yettik.” Dede bu kararlı ve inançlı duruşu gördükten sonra gereğini yapar ve son olarak duasını söyler; “İkrarlarınız kadim ola, muratlarınız hasıl ola. Birbirinizden doyup usanmayasınız, dünyada karındaş, ahrette yoldaş olasınız. Durduğunuz dardan şefaat göresiniz. Darlarınız Hakk’a yazıla, efendimiz emek zaili vermeye. Dil bizden lütuf Hazreti İbrahim’den ola. Gerçeğe hü!… Mümine ya Ali!.. “

Görüldüğü gibi Yol’a girilmesi için teşvik yok tersine zorluklar vurgulanarak caydırma var. Buna rağmen talipler Yol’a girebiliyorsa ve musahipliğin gereğini yerine getirebiliyorlarsa o canlara “aşk olsun!”

 

4. Dar’dan İndirme Erkanı

Bu erkan ayini cem erenlerinden biri Hakk’a yürür ise, bir süre sonra yakınları tarafından onun adına helallık alınması için yapılır. Borcu varsa bunlar halledilir. Meydan açılınca mütevvefa adına onun veli veya varisleri Dar-ı Mansur’a dikilirler. Mürşid “ağrınmış, incinmiş, gücenmiş kimseler var ise, dile gelsin, bile gelsin, hakkını talep eylesin, Allah eyvallah” diyerek canlardan görüş ister. Borcu varsa yakınları ödemeyi taahhüt ederler. Dede, dar’a duranlardan bu sözü, meydanda bulunanların huzurunda üç defa alır. Dede cem erenlerine helal edip etmediklerini de üç defa sorar. Cem erenleri helal ediyorlarsa “eyvallah” derler ve buna nişan gösterirler, yani niyaz ederler. Erkan usulünce devam eder. Dar’dan indirilmeyen merhum canın kabirde rahat etmediğine inanılır. Böylece kendisinden sonra eğer varsa borcunun yakınları tarafından ödenmesi, yoksa da herkesin hakkını helal etmesi sağlanmış olur.

 

5. Abdal Musa Erkanı

Abdal Musa Kurbanı da denen bu cem amaçları bakımından ikrar ve görgü ceminden farklıdır. Toplumu birleştirme-kaynaştırma amaçlanır, gençler yol-erkan öğrenirler, imanlar tazelenir. Diğer cemlerde olduğu gibi on iki hizmet yürütülür. Bazı bölgelerde perşembenin cumaya bağlandığı akşam yapılır. Okunan dualarda Abdal Musa’nın adı geçer.

“Bism-i Şah! Allah, Allah… Çıraklarımız aydın ola, Meydanlarımız kürşad ola. Hizmetlerimiz kabul ola. Muratlarımız hasıl ola. Dilde dileklerimizi, gönülde muratlarımızı vere. Üçler, Beşler, Yediler, Kırklar katarından, Fatıma güzarından ayırmaya. Dil bizden, nefes Oniki İmam, Hünkar Hacı Bektaş Veli, Şah Abdal Musa’dan ola. Abdal Musa Sultan’ın demi devranı yürüye, Şah İsmail efendimiz hazır ve nazır ola. Gerçeğe hu…” (Bozkurt, 1990: 194; Tekke Köyü’nde Abdal Musa dergahında yapılan törende Çerağcıya okunan dua.)

Abdal Musa kurbanında genellikle kurban ve diğer masraflar ayinde bulunanlar tarafından karşılanır.

 

6. Nevruz Erkanı

Nevruz günü olan 21 Mart akşamında gerçekleştirilen törendir. Nevruz Alevilerce Hz. Ali’nin doğum günü olarak kabul edilir. Hz. Ali’nin annesi (Fatıma bin Esed) sancılanınca Hz. Muhammed ona Kabe’ye gidip tavaf etmesini söyler. Fatıma tavaf ederken sancıları artar ve Kabe’nin içinde Ali’yi (eski takvime göre 9 martta, yeni takvime göre 21 mart’ta) dünyaya getirir (Noyan, 1995: 191).

Nevruz Sultan erkanı geleneksel olarak dünden bugüne gerçekleştirilmektedir. Bu törende nevruziye denen şiirler okunur, dualar, nefesler söylenir. Gündüz yapılırsa kırlara çıkılır.

 

Nevruziye

Evvel bahar oldu açıldı güller

Nağmesaz olmuştur bütün bülbüller

Yüz göstermiş bize lale, sümbüller

Nevruz bayramımız mübarek olsun

 

Dünyaya gelmiştir bu günde Ali

Budur erenlerin kararı kavli

Bu demdir cemi’i müşkilin halli

Nevruz bayramımız mübarek olsun

Emevi gürûhu bilmez bu zevki

Ali’yi sevenler gösterir şevk’i

Mes’adet demirdir bu demler saki

Nevruz bayramımız mübarek olsun

 

Hüsni Baba hamdet erdik bu deme

Gönüller girmiştir bağ-ı İrem’e

Verilmiş zevk ile safa ademe

Nevruz bayramımız mübarek olsun

 

(Noyan, 1995: 2001; Bu nevruziye Hüsni Baba tarafından 1934 yılında yazılmış, Dedebaba Bedri Noyan kendisinden almış.)

KAYNAK: PROF. DR. HÜSEYİN BAL, ALEVİ İSLAM YOLU, CEM VAKFI YAYINLARI, 2004, İSTANBUL, SAYFA: 14-54