MAHMUT ERDAL

Çocukluğunuzdan günümüze, yaşamınızdan çalışmalarınızdan özetle bahsedebilir misiniz?

Ben 6/7 yaşından itibaren, köyümüzdeki Battal Karababa’nın (akrabamız olur) ve Aşık Ali Metin’in sazlarını dinleyerek büyüdüm. Bir kış günü Davut Sulari gelmişti köyümüze. Belli bir süre kaldı bir akrabamızın evinde. Onun sesinden ve sazından da çok etkilenmiştim. Derken ilkokula gitmeye başladım. Fakat okulu hiç sevmiyordum. Okuldan hep kaçardım. Öğretmenler büyük çocukları peşime gönderirlerdi, onlar da beni omuzlarında sınıfa götürürlerdi, ama nafile. Ben yine, yine kaçardım. Kağnı arabalarının boyunduruk kayışları vardır. Onların içlerindeki telleri sökerdim. Sonra onları tahtaya gererdim, o saz olmuş olurdu. Böyle başladım saz çalmaya. 13-14 yaşlarındayken Veysel’in taş plaklarını dinliyordum, gramofondan. Babama çok yalvardım beni Veysel’in yanına götür, diye. Bizim köye Veysel’in yöresinden bir sünnetçi gelirdi. İşte çok yalvarmama dayanamayan babam beni o sünnetçinin yanına kattı ve Veysel’in yanına gönderdi. Sünnetçi Salman’ların köyünde bir hafta kaldıktan sonra, oğlu Derviş’le beni Veysel’in köyüne gönderdi. Fakat, Veysel’in köyü ile sünnetçinin köyü arasında büyük halk ozanı Ali İzzet’in köyü vardı. Bu sefer de o köye uğrayınca beni birkaç gün bırakmadılar. Ali İzzet’in misafiri olum. Ondan da o zaman çok etkilenmiştim. Ben Ocakzadeyim aslında.

İşte bizim ocaklar, Veysel’in köylüsü, bize ikrar vermiş. Azapların Ali’si geldi beni aldı ve Veysel’in yanına götürdü. Fötrlü bir ihtiyar bir kadının yanında oturuyor, bir evde. Veysel dediler, gittim elini öptüm, işte ondan sonra derin bir etkilenmeye dönüşen tanışmışlık böyle başladı. O derin ozanlık sevgisi bugüne kadar geldi.

Zaman geçtikçe büyük haIk ozanlarımızla ilişkileriniz yoğunlaştı. Aşık Daimi, Aşık Hüdai… Büyük dostluğunuz olan isimlerden birkaçı sadece. O dostluklar gelişti, birbirinizi etkilediniz, herhalde?

Daha eskilerden Derviş Kemal, Aşık Mahzuni, Aşık Zevraki, Davut Sulari… Hemen tüm ozanlarla derin dostluklarım oldu. Ayrıca halk müziği sanatçılarının hemen tümüyle de yakın ilişkilerim oldu. (Uzun yıllar TRT’de çalıştım. ) Birbirimizle gönül dostuyduk. Yine de öyleyiz. Hepimiz biriz aslında. Aynı bedenin parçalarıyız biz halk ozanları olarak. Ozanlık bambaşka ufuklardadır.

Sizce halk ozanlığı nedir? Geçmişten günümüze halk ozanlarının yüklenmiş oldukları toplumsal misyon ne olmuştur? Halka ne vermiştir ozanlar?

Bence, bir ülkenin yasasını yazan ne kadar değerli ise bir ülkenin türküsünü yazan da o kadar değerlidir. Halk ozanları da (gerçek halk ozanları) bir ülkenin türkülerini yazanlardır. Halk ozanları halktan aldıklarını halka vermektedirler. Halkın gücüyle, halkın gözü, kulağı, dili sayılarak hizmet veren gerçek ozanlarının toplumsal görevleri ve işlevleri çok büyüktür. Sanılandan da çok büyüktür. En çok gezenler, sorunlar karşısında en fazla üzülenler, en çok duygulananlar halk ozanlarıdır. Adı üstünde halkın ozanı. Halkın ozanı olmak büyük erdemdir, ozanlığa layık ozan için. Bugün ise ellerinde saz kahvelerde bile dinlenmiyorlar maalesef ozanlar. Kimse sahip çıkmıyor onlara. Yönetim sahip çıkmıyor, insanlar sahip çıkmıyor, hiç kimse sahip çıkmıyor, ozanlara.

Halk ozanlığı geçmişten günümüze bir değişim içinde mi yani?

Hiçbir zaman gerçek halk ozanı doğruları dile getirmekten kaçınmaz. Çırakman işte, bir gecekonduda 6-7 nüfus bir arada yaşıyor. Her türlü olanaksızlıklara rağmen sanatından ödün vermiyor. Kul Ahmet tek başına, elinde sazı hala halkın içinde, köyden köye gezer durur. Ödün vermez görüşlerinden.

Eskiden halkın dertlerini daha çok isyankar tavırlarla seslendiren ozanlarımızın yanında, aşırı milliyetçilerin, aşırı dincilerin değişik tip ozanların türediğini görüyoruz. Bunun toplumsal nedeni sizce nedir?

Onlara başta devlet sahip çıkıyor. Örneğin, ders kitaplarında gördüm bir kısmını; “Çobanoğlu’nu, Taşlıova’yı, Reyhani’yi… ” Bunlar gerici insanlar. Bunları devlet övüp destekliyor. Avrupa’ya gidiyorlar, konserler veriyorlar. Arabaları, evleri var, hatta Kültür Bakanlığı’ndan maaş bile bağladılar onlara. Gerçek halk ozanları ise türlü sıkıntılar içinde. Çoğunun bir yerden bir yere gidecek otobüs parası bile yok.

Pir Sultan’ların, Kul Himmet’lerin, Yunus’ların damarı Aşık Veysel’le biraz kesilmedi mi?

Kesilmedi, yaşıyor.

Taşlamalarınızla, derin bir felsefeyle, dile getirdiğiniz düşünceleriniz var, birçok şiirinizde. Üretken bir ozanımızsınız da. “Yine Dertli Dertli İniliyorsunuz” isimli bir kitabınız da yayımlandı. Bu kitabınızın oluşma öyküsünü anlatabilir misiniz?

Ben on yıl Ankara Radyosu’nda çalışmıştım. Radyo’da bir denetim masası vardı. Bizlerle seçiciler arasına bir siyah perde gererlerdi. Sonra bizi söyletirlerdi. Sürekli denetim vardı yani. Mesela ben, “Sana nasihatım var eylen yolcu / Çürük köprülerden geçme ha geçme / Mertlere haramdır namerdin suyu / Suyu Abu Hayat olsa içme ha içme” türküsünü okuduğum zaman denetime takılır okutturulmazdı. Bir böyle, beş böyle… Öyle zaman geldi ki artık dayanamaz oldum. Radyolarda işte “Kaleden at beni / aşağı in tut beni”, “Kedi gözün kör olsun / Uykudan beni niye uyandırdın” gibi “türküler” ise revaçta idi. Saatlerce o türküler çalınır söylenirdi. Ben ise nihayetinde radyodan ayrıldım. Hatta öyle içerledim ki, öyle kızdım ki, 17 yıldır saz çalmayı bıraktım. Halbuki en sevdiğim yarimdir saz. Saz çalamayınca bu sefer kaleme gitti ellerim. Yazmaya başladım. Haksızlıkları gördükçe yazdım. Başımdan geçen tatlı anılarımı, çeşitli görüşlerimi yazdım, kitabımın birinci bölümünde. İkinci bölümünde ise şiirlerimi koydum. Duygu ve düşüncelerimi kitaba aktardım yani.

Şu anda neler yapıyorsunuz?

Şu anda işçi emeklisiyim. Yeni çalışmalar peşinde, derneklerde, toplantılarda türlü etkinliklerde halk ozanlarının sorunlarıyla ilgileniyorum.

“İnandım ki yaradansın nerden çıktın bilen yoktur / Arşa ismini yazmışsın yetişip de silen yoktur” Siz bir halk ozanı olarak Tanrı’yı ve Tanrı karşısındaki insanın konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

“Allah her yerde hazır ve nazırdır” derler, demek ki bunun ayakları vardır. “Allah her şeyi görür” diyorlar, demek ki onun gözleri vardır. “Allah her şeyi işitir” diyorlar, demek ki kulağı var. O neye benziyor? O bence insana benziyor. Ben Tanrı’yı insanla özdeşleştiriyorum. Demem o ki Tanrı’nın varlığı insanda mevcuttur. Tanrı’yı insanda görüyorum. En kutsal varlık insandır. Tanrı – evren – insan dünya her şey iç içedir, bütündür.

Anadolu isimli bir şiiriniz var; “Anadolum şu perişan haline / Dilsiz yandı, sessiz yandı, kör yandı / Zincir vurdu Hızır Paşa koluna / Abdal yandı, Sultan yandı, Pir yandı, diyorsunuz. Bir başka şiirinizde, “Özgürlük türküsünü çalıp söyledi / Ruhi Su haykırdı Neyzen neylesin / Zındana ömrünü mekan eyledi / Nazım yandı Hikmet yandı Ran yandı”, diyorsunuz. Büyük ozan ve şairlere derin bir bağlılığınız var. Anadolu Uygarlığı’nın en büyük temsilcilerinin baskılar ve sömürüler altında tutulduklarına inanıyorsunuz?

Bir turnemizde, Mahzuni, Kul Ahmet, Şah Turna, Feyzullah Çınar’larla, Deniz Gezmiş’in yakalandığı yerdeydik. Gemerek’te, Çubuk’ta. Deniz Gezmiş’in yakalandığı benzinliğin sahibi bizi davet etti. (Biz onun kim olduğunu sonradan öğrendik. ) Evinde otururken Deniz’in yakalanmasından bahsetti. Dedi ki; “Bilseydim Deniz Gezmiş’in o kadar iyi bir insan olduğunu, arabamın tankerine bölme yapar istediği yere götürürdüm, onu. ” Deniz Gezmiş’i oradakiler taşlamış. 0 da demiş ki, her şeyi sizler için yaptım. Beni derin derin düşündürdü bu durum. O insanlar hep halkı için güzel şeyler istemişler. O uğurda mücadele etmişler. Benim onları sevmemem mümkün mü?

“Şanlı Atam siz dünyadan göçeli / Çektiler peşkeşi yarene eşe / Soydular devleti döndüler köşe / Umutlar bağlandı Cinci Memiş’e / Gelecek karanlık bir liman oldu” diyorsunuz, Atatürk’e seslendiğiniz bir şiirinizde. Günümüzün toplumsal durumunu nasıl görüyorsunuz?

Benim babam hocaydı. Muska da yazardı. Kambur Hoca, derlerdi. O da üfler püflerdi. Aradan elli yıl geçti, yarım asır geçti, değişen hiçbir şey yok. Bu bilim çağında bu tekniğin çağında hala hurafeler, hala gericilikler… Hacılar, hocalar, üfürükçüler, Cinci Memişler, Cinci Ketoşlar, Zöhre Analar… Bunlardan umut bekleyen bir toplum. Akıllar almıyor. Türkiye olduğu yerde sayıyor adeta.

Peki bu toplumu ne değiştirecek?

Kültür değiştirecek, düşünce değiştirecek, okumak değiştirecek. Bu toplumu ancak bilim – teknik değiştirebilir.

“Derdimi duyursam dertli sazıma / Ah çeker perdeler, tel isyan eder / Gözyaşım göl olur kara yazıma / Taşar dalga vurur sel isyan eder” diyorsunuz. Ozanlık her şeyden önce bir duygu işi. Duygular da türkülere, şiirlere yansıyor?

Biz ozanlar çok içleniriz. Her şeyi içimize atarız. Sesimiz çıktıkça gidebileceğimiz her yerde her zaman diliminde dertlerimizi bağırırız. Anlamak isteyenler anlar. Anlamak istemeyenler ise, artık bilemiyorum…

Toplumsal sorunlara değinen birçok şiiriniz var. “Gecekondu çamuruna batmadan / Sekiz nüfus bir odada yatmadan / Soğan kırıp kuru ekmek yutmadan / Herkes her türküden anlayamaz” öyle mi?

Öyle. Onu yaşamayanlar o türküden anlayamazlar. Ben tanık oldum; nice insanları, ihtiyarları, kadınları götürdüler, gözlerine kırmızı bir şerit çekip işkenceye yatırdılar. Ben bunları nasıl yazmam, halk ozanıysam. Nice insanlar aç yatıyor, ben bunları nasıl yazmam onurlu bir insansam, onurlu bir ozansam. “24 Ocak ara kararı / Zenginlere sağladılar yararı / 5 Nisan’ın getirdiği zararı / Korkarım bu yara büyüyecek gibi… ” Günden güne yaralarımız büyüyor. Ankara’ya 1960 yılında geldim. 1965’te Küçükesat’ta bir daire 40 bin liraydı. Şimdi 40 bin liraya ayakkabı boyatamıyorsunuz. Almanya’da benzin 1970 yılında 79 penikti, şimdi 80 fenik. Aradan 26 yıl geçti benzin Almanya’da bir fenik artmış. Bizde ise 1970’de sigara 25 kuruştu şimdi ise 50 bin lira. Ne kadar artmış? Çok hem de pek çok artmış.

Fikret Hakan’ın başrolde oynadığı “Pir Sultan Abdal” filmi büyük bir ilgi uyandırmıştı yayımlandığında. Oyunun öyküsünü siz yazdınız sanırım?

Evet, ben yazdım. Ben bir Pir Sultan aşığıyım. En çok etkilendiğim ozanların başında gelir Pir Sultan. Tüm deyiş ve şiirlerini türkülerini ezberlemiştim. Onunla ilgili her türlü kitabı ve yazıyı okudum. Fer Film’in sahibi Fahriye Tamkan’a (Emine Fer diye eski bir aktrisin annesi) gittim, anlattım Pir Sultan’ın öyküsünü. O da çok beğenip yazdı. Bir ara filmde oynaması için Yıldıray Çınar’ı düşündüler ama sonra Fikret Hakan’da karar kıldılar. Film 1966-67’lerde çevrildi ve gösterildi.

Sizin bir de “Adım Adım Anadolu” isimli radyo programı hazırladığınızı duyduk.

Ankara Radyosu’nda bir yıl süren, haftalık kültür programıydı. Anadolu Kültürü’nü tanıtmaya yönelik olan bu çalışmayı Şemsi Belli ile hazırladık.

Bir de derlemeciliğiniz var sizin. Bazı ünlenmiş türküleri de siz derlediniz.

“Bad-ı Saba Selam Söyle O Yare”, “Yine Dertli Dertli İniliyorsun”, “Çoktan Beri Dostu Gördüğüm Yok”, “Yarim Senden Ayrılalı” gibi türküleri derledim.

Bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?

Ayağımda kara lastik, bacağımda yamalı pantolonla iş için Ankara Radyosu’na başvurmuştum. Bir tanıdığımız vasıtasıyla o zamanın Meclis Başkanı Koraltan’ın kartını almıştım bana yararı dokunur, diye. Radyo’da Muzaffer Sarısözen etkiliydi. Gittim iki saat bekledim Sarısözen’i, Radyo’da. İçeri uzun boylu, gözlüklü, kibar yapılı bir adam girdi, derken. Oradakiler “Hocam bu çocuk seni görmek istiyormuş” dediler. O da “Al gel sazını” dedi. Odasına çıktık. Meclis Başkanı’nın kartını uzattım. O ise karta hiç bakmadan yırtıp çöp tenekesine attı. Çıkart bakalım dedi, sazını. Ben de o günlerin “Ah çekip ağlamak bana mı düştü / Lalü figan ile hasretim yare / Sinesin dağlamak bana mı düştü” türküsünü okudum. Muzaffer Sarısözen bana dönüp dedi ki, “İşte senin tavsiye kartın budur”.

 

Söyleşi; AYHAN AYDIN, 1995, Ankara

 

Kendi Dergisi, Aralık-Mart 1996-1997, Sayı 15-18, Ankara

 

ESERLERİ

1. Baskısı, 1997’de, Yine Dertli Dertli İniliyorsun, ismiyle yayımlanan; Bir Ozanın Kaleminden 5 baskı yaptı. Can Yayınları, 2000, İstanbul

 

ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER

 

Anadolum

 

Anadolum şu perişan haline

Dilsiz yandı sağır yandı kör yandı

Zincir vurdu Hızır Paşa koluna

Abdal yandı Sultan yandı Pir yandı

 

Özgürlük türküsün çaldı söyledi

Ruhi Su haykırdı Neyzen neyledi

Zindanı ömrüne mekan eyledi

Nazım yandı Hikmet yandı Ran yandı

 

Açtın kucağını kalleş lordlara

Bilmem neden yar olmadın mertlere

Senden uzaklara düştü dertlere

Yılmaz yandı Güney yandı fer yandı

 

Tef çalınır kalleşlerin oyununda

Bir yarasın vatanperver beyninde

Yağlı sicim koç yiğidin boynunda

Deniz yandı Gezmiş yandı dar yandı

 

Sinan’ın Yusuf’un tutuştu özü

Analar bacılar çektiler yası

Nurhak Dağları’nda eylem kavgası

Mahir yandı Çayan yandı har yandı

 

Hüküm sürer Osmanlı’nın kör kadı

Çarşafı bürünür peçeli cadı

Abdil Ağalar’ın İnce Memedi

Yaşar yandı Kemal yandı der yandı

 

Sulanmıştın şehitlerin kanıynan

Parselledin sarayınan hanıynan

Mahmut Erdal sever seni canıynan

Özü yandı gözü yandı zar yandı

 

 

Kişilik Gerek

 

Reisicumhur olsa önemli değil

Bence bir insanda kişilik gerek

Dünyanın malına eylese meyli

Bence bir insanda kişilik gerek

 

Ağa olsun paşa olsun bey olsun

Ergen olsun yaşlı olsun toy olsun

İster ise peygambere soy olsun

Bence bir insanda kişilik gerek

 

Ben insanım demek kolaydır diye

Derde giriftar ol çek de gör çile

Harun kadar zengin olsan nafile

Bence bir insanda kişilik gerek

 

Dini bütün veya inkar purutsa

Çok bilecen olup ahkam yürütse

Bir ömür boyunca dirsek çürütse

Bence bir insanda kişilik gerek

 

İster yazar olsun ister sanatkar

İstersen dünyadan olsun haberdar

Gam etme değerse değsin zülfikar

Bence bir insanda kişilik gerek

 

Mahmut Erdal yar ol kendi kendine

Acı söz kurşundur parçalar sine

Sen doğru söyle de alsın tersine

Bence bir insanda kişilik gerek

 

 

Tel İsyan Eder

 

Derdimi duyursam dertli sazıma

Ah çeker perdeler tel isyan eder

Gözyaşım göl olur kara yazıma

Taşar dalga vurur sel isyan eder

 

Yazın derdim kağıt kalem yeterse

Gösterin bir dertli benden beterse

Bülbül suskun kalır karga öterse

Elbet hicap duyar gül isyan eder

 

Nice yol bekledim yağmurla kardan

Hayli zaman haber gelmez o yardan

Bir yaprak koparsan koca çınardan

Irgalanır gövde dal isyan eder

 

Çağırdım Mevla’yı muradım verse

Elimden ne gelir sağırsa körse

Leyla’yı arayan Mecnun değilse

Gark olur kumlara çöl isyan eder

 

Başım dumanlıdır doldur ver saki

Şu fani dünyada kim kalmış baki

Mahmut Erdal dosta varmadan taki

Meftanın konduğu sal isyan eder

 

Anlayamazsın

 

Kapıda mersedes denizde yatın

Sen benim türkümden anlayamazsın

Villan apartmanın sayısız katın

Sen benim türkümden anlayamazsın

 

Gecekondu çamuruna batmadın

Sekiz nüfus bir odada yatmadın

Soğan kırıp kuru ekmek yutmadın

Sen benim türkümden anlayamazsın

 

Mızrapla tellerde derdi çalmadın

Benimle ağlayıp benle gülmedin

Fiş verip bakkaldan ekmek almadın

Sen benim türkümden anlayamazsın

 

Fiske bilmen oturmadın çıraynan

Eli bağlı cop izleri yaraynan

Dal gruba dizilmedin sıraynan

Sen benim türkümden anlayamazsın

 

Yeşil pasaportun tüm dünya yurdun

Başkente uzanır kuvvetli ardın

Ne kira derdin var ne kömür derdin

Sen benim türkümden anlayamazsın

 

Mahmut Erdal ödün verme sazından

Sen ayrılma benliğinden özünden

Pir Sultan’la Aşık Veysel izinden

Gitmeyen anlamaz benim türkümden

 

Vurgunu Soygunu Talanları Yaz

 

Gazeteci kalem olam eline

Vurgunu soygunu talanları yaz

Belli zümreler yiyip içerken

Hesapla geriye kalanları yaz

 

Asgari ücretle de gel de geçin

Yurdumda kurulmaz bir düzen niçin

Meclis kürsüsünde milleti için

Namus şeref sözü verenleri yaz

 

Derdi vardır söyleyemez içinden

Otuzunda siyah kalmaz saçından

Alın teri döker kir pas içinden

Masada hakkını çalanları yaz

 

Dertler kaynar kazanında aşında

Çile akar gözlerine yaşında

Göğsünde madalya köşe başında

El açıp dilenen duranları yaz

 

Kimi gökyüzünde canlı ararken

Kimi balinaya yara sararken

Kimi anahtarla iman kurarken

Cennete sıraya girenleri yaz

 

Beklerler ki daha bin yıl uyusun

Kadı yapar kimi kimi diyesin

Sen sürün ki ekmek bulup yiyesin

Bir kalemde milyar vuranları yaz

 

Çok söyleme Mahmut Erdal asarlar

Neden susar aydınlarla yazarlar

Karın tokluğuna namus pazarlar

Anayı bacıyı satanları yaz

 

 

Ne Sen Sor Kardeşim Ne Ben Söyleyem

 

Cinci hocaların rezaletini

Ne sen sor kardeşim ne ben söyleyem

Ali Kalkancı’nın adaletini

Ne sen sor kardeşim ne ben söyleyem

 

Dergah tezgahında örerler ağı

Karanlığa gömmek isterler çağı

Tecavüzden sonra imam nikahı

Ne sen sor kardeşim ne ben söyleyem

 

Müslüm’ün Fadime’yle basıldığını

Polisin saçından asıldığını

Gerilip koç gibi kasıldığını

Ne sen sor kardeşim ne ben söyleyem

 

Kimi cuşa gelir ummana dalar

Kimi kafa sallar kimi tef çalar

Film olsaydı Altın Portakal alır

Ne sen sor kardeşim ne ben söyleyem

 

Ali Kalkan çözememiş büyünü

Yaza kalmış Fadime’nin düğünü

Müslüm’e gönderip hüllelettiğini

Ne sen sor kardeşim ne ben söyleyem

 

Bir elinde uçkur başında fesi

Yere düştü pislikleri maskesi

Görülmemiş rezaletin böylesi

Ne sen sor kardeşim ne ben söyleyem

 

Mahmut Erdal kendin yorma boşuna

Akbabalar konar kuzgun leşine

Hiçbir dinde rastlanılmaz eşine

Ne sen sor kardeşim ne ben söyleyem

 

Sökemez Devrimlerin Var İken

 

Şanlı Atam anıtından bir çakıl

Sökemezler devrimlerin var iken

Vatan toprağına şeri tohumu

Ekemezler devrimlerin var iken

 

Beyni bozuk diş bilese kastına

Can veririm el değdirmem büstüne

Şeriat rozeti göğsüm üstüne

Takamazlar devrimlerin var iken

 

Devrimin gündemden kalkamaz rafa

Nutkundaki sözü almaz her kafa

Özgür Türk kadını kara çarşafa

Sokamazlar devrimlerin var iken

 

Nöbetle bekçidir general eri

Vatan bütünlüğüne koyarlar seri

Hedefin Akdeniz dönüp de geri

Bakamazlar devrimlerin var iken

 

İlham aldık hitabından yazından

Mahşere dek gideceğiz izinden

Ödün yoktur laikliğin tezinden

Çıkamazlar devrimlerin var iken

 

Mahmut Erdal sil gönlünün pasını

Sarığa kul etme kafa tasını

Meşalen yanında gaz lambasını

Yakamazlar devrimlerin var iken

 

 

Yanar Bu Bağrımda Közün Pir Sultan

 

Ozanların mürşidisin pirisin

Yanar bu bağrımda közün Pir Sultan

Bence sen bir evliyalar erisin

Kıblegahtır bana yüzün Pir Sultan

 

Karşı koydun paşasına beyine

Tükürdün düzenin kör kadısına

Eyvallah etmedin can pahasına

Güçsüzden yanaydı özün Pir Sultan

 

Sen gibi az gelir evliya erler

Can gözü kapalı göremez körler

Ateşler içinde semah dönerler

Daha nice oğlun kızın Pir Sultan

 

Ehli irfan olan sevgini taşır

Yazarlar çizerler ederler neşir

Mahşere dek dilden dile dolaşır

Deyişin destanın sözün Pir Sultan

 

Birtakım beyinsiz kadere kail

Kıymetin bilemez ne anlar cahil

Sadece şu kanlı Sivas’ta değil

Cihanda çalınır sazın Pir Sultan

 

Felsefen düşüncen güçsüzden yana

Can feda eyledin candan canana

Mahmut Erdal gibi nice ozana

Pusula olmuştur izin Pir Sultan

 

 

KAYNAK: Günümüz Alevi Ozanları, Ayhan Aydın, Sayfa: 386-396,

CEM Vakfı Yayınları, İstanbul 2004