MURTAZA YALÇIN

Dert, tasa, çile, haksızlıklara karşı durma, gurbet, yollar, yakınma, sitem, sevgi, dostluk, çaresizlik, vefasızlık, gerçek sevgiliyi arama ozanların işlediği temalardan birkaçı sadece. Çünkü halk ozanı aynı zamanda halkının destanını, halkının tarihini de yazan insanlar. Bir tarih de orada var, ozanların şiirlerinde yani. Halk ozanlarının şiirleriyle anlaşılabilir belki de halkın gerçek tarihi. Halkın yaşamı onların şiirlerine yansımıştır.

Murtaza Yalçın da herhalde söylediklerime katılacaktır. Halk ozanı halkının ekinini, kültürünü yazmıştır eserlerinde. Halkını tanımayan, halk ozanı olamaz diyebilir miyiz? Bana bazıları soruyor ve bazıları da yadırgıyor; neden siz söyleşi yaptığınız kişinin çocukluğundan arkadaşlarına kadar her şeyi soruyorsunuz, diye. Anasını, babasını, doğduğu yeri, duvarındaki resmi, katıldığı oyunları, cemi, okuduğu ilk kitapları… Niye bunlar üzerinde duruyorsunuz, diyorlar. Halbuki orjinallik burada. Bilimsel bir gerçek de gözardı edilmiş oluyor, çocukluk ve çevre insan yaşamı üzerinde, insanın düşünce duygu dünyasının oluşmasında son derece önemlidir.

Murtaza Yalçın nerede, ne zaman doğmuştur, nasıl bir çevrede yetişmiştir?

Sivas’ın Divriği Kazası’nın Bursal Nahiyesi’nde doğmuşum. Ankara’ya geldiğimizde annemin babamla resmi nikahının olmadığını gördüm. 1961 yılında Ankara’ya geldikten sonra, Tuzluçayır’da bir gecekondu da toplumu, gurbeti tanıyan birisiyim. 1960’da Bursal’da ilkokula başlamışken üçüncü sınıfta Ankara’ya geldim. Köydeki her insan, her çocuk gibi, çobanlık yapan, tarlada çalışan birisiydim. 1961’de Ankara’ya gelince insanları, yaşamı daha iyi tanıma fırsatını yakalamıştım. Ankara’nın başkent olması önemliydi. Benim köyümde, üç beş ailede radyo vardı. Köyde birisi pikap, radyo koyacak köylü toplanacak dinleyecek… Bu ortamdan sıyrılıp Ankara’ya gelmek bazı güçlükleri de beraberinde getirdi. İşte o zaman babamın aldığı gecekondu da yaşamımızı sürdürdük. Dört kardeştik. Ben babamın dördüncü evliliğinden doğan çocuktum. Bu dönemde Ankara’da geçim sağlamak çok zordu. Hem ilkokula giderdim, hem de ayakkabı boyacılığı yapardım. İlkokul 3. sınıfa giden bir insanın gücü neyse düşünün. Her şeyi yaptık. Tabii bu arada radyoyla, teyple daha fazla tanışma imkanımız oldu. Bu arada usta ozanlarla tanıştım. 1970’lerde daha fazla onlarla içli dışlı olmaya başladım. Feyzullah Çınar, Mahmut Erdal Tuzluçayır’da oturuyorlardı. Bunlarla tanıştım. Müslüm Sümbül, Ali Kızıltuğ derken ozanlarla iyice tanıştık. Hasan Sönmez, Aşır Yalçın, Ali Kızıltuğ bir ekiptiler. Bunlar köyleri geziyorlardı. Aylarca oralarda kalıyorlardı. Hasan Sönmez benim komşumdu. Ali Kızıltuğ da daha sonra Ankara’ya yerleşti. Hasan Sönmez’le beraber bana bir saz aldık. O zaman 300 liraydı. Babama ise bu sazın bir arkadaşıma ait olduğunu söyledim. Çünkü eğer 300 liraya bu sazı aldığımı öğrense, beni eve almazdı. Hasan Sönmez’den birşeyler zaten öğrenmiştim. İlk öğrenip çalmaya başladığım türkü ise “koyun gelir yata yata”dır. Bunu hiç unutmam. Babam, “Oğlum bu nasıl iş, bir arkadaş bir başkasına bir aylığına sazı verir mi” dedi. Gerçeği öğrenince de beni dövmüştü. Aşık Veysel, Davut Sulari, Daimi, Şekip Şahadoğru, Feyzullah Çınar.. Bunlar ozanlık geleneğimizde çok önemli yerleri olan insanlardı. 45’lik plaklar döneminde bu geleneği halka taşımışlardı. Hasan Sönmez, artık sen Ali Kızıltuğ’la çalışmalısın, benden öğreneceğin başka bir şey yok, demişti. 1970-71’lerde Ali Kızıltuğ’la usta-çırak ilişkisi içine girmiştim. Konserlerde sazını taşıyor, ondan bir şeyler öğrenmeye çalışıyordum. Bir ustadan el almak gerekiyor. Çabalamak gerekir. Ali Kızıltuğ’la beraberliğim sonucu, onun bana yardımcı olmasıyla 1973’te ilk plağımı yaptım. Profesyonel olmuştum. Ankara Radyosu’nda Ahmet Mortaş, Tevfik Yılmaz beni programa konuk etmişlerdi. Radyoya gidip program yapmak insanları programcı yapıyorsa biz o zamanlar başlamıştık. Hey Plak’tan çıkmıştı, plağım. Plaktan birkaç ay sonra ben Manisa’ya askerlik görevimi yapmak için gittim. Plağım bana çok yardımcı oldu. Kıbrıs Hareketi başlamıştı. Kıbrıs kahramanlık türküleri çok meşhur olmuştu o zamanlar. Herkes gibi bizler de o türküleri okuyorduk. Adapazarı Hendek’te acemilikten sonra esas birliğim Tuzla’ya gitmiştim. Piyade Okulu Hava Alay Komutanlığı’na geldiğimde, elimde küçük bir cura sazım vardı. Yine Bedri Doğan isimli alay komutanı bir binbaşım vardı. Saygıyla anıyorum. Sazım olduğu için, saz aşığı, diyordu. Ali Kızıltuğ’un bir güzel parçası vardı: “Ankara’dan bir ev aldım, o da tek bir oda imiş”, binbaşım beni çağırıyor, bunu okutturuyordu. Bir gün beni Fenerbahçe Orduevi’nde bir geceye götürdü. “Ademden mi kaldın nerden aldın kulum sen bu zinciri”yi Mahzuni’nin, bu parçayı orduevinde okudum. Aşık Mahzuni’ye yasaklar konmuştu. Oranın komutanı da Maraşlı olan Bekir Kirtiş Albay, beni orada izliyor. Hava Alay komutanı da beni çağırdı ertesi gün. “Sazın burda mı, ” “burda” dedim. “Sazını getir o gün okuduğun parçayı bir daha oku, ” dedi. Okudum. “Oğlum” dedi “sende ne cesaret var, hem askere küfrediyorsun burada, hem de burada askersin. ” “Komutanım” dedim. “Onu da okurum ama sana bir parça daha okuyayım. ” “Baykuş konmuş gel hele.. ” parçasını okuyunca birkaç defa daha okutturdu. Bekir Kirtiş Albayım, hem de Doğan binbaşım beni evlerine davet ettiler. Askerlik böyle sürerken, Selçuk Ural oraya geldi, asker olarak. Rıza Aslandoğan da Ankara Orduevi’nde askerlik yapıyor. Helikopterle bizi Selçuk Ural’la Ankara Orduevi’ne götürdüler. Askerlikte İstanbul’da oluşum, benim çeşitli etkinliklere katılmamı sağladı. Rahmetli Muhlis Akarsu, Aşık Yoksuli, Abdullah Papur konser yapıyorlardı. Bir programa gittiğimde beni asker elbisemle sahneye çıkardılar. Hasan Kaplani de askerdi, yanlış hatırlamıyorsam.

Askerden terhis olduğumda Ankara’da Ozanlar Derneği’yle tanışır oldum.

Kimler vardı, o zamanlar Ozanlar Derneği’nde?

Beni oraya götüren yine rahmetli Feyzullah Çınar olmuştu. Onunla baba / evlat ilişkimiz vardı. O çok içerdi. Ben ona sahnelerde yardımcı olmaya çalışırdım. Halk Ozanları Kültür Derneği’yle tanışır olmuştum. Allah rahmet eylesin, Ali Metin (Ozan Rehberi) arkadaşım derneğin başkanıydı bir zaman. Oraya gittiğimde Müslüm Dalkılıç üstadımız başkandı. Biz de memleket şovenistliği yapıp başkanlık için Rehberi’yi desteklemiştik. O başkan olmuştu. Aşık Arabi genel sekreterdi. Ben o zaman dernekte üye değildim. Ustalara çay veriyoruz, oranın temizliğini falan yapıyoruz. Bir seçim olmuştu. Rahmetlik Rehberi bir liste çıkarmıştı. Bu seçim olağanüstü bir kongreydi. 6 ay sonra da olanağan kongre olacaktı. Arabi Demir arkadaşımız ailesel bir nedenle birini öldürmüştü. İkinci başkan olarak benim başkan olmam gerekiyordu. İsmail Nar arkadaşımız yönetim kurulu üyemizdi. 6 ay sonra yapılan olağan seçimde; Emini Düştü üstadım bir liste çıkarmıştı. Ben de bir liste çıkarmıştım. Hiç unutmuyorum; 26 oy ben aldım, 14 oy Rehberi aldı, 6 oy Emini Düştü aldı. 1986’da, Samanpazarı, Kurşunlu Han’da seçim yapılmıştı. Dernek uzun süre ordaydı. (14 Mayıs 2001’de Emini Düştü’yle yaptığım telefon görüşmesinde, “Yalçın’ın söylemiş oldukları, üç aşağı/beş yukarı doğrudur” dedi. )

Dernek sizin yönetiminize kadar neler yapmıştı? Kaç üyesi vardı?

Rehberi arkadaşımız hakikaten bir çaba göstermişti. 12 Eylül’de kapatılmayan bir tek Ozanlar Derneği kalmıştı. Bunu kapattırmamayı başarmıştı. Rehberi Üstat o zaman şiir yarışması başlatmıştı. Halk Ozanları Kültür Derneği’yle Kültür Bakanlığı o zaman valilik kültür müdürlüğüyle işbirliği yapmıştı. Bu işbirliği yapılması, oranın kapatılmamasını sağlamıştır. O zaman bir tane antoloji çıkarmışlardı. Ama tabii derneği devraldığımızda büyük sorunları devralmıştık.

Sizin yanınızda kimler vardı, sizler neler yapabildiniz?

Devraldığımızda kira verilmemişti. Bu çok büyük sorundu. Ben o dönemde İçişleri Bakanlığı’nda çalışıyordum. Orada hizmetçiydim. Yerel yönetim bakanı sayan Mahmut Özdemir abimizin katkılarıyla girmiştim. Hizmetçi olarak çalışıyordum ama, mülki amirlerle çok içli dışlıydım. Ozanlar Derneği başkanı olduğum akşam TRT bunu haber olarak verdi. Çünkü Güneş Matbaası’nda çalıştığım dönemde basınla çok iyi bir diyaloğum vardı. Bütün gazeteler de Ankara’da yazmıştı, başkan olduğumu. Bütün yöneticiler beni tebrik ettiler. Galip Demirel Zonguldak Valisi’ydi. Zonguldak’taki büyük grevde işçilere konser vermem için beni görevlendirdiler. On gün program yapmıştık. İşçilere moral vermek için. Bize verilen bin liranın beş yüz lirasını derneğe verince tüm borçları temizlemiştik.

Musa Eroğlu, Arif Sağ’la işbirliği yapıyorduk. Ozanlığa hizmeti geçenlere ödüller veriyorduk. Arif Sağ’ı Atatürk Spor Sarayı’na getirmiştik, konser vermek için. Binlerce insan katılmıştı. İşte ondan sonra Ozanlar Derneği, kasasına para koyar olmuştu.

Fakat sıkıntılar bitmiyordu. Kirayı ödeyemez olunca Derneği Tepecik’teki benim gecekonduma götürdüm. İki yıl benim evim, Ozanlar Derneği’nin merkezi olarak kullanıldı.

1988 veya 1989’da bir seçim vardı. O zaman SODEP vardı. Murat Karayalçın Ankara Büyükşehir Belediye Başkanıydı. Talip Şahin Kültür Müdürüydü. Biz yer sıkıntısı yaşıyorduk. Murat Karayalçın’a Ankara Çankaya’da Dirimlant isimli bir restoranda Ozanlar Derneği’nin ödülünü verecektik. “Ben Dirimlant adı bulunan bir başkentin belediye başkanı olmak istemiyorum, halk ozanlarının örgütlendiği bir belediyenin başkanı olmak istiyorum” deyince; ben de Ozanlar Derneği’nin Tepecik’te kendi evimin merkez olduğunu söyledim. Murat Karayalçın Ozanlar Derneği’ne dayalı döşeli bir daire vereceğini söylemişti. Fırsat elime geçmişti, Talip Şahin’in de kültür müdürü olmasından dolayı. Kızılırmak Sokak’ta, Çağdaş Gazeteciler Derneği’yle beraber bize bir yer verdiler. Ben de Murat Karayalçın’la beraber olduğum için Büyük Şehir Belediyesi’ne geçmiştim. Samanpazarı’ndan, Tepecik’den Kızılay’a gelmemiz çok önemliydi.

Bizler parayla kurslar düzenledik, gelir elde ettik. Sonuç itibariyle, işlevini sürdürdü. Yönetim olarak bakanlığın tarihinde görmediğimiz ilgiyi Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek bize göstermişti. Bizim o dönemdeki şiir yarışmasında elli bin lira ödül vermişti. Bundan sonra Hacı Bektaş Törenleri’nde “Ozanların Diliyle Hacı Bektaşi Veli” isimli bir kaset hazırlamak için uğraşı verdik. Ali Eğer’in belediye başkanı olduğu, 1. Uluslar arası Hacı Bektaş Anma Etkinlikleri’nin olduğu sene, kaset girişimimiz oldu. Müsteşar Okan Acar’dı. Namık Kemal Zeybek’e gittik. O dönemde Aşık Mahzuni Şerif Antep’te oturuyordu. Hazırladığımız kaset bize yavan gelmişti. Mahzuni’yi bulduk. “Gel Gel Hacı Bektaş’a Gel”, diye bir parçayı Mahzuni Şerif, Amasya Gümüşhacıköy’de bir kasete okumuştu. Biz stütyoda süzdürdük. Mahzuni Şerif, Ali Kızıltuğ, Murtaza Yalçın, Çoban Hüseyin, Mehmet İpek, Ali Kocaoğlu “Ozanların Diliyle Hacı Bektaşi Veli” kasetini çoğalttık. Hacı Bektaş Etkinliği’ne götürdüğümüz üç bin kasetimiz orada kapışıldı.

Bunlar güzel hizmetler, çalışmalar. Bir abide gibi kültürel birikimi emsalsiz olan ozanlık geleneği için bu vakıf ve dernekler başka neler yapabilir sizce?

Dernekler Kanunu 2908 Sayılı Yasa’yla işlevini sürdürüyordu. 12 Eylül’den sonra dernekler çok kısıtlı olanaklar içine alınmıştı. O zaman vakıflar gündeme gelmişti. Ozanlar Derneği olduğumuz dönemde “Ozan” isimli dergi çıkarır konuma gelmiştik. Hem kaset yapıyorduk, hem dergimizi çıkarıyorduk. Bu dergi halk tarafından da benimsenir olmuştu. Biz Kültür Bakanlığı’nın çeşitli kurumları beslediğini biliyorduk. Ozanların Diliyle Hacı Bektaş kasetini çıkardığımız zaman bir de Hacı Bektaş Özel sayısı çıkarmıştık, dergi olarak. Vehbi Polat (Ozan Mihneti) bize dergide çok yardımcı olmuştu. Onu rahmetle anacağım. 3. sayımızda dergimiz tamemen benliğine kavuşmuştu. Nerede hareket orada bereket derler. Aynı zamanda muhalefet de belirir. Murtaza Yalçın olarak ben çok eziktim. Ozanların öncüsü olduğunu kabul ettiğimiz, Aşık Mahzuni Şerif’i nasıl derneğe kazandırırız diye, biz de bir ilgi uyandı. Londra Palas’ta Aşık Mahzuni Şerif’le gittik konuştuk. Ben bu işi kendisinin üstlenmesini istiyordum. Zorla Ozanlar Derneği Genel Başkanlığı’nı Aşık Mahzuni Şerif’e kabul ettirdik. Kendisi Antep’te oturuyordu. Mahzuni Şerif başkan olduktan sonra ben yönetimin dışında kaldım. İsmail İpek, Müslüm Sümbül, Ali Balıktaş, Ali Çağan gibi ozanların yönetimde olduğu bir süreç başladı. Altı ay sonra, normal genel kurulda, benim de yönetimde olmamı istedi Mahzuni Şerif, ben de ikinci başkan olarak yönetime girdim. O Antep’teydi. İşte bu süreçte Murat Karayalçın’ı biz getirtmiştik. Daha sonraki süreçte Mahzuni Şerif’le aramızda bir ayrılık oluştu. Ben Ozanlar Vakfı’nı kurma işine girdim. Ayrıca Ozan Plak’ı kurup ticaret hayatına atıldım. Altı ay ya da bir yıl sonra, Ozan Dergisi çıkmaz oldu. Ticarethane eşimin üzerineydi. Devlet memuru ticaretle uğraşamazdı. Özgür Ozan adıyla bir dergi çıkarmaya başladım. Kasetçiliğe başladıktan sonra ilk kasetimi “Zaman Geçti Geç Kaldım” Ali Kızıltuğ’la yapmıştım. Hz. Ali Dergahı, isimli bir başka kaset yaptım. Deste Günaydın’dan, Gülcihan Koç’tan, Dertli Divani’den, Ali Kızıltuğ’dan ve kendim birer parça okuduk. 70 bin sattı bu kaset. Daha sonra ise herkes bundan esinlenip kasetler çıkardılar. Ben beş seri yaptım, kasetten.

Bu arada Ozanlar Vakfı kurma çalışmalarım devam ediyordu. İstanbul Belediye Başkanı Prof. Dr. Nurettin Sözen’i, Kültür Bakanı Fikri Sağlar’ı, Ankara Belediye Başkanı, Mamak Belediye Başkanı kurucular arasındaydı. Kırk kişilik bir kurucu listesi vardı. O zamanlar üç milyon liraya bir vakıf kurulabiliyordu. Bürokratları aramıza alırsak kolaylıkla bu vakfı kurarız, dedik. Sonunda bu elene elene bir noktaya geldi. Fakat birisi beni uyandırdı. Bir firmam olduğu ve on kasetim olduğu için kimseye ihtiyaç duymadan on ozanla bu vakfın kurulacağını öğrendim. Ozan Kasetçilik firmam vardı. Hanımımın üstüneydi. Keçiören Belediye Başkanı Hamza Kırmızı ve Altındağ Belediye Başkanı Ali Rıza Koç bana çok ilgi göstermişti. Kurucularımızdan olan Mustafa Kul, Haydar Oymak, Amasya Milletvekili Cemalettin Gürbüz (Sadık Gürbüz’ün küçük kardeşi) kurucu olarak girdiler.

Vakıf Ozan Kasetçiliğin kasetlerim mal varlığı gösterdik. Avukatlar Hasan Çiçek ve Türkay Uludağ arkadaşlarımızla bir araya geldik ve tüm çalışmaları sonuçlandırarak; 12.31.1993 tarihinde mahkemeye başvurduk, 1994 yılında kurucular kurulunu oluşturduk. Bu arada Feyzullah Çınar’ın ölüm yıldönümlerini düzenledik. Sivas Olayları oldu. Ozanlar Vakfı olarak 18 Aralık 1994’te, 2 Temmuz Sivas Şehidi Muhlis Akarsu’nun çocuklarına bir ev almak üzere Ankara’da büyük bir gece yaptık. Bu geceden, dokuz yüz kusur milyon para elde edip Muhlis Akarsu’nun çocuklarına armağan ettik. Doğan Taşdelen’in destekleri bize bu parayı sağladı. Arif Sağ, Sabahat Akkiraz, Yavuz Top, Canan Başkaya… Ankara Yükseliş Koleji’nde on bin kişinin katıldığı bir gece yaptık.

Bazı arkadaşlar bize gülmüşlerdi, bu Vakfı kuracağımızı söylediğimizde. Mustafa Kul’un ve Ali Rıza Koç’un bana vermiş olduğu destekle biz Ozanlar Vakfı’nı bugünlere getirdik. Bağışlarla bu vakfı donattık. Ozanların resimlerini astık. Ölen ozanlarımıza saygı için fotoğraflar astık. Geceler düzenledik, gençleri topladık, birçok çaba ve çalışma içinde olmaya çalıştık.

Ozanlardan Bir Demet ve Gönül Bahçemizden isimli kasetleri yaptık.

Ozanlar Vakfı’nın dışında bir de Ozanlar Derneği var Ozan-Der. Şu anda da faaliyet gösteriyor.

Eskiden orası Halk Ozanları Kültür Derneği’ydi. Biz yapmış olduğumuz bir kongrede uzun bir isim olduğu için Ozan-Der ismini kullandık. Benim eski genel sekreterim Süleyman Özkan başkanıdır.

Halk Ozanları Kültür Vakfı’na kaç ozan üye?

Altmış iki kayıtlı üyemiz var.

Sizin ulaşabildiğiniz kadarıyla ülkemizde kaç ozan var?

Altı yüzün üzerinde.

Sizin bu listeyi oluştururken veya Kültür Bakanlığı’nın bu listeyi oluştururken aldığı ölçü, kıstas nedir?

Kültür Bakanlığı’na torpili olan herkes ozan.

Ozan şiir üreten insan değil mi? Bu liste nasıl güvenilir olur o zaman?

Tabii bu Kültür Bakanlığı’nın sorunu. Kültür Bakanlığı’nda HAGEM ozanlarla ilgilidir.

Ozanlar Vakfı’na üye olmak koşullarınız nedir? Ozan olmayanlar vakfınıza girebiliyor mu?

Hayır üye olamaz. Biz herkese kapımızı açmıyoruz. Çok üye olup verim olmamaktansa, az üye olsun bir şeyler üretsin. 21 Mart 1998’de 120 ozanla Cumhurbaşkanı’na çıktık. Aşık Veysel’in anmasını yaptık. Aşıklar Bayramı var ama, ozanlar bayramı yok. Cumhurbaşkanı’nın önerisi Ozanlar Bayramı’nın olması. Bizim çabamız Ozanlar Bayramı’nı yapmak. Aşık Veysel’in anması da elbette olacaktır.

Bir çabamız, vefat etmiş olan ozanların mezarlarını yapmak, onlara sahip çıkmak.

Söyleşimizin şu ana kadar olan bölümünde, ozanların dernek ve vakıflarının geçirdikleri evreler hakkında sizden bilgi aldık. Anıt mezarlarını yaptırmak istediğiniz, yeri gelince yakılan, yeri gelince derisi yüzülen, ilden ile, dağdan dağa sürülen ozanlar; köklü bir kültürün bir geleneğin insanları, halk ozanlığı geleneğinin insanları. Sizden halk ozanlığı hakkındaki fikirlerinizi almak isteriz.

Anayasamızın 64. maddesi “Devlet, sanatçıya ve sanat faaliyetlerine destek olur” der. Şimdiye kadar belli kesimin insanları bunlardan yararlandı. Bizler bu olanaklardan yararlanamadık, ya da faydalandırmadılar. Bugüne kadar, ozanlar işlevlerini yapmışlardır, ozanlık geleneğinde işlevlerini yaptıklarını düşünüyorum. Ama bu insanlar nasıl yaptılar, kendi imkanlarını aşarak yaptılar. Ozanların villasının, arabasının olduğunu bana söyleyebilir misiniz? Bir dede de aynı şekildedir. Anayasanın 64. maddesini işletmediler. Toplum dejenere oldu. Müzik yozlaştı. Şimdi dejenere sanat yapanlar için bu madde işliyor. Eskiden ozanlar köy köy, ev ev, oba oba, mezra mezra dolaşarak mesleklerini yapıyorlardı. Medya ozanlara ekranlarını kapattı, gençliğe ozanları tanıtmadılar.

Halk ozanı kimdir, halk ozanlığı nedir sizce?

Şimdi benim katılmadığım bir konu var. Ozan halkın önünde, duyar kulağı, söyler dili gibi. Ben buna katılmıyorum. Ozanlar bugüne kadar hep zavallı konumda olmuşturlar. Ozanlarla ilgili kurumların yaşaması, gelişmesi ozanlara katkıda bulanacaktır. Bugüne kadar dedeler, ozanlar sayesinde gelmiştir, bu yol. Ozanların tarihi, kültürü, eserleri kitaplarla anlatılmalıdır. Vakıf ve derneklerin görevi bu olmalıdır. Halk ozanları antolojisi yapmak istiyoruz. Biz ozanların kitaplarını, şiir kitaplarını yayımlamak istiyoruz. Osman Dağlı’nın yüzlerce şiiri var ama kitabı var mı? Bizim amacımız onun kitabını çıkarmaktır.

Amaçlarımızdan birisi de ozanları konut sahibi yapmaktır.

Siz bir ozan olarak dünyaya yaşama nasıl bakıyorsunuz? Şu ana kadar daha önce de söyledim, hep vakıf ve derneklerden bahsettiniz. Sevgi, aşk, doğa sizin şiir pencereniz nasıldır?

Aydın Bey biz bu çağı kapattık. Daha önce ozanlar gezgin olurdu. Gurbete gitme vardı. Şimdi yok. Ozan duyarlı olmalı deniyor. Ama ozanın bir de okuma kültürü olmalı. Ozanlar genellikle ilkokul mezunuyken üniversite mezunu ozanlar çoğalmıştır. Fakat bunlar da ozanlığı unutup, bırakmışlardır daha sonra. Avukat olmuştur, gecekonduyu unutup, apartmana gitmiştir.

Ozanlık bu mu?

Tabii ki değil. 1960’lı yıllarda ozanların vermiş olduğu ürünlere bakın, günümüzdeki ozanların vermiş oldukları ürünlere bakın. Köyden yayan geldiğini, tarlada bilmem ne yaptığını söylerken, meyhanelerde gün nasıl geçer, şimdi bunu anlatıyorlar.

Bugünkü ozanlar bu temayı mı işliyorlar?

Bunlar tabii ki herkes için geçerli değil. Yokluktan gelen insan yokluğu yazar. Ama bugün Kul Ahmet’in oğulları yoklukla ilgili şiir yazabilirler mi?

Yoksulluğu yazan çizen insanları, ozanları bir tarafa bırakalım. Siz nasıl bakıyorsunuz? Ben size bunu soruyorum, cevap alamıyorum.

 

İlim dergahının kapusunu açan

Pirim Hacı Bektaş ben sana geldim

Güvercin donunda semaya uçan

Pirim Hacı Bektaş ben sana geldim

 

Felsefeni rehber kıldım kendime

Hiçbir hile düşünmedim bendime

Nevşehir’in Hacı Bektaş yurduna

Pirim Hacı Bektaş ben sana geldim

 

Divanına sazım çalmaya geldim

Ben pirime mihman olmaya geldim

Ağlayan özümde gülmeye geldim

Pirim Hacı Bektaş ben sana geldim

 

Kırkların ceminde kazan kaynıyor

Lokmanı tadan insan doymuyor

Misali zemzemin içen kanmıyor

Pirim Hacı Bektaş ben sana geldim

 

Gönlümden çıkmıyor Hünkar’ın dağı

Aşkınla yanıyor yüreğim bağı

Murtaza Yalçın’ın en son durağı

Pirim Hacı Bektaş ben sana geldim

 

Ama bugün bu işin sömürüsünü yapan insanlardan aynı yoldan gitmemelerini istiyorum. Ozan benliğini bulmalıdır. Elbette ozan haksızın karşısındadır, bunu görmeliyiz. Ozan devamlı ezilenin yanındadır, ozan sömürenin karşısındadır. Ama şu var ki tüm ozanlar göründükleri gibi değildir. Ozanlara genel ilgi azalmıştır. Bazı ozanlar ise bir başkasının eserini kendi eseri gibi lanse edebilmektedir. Artık ozanlar okuyan, yazan, araştıran insanlar olmalıdır. Çağdaş şairleri, ozanları, edebiyatçıları tanımalı ozanlar. Bir Ahmet Telli var, kaç ozan var onu tanıyan? Ozanlara seminerler verilmeli, onlar yetiştirilmelidirler. Okumayı içine sindiremeyen, alışkanlık haline getirmeyen ozanın da artık ilgi görebileceğini düşünemiyorum.

 

Söyleşi; AYHAN AYDIN,  22-8-1998, Kızılay, Ankara, Ozanlar Vakfı Merkezi

(Murtaza Yalçın, 12.06.1999, Cumartesi günü, Ankara’da vefat etti.)

 

ESERLERİ

  • Belli Değil, 1977, Kısmet Matbaası.
  • Gönül Bahçemizden, 1990, Ankara

 

Barış Yumağı

Milli egemenlik kuralım diye

Düşmana göğsünü geren bizleriz

Özümde hasretim bir tek emelim

İstilaya karşı duran bizleriz

 

Çok çok eski o yaralar sarıldı

Çamurumuz birlik diye karıldı

İlahi noktaya böyle varıldı

Cumhuriyeti kuran can bizleriz

 

Üşütse de bizi savaşın yeli

Kırıldı cephede düşmanın beli

Tutar kıyıları Hürriyet seli

Dikenli dalları kıran bizleriz

 

Samsun illerinde karar verildi

Kurtuluş adıyla hedef belirdi

Maraş’ta Antep’te yaylar gerildi

İşgalciye oklar vuran bizleriz

 

Bütün bir yurt birlik olduk toplandık

Kovduk düşmanları anda aklandık

Aşkı açtık çiçek çiçek kokladık

Dünyayı dostlukla varan bizleriz

 

Yurt bizimdi gurur ile savaştı

En sonunda hasretlere kavuştuk

Yalçın dağda çiçeklere karıştık

Barış yumağını saran bizleriz

 

KAYNAK: Günümüz Alevi Ozanları, Ayhan Aydın, Sayfa: 457-464,

CEM Vakfı Yayınları, İstanbul 2004