ŞAH TURNA & OZAN ŞİAR

 

Çok mutluyum şu anda, gerçekten de çok duyguluyum, ben bin yıldır bu kültürü ve inancı getirmiş olan dedelere, aşıklara, ozanlara çok şey borçlu olduğumuza inanıyorum. Pir Sultan’ların, Nesimi’lerin, Fuzuli’lerin yolunu süren bu büyük insanlar türlü zahmetlere, türlü zulümlere karşı yine de bu güzel yolu hiç çekinmeden, her türlü zorluğa göğüs gererek cumhuriyet döneminde de yaşattılar, yaşatıyorlar. Bunlar Hüseyin Çırakmanlar, bunlar Mahmut Erdal’lar, Aşık Tanırlı Yener’ler ve daha onlarca ozan işte bu ülkenin, bu toprağın gerçek sahipleri, gerçek kültür yaratıcıları olan insanlar.

Bunlardan birisi de sizsiniz. Şah Turna ismini bu toplumda bilmeyen yoktur, yıllar boyunca işkenceler çekmiş, zorluklara göğüs germiş ama halkının yanından bir an olsun ayrılmamış, halkının duygusunu, halkının düşüncesini her zaman yaşatmış olan ozanımız.

Almanya’da yaşıyor, Almanya’da yaşamak zorunda kaldı. Orada eşi Ozan Şiar ve çocuklarıyla beraber kendi dünyasını kurdu fakat gönlü yine hep Anadolu’da.

On bin yıllık uygarlıklar beşiği Anadolusuz olmuyor. Anadolu bizim vatanımız, yüreğimiz, canımız, her şeyimiz. Ozansız Anadolu da düşünülemez.

Can Yayınları’ndan kitabınız da çıktı, sizinle yapılmış birçok söyleşiler var. Fakat yeni bir söyleşi olduğu için sizin ağzınızdan yaşamınızı alalım, çileli yaşamınızın öyküsünü sizden dinleyelim?

Ben 1950 yılında Sivas’ın Gürün Kazası’nın Kaynarca Köyü’nde doğdum. Doğduğumda ben de diğer insanlar gibi doğayı ve insanları görebiliyor muşum, 3 yaşında çiçek hastalığına yakalanarak her iki gözümü de kaybettim. 10 yaşında saz çalmaya başladım, tabii saz çalmaya başlarken hayat devam etti ama bu kolay olmadı; yani benim hayatım burada kısa bir şekilde anlatılacak kadar kısa değil aslında çok uzun. Radyo yapıyordum ben, çamurdan radyo yapıyordum, içerisine arı koyuyordum müziği öyle değerlendiriyordum. Bizim köye tabii Alevî kökenli olduğum için dedeler gelirdi. Benim gözüm görmediği için ben hep saz istiyordum. Babam da, “Kızım sazı çalamazsın, nasıl saz çalacaksın” diyordu; hep bütün arzum, emelim saz çalmaktı. On yaşlarında saza kavuştum. Babam beni doktora götürürdü; babam göz istiyordu, ben saz istiyordum, en sonunda ben başardım yani. Gözüm görmedi ama sazı başardım, evet buyrun bir şey söyleyeceksiniz.

O sazın nameleri size ne hissettirdi?

Şunu anlatacağım: Malatya’ya doktora gittim, şimdiki gibi hatırlıyorum, çok iyi bir doktor vardı, Ziya Aykut isminde. Doktora dedim ki: Doktor bey, aman benim gözlerim görse bile, görmüyor de, daha tedavisi mümkün değil, de. Ben yalnızca saz istiyorum, saza tutkunum, ben göz möz istemiyorum. Ondan sonra doktor babama dedi ki: “Aman buna bir saz al, eğlensin, bunun gözleri görmez, çok uzaklara gitmesi lazım görebilmesi için”. Ondan sonra babam bana gitti küçük bir cura aldı. Küçüğüm, daha on yaşındayım. Büyük saz alamazdı tabii. Curayı aldım elime otelde, sanki o sazla görüşmüşüm, çalmışım gibi kendi sesime uydurdum aniden. Çaldım söyledim ve köye geldik. Aynı şekilde gecem gündüzüm yoktu, bizim köyün insanları da çok yardımcı olurdu bana. Babam mesela Pir Sultan Abdal’dan okurdu, o okuduğu parçaları düğümlerdim, bugün kaç tane öğrendim? Öyle öyle çaldım söyledim. En sonunda işte Aşık Veysel Festivali oldu Sivas’ta, ilk önce oraya katıldım. 10-12 yaşlarındaydım oraya katıldığım zaman, artık curayı fevkalade çalıyordum, orada bana başarı belgesi verdiler. Daha sonra cemler. Hep cemlerde bulunduk gerçekten o dönemde böyle cem yapmak kolay değildi, yani bekçilerimiz olurdu dışarıda bekçiler gelir beklerlerdi cem yaparken. Sonra bir plak yaptım 14 yaşında, Edifon plak “Gezer mecnumlarım gezer Ali diye Ali diye, muhterem sadık erenlerim şaha aşığım doğrusu, turnayla sohbetteyiz bakalım” hayatımı da ilgilendiriyordu bu plak. Ve gerçekte Türkiye çapında çok sattı o plak. Sonra radyolarda eserlerim yayımlandı, bu konserlere gittik, Aşık Veysel’ler, Ruhi Su’lar işte en son da Mahzuni Şerif’ler, Mahmut Erdal’lar bir grup kurduk, ondan sonra her tarafı dolaştık turne halinde. Ben daha sonra 1970’li yıllarda işte ülkemin sosyal sorunlarını dile getirdim, yani deyişlerle Kızılbaş diye çok taşlara tutuldum, çok saçlarım çekildi. 1970’li yıllarda da sosyal sorunları dile getirdim. Türküm şuydu:

 

Çiçek kızamıkta kör oldu gözüm

Okulu yok yolu yoktu köyümün

Yılda olsun sağlıkçılar gelmezdi

Okulu yok yolu yoktu köyümün

 

Şikayetim yoktur benim

Feleğe isyan ediyorum paşaya, beye

Gerçekleri haykırırım dünyaya

Okulu yoktu yolu yoktu köyümün

 

Şahturna’yım der ki Sivas’ta ilim

Kazamız Gürün’ün Kaynarca Köyüm

Astılar gerçekte ayrılmaz dilim

Okulu yoktu yolu yoktu köyümün

 

Kendi hayatımı ilgilendiren bir de işte yoksulluğu dile getiren parçalardı, bundan yakalandım ben işte. Yani benim hayatım uzun da.

Ana başlıklarıyla dile getiriyorsunuz, ben de bunu istiyorum zaten. Her insan yaşamı Anadolu’da çileli ama, ailenizin yapısı nasıldı mesela? Köyünüzdeki kültürel yapılanma nasıldı, inanç yapılanması nasıldı, cemler; cemaatler, aşıklar, ozanlar var mıydı? Siz onları küçükken dinlediniz mi?

Kültürel yapımız şuydu: Benim babam gerçekten çok meclis insanıydı, cem insanıydı, bizim köye Davut Sulari gelirdi, babam onu her yere götürürdü. Aynı şekilde diğer ozanlar, diğer dedeler hep bize gelirdi, yani diğer insanlara göre köyde ekonomik durumumuz da iyiydi. Babam bana çok yardımcı oldu, ilk önce sazı ben aldım. Bizim köyümüzde saz çalan yoktu, adet bende başladı.

Önce adeti siz başlattınız.

Bizim dedeler gelirdi her sene, cemlerimiz olurdu. Ben yalnız bizim köyde değil, Türkiye’nin doğusundan batısına kadar İzmir’inden doğusuna kadar bütün törelerin, cemlerin o geleneksel adetlerinin hepsinin içerisinde bulundum ve hepsinin içerisinde cem yürüttüm. Mesela Çorum’da insanlar o dönemde ermiş bir kız, diyorlardı bana. Hayır ben ermedim, diyordum. İnsanlar çocuklarını bana getiriyorlardı, senin gibi bir sanatçı olsun, diyorlardı. Ama ben hakikaten hiçbir zaman insanların duygularını, insanların inançlarını, düşüncelerini hiçbir zaman istirmar etmedim. Dedim ki bu içimden gelen bir duygu, içten gelen bir duygu diye insanlara böyle hitap ettim. Dediğim gibi işte 1970’li yıllarda bu türkülerden dolayı tutukladılar beni. Ben hiçbir şey bilmiyorum 20 yaşında bir genç kızım, dediler sen komünizm propagandası yapmışsın, o dönem biliyorsunuz 12 Mart dönemi. Ben dedim, gerçekten bilmiyorum bunun ne olduğunu Kızılbaşlık, komünist dediler, Kızılbaşlığı biliyorum ama komünistliği bilmiyorum dedim. Ondan sonra şu şu dediler, çok işkence yaptılar. O dönemlerde sonra senin türkülerini dinledik ama senin gözlerin görüyor, gözleri görmeyen bir insan böyle şeyler konuşamaz falan dediler. Muayene ettiler, askeri muayene, işkence yaptılar daha sonra serbest bırakıldım tabii çok yattıktan sonra. Sonra devam etti hayat her devam edişinde tutuklandık. İşte bir kere, yani tek benim şeyim, gerçekten de süt içtim dilim yandı desem bile, onun altında bir şey arıyorlardı ki, ben hakikaten de kendi çıkarımı düşünseydim, Türkiye’de çok şeylerim olurdum. Ama ben gerçekten yüreğimden gelen sesi duyarak hem ülkemin benim toplumumun kültürünü, kültür yapısını insanlığı dile getirmek istedim. Bana bakılsaydı ben o dönemde dedelere diyordum ki kardeşim kapı arkalarında cem yapmayalım. Diyordum biraz sokakta yapalım, biz suçlu değiliz ki kardeşim niye biz böyle kapı arkalarına çekilip cem yapıyoruz. Şu Sivas’ın meydanına oturalım veya Ankara’nın meydanına oturalım cem yapalım. Ne olacak yani. Yani onun için bence bu kültürün biraz geri kalmasını da şöyle nitelendiriyorum: Biz suçlu değildik yani hep ağlama duvarları ördük biliyor musun: “Ya Hüseyin” dedik kapı arkalarında ağladık. Bence bunu kapı arkalarına değil de meydanlara dökseydik şimdiye kadar çok şey değişirdi. Hala bugün Alevîlik sorunu isim olarak bir dergi altında çıkmıyor, yani o bakımdan bizlerde de suç var, diye düşünüyorum.

Peki Alevîlik/Bektaşilik nedir, özde, neyi ifade eder, bin yıldır ne demiştir sizce?

Kerbela’dan bu yana bence, Alevîlik/Bektaşilik bir felsefedir, yani evrensel bir felsefe. Herkes anadan doğma Alevî olmak zorunda değil. Bu felsefeyi benimseyen, bu düşünceyi benimseyen insanlar ben Aleviyim, diyebilir. Mesela bir Avrupalı diyelim, bizim tanıdık profesörler var, olabiliyorlar, ben Alevîyim diyebiliyor Batılı bilim adamları. Ama maalesef bizim ülkemizde bazı düşünceler vardı: Alevî anadan doğacak, Alevî olacak. Bence bu felsefe evrensel bir felsefedir, anadan babadan doğma Alevî olması şart değil. Benimseyen, inanan insanlar bu kültürü, bu mücadeleyi taşıyabilirler.

Peki siz bir ozansınız, bir şairsiniz, şiirleriniz, sazınız, sözünüzle bu kültüre, bu topluma hizmet eden bir sessiniz, soluksunuz. Kasetlerinizle, eyleminizle, bu yapınızı çok kişi biliyor, bilmiyorsa bile öğreniyor yeni kuşaklar. Çünkü bir bayan olarak türlü engelleri olan bir insan olarak, ama olarak bu yolda yılmadan yürüdünüz, ödün vermediniz biz bunu biliyoruz. Siz kendi içinden doğdunuz. Bu ozanlık geleneğini nasıl tanımlıyorsunuz, kimlerdir ozanlar, aşıklar ne yapmışlardır topluma; ne vermişlerdir, ne verirler, ne zaman doğmuştur ozanlık?

Bence ozanlık geleneği her zaman için devam ediyor. Pir Sultan Abdal benim için gerçekten o zamandan bu zamana kadar büyük bir önderdir. Hem bu düzene karşı baş kaldırmış hem bu felsefeyi, kültürü, inancı benimsemiştir. Alevîlik hem inançtır, hem kültürdür. Bunlar tek yönlü ele alınmaz, diye düşünüyorum. Bazısı tek kültür olarak ele alıyor, inanç olarak ele alıyor bense ikisi birden diyorum; ozanlar o zamandan bu zamana kadar devam eden ozanlık geleneğinin temsilcileri, yani Pir Sultan gibi bu yolun devam ettirilmesi lazım diyorum.

Pir Sultan sizin gönlünüzde nasıl bir yerdedir, ne yapmıştır?

Ozanın ülkesinin sorunlarına da parmak basması gerekli. Bugün zaten bizim Alevî olarak ayrı ibadet yapmamız, cem yapmamız, kapı arkalarında cem yapmamız bile gerçekten bizim bu sisteme, düzene karşı bir şeyler anlatmamız gereğini doğuruyor. Örnek bir insan, eylemci bir ozan, haklının yanında, haksızın karşısında bir ozan.

Ozanlık, dedelik, Alevîlik arasında yoğun bir bağlantı kuruyorsunuz, ben cevaplarınızdan onu anlıyorum. Yani Anadolu’da Alevî / Bektaşi bu kültür ozanlar, dedeler sayesinde, cemler sayesinde bugüne gelmiş. Fakat bazı zaafları olmuş bu insanların dedelerin veya ozanların, aşıkların yani hepsi aynı ölçüde bu kültürü yaşatacak boyutta olmamıştır. Öneriyorsunuz diyorsunuz ki daha cesaretli, daha atılımcı, daha bilinçli ve bilgili olan insanlar olmalı diyorsunuz.

Evet, gerçekten ama.

Onu biraz açar mısınız?

Bunu belli insanlar götürüyor. Bakın bizim başladığımız dönemlerden bu dönemlere kadar bakıyoruz bizim felsefelerde de artık aşınmalar başladı, gerçekten bu şeyin bedellerini ödedik, bu zamana kadar getirdik, belli bir düzeye kadar. Diyorum ki bunun devam etmesi lazım, belli bir seviyeye gelen insanlar kendi yollarını unutuyorlar, mücadelelerini unutuyorlar, yolu unutuyorlar.

Peki bunun için ne yapacağız, ne öneriyorsunuz?

Bunun için başta tutarlı olmak gerektiğine inanıyorum. Hani bizim bir dar var mesela, Alevî’nin bir sorgulaması vardır. Yani düşkün olanları sorgulamak gerektiğini inanıyorum, ama insanlar sorgulanmıyor ödüllendiriliyor. Ödüllendirilmemesi gerektiğine inanıyorum.

Yani gerçekçi özünden biraz sapma var. Geri döneceğiz, kendi özümüzü bir daha sorguya çekeceğiz.

Testten geçirmemiz lazım.

O da aslında var, uyulacak ilkeler de bin yıldır zaten yazılmış. Yani bin yıldır demiş ki: “Eline, beline, diline hakim olacaksın. ” Bin yıldır bu törenin, bu inancın yapıları oluşturulmuş. Bunlardan biraz uzaklaşma olduğu için herhalde bu yozlaşmayı yaşıyoruz.

Evet maalesef işte bunları yürütmemiz lazım, dile getirmemiz lazım. Evet Şiar bir şey söyleyeceksin.

1970’li yıllar 1980’li yıllar türlü zulümler, işkenceler, mapusluklar ve baskılar; bunları gerçekçi olan aydın insanlar, ozanlar, yazarlar yaşadılar. Siz bir de bayan olarak, bir kadın olarak, bir kadın ozan olarak ayrıldınız diğerlerinden. Bir de onun getirmiş olduğu sorunlar var değil mi?

Şimdi benim hakikaten hayatım o kadar uzun ki, hangisinden, nereden bahsedeceğimi bilmiyorum. Ben ilk tutuklandığım zaman annem, babam bunu böyle ayıplanma olarak getiriyordu biliyor musun? Çünkü hakikaten o dönemde çok söyleyen, çok çalıp söyleyen bayanlar var ama ozan değiller. Yani sanatçı başka, ozan başka. Pir Sultan Abdal’dan bu zamana kadar devam eden hep erkek ozanlar. Bayan ozanlar Bektaşiliğin İç Yüzü’nde yazsa bile pek gündeme gelmemiş. Ama bu o zamandan bu zamana kadar devam eden bir bayan ozan, evet ben olmakla beraber şimdi olsa da artık pek cesaret edemiyorlar, cesaretleri yok.

Peki başka arkadaşlarınız var mıydı bu bayan gelenekten gelen? Kuvvetli ozan tanıyor musunuz, biliyor musunuz sizin dışınızda?

Benim için başlayan değil götüren önemlidir. Belki başlıyor ama tabii bu zor geliyor, ondan sonra bırakıyorlar. Cemlerde demokrasi, insan hakları dediğim zaman bizim insanlardan da çok karşı çıkanlar oldu bana. Yani Alevî insanlarda da karşı çıkan oldu. Ayhan kardeşim Pir Sultan Abdal diyor ya; “İlle dostun gülü yaralar beni”, biz dost gülü de, dost taşı da çok yedik. Ama ben şuna inanıyorum, güçlüyüm, her bakımdan, insanlarla güzel şeyler olacak.

Peki Avrupa’ya gidişiniz nasıl oldu? Oradaki yaşamınızdan biraz anlatır mısınız?

Söylediğim gibi burada bir sürü ceza verdiler. Beş sene hapis yattım, baskılar gördüm, işkenceler gördüm, 1978’de bu serbest bırakılmam da kolay olmadı tabii. Sizde yazıları var isterseniz benim ağzımdan dinlersiniz. Ben nasıl serbest bırakıldım? 1970’li yıllarda, Yaşar Kemal bir yazar olarak davet ediliyor, Belçika’ya. Beni de sanatçı olarak davet ettiler ve ben gidemedim tabii: Hapse koydular beni. Orada soruyorlar “Nerede Şahturna” “Hapiste” diyorlar. 12 sene 4 ay bir ceza verdiler bana, ben Adana Cezaevi’ndeydim; ondan sonra işte kampanya açıldı ben serbest bırakıldım. En son bir sene yattım toplam beş sene yattım. Serbest bırakıldıktan sonra tabii çok rahat yaşatmadılar beni burada. Sonra 1978’de Uluslararası Af Örgütü’nün yine kampanyasıyla yurtdışına çıktım. Yani kaçmadım pasaport alarak çıktım yurtdışına. Orada tedavi oldum işte gözümden, sağ gözümden. Tedavi olurken, 12 Eylül’de çağrı yaptılar, işte bu Yılmaz Güney’ler, işte çeşitli sanatçı arkadaşlara yazarlara çağrı yapıldı, bana aynı şekilde yapıldı tedavim devam ediyor, rapor gönderdim raporu kabul etmediler. Mecbur 13 sene gelemedim buraya. 1987’de Şiar’la evlendim, şimdi şu anda burada. İki tane kızım oldu; Şafak’la Şirin. Almanya’larda biz bütün okullarda üniversite derslerinde biz gene kültürümüzü, kendi düşüncemizi yaygınlaştırıyoruz.

Neler yapıyorsunuz oralarda, yaşamınız nasıl geçiyor?

Berlin’de yaşıyorum. Yaşamım çok güzel, aynı şekilde sanata devam ediyoruz. Şah Turna Kültür Vakfı, diye bir kültür vakfımız var, bu Almanlar tarafından kuruldu. Demokrasi, insan hakları, kendi felsefesini dile getirdiğinden dolayı ülkesinden şu tarihte sürgün edilen Şah Turna’ya bir vakıf dediler, benim adıma “Şah Turna Kültür Vakfı” isimli bir vakıf kurdular. O vakfın çalışmaları var, işte onun dışında bütün Avrupa’yı dolaşıyoruz, konserler veriyoruz. Ben on parmak daktilo yazıyorum, kendi hayatımı yazıyorum, bunun dışında belgesel yapmak istiyorlar televizyonda, öyle devam ediyor hayatımız.

Çok güzel anlattınız; başka? Kitabınız yayımlandı Can Yayınları’ndan.

Evet Şah Turna Şakıyan Turna isminde Can Yayınları’nda Ali Atalay abi tarafından bir kitabımız yayımlandı. O abimiz de tarihi bir şey yaptı. Gerçekten çok sevdiğimiz bir Abimiz o da. Şimdi işte o ikinci bir kitabım çıkacak yani benim hayatım, çünkü mezara bir şey götürmek istemiyorum.

İnsanlığa vermek istiyorsunuz.

Her şeyi insanlığa vermek istiyorum, o bakımdan bunun için de çok mutluyum. Şunu da belirtmek isterim, benim servetim düşüncemdir. Yani onun dışında bir kaygım yok, şu kadar para biriktireyim, diye bir düşüncem yok. Yaşamım çok güzel, şunu da söylemek istiyorum, insanların iç dünyasının geniş olmasını istiyorum. Dar dünyada yaşayan insan çabuk yaşlanır, hem de çok çabuk. Benim dünyam hakikaten de geniştir.

Peki çocuklarınızın, Şafak’la Şirin’in yaşamasını istediğiz dünya nasıl bir dünya?

Onlara istediğim dünya gerçekten insanların insanca yaşaması, insanlığın barış içerisinde yaşamaları, düşünceleri ne olursa olsun kavgasız, gürültüsüz, tartışılsın ama kavga edilmesin, öyle bir dünya istiyorum. Görüşler ayrı olabilir, ayrı düşünebilirim ama kavgasız bir tartışma, kavgasız bir güzel dünya istiyorum. Şunu da belirteyim, ben hem sanatçıyım, hem ozanım, hem yazarım, hem anayım, bizim insanlarımız, gözleri görmeyen insanları bir şey yapmıyor zannediyorlar. Ben çocukların bütün bakımlarını kendim yapıyorum, eşim Şiar da bana çok yardımcı oluyor her konuda. Ona da teşekkür ediyorum buradan.

Biz size de çok teşekkür ederken bu kutlu yolu süren, türlü cefalara karşın yine bu onurlu yoldan ödün vermeyen; sazıyla, sözüyle bir Türk yurdundan bir Anadolu toprağından Avrupa’ya uzanan güzel bir ses; Ozan Şah Turna dediğimiz zaman içimizin kabardığı size, çok teşekkür ediyoruz.

Ben de çok teşekkür ediyorum sizlere.

Mutluyuz bugün gerçekten çok güzel bir gün oldu bizim için. Sizi gördük, sizinle konuştuk özlemim vardı, bu özlemimi giderdim.

Biz de çok sevindik, biz de çok teşekkür ederiz.

Yüreğimiz sizlerle beraber; ben ozanlarla, bu ozanlık geleneğinin yaşaması için gazeteci olarak elimden ne gelirse, ömrümü bu yola feda ederek yapacağım.

Çok teşekkür ediyorum. Şimdi Ayhancığım bizlerin yapacağı iş çok gerçekten. İşimiz çok çünkü geleceğe bir şeyler bırakmak için, biz güzel yaşamaktansa gelecek insanlarımızın güzel yaşaması için çok şeyler vermemiz lazım. O bakımdan bu da çok önemli diyorum, tekrar söylüyorum, benim hayatım çok uzun, bir bantta anlatılacak gibi değil.

 

 

OZAN ŞİAR

Ozan Şiar’a söz vermezsek eksik kalacak belki söyleşimiz. Siz neler diyeceksiniz? Kendi yaşamınız, ozanlık, bu kültür hakkında deminden beri bizi dinliyorsunuz. Biz de biraz sizi dinleyelim.

Hay hay sevgili dost, sizin gibi güzel bir insanla, güzel yazar, araştırmacı bir arkadaşımızla söyleşi yapmak benim için ayrı bir haz, ayrı bir onur. Dünyada insanı insan yapan unsurlardan biri geleceğe bıraktığı eserlerdir. Size de bu kutsal ışıklı yolda, Alevîlik Bektaşilik yolunda, insanlık yolunda, yazdığınız, çizdiğiniz araştırmalarınızda geleceğe bir eser bırakan bir kültür sanat eri olarak gerçekten ayrıca şükranlarımı sunuyorum.

Ben acizane sanatçı, yazar kökenli bir arkadaşınızım. 1957 Kars doğumluyum.

Çeşitli illerde, çeşitli öğrenimlerde bulunduk. En son Ankara’da Eğitim Fakültesi’nde bulunduk. Çeşitli gazetelerde gazetecilik yaptık. Ama özet olarak geçiyorum, daha sonra Şah Turna Hoca’yla yaşamımızı birleştirdikten sonra kültür sanatla yoğunlaştık. Bir ara Doçent Ursula Ranhart’ın (Alman bilimci kadın, kocası profesördü; bu iyi bir Türk Halk Edebiyatı uzmanı; araştırması hem musiki dalında, hem edebiyatımız dalında) Onun yanında asistan olarak çalıştım, çeşitli okullarda öğretmen olarak çalıştım Almanya’da. Milliyet Gazetesi’nde muhabirlik yaptım yine çeşitli yazılarımız, öykülerimiz çıktı.

Kendim ana tarafından Azerbaycan kökenliyim, Kafkasya’dan gelme baba tarafım. Tar enstrümanı çalıyorum saz çalıyorum, biraz piyano çalıyorum acizane kendi bestelerimiz, yapıtlarımız var. Birçok sanatçılar tarafından Avrupa’da seslendirildi. Daha çok ben halk edebiyatını, kültürünü, sanatını çok sevdiğim için mesleğimden özveride bulundum, Şahturna Hoca’yla evlendikten sonra.

Hem bu sanatı, hem bu mesleği sevdiğim için, hem de Şahturna Hoca’nın özel konumuna, sanatına, mücadelesine saygımdan dolayı çalışmaları devam ettiriyoruz. Kendisi çok mütevazı. Çok alçakgönüllü. Şundan dolayı: Maalesef son zamanlarda bedelleri başkaları ödediler ama hazır olan sofralara birtakım insanlar kuruldular, tabii kurulsunlar, bu da güzel bir şey. Ama bu yolu, bu güzel kutlu yolu yozlaştırmasınlar, diyoruz. Alevîlik inancı ve kültüründe gerçekten evrensellikte, insanlıkta arayacağımız çok şeyler vardır, dememize gerek yoktur, sizler çok daha iyisini biliyorsunuz. Bizler yeni yeni bunların bilincine varıyoruz. Ama elalemin Avrupalısı yıllar evvel bunu araştırmıştır, yıllar evvel üniversitelerde okutuyordu, yıllar evvel bizim bilimimizi savunuyorlardı. Bugün sosyal adalet, insan hakları, eşitliğinden dem vuran çok Marksist düşüncelerden evvel Şeyh Bedreddinler bunları dile getirmişlerdir. Oysa biz bu felsefemizi pek bilmemişiz. “Yar yanağından gayrı her şeyi ortak paylaşalım” diyen bir Şeyh Bedreddin geleneğinden, Hacı Bektaşi Veli geleneğinden geliyoruz. “Komşusu açken tok yatan benden değildir, ” bir inancın, felsefenin, sürdürücüleriyiz; ama ne yazık ki biz kendi kültürümüzü ve inancımızı yeterince özümseyemedik. Bu siyasi alanında da böyle, inanç alanında böyle. Hasılı şunu demek isterim ki, Pir Sultan yolunda olduğunu iddia eden birçok sanatçı yazarlar vardı (çok değerli insanlar da vardı saygı, da duyuyorum, ama isim vermeyeceğim için dedidokuya girmez, en sevmediğim şeylerden biri, ama anlayan anlar). Ya Pir Sultan’ın yolundayım, demesinler ya da ona biraz layık olmaya çalışsınlar diyorum. Yahut Şah Hüseyin’lerin yoluna biraz layık olmaya çalışsınlar. Çünkü Şah Hüseyin’ler, Pir Sultan’lar bu yolu bir rant aracı olarak görmemişlerdir. O tertemiz düşünceleri, tertemiz duygularıyla süt beyaz, pak yolu, düşünceleriyle hilesiz, hurdasız savundular, hilesiz hurdasız bedellerini ödediler. Onların ardılları işte çok değerli ozanlarımız, Pir Sultan Abdallarımız, Seyit Nesimilerimiz, Hallacı Mansurlarımız geldi, daha başka 20. yy ozanları geldi. İşte Şahturna üstad da bunlardan biri; bedelini ödeyenlerden ama bedellerini rantına oturmadılar. Bazılarına bakıyorsunuz Pir Sultan’ın yolundan gidiyorum diyorlar ama Pir Sultan’ın verdiği insanlık, demokrasi, Alevîlik mücadelesine gelince hiç yanına yaklaşmıyorlar, yahut da rant aracı görüyorlar. Bir gecede ben bu kadar milyardan aşağı parayı vermezseniz gelmem, diyorlar. Ben sorarım onlara tabii ki bu çağda para da gerekli, ona inanıyorum, ama acaba Pir Sultan Abdal, Alevî deyişlerini söylerken insanlarla pazarlığa oturup da bu kadar milyar vermezsen veya o zamanın para durumuna göre bu kadar manat vermezsen gelmem diyor muydu? Dolayısıyla Alevîlik sadece bir saz da değildir, saz çok önemlidir ama belirleyici değildir. Biz diyoruz ki sazımızla, sözümüzle, dedemizle, ozanımızla, bilim adamımızla herkes elini taşın altına koysun, bu yapıya bir tuğla koysun, bir harç koysun. Bu yol kişilerin, bireylerin, sanatçıların, ozanların, yazarların köşe dönme aracı değildir. Biraz da para kazanmalarının yanında bu yola, bu inanca ne katkıda bulunurum onu düşünsünler. Yani ben demiyorum herkes Pir Sultan gibi bedel ödemek zorunda. Değildir. Ama ya Pir Sultan’ın ismini kullanmasın ya da birazcık ona layık olsunlar. Onun için tüm canlara, tüm insanlık dostlarına sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum. Bütün renklerin kardeşçe, barış içinde yaşayacağı insanlık bahçesinde buluşalım diyorum.

Çok sağ olun, güzel mesajlarınız için çok mutlu oldum.

Şahturna: Benim bir şiirim var.

Tamam şiiriniz varsa onu dinleyelim.

 

Güzel Anadolum kültür kalesi

Alevîlik yalnız saz ilen değil

Ta yürekten gelir mazlumun sesi

Kalabalık üç beş söz ilen değil

 

Hüseyin direndi düzene karşı

Hiç boyun eğmedi ezene karşı

Pir Sultan canlara evrensel çarşı

Ezilen yanında yoz ilen değil

 

Suya sabuna dokunmayan kirli

Gerçekleri söyler yüreği erli

Süremez bu yolu kalp gözü körlü

Görmek sade bir çift göz ilen değil

 

İnsan Hakk’ta Hakk insanda yaşıyor

Enel Hak sırrında Mansur coşuyor

Gönlümüzde meşaleler ışıyor

Şu ocakta yanan köz ilen değil

 

Musa Firavun’un yoluna daldı

Yavuz Selimler de icazet aldı

Arif meclisinde nefesiz kaldı

Şahturna davamız poz ilen değil

 

Ozan Şiar : Acizane şiirimi okuyabilir miyim?

Çok memnun oluruz sizin şiirlerinizi dinlemekten.

 

Sevgi emek umut barış

Canımızda candır yardır

Sevgi emek umut barış

Dördünün de yeri vardır

 

Sevgi emek umut barış

Güzel bir dünya kuralım

Sürmesin böyle karalı

Dördü de tutsak yaralı

 

Sevgi emek umut barış

Şiar sevdamız bir başka

Prangalıyız biz aşka

Ah özgür olsalar keşke

Sevgi emek umut barış

 

İnsanî değerlerin kaybolduğu, sevginin aşıldığı günümüzde sevgiye, dostluğa, umuda adıyorum bu şiirimi, sevgili canım Ayhan’ım.

Söyleşi; AYHAN AYDIN,  30 / 8 / 1999, Bakırköy, İstanbul

 

 

ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER

 

Ezilenler Örgütlenin Susmayın

 

Adı kanlı Sivas ta ki ezeli

Kapkaranlık güçler estirdi yeli

Sürüklendi Pir Sultan’ın heykeli

Ezilenler zulme karşı susmayın

Aleviler örgütlenin pısmayın

 

Ezen güçler Kerbela’dan bu yana

Hep ezdiler sızlandıkça uyuyana

Sahip çık başkaldıran Pir Sultan’a

Ezilenler zulme karşı susmayın

Aleviler zulme karşı pısmayın

 

Yüzülenle deri yüzen davası

Zalimin sürdüğü düzen davası

Özünde ezilen ezen davası

Aleviler sesinizi kısmayın

 

Şahturna aydınlık için geceye

Çıra yaktı kara ile peçeye

Yıllarca haykırır Pir Sultan diye

Ezilenler zulme karşı susmayın

Bir olun gür olun arzı kısmayın

Her şeyi tartışın ama küsmeyin

 

Hep Hazıra Konar Sözde Demokrat

 

Çileli kervanım yürürken önde

Hep arkadan gelir sözde demokrat

Sıvışır meydanda kaçar zor günde

Özünde çöl nemli gözde demokrat

Hep hazıra konar sözde demokrat

 

Çileleri çiğner koşar nazıra

Bedel ödemeden; konar hazıra

Sallanan ampuldür düşer hasıra

Vitrinde maskeli yüzde demokrat

Hep hazıra konar sözde demokrat

 

Asfaltta yürür ayak değmez taşa

Zalimin zulmüne eder temaşa

Uzak durur elin sürmez ataşa

Kül eşerler kuru közde demokrat

Hep hazıra konar sözde demokrat

 

Neden Ses Çıkartmaz Kadınlarımız

 

Giyilip elbise gibi atılan

Neden ses çıkartmaz kadınlarımız

Meta gibi elden ele satılan

Neden ses çıkartmaz kadınlarımız

 

Toplumda oturur birer süs gibi

Kadın erkek ayrı sanki küs gibi

Dünyası kararmış kara is gibi

Neden ses çıkartmaz kadınlarımız

 

Köyde ilkel metotlarla çalışır

Kentte ağır-akort işe alışır

Hep çoğu üretir azı bölüşür

Neden ses çıkartmaz kadınlarımız

 

Ezildikçe hülyalara kapılır

Hep çiğnenir bir zevk için tapılır

Beyaz kadın ticareti yapılır

Neden ses çıkartmaz kadınlarımız

 

Ezen erkek nice cakalar satar

Kolundan tuttu mu sokağa atar

Çırpındıkça daha batağa batar

Neden ses çıkartmaz kadınlarımız

 

Kadın erkek ile yaşam diz dize

Biz ancak beraber çıkarız düze

Şahturna’dan selam sevgiler size

Neden ses çıkartmaz kadınlarımız

 

İngiliz Basınında

 

Bu diyor ki çekin gidin

Hani senin yurdun Türk’üm

O diyor sakın gelmeyin

Hani senin yurdun Türk’üm

 

Avrupa’da yabancısın

Sen yurdunda Almancısın

Eğik başın kesik sesin

Hani senin yurdun Türk’üm

 

Şahturna adım adım

Yaşamadım hep yaşattım

Vatansızlar kaldı adın

Hani senin yurdun Türk’üm

 

Ölüm Çanları Çalarken

 

Ölüm çanları çalarken

Ben nasıl mutlu olurum

Kan toprakları sularken

Ben nasıl mutlu olurum

 

Doğan doğduğuna pişman

Pusuda yatıyor düşman

Milyonlarca mutsuz insan

Ben nasıl mutlu olurum

 

Tel örgüler kanlı pusu

Kaçtı dünyanın uykusu

Ülkemde açlık ordusu

Ben nasıl mutlu olurum

 

Dünyada aç milyon milyon

Atoma rest çekti nötron

Bas düğmeye dünyaya son

Ben nasıl mutlu olurum

 

Şahturna’nın intizarı

Ay geçti gün oldu yarı

Ortadoğu kan pazarı

Ben nasıl mutlu olurum

 

Gönül Kuşum Yaralı

Bu ruhumu bir Leyla’ya

Şirin canımı elaya

Gönül kuşumu yaylaya

Salam dedim salamadım

 

Pirim Şah’ı Merdan Ali

Solar mı aşığın gülü

Pir elinden dolu dolu

Alam dedim alamadım

 

Hasretlik bana iade

Derdim çok aşkın ziyade

Üç beş günlük bu dünyada

Gülem dedim gülemedim

 

Şahturna’yım canım gardaş

Hak’a yarar gerçek sırdaş

Hala haldaş cana yardaş

Bulam dedim bulamadım

 

Bizi Bu Hallere Koyan Utansın

 

Yol-yordam bilmeyen köylü vatandaş

Sizi bu hallere koyan utansın

Yavan ekmek bir tas ayran yağsız aş

Kasapça deriniz soyan utansın

 

Bir ekmeği kırka böldün pay ettin

Çalıştın da emeğini zay ettin

Tahta beşiklerde yavru büyüttün

Ağlayan sesini duyan utansın

 

Şahturna dert soyup zulüm giyenler

Aç sefil haline şükret diyenler

Gözyaşın içip kul hakkı yiyenler

Zalimin zulmüne uyan utansın

 

 

Canların Dramı

 

Dersim-Gazi göbeğinde

Görülmemiş vahşet oldu

On iki mart öbeğinde

Gene canlar acı doldu

 

Serbest gezer katil asi

Hani nerede demokrasi

Haykır ezilenin sesi

Mücadele zili çaldı

 

Kızılbaş-tarik dediler

Öldürdü tahrik dediler

İnsan cesedi yediler

Kurtlar üstüne saldı

 

Sivas ateşlere yandı

Gazi de kana boyandı

Bıçak kemiğe dayandı

Artık kervan yolu aldı

 

Yüzyıllar verdiler eter

Zulümler birbirinden beter

Şahturna haykırarak yeter

Dava hep divana kaldı

 

Aşkın Olmadığı Yerde Gönül Gözü Sisli Perde

 

Rahmet yağmaz güneş doğmaz

Aşkın olmadığı yerde

Taş erimez toprak yanmaz

Aşkın olmadığı yerde

Gönül gözü sisli perde

 

Aşklıların içi süslü

Aşksızların içi paslı

Ne Kerem var ne de Aslı

Aşkın olmadığı yerde

Gönül gözü sisli perde

 

Aşk sırrına olan mazhar

Bırakır ölmeyen eser

Ufuklarda rüzgar susar

Aşkın olmadığı yerde

Gönül gözü sisli perde

 

Aşktır vicdan aşktır iman

Sevmek yaşamaya güman

Ne can vardır ne de canan

Aşkın olmadığı yerde

Gönül gözü sisli perde

 

Gahi gelir gahi gider

Canana ermektir keder

Dünya dönmez paydos eder

Aşkın olmadığı yerde

Gönül gözü sisli perde

 

Şahturna’yım sevdam ala

Sevgisiz yaşam vaveyla

Ne Mecnun var ne de Leyla

Aşkın olmadığı yerde

Gönül gözü sisli perde

 

 

KAYNAK: Günümüz Alevi Ozanları, Ayhan Aydın, Sayfa: 514-528,

CEM Vakfı Yayınları, İstanbul 2004