KAYA ÖZLÜK (KESKİNLİ AŞIK HAYDARİ)

Her şeyden önce bu 10 bin yıllık uygarlıklar beşiği Anadolu’da, Türk yurdunda, halkın, toplumun sorunlarını dile getiren, kişisel duygu ve düşüncelerini şiirlere, eserlere, türkülere, sazlara döken halk ozanlığı geleneği içerisinde kendine bir yer etmiş çok değerli Keskinli Aşık Haydarî yani Kaya Özlük’e merhaba diyorum.

Bundan sonra aynı şevkle, aynı aşkla hizmetinizi yürüteceğinize olan inancımdan dolayı diğer halk ozanlarıyla beraber aynı yolu sürecek, sevgili ozanımıza hü derken, değerli okuyucularımıza da bu insanlara sahip çıkmaları gerektiğini, eserlerini okumaları gerektiğini bir kez daha hatırlatarak söyleşiye girelim diyorum.

Her şeyden önce sizinle ilgili bir lisans tezi hazırlamış olan Dilek Doğan kardeşimizin hazırladığı eserden şiirlerinizi okudum, gerçekten de çok güzel şiirleriniz, eserleriniz var.

Ben eserlerinize geçmeden önce yaşamınızla ilgili kesitleri okurlarla paylaşmak isterim. Çünkü bu gerekli, bir devrimci ozan, bir halk ozanı, bir zakir, hümanist düşünceli bir insan, Kaya Özlük nerede, ne zaman doğmuştur? Doğduğu yöre hakkında, ailesi hakkında, çevresi hakkında bize ne bilgi verir?

Teşekkür ederim, Sevgili Ayhan Aydın. Önce istersen bir dörtlükle ozan geleneğini karınca kararınca söyleyelim. Güzel dostumuza bir hoş geldin diyelim.

 

Arzu eyleyip bize gelmiş

Merhaba de dosta gönül

Arayıp da bizi bulmuş

Hoş geldin de dosta gönül

 

Ta Yunus’tan söz eylemiş

Ne de güzel şeyler demiş

Beni kendisinde görmüş

Merhaba de dosta gönül

 

Keskinli Haydar söyledi

Dert üstüne dert eyledi

Dostluk deryasını boyladı

Merhaba de dosta gönül

Hoş geldin de dosta gönül

 

Hoş geldin Ayhan Bey, siz de hoş geldiniz.

Hoş bulduk merhaba.

Bu güzel felsefe, bu güzel mesele için, bu yorgunluğu yılmadan göze aldığınız için ben de size teşekkür ederim. Şimdi gerçekten halk ozanlarının sahibi yok, halk ozanlarının tek sahibi kendileri galiba. Şunun için sahibi yok diyorum, şiirleri okunur, dinlenir, sevilir; türkü olur, destan olur ama böyle güzel dostlar çıkıp da arayana kadar kimse bizleri arayıp sormaz, bize değer verilmez, bizler yalnız kalmış insanlarızdır onun için size teşekkür ediyorum.

İnşallah işte bu duyarlılık sahibi olan insanlar bir değil on Ayhan olur, Metin Turan’lar gibi bu konuyla ilgilenenler artar da bu güzel kültürümüz ölümsüzlüğe doğru gider. Çünkü artık ilgi gösterilmeye gösterilmeye, üzerinde durulmaya durulmaya, köreltilmeye çalışılıyor, köreliyor maalesef bunları da görüyoruz.

Şimdi efendim, hayat hikayemi anlatmadan kısa bir şey anlatmak istiyorum. Dedem Korkut’tan günümüze kadar bu toplum binlerce halk ozanı üretmiş, değerini üretmiş tabii. Bu toplumunda güzel bir var bu işte. Ve biz varız diyeceğiz. Ancak şunu yaparız eski dil ustalarını ve kalem ustalarını aşmamız mümkün de değil onu hemen belirteyim. Bir ozanım o günler de; “çıktım erik dalına orada yedim üzümü” demiş o günkü sistemi çok güzel yere vurmuş, yermiş yani. Şimdi bunu herkes anlayamaz, erik dalında üzüm olur mu? O zaman demek ki Yunus da çağından sorumlu bir ozanmış. Kimse Yunus’a devrimci değil, diyemez. İşte söz burada, şimdi oradan beri geldiğimizde manda yuva yapmış söğüt dalına demiş, halktan birisi. İşte bugünkü bugüne kadar dilerim 18 Nisan’dan sonraki gelen insanlar dilerim duyarlı olurlar, bu ülkeyi çok tatlıca, çok güzelce yönetirler. İsterseniz oraya gelmeden şuradan bir iki dörtlük okuyabilir miyim?

 

Sorumluyum ben çağımdan

Düz ovamdan dik dağımdan

Sömürüyü toprağımdan

Kovana dek yazacağım

 

diyor İhsani. Koca İhsani’nin, şimdi Dedem Korkut da bunu daha güzelini söylemiş, Yunus daha güzelini söylemiş. Belki biz şunu yaptık Ayhan Bey, işte 18 Nisan 1999 seçimlerinde gönderme dedik, belki o ustaların kadar güzel değil ama galiba bu rahatsızlıktır bizde, bunu anlatmasak olmuyor, uyku uyuyamıyoruz. Örneğin ben böyleyim. Seçimden sonra düşündüm hep ne söyleyeceğiz biz bu insanlara. 49 yıldır bugüne kadar, İşte dolar, mark. Doların, markın değerinin nereye gittiğini siz de biliyorsunuz. Dev gibi 1 liranın karşısında 1 doların 82 kuruş olduğu günü biliyorum. Bugün bakın ben 60 milyon lira ev kirası veriyorum. Ulusal paramızın değeri kalmamış, onun için Dedem Korkut ve ondan sonra gelen ozanlar eleştirmişler yanlışlıkları. Yunus Emre bizden daha çok sorumluydu, çıktım erik dalına derken bugünü anlatıyordu sanırım. İşte manda yuva yapmış söğüt dalına, yapar mı? Manda söğüt dalına çıkabilir ama işte çıktı ne yazık ki Susurluklar çıktı, çeteler çıktı, mafyalar çıktı ben de karınca kararınca şöyle bir şey dedim size bu 1999 seçimlerinde,

Tamam buyrun.

Güvercinle kurda sualimiz var

Kolay gelsin diyoruz

Eskisine benzemeyin aman ha

Oy dediniz petek petek bal verdik

Bundan sonra kıymetlidir zaman ha

 

Dönüp Anıtkabir’e bir iyice bakın

Oy sandığı için kıvırtman sakın

Çocuklarınıza temiz yarın bırakın

Kaya Özlük bunamış mı demen ha

 

Keskinli Haydar’ım çiğsin pişesin

Cumhuriyet devrimleri yaşasın

Liranın onuru aman düşmesin

Dolar ile markın değeri yaman ha

 

Aman bu sevdalar tükenmesin, bu sevdalardır bu Türk toplumunu, Türk yurdunu, Anadolu’yu, yani bu toprakları var eden unsurlar. Bu sevdalar biterse bu topraklar biter.

Şimdi orada da bir sorunu var Kaya Özlük, Keskinli Haydar kimdir? Üniversite tezinde sizin bütün sorularınıza cevap var ama gene kısaca.

O başka şimdi sizinle bir söyleşi yapıyorum.

Ben ondan da biraz bahsedeyim.

Biraz değil biraz daha fazla istiyorum, ayrıntılarıyla yani. Doğduğunuz yöre bile çok önemli. Çünkü oranın tabiatı bile şiirlerinize yansımış. Yani Keskin, oradaki aileniz, soyunuz, şecereniz, komşuluklarınız, anılarınız bunlar önemli.

Şimdi efendim Keskin deyince Hacı Taşan demeden olmuyor biliyorsun. Bu Türkiye’de hatta uluslararasında bir çağrışımı vardır, Neşet Ertaş’ın ustası.

Neşet Ertaş’ın ustası?

Ustası, Hacı Taşan kendisi de Neşet Ertaş’ın babasının çırağı, Muharrem Ertaş’ın çırağıdır. Ben o günleri yaşadım, gördüm yani. Benim de çok etkilendiğim kişi Hacı Taşan’dır.

Hacı Taşan’dan çok etkilendiniz?

Etkilendim. Üç dört sene benim evimde, tedavi olurken yattı, kalktı Ankara’da, felç geçirdiği dönemler. Ben ondan çok etkilendim. Şimdi Keskin ve kendimi anlatırken Hacı Taşan’a değinmeden olmuyor. O büyük bir ustaydı, Aptaloğlu derlerdi, hep hor görülmüştü, elinde sazı olduğu için o dönemlerde. Ama yılmadan Keskin’de o işi götürdü.

Ankara’dan çıktığım sabah namazı

Bize yol vermiyor aşmaya dağlar

Pirim Seyyid Battal, Hüseyin Gazi

Bize yol vermiyor aşmaya dağlar

 

Onun ağzından söyleyeyim ben onun söylediği gibi, halk dili kullanırdı çünkü.

 

Kayıptasın, kandildesin sırdasın

Münkire görükmez göze perdesin

Hasan Dedem ulu dedem neredesin

Bize yol vermiyor aşmaya dağlar

 

derdi. Ben ondan etkilendim.

10 Kasım 1938 günü Keskin’in Haydar Dede Köyü’nde (mahlasım olan Aşık Veysel’in bana vermiş olduğu mahlasım olan köyümün adı, olan köyde) çiftçi bir aileden dünyaya gelmişim. Artık iyi mi ettim, kötü mü ettim, ben de bilmiyorum.

İyi ettiniz, iyi ettiniz.

1938-1948-1947 yılında bir çıktım el kapısına, Hasan Dede Köyü’ne. 1958’li 1959’lu yıllara kadar el kapılarında kaldım. Bu arada köyde ve Hasan Dede’de cemler yapılırdı. Bu cemlere gelen, katılan yerli ve yabancı aşıkları dinledim.

Haydar Baba, Hasan Dede birbirleri aynı coğrafyadan mı?

Aynı yöre, biz yakın akrabayız, Hasan Dedelilerle de akrabalığımız var. Ve 1958-1959’lu yıllarda köye gelip gidiyordum hep. 1950’li yıllarda babam köye muhtar oldu. Babamın mali durumu da çok iyiydi aslında, beni evde koymadı, şunun için koymadı, babam annemin üzerine bir kadın, daha evlendi. Kadınla biz geçinemedik, herhalde ki annemi paylaşmak istemedik galiba. Babam beni evden uzaklaştırmak zorunda kaldı, okula göndermedi. Bu arada okul yeni açıldı bizim köyümüze. Okumayı çok istedim, köyümüzün öğretmeni olan Abbas Öğretmen’den rica ettim dedim ki, hocam, o zaman baba değil de ağa derdik, ağam beni mektebe göndersin filan. Abbas Öğretmen gelip babamdan bunu istediği zaman babamın sözü şöyle oldu; “Bırak hoca yav! bu adam okursa milletin başına bela olur! Bu kafir olur!” filan biraz da o günlerde saza yatkındım, saz çalıyordum çat pat, Hacı’dan etkilendiğim için.

Tabii Hacı Taşan’dan etkilendiğim için babam yoldan çıkarsın, diye beni dışladı.

Babam köye muhtar olmuştu. Amerikan doları dediğimiz paranın bizdeki sürüvenini ben çok iyi biliyorum. Hiç unutmuyorum, 1952-1953 yıllarıydı, bir Amerikan barış gönüllüleri filan yardımlarının olduğu dönem vardı. Şimdi barış gönüllüleri gezip dolaşıp, iki ayda bir bizim köyde toplantı yaparlardı. Neden sizin köy, diye bana sık sık soruluyordu. Şimdi bizim köy Alevi-Bektaşi köyü, şarap var, elde yapma rakı var, muhtar olan babamın iki üç davar sürüsü vardı, kapısında, gerçektir bunlar. Gelen jandarmaya kuzu keser, hakime koyun keser… e… şimdi bürokrat kademe akıllı kardeşim! Keskin’in 72 tane köyü var, bizim dışımızda birinde kuzu filan kesmezler.

Keskin’in 72 tane köyü var.

Bir bizim köy Alevî / Bektaşi köyü olduğu için, hoşgörülü bir köy olduğu, bir de üzüm çok olduğu için uğrak yeriydi.

Kaç haneydi?

60 haneydi. Halen 60 hane. İşte 100-150 hane Kırıkkale’de varız, Ankara’da var, Antalya’da var bizimkiler. Ve işin güzel tarafı şu belki beni halk ozanı yapan babamın o yaptığı yanlışlar oldu. 1960’lı yıllardan sonra tiyatroya gittim, edebiyat çevresiyle tanıştım.

Nasıl oldu o tanışma?

İşte onu anlatacağım yeri geldiğinde. Bizim odamızda Amerikan doları maaşlar dağıtılırdı; yenilip, içilirdi. Amerikan doları 82 kuruştu, Türk Lirasının karşısında o gün. Babam Menderes muhtarıydı, babam ölürken de Menderes hastası olarak öldü. Tabii kendi sorunu o bizi ilgilendirmiyor. Ve ekmeğe muhtaç oldu ölürken. 10 yıl muhtarlık yaptı ekmeğe de muhtaç oldu. Bize de hayrı olmadı, kendine de hayrı olmadı, öyle gitti. Ve ben askere gittim, askerlik dönüşü işte bir evlilik olayım oldu, gurbetten döndükten sonra el kapılarından. Şimdiki eşim Zeynep Hanım o beni kaçırdı işin doğrusu, eşim beni kaçırdı. İşte saz çaldığım için. Tabii kış günleri de cemlere katılıp zakirlik yapma olanağım oldu orada benim bir avantajım oldu. Kış günleri cemlerde köyümüzde aşığımız yoktu. İşte yarı becerir yarı becermez, 5-6 yıl da cemlerde zakirlik yaptım. Askerlik olayım oldu, askerlik dönüşü babamın bir şeyi yok, arazisi yok. Ankara’ya gitmek gerekti, ekmek ağır basamaya başladı, evlilik var, sorumluluk var. Ankara’ya geldiğimde, 60’lı yıllarda, 61 yılında bir yetiştirme yurdunda işe girdim. Edebiyatla tanışmamın başlangıcı da bu senedir. Atlas Yetiştirme Yurdu’nda işim bitti mutfağın arka tarafında saz çalıyordum. Saz çalarken tepeme doğruldum baktım bir ağlamaya başlamışım, Allah rahmet etsin Arif Aslan diye bir müdür muavinimiz vardı, toparlandım bırakma bırakma, filan dedi. İşin bitince benim odama gel dedi, sazı bıraktım odasına çıktım.

“Nerelisin?” diye sordu, tanıştık. Ben Arif Aslan dedi, sen saz çalıyorsun, şiir var mı filan dedi, yok hocam dedim. Kulakları çınlasın Mahzuni’nin ilk plağına okuduğu eseri var;

 

Öküzüyle bir arada yatıyor

O milletin efendisi o mudur bu mu

Bir miras döşekte dördü bir yatan

Bu milletin efendisi o mudur bu mu

 

Sen dedi, bu şiiri tanıyon mu, kimin filan dedi, o arada plak da yeni çıkmıştı zaten. Hocam dedim bu Mahzuni’nin, sonra onu okudu;

 

Ne kadar etsem de edemem tarif

Gönülde seslerde dillerde zarif

Assalar da korkma öğretmen Arif

Bu milletin efendisi o mudur bu mu

 

Hocam bu sizsiniz dedim, sizin adınız Arif evet benim dedi, Müfettiş Arif Aslan. Ve böylelikle bana yardımcı oldu.

63 yılında bir Abdal Musa ceminde Tuzluçayır’da Abdal Musa lokması varmış. Aşık Veysel ile tanışmamız Arif Hoca sayesinde oldu. Aşık Veysel’e karşı bir edepsizce davranışım oldu. Ne biliyim köyden gelmişsin Aşık Veysel, kimdir, kim değildir, iletişim aracı yok. O burada geçer zaten, şiirimde, onun öyküsü de var. İşte Arif Hoca Ankara Sanat Tiyatrosunda akşamları bana bir iş ayarladı, oradan kostüm taşıma işi. Tabii tiyatroya başlayınca daha evvel şiir vardı da köy şiirleri işte oyun, türküler vs. pek kalıcı olmayan şeylerdi. İşte o arada Hasan Hüseyin Korkmazgiller, Çırakmanlar falan Aşık Veysel’e ilk yazdığım bir şiir vardı, özür dileme şiiri;

Sordu dede, Sivaslı Murteza Dede’nin evindeydik, Veysel Baba bizim Aşık, genç Aşık nasıl, diye, ben tabii terledim o arada çünkü Veysel Baba’ya güzelleme söylenilmesi gerekirken işte köy çocukluğu biraz daha kabaca, taşlama söyledim, iyidir, iyidir dedi.

 

Kuzu kurban olmaz yaşlanmayınca

Adem Adem olmaz taşlanmayınca

 

Ben terledim hemen gittim, elini öptüm filan, ama hatayı ettim. Ona özür için işte bu şiiri yazmıştım şiire de benzemiyordu yeni başlamıştım daha. Çırakman kulakları çınlasın ona götürdüm, Hüseyin Abi dedim, şuna bir bak Veysel Baba’ya bir hata ettim, dedim. Şiiri düzeltti güzel şiiri eliyle getirdi.

Neydi?

 

63 yılında Tuzluçayır’da tanıştık

Erenler Baba Veysel’le

Gezerdim önceden dağda bayırda

Konuştuk erenler Baba Veysel’le

 

diye üç tane dörtlük. Onu 3-4 yıl sonra ölmeden evvel götürdüm verdim, elini öptüm özür diledim filan, Keskinli Haydarî olayını da o getirmişti.

Cemlerde bulundum, zakirlik yaptım, dediniz. Biraz daha anlatın bunlardan bana. Çünkü çok mühim bir noktadır, özellikle bu konulara ben çok önem veriyorum. Kimler vardı dedelerden, nasıl bir ortamdı ortamınız, cemleriniz nasıldı, dedeleriniz, pirleriniz nerelerden gelirdi, o ortamı biraz anlatınız lütfen?

Ben 1953-59’a kadar askere gidene kadar, her kış günü cemlerde kaldım. Köyümüzün bir aşığı vardı, bir sene onunla kaldım, onun yanında da cemi öğrendim.

Aşık mı dediniz?

Aşık vardı.

Aşık mı cemi yürütüyordu.

Hayır. Dede köyün dedesi var oraya geleceğim. Kırıkkale’nin Çinğeyli Köyü’nden. Çinğeyli Aşık Bektaş Gazeloğlu.

Yörenizdeki cemlerden bahsediyordum o dönemde sizin köyünüzün dedesi varmış ama bir aşık varmış. O aşıktan da yararlandınız sanırım.

Çinğeyli Köyü diye bir köy, oradan Aşık Bektaş Gazeloğlu. Halen de sağ galiba kulakları çınlasın. Yaşlandı. Ondan da yararlandım.

Kendi köyünün aşığı, yörenin de cem aşığıydı. Onunla bir sene cemde kaldım, bir daha gelmedi. Bununla da yetiştim ben on iki hizmete çok meraklıydım. Dedemiz güzel bir insandı. Tüm insanlar güzel ama o daha güzel bir insandı. Şunun için güzeldi, şimdi Ayhancığım ben Alevî-Bektaşi ozanı olmasam da cemleri çok seviyorum neden seviyorum? Bizim dedemiz şöyle uygulardı, bizim yörenin cemini anlatayım.

Cem başlamadan ilk çıkarılırdı haberci, bütün köye haber verirdi, hatta benim köyüm karışıktır. Alevî / Sünni, Sünniler’e de haber verilirdi. Dedemiz bu kadar hoşgörülü bir insandı.

Sünniler de ceme gelsin diye, haberci gönderiyordu?

Gelmezlerdi ama yaşlılarından bir ikisi zaman zaman katılırdı. Çünkü ortadaki o yanlış anlamayı karşın dedemiz çok hoşgörülüydü. İşin o yönü başka, bir araya gelirken tercüman getirilirdi. Tercüman yani herkes evinden bir şeyler getirirdi. Hatta derdi ki, oğul evde hiçbir şeyin yoksa kömbe kömbe, ekmek, bulgur, buğday, elma ne bulursan, hiçbir şeyin yoksa avcunun içine bir avuç tuz al ama boş gelme. Çünkü o tuzda herkesin hakkı var.

Ve cem başlar, ceme ilk başlarken vatandaş toplandıktan sonra bugünkü deyimiyle dede gözcü destur derdi millet dara gelir dede böylelikle; hey canlar, aranızda kırgın, düşkün, birbirine konuşmayan varsa dile gelsin, dile gelsin söylesin daha bu cem başlar başlamaz hizmet başlamadan. Orada küsülü kimse varsa onları barıştırırdı, çünkü canlar Hakk katında küsülü insan kabul etmez. Burası da bir Hakk katı olduğuna göre küsülülük olmaz, barıştırırdı. Hizmet başlatılırdı.

Neydi dedenizin ismi?

Yine bizim ailemizden Haydarî Sultan evlatlarından benim köyüm Tekke Köyü. Haydar Dede Köyü. Onun ayrı bir anlatım konusu zaten o. O bir evliya bir yatırı var orada onun.

Şimdi oraya geleceğiz ama ismi neydi dedenizin, hatırlıyor musunuz?

Yusuf Özlük Dede.

Sağ mıdır?

1990 yılında kaybettik. Dolu dolu bir insandı.

Siz, sizin kendi köyünüzün dedesi, Haydari Dede ocağına bağlı, 1990’da vefat eden Yusuf Özlük Dede’nin ceminde yetiştiniz.

Yetiştim. Burada cem başlar, hizmet başlar Şimdi Ayhan Bey ben bugün işte toplumsal hayata döndükten sonra cemlerin daha çok hayranı olmaya başladım. Neden? Orada bir şey gördüm ben, toplumsal barışı gördüm. Bu bizim cemlerimizde gördüğümü anlatıyorum ben diğer cemlere de benzer ama.

Zaten kendi ceminizi anlatsanız, herkes kendi cemini anlatsa o anlatıla anlatıla büyük bir hazine olur.

Orada ben ilk toplantıya giren insanların, küsülülerin barıştırılmasını, toplumsal barışı gördüm, tercüman getirirken herkesin evlerinden gelirken bir şeyler getirmesi, buğday, bulgur, ekmek, su ne bulmuşsa toplumsal paylaşımı orada gördüm, dede bunu yapardı. O evlerden gelen bütün malzemenin eşit şekilde dağılımını gördüm ben, dedemiz bunu yapardı. Eşit şekilde 93 kişiye dağıtırdı ve dağılım bittikten sonra daha lokmaya sorulmadan lokmayı dağıtan kişi kalkar şöyle bir şey söylerdi, ey canlar elim batman gözüm terazi, oldunuz mu hakkınızdan razı. Hakkından razı olmayan varsa haklı hakkını istesin, derdi. Böylece hakkından razı olan insanlar, Allah eyvallah, olmayan varsa kalkar davacı olurdu. Burada toplumsal bir paylaşımı gördüm ben.

Cemlerde musahiplik vardı?

Oraya da geleceğim efendim zaman olursa bu arada bu hizmet de görüldükten sonra artık o bir Abdal Musa lokması mıdır, görgü, musahip kurbanı mıdır biliyorsun üç türlü cem vardır. Lokma cemi, ikrar cemi, musahip cemi. Artık o cemin yürüyüşüne göre. Musahip cemiyse musahiplik hizmetleri bakar. Bunun artık akademik olarak da bugün vardır. Bunu sizler yazdınız, çizdiniz ve yazıldı, çizildi, var. O detaya girmeye gerek var mı, bilmiyorum ki, görgülerin usulleri aşağı yukarı.

Şimdi 4-5 yıl bu cemlerin içinde kaldınız; o aşıklar, dedelerden başka aklınızda neler kaldı şimdi neler hatırlıyorsunuz?

Ayhan Bey sevgili dostum orada beni çok etkileyen ne oldu biliyor musun? Çok çok etkilendim etkilendiğim, o üç olay var bir toplumsal barış, toplumsal paylaşım ve orada mahkeme jüri tarafından kurulan bir gördüm. Onun canlı örneğini anlatayım eğer izin verirsen?

Tabii iyi olur.

Gözümüz gibi baktığımız orman var, bizim köyümüzde, az alanda bir yerde. Bizim köyümüzde Abdurrahman diye bir adam var. İşte daha evvel katil olmuş. Deli dolu bir adam, kimse ona bir şey diyemiyor, korkuyordu herkes filan. Abdurrahman gece ormandan dört tane ağaç kesip gelirken, biz gençler gördük onu. Kimse bir şey diyemiyor, Abdurrahman’a. Sen ağaç kestin geldin, diyemiyor. Ama biz bir sene Abdal Musa lokmasında, biliyorsun ki, Sünniler de gelebilir Abdal Musa lokmasına, Abdal Musa lokmasında halk toplandı bayağı da kalabalıktı köyümüzün büyük cem evi vardı. İsimlerini hiç unutmuyorum arkadaşların; Kel Mehmet, Kasım, Haydar bir de ben dört arkadaş baktık, Abdurrahman Emmi de geldi oturuyor orada, böyle kaba kaba oturuyor, filan. Kalktık biz, ben önder oldum, niyaz bende oldum, esas bura çok önemli cemlerde, dededen müsaade isteyerek, dededen Abdurrahman Emmi’den davacıyım, dedim. Burada mı Abdurrahman Çavuş dedi, dede. Lakap olarak çavuş derlerdi. O böyle kaba kaba kalktı buradayım, dede, dedi. Dede Abdurrahman Çavuş yola gel dedi, özünü dara ver. Bu genç çocuklar, davacı dedi, o gene kaba tavrıyla kalktı geldi. İşte yarı becerir, yarı becermez şimdi hapiste kalmış bir adam, niyaz bende oldu. Ne yapmışım dedi, dedim ki ben, dede şahitleri de var Abdurrahman emmi’yi bizim köyün korusundan, koru diyorduk o zaman, halk dilinde, korudan dedik, gece meşe ağaçlarını kesip gelirken biz gördük. Bura çok etkiledi beni, yaptın mı Abdurrahman özünü dara ver dedi, dede, yaptım, kestim, dedi. Çok güzel bir taraf oldu Ayhan Bey, bugün de olsun isterdim onu. Dede oradaki canlara ey canlar! Abdurrahman Özlük o da benim sülalemden birisi, ormanımızdan ağaç kesmiş gelmiş bunun cezası ne olsun, ne olmalı? Orada halk kendi aralarında toplantı, sohbet etti, konuştular dede ceza vermiyor, dede halka soruyor. Bir sözcü seçtiler 90 yaşında Tutuyan Ebe diye bir kadını kaldırdı ayağa.

Tutuyan Ebe?

Ebe Tutuyan isminde bir kadıncağız kalktı geldi, niyaz bende oldu, oğul oğul dedi bunun cezası ne olsun biliyor musunuz? dedi, işte koyun kes, kurban kes falan, filan, derler o tür muhabbetlerde. Orada halkın aldığı bir karar var, Abdurrahman Çavuş’un dedi cezası dağın göğsünde boş bir alan var, inşallah gidip görürüz orayı, o alana meşe palamudu dikecek, diksin dedi. On çuval meşe palamudu dikecek. Cezaya bak, güzelliğe bak. Şu anda o cezadan dolayı benim köyümde orman var Ayhan Bey.

O cezayı Tutuyan Nene verdirdi, ormana kavuştunuz?

İnanır mısın şimdi bakın Alevî ibadetindeki güzelliğe bakın beyefendi. Alevî ibadeti çevreci, toplumcu.

Bu kaç yılında oluyor?

1959 yılında. 1959 yılında Abdurrahman Çavuş’a niyaz bende ol dediler, niyaz bende oldu, kabul mu? Eyvallah dede dedi, o koca kaba adam büküldü, eyvallah dedi. Çünkü o bir koç kes, bir koyun kes falan filan denecek, onu bekliyordu. Tabii bu arada kış Mart ayı gelirken vatandaş toplandı, bizim köylerde meşe, meşin palamudu toplarlar, kuyularlar yere, davarlara filan verirler, yedirirler. 10-15 çuval pelit toplandı ki, halkı da birlik oldu, Abdurrahman da önderlik etti, önünde o dağın göğsüne 10 çuval pelit meşe peliti. Şimdi o cezadan bizim ormanımız var sevgili Ayhancığım.

Çok çarpıcı bir örnek, tarihi bir örnek.

Burada geçen sene cemimizde aynı şeyi uygulattım ben. Temsili bir ceza verme olayını bizim aşıklardan birinden davacı oldum falan ki şimdi bana sorarlar işte ya sen biraz cemleri çok severek anlatıyorsun, geniş alanda biraz sevecen anlatırım galiba. Biraz özetini, olması gerekeni, barışçılığını, paylaşımcılığını, toplumsallığını ve beni bunlar çok etkiledi, Alevî ibadetleri bir de şu vardı, bizim dedemiz oğul cennet için yapma, halk için yapın, diye bir dua ederdi. O yaşta, o çağda, o insan onu söylerdi. Bizim cemlerimiz böyle… Bunun içinden çıktım geldim, ben.

Haydar Dede, Haydarî Sultan kimdir, türbesi var, şimdi Keskin Tekke Köyü’nde Haydarî Sultan’ın türbesi var, bununla ilgili bilgiler, nelerdir onu kısaca bize anlatır mısınız?

Sevgili Ayhan can orada bir şeye söz verirsen onu anlatacağım sana. Çünkü o bir araştırma konusu. Dokümanın yarısını tamamladım beceremedim. Onu inşallah kısmet olacak o araştırmadan bir kitap çıkarmayı düşündüm. Orada, müthiş bir acı, bir yara var benim köyümde. Yara şu; Fuat Köprülü’de, Nezihe Araz’da da gördüğümüz gibi Kutbeddin Haydar, Ahmet Yesevi oğullarından Haydar Hacı Bektaşi Veli’nin gelmesinden az önce, bir müddet önce Kayseri Rum diyarı, Keskin yöresinden o tekfur Bizans’ın yerleşim birimi benim köyümün yeri. Oradan giden haberler Ahmet Yesevi’ye Horasan’a biz burada halk olarak perişanız, Türkler olarak bize yardım gönderin. Ahmet Yesevi bütün öğrencileri daha mezun olmamış, gönderecek er bulamadı bu tarafa efsane bu, tarih kaydı bu. 12 yaşındaki oğlu Kutbeddin Haydar’ı beline kuşak, başına tuğ giydirerek beş bin askerle Anadolu’ya gönderir. O Kapadokya Bölgesi’ne, Kayseri Rum Diyarına gelindiğinde Kutbeddin Haydar o da Fuat Köprülü’nün bir yorumu var, her nedense Kutbeddin Haydar Allah demediği için, o biraz orayı metafiziğe götürmüş olacak ki, beş bin asker kılıçtan geçirilerek Kutbeddin Haydar da bugünkü türbenin olduğu yerde beş yüz adet papazın eğitim gördüğü bir kilise, kilisenin kalıntıları halen var orada türbenin olduğu yerde. Kilisenin zindanına tutsak edilmiş, yedi sene orada tutsak yatmış. Bir gün Hacı Bektaş Veli Ahmet Yesevi buluşmasında Ahmet Yesevi Hazretleri öğrencilerini mezun edecek fakat içinden bir ah çeker. Hocam niye hüzünlendin, diye soru sorulur o akşam son yemekte o da der ki, sizin gibi bir genç oğlum vardı, keşke bu son yemekte aranızda olsaydı der, öğrenciler hocam nerede derler, şu anda Kayseri Rum Diyarı’nda bir kilisenin zindanında tutsaktır. O zaman öğrenciler derler ki, hocam ruhsat ver, izin ver ki gidip alıp gelelim, mümkün değil gitmesi güç, der, ona ancak mucize gerek der, efsane de Hacı Bektaşi Veli kalkar, rica eder der ki, hocam izin verirsen ben alıp geleceğim. İşte tabii efsaneler vardır. Hacı Bektaşi Veli niye duvara bindi, güvercin donunda geldi efsaneleri vardır bize anlatılanlar böyle. Bir güvercin donunda kalkar şimdi ilginç bir şey var, dağın başında bir kaya var, Ağlayan Kaya, diye bir kaya var. Oraya konduğu yer belli, tırnak izleri belli tepenin, dağın başında. Uzatmayalım Kubbeddin Haydar’ı güvercin donunda kilisenin olduğu yere iner Haydar’ı kurtarır. Haydar’ın başı kel olmuş, vücut ala getirmiş benim sülalemde vücut alaları vardır, vücutlarında ala vardır.

Al yani beyazlık.

Kutbeddin Haydar’ı Hacı Bektaşi Veli alır gider oraya. Horasan’a götürür. Öğrenciler dağıldıktan sonra Ahmet Yesevi der ki; Ya Haydar ben yalnız kaldım, bu yaşlı halimde beni yalnız bırakma. O da, baba ben orada eziyet, çile çektim, orada halk beni bekler, der. Anadolu’yu ilk Türkleştirenlerden biridir, Kutbeddin Haydar.

Şimdi böyle bir araştırma var benim elimde. Ona ekonomik gücüm de yetmedi 84 yılından bugüne Kültür Bakanlığı’na koşturdum halen de koşturuyorum, dökümanların bir kısmını da topladım, Nejat Hoca’yla bir gidelim filan dedi Nejat Hoca. O Hasan Dede kitabını yazdı böyle küçücük bir şey. Böyle bir sıkıntı var.

Yani belli bir yere kadar siz kendi çabalarınızla getirdiniz, bir profesyonel el buna el atmalı. Kitaplaştıramadınız, eksikleri gideremediniz, fakat Haydar Dede hakkında bazı dökümanlar var diyorsunuz. Kutbeddin Haydar, Hoca Ahmet Yesevi’nin kendi oğludur, Hacı Bektaş’tan önce Anadolu’ya gelmiştir, Keskin’dedir yeri, yurdu, bir ocaklık vardır, türbesi de oradadır, diyorsunuz.

Hatta bizim köyde bu niye önemli diye, bana soru da soruldu. Senin ecdadın, sülalen olduğu için mi önemli dendi. O da önemli, ama bugün benim köyümde sevgili Ayhan can bir rant olayı var. Müthiş bir rant var, bir sömürü var, bunu kendi köylülerim duysa bana belki darılacaklar ama üç defa Haydar Sultan Turizm ve Tanıtma Derneği’ni kurmaya çalıştım, köylülerimiz buna müsaade etmedi. Devletin eline geçecekmiş gibi, o rantı kaybetmemek için çok çabaladılar bu çok acı.

Peki bu rantlar köye geri dönüyor mu? Bu rantla bir şeyler yapılıyor mu köye?

1986’lı yıllardaki seçimlerde, artık demokrat olduğunu sandığımız bir muhtar gönderdik. Ankara’da ve Kırıkkale’de yaşayanlar bir proje hazırladık, gençler olarak, meseleleri bilen kişi olarak dedik ki, hiç olmazsa bu rant buradan elde edilen gelir topluma yararlı bir şey için geri dönsün. Giden muhtar, orayı hiç olmazsa belli kişilerin elinden ihaleden kurtarıp, yılda on kişiye vererek, sevgili Ayhan can 15-20 milyar gibi bir geliri geri köye dönüştürsün. Koyunlar kesiliyor, paralar giriyor ve benim köyüm halen daha elektriğe, suya yeni kavuştu o rantın gelmesiyle. Burada göreceksiniz Karınca Dayı diye şiirler vardır. O şiirin anlamı odur. Gelip geçen muhtarlar ilgilenmemişler, çok önemlidir bu yazılarımızı yazarken orada köyü anlatan, eski yönetimleri eleştiren şiirler vardır. Türbe’yle ilgili.

Evet şimdi kimdir o Karınca Dayı?

Ben oradan bir tek dörtlük örnek vereyim size isterseniz.

 

Uzat ki elini öpeyim hele

Sen bize hoş geldin Karınca Dayı

Sakın sözüme gücenme nola

Köyden biraz haber sorunca dayı

 

Cıbırın Süleyman alnının Kazım (Cıbırın Süleyman muhtar)

Durmadan çalışır kışın ve yazın

Şeytanla Dadaş’ın neyine lazım

Al bana porsuklar girince dayı

(Şeytan ve Dadaş eski muhtar)

 

Ankara’ya gidiyor musunuz hiç?

Ankara’ya giderim. Çünkü bu kitabın hazırlanması lazım sevgili Ayhan can.

Buna bir el atılması lazım bu değerler yok olacak. Şimdi şunu söyleyeyim Haydar Dede’den kalma belgeler falan var mı sizde? Kendi orijinal belgeleri, fermanlar, şecereler, beratlar?

Orijinal belgeler olarak şu var, beratları bulamıyoruz. 1984 yılında ben Kültür Bakanlığı’na baş vurduğumda dilekçeme gelen adres şuydu, Keskin Kaymakamlığı. Köy muhtarlığı Keskin Kaymakamlığıydı, köy muhtarlığının onayını aldım, Şeytan Dadaş diyorum, bir şiirim de. Dadaşın Muhtarlığında ulan yine komünistlik yapacan, filan falan dedi, ama gönlünü ettim. Dilekçenin altını imzalattım, Keskin Kaymakamlığının onayını aldım. Keskin Kaymakamlığının gösterdiği yer de Etnografya Müzesi. Müze’de bu adamın kazanı var, koca koca kazanları var, tahta kılıç var.

Müzede Ankara Etnoğrafya Müzesi’nde Haydar Dede’nin eşyaları var?

Eşyaları orada. Fakat ne gariptir ki köy halkı, türbede yatan yatır Haydar Sultan değil, bayağı bir vatandaş yatıyor diye, mahkeme ettiler vakıflar el attı böyle çok ilginç ve acı bir durum var. Bu da bu işi bilen biri olarak beni kahrediyor. Neşet Hoca’yla onu konuşmuştuk, biz. Buraya geldiğimde, geçen sene. Böyle anlattım kısaca özetledim. Aşık çok ilginç dedi, ya bir gidelim filan dede. O Hasan Dede’ye filan gitmiş gelmiş, hatta orada bir su var, kuyu suyu var. Sudan içiyorsun buhardan çektiğin zaman.

Kuyuya baktığın zaman gider, bayılırsın böyle bir yer işte o köy benim köyüm.

Haydarı Sultan’ı ziyaret etmiştik, kurbanlar kestik, Hacıbektaş’a giderken.

Oldu mu?

Şimdi babanız demiş ki, sen okursan başımıza, topluma zararlı olursun, okumadınız ama bu toplumcu cemlerden çok etkilendiniz. Ankara Sanatta rol aldınız, orada kimlerle karşılaştınız, nasıl etkilendiniz ve devrimciliği nasıl seçtiniz?

Rana Cabbar, Tuncer Necmioğulu… Ondan sonra bugünkü sinemada olan eski tiyatrocuların isimlerini pek anımsayamıyorum ama bütün oyunlarını izledim, onları dinledim. Bu arada Hasan Hüseyin Korkmazgil gelip burayı mekan etti, onunla orada arkadaş oldum ve arkadaşlığımız ölünceye kadar devam etti. Ozan Mihneti’yle arkadaşlığımız oldu. Diğer halk ozanlarıyla mesela, rahmetlikle Nesimi Çimen’le arkadaşlığım oldu, Ankara’da Çırakman, Feyzullah Çınar’la gerçi dargın öldü Feyzullah Çınar ama o bazı yanlışlar yaptı rahmetlik, gene de rahmet olsun arkadaşımızdı. O güçlü ses, o güçlü saz…. Keşke kişiliği de o kadar güçlü olsaydı, bu insanlarla beraber oldum.

Şimdi ozanlarla ilgili anılarınız var tabii tatlı, eğri bunlar yaşamın renklilikleri hep.

İyi oldu.

Şimdi toplumculuğa geleceğiz.

Bu arada ben şiir yazmaya da başladım. 68 kuşağıyla beraber 70’li yıllarda 70 yılında bir dernek kuruldu, Halk Ozanları Derneği yine Çırakman, Müslüm Dalkılıç diye bir arkadaşımız vardı. Neşet Ertaş’ın küçük bir dükkanı vardı, Ankara’da. Rahmetli Dursun Cevlani filan vardı. 1974’e gelindiğinde bayağı da çoğaldık Ankara’da. Hüseyin Çırakman gene rica edildi filan toplanıldı bir 15-20 kişilik arkadaşımla Türkiye Halk Ozanları Kültür Derneği’ni kurduk. İşte kurucu üyelerinden birisiyim, haddim olmayarak şu anda halen devam ediyor, Ankara’da. Bir ara 100 küsür üyemiz oldu. Bütün halk ozanlarına çağrı yapıldı işte bir Marksist ozanlar, devrimci ozanlar, normal ozanlar sözlü tartışması oldu. Yani o günden bugüne devam etti. 1974 yılında yine Halk Ozanları Kültür Derneği’yle beraber Pir Sultan Abdal Tiyatrosu’na çağrıldım. Yine Tuncer Necmioğlu, Selçuk Uluergüven yönetimde bir oyun provası başlamış, oraya çağırıldım. Ali Cemal var bizim biliyorsun, ben vardım, Aşık Emini arkadaşımız vardı. Bir sene orayı sürdürdük, 74-75 sezonu. Ondan sonra ferdi yürütüldü, Gençlik Park’ında filan… O arada bir iki ceza serüveni oldu, İşte Diyarbakır’da. Bir Diyarbakır Cezaevi serüvenimiz oldu. 1976 yılı Kurban Bayram’ında İsmail İpek, Mahzuni Şerif, Şivan Perver bir konsere çağrıldık, Urfa Suruç’a ve gittik. Mahzuni kulakları çınlasın, gelmedi. İsmail İpek, Şivan Perver ben vardım, cezalar aldık.

Ne kadar hüküm verdiler?

Sahneyi bıraktık, biz kaçırıldık filan. Suruç Savcılığı o zaman ki DGM Diyarbakır mahkemelerine işte hüküm almadık. Çünkü suç unsuru bulunamadı, şiirler bölücülük kategorisine oturtuldu. Bana soruldu, sen Kürtçe biliyor musun, yok, Keskin nere bura dedim, şuyum gerçekten de dedik, 3000 lira karşılığı geldim, beni buraya çağırdılar, ben halk ozanıyım, çağırdım, geldim. İşte üç defa tutuklayıp götürdüler en sonunda 1984 yılına kadar da sürdü bu, 12 Eylül sonuna kadar. 12 Eylül ile beraber Urfa takipsizlik verdi. Başka da Eskişehir Cezaevi var, Ankara var tekrar böyle ufak tefek serüvenlerim var.

Türkiye’de sol içinde yer aldınız? Ne buldunuz solda, sol düşücede ve felsefede?

 

Şimdi kiminlesin diye bana sorsalar

Ezenden olmam ki ezilendenim

Eşkıyalar dört yanımı sarsalar

Ezenden olmam ki ezilendenim

 

Söylerim doğruyu babam da olsa

Dünya parasıyla ceplerim dolsa

Pir Sultan misali boynum vurulsa

Ezenden olmam ki ezilendenim

 

Adalet kurulsa bir sınav versem

Halkın hakkı için ölsem dirilsem

Nesimi misali dara gerilsem

Ezenden olmam ki ezilendenim

 

Şiirinizle yanıt verdiniz. Sonra dediniz ki birisi bana dedi ki, Atatürk’ü tanı, Atatürk’ü tanı, bu kayıtlarımızda yok, tekrar soruyorum söyleşinin başında konuştuk. Atatürk’ü tanıdınız mı, nasıl tanıdınız, kimdir Atatürk?

Atatürk’ü ne kadar vasfetsem edemem, tarif demiş öğretmen Arif. Onun vasfı dillere sığmaz. İzin verirsen ben size bir üniversite tezinden Atatürk’le ilgili hatta ilk başı en başı açarsan bir Cumhuriyet Türküsü, şiiri vardır, onu okuyun.

 

Atatürk’ü tanıdım

Cumhuriyet bir sevdadır

Türkü türkü destan destan

Bir volkandır yanardağlar

Cumhuriyet Türküleri demişsiniz

 

Şimdi Atatürk’ü tanı diyen kimdi, benim bir amca oğlum vardı, mürekkep yalamış bizim köyümüzün ilk okumuşlarından birisiydi ha bir şey söyleyeyim, bizim köyümüzün serüveni içinde bir şey var. Şu anda Keskin Köyleri içinde en yüksek okuma oranı da benim köyüm. Babamın beni göndermediği okuldan mezun olanların hemen hepsi şu anda ilerlemiş durumda, okuma oranımız köyümüzde yüksek. Ben o yönden sevinçliyim.

 

İstanbul Samsun Sivas Ankara

Bağımsız bir vatan kurdu Atatürk

Halkının gücünü öz benliğinde

Kurtuluş Savaşı verdi Atatürk

Tüm dünyaya anlatayım

Türklüğü laiklik ilkemiz

 

Atatürk’ü bilmiyorum benim anlatmama gerek var mı, dünya tanır. Yani artık o sığmıyor bir yere.

Emeklisiniz.

Emekliyim.

Bizimle paylaşacağınız anılarınız vardır mutlaka?

Sevgili Ayhan Can, 1993 yılında Nesimi Çimen, Sefil Selimi ve ben Abdal Musa’dan geliyorduk, bir pazar günü akşama doğru anmalar bitti, bir arkadaşımızın arabasında gelirken, Korkuteli’nden bu tarafa geçtiğimizde Yörük çadırları gördük. Nesimi rahmetli hayli muzipti. Üç tane çadır… Büyük çadırlar kurulmuş, fakat çadırın birinin önünde yaşlı bir nine oturuyor onun yanına yanaştık yaşını sorduk, 90 küsür yaşındaymış. Selam dedik, aleykümselam oğul dedi, bir buyur attı, minder attırdı, oturttu bizi ilginç bir sohbet oldu orada. Oğul dedi hep sazı siz size çalıyorsunuz, bize niye çalmıyorsunuz. Dedik, nine ayran içmeye geldik dedik, dedi saz çalmazsanız ayran yok size. Orada ilginç bir şey çıktı, Sevgili Ayhan can. Öyküsünü yazmaya kalkıştığımız şey oydu. Nine bize ayran vermedi iyi mi? Bizi sıraya çekti özellikle de bana soruyor. Şimdi kadıncağız ayran vermeyeceğim dedi, size, neden dedik, oturun dedi bir hesap verin bakalım. Bana sordu özellikle nedendir çenem herhalde çok ki, dedi ki oğul sana bir sorum var, buyur nene, dedim. Sen nerelisin dedi, Ankaralıyım, Kırıkkale Keskin dedim, şimdi Kırıkkale oldu. İlk soruyu sordu, anan ekmeği nasıl yapardı? Kadın bir şey yakalamış, kültür ortaklığı var ya, kültür benzerliği. Ben kısaca ekini tarlaya ektin, biçtin, yetişti, sürdüm, savurdum, unu öğüttüm getirdim çuvala, büyük çuval, harar filan… Dur dedi, orada harar bizde de var dedi, unu aldım harardan kışın ekmek yapacağız yufka ocak dedim tezeği sacayak o bizde de var. Unun altına serilen, yakılan ateş kültür ortaklığı, dedi ki, oğul bizde de bunlar var, siz dedi, ay tutulduğu zaman ne yaparsınız, dedim ki teneke çalarız, silah atarız filan biz de de var… İşte ocak, külliye, ayak yoluna gitmek, cin çarpar filan şeyi anlattı kadın. Şaman geleneğinden gelen dedi bunlar bizde de var. O zaman dedi, niye bize saz çalmıyorsunuz ayrı gidiyorsunuz, biz ta oralardan yürüyerek geldik, bunun için bize Yörük derler oğul, biz de aynı canız, biz de aynı kanız ne farkımız var bizim? Nesimi’ye dedi ki, sen de bir saz çal bakalım, rahmetli curayı aldı güzel bir deyiş okudu. Gelinler getirin ayranı gayri, dedi. Ayranlar geldi, işte sana bir anı.

Her şeyin bir öyküsü var aslında hayatta. Sizin bazı şiirlerinizin de öyküsü var.

Zaten çoğunun var. Şimdi orada kadın Anadolu rengini ortaya koydu. Biz dedi, akrabayız oğul akraba. Bakın şimdi onun için ben Alevî, Sünni vs. denildiğinde Arap kültürünü yaymak isteyen Alevîlere karşı oldum hep, şiirlerimde de gördünüz belki. Anadolu Alevîliği ben de ağır bastı, çünkü ben köyümde onu doya doya yaşadım.

Doya doya yaşadınız çevrenizdeki Alevî/Bektaşi köyleri hangileri?

Bir Hasan Dede var bize yakın. Onun dışında Haydari Sultan’a bağlı olan Keskin’in 72 pare köyü var, bizim köyle 73 pare köy, Keskin’i araştırdığımda 73 pare köyün iki tanesi Bizans’tan kalma. İkisi de benim köyüme yakın, birisi Cebat Ovası bir de Konur Köyü diye, onun dışında 72 pare köy, 70 pare köy, Hacı Taşan’ın da anlattığı gibi Bozlaklarında Cerit, Yörük, Avşar birliklerinden oluşan köyler. Hep Arap olmayan köyler. Şimdi ne yazık ki gelin görün hepsi asimile olmuş, tamamen Emevi inancını benimsemiş. Hatta Haydari Sultan’a bağlı 14 tane köy var aslında. Yusuf Dede anlatırdı, oğlum derdi, Köprü Köyü’nden tabii biz dağda otururken bizim köyümüzün yeri dağın başında.

Hangi köylerdi bunlar?

Köprü Köyü, Danacı Ovası, Cerit Kalesi, Karakeçili, o dağın dibinde belli köyler var. Gelin görün ki bugün tamamen asimile olmuş.

Başka hangi köyler var?

12-13 tane köy var.

Hangileri, hatırladığınız isimler?

Hayli kalabalık köyler mesela Esat Numunlusu, Gerit Numunlusu, böyle köyler var ki isimleri de belli. Dede Köyleri var, Baba Köyleri var hepsi bitmiş. Keskin’in yetiştirdiği şair ve ozanlar da var.

Kimler mesela?

Şu anda anımsayamıyorum ama, sonlarından Kul Rabia’ya var, Nebi, Kul Rabia’nın köyü Alevî / Bektaşi köyü ama gel gör ki…

Neresi dediniz.

Cin Ali Uşağı Köyü. Ankara’da yedik taze meyveyi diye bir türkü vardır. Meşhur türkü o türkünün sahibi olan kişinin de kız kardeşidir.

Ozanlık nedir, geçmişten günümüze ne yapmıştır ozanlar, şimdi ne haldedirler, gelecekte ne olacak halk ozanlarının hali?

Halk ozanları, bence çok şey yapmıştır, neden? Başa döndüğümüzde Dede Korkut’u ele aldığımızda ozan ekonomik çıkar gözetmeden, o sevdayı ona kim vermişse Tanrı mı vermiştir, içinde yaşadığı toplum mu vermiştir, o sevdadan yılmadan şuraya gelmiştir. Bazen idam olmuş, bazen yanmıştır, bazen tutsak olmuştur, ama bu güzel felsefeyi bugüne taşımıştır. Bunu bence dedelik kurumunu bazı dostlarımız zaman zaman eleştirirler ama ben karşı çıkmadım. Dedelik kurumu ve ozanlık kurumu ikisi çok önemli yandaş olarak hizmet yürütmeli.

Ben onu soracağım, dedeler, ozanlar, zakirler birileri mi bölmüş bunları, bunlar aynı kök değil mi? Ya da yakın olması lazım değil mi, birbiriyle, bu insanların tanışmaları, kaynaşmaları, ortak üretmeleri gerekmez mi?

Şimdi güzel can, tabii eski misyonunu dedelik de yitirdi zaten. Örneğin bana Hacı Bektaş Derneği’nde görev yaptığım sürece hep dede diye geldiler. Ben bunu dışlamaya çalıştım niye, dedeliği beğenmediğim için mi? Belki o misyonunu yitirdiği için. Bilimsel bir kişi olmalıydı dedeler, eskiler bilimsel olmasa da örneğin benim kendi dedemi anlattığımda 1945’li yıllardan 90 yılına kadar benim köyümdeki o çevre köylerdeki diyaloğu iyi kurabildik, barışçı bir diyalog kurduk, bugüne taşıdı, getirdi. Yanında yetişen aşıklarıyla beraber. Ben de dede çocuğuyum ama orada değilim, yani. Hatta Hacı Bektaş Derneği yeni kurulduğunda bizim Kırıkkale’nin köylerinden bir kadın bakıyor ki, Haydar Sultan evlatlarından birisi var. Kapmış çocuğunu bana getirdi ben canlı şahidiyim bunun. Orada da görevliyim, buyur bacı dedim, dede dedi, buna bir oku. Bakın şimdi ilginçtir bu, cebine de iki tane kağıt para koymuş, iki tane 50 binlik koymuş dedim ki, otur bakayım şuraya, birkaç tane de ziyaretçi var. Yüksek sesle dedim ki, bacım niye getirdin bu çocuğu, dede bu çocuk hasta, sizin köye gitmemiz gerekiyor, Haydar Sultan’a, Türbe’ye ama gidemedik dedi, sen buradaydın sana getirdik. Oturttum bacıyı oraya, bakın, dedim, ben dede filan değilim, o köylüyüm ama sonra, dede de olsam benim yapacağım dua bu çocuğa bir şey vermez bak kardeşim paranı cebine sok bu çocuğu da al doktora veyahut hastaneye götür. Sanırım dedelik kurumunun eleştirilen yönü buydu. Ha biz buna belki zamanla karşı çıktık neden? Şimdi Ayhan Can, güzel can bilgisayar mühendisi olan bir Alevî genci, o Alevî dedesinin üç tane olayının dışında anlattığını kabullenmekte zorlanır. Ama neyi kabulleniyor genç, toplumsal barışı, toplumsal paylaşımı, toplumsal mahkemeyi, yargılamayı benimsiyor. O da var zaten Alevî ibadetlerinde, Alevî cemlerinde. Bizim dedelerimiz şunu yaptı zamanında belki gittiler üç beş kuruş toplayıp gelip dedelik kurumuna zarar da verdiler. Ama bunu yapmayan güzel insanlar da vardı, örneğin benim köyümde Yusuf Dede benim ailemde iki tane dede vardı, görgülemeye giderdi, görgü yapmaya giderdi. Hanımın amcası vardı, Hasan Dede vardı o gidip toplardı, bayağı da para biriktirdi, Kırıkkale’den arsa vs. aldı. Hepsi gitti, çocuğu da yoktu. Benim hanımıma kalacaktı mal kalsaydı iyiki kalmadı. Ama Yusuf Dede’yi gelip götürürlerdi, onun başka bir şeyi vardı, beni etkileyen yönü şuydu, akrabalığın ötesinde ben iki defa da onunla Sungurlu’nun köylerine gittim. Orada biriken hakkullah deniliyor, onu çağırır köyün yaşlı kişisini ya da muhtarını onun huyu öyleydi der ki, oğul bu köyde muhtaç olan kimler varsa lütfen bunu dağıtın. O da öyle bir dedeydi, ben o kuruma saygı duydum hep. Dedelik kurumu öyle olmalıydı, ozanlık da bu olmalıydı.

Peki nasıl koptu ve ozanlar nasıl, niye eski işlerini yerine getiremedi? Toplum değişti tamam ama ozanlar da değişti herhalde biraz.

Vallahi bana bu şiirleri neden direkt söylüyorsun, yazıyorsun diye, bir soru soruldu. Galiba sorunun cevabı herhalde burada ortaya çıkacak siz sormadınız ama ozanlar neden, ne yapıyor, ne yaptılar, ne yapmalı diye? Ben bir şey söylemeye çalıştım hatta dediler ki ben eleştirildim, bilim, sanat ve dil ustaları tarafından senin şiirlerinde ustalık, sanat biraz az söyleyeceklerini direkt söylüyorsun neden, dediler. Bunu beceremediğin için mi, böyle yazdığın için mi, direk söylüyorsun, bilerek mi direkt söylüyorsun, dediler? Sizin sorunuza sanırım cevap orada çıkacak ortaya. Ben de dedim ki bakın, o halkla da bağlantılıyım. Dede Korkut’tan günümüze kadar, Dedem Korkut, Pir Sultan, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal hatta Nasreddin Hoca besletmiş bu topluma, bu toplumun galiba algılaması biraz daha var ama hicvi pek anlamıyor herhalde hicvi seviyor, edebiyat olarak seviyor ama uyanması, algılaması geç. Onun için ben örneğin Susurluk Destanı’nı yazarken direkt söyledim, bağımsız bir yargıç olsaydın, diye başladım, Susurluğun içerisine bir sürü şey sokmaya çalıştım. Belki sanat estetiği az ama anlatılması gereken bazı olaylar vardı.

Onun için halk ozanları artık çağdaş şiirde olduğu gibi gül, bülbül gibi vs. filan değil, bugün bir şey varsa, şurada da gördüğümüz gibi kurt ile kuşa bir sualimiz var şiirlerinde olduğu gibi artık bunun direkt söylemenin zamanı gelmedi mi güzel can. Kardeşim 59 yıldır memleketi batırdınız ya. Bundan sonra akıllı olun size soruyoruz yani bu halkın adamca yaşaması gerekir. Bence halk ozanları bugün artık söylemeli bunu, halk da bunu anlamalı.

Yani süslemeden, yalın bir şekilde yazmak. Şunu kabul etmek lazım günümüzde çağdaş şairler olsun, halk ozanları olsun toplumsal sorunları da dile getirdikleri şiirleriyle öne çıkıyorlar. Kişisel, sevgi, doğa, aşk, gökyüzü, ülke. Değişik sevgi temalarını da işleyen şiirler var. Siz her ikisinde de bu yalınlığı savunuyorsunuz.

Belki orada kurtulamadığım bir şey var benim. Bir doğayı anlatırken, toplumdan kurtulamıyorum kendim, toplum bende ağır basıyor.

Toplumsal temaların yoğunlaştığı şiirleriniz fazla?

Şimdi bir Gökbük’ü anlatırken Gökbük’ün de sorunları var yani. Gökbük hep göründüğü gibi öyle yeşillik, içinden çay akan, balıkları olan falan bir doğa güzelliği olan bir Gökbük değildir sadece.

Yani dünyaya ve yaşama sorunlarını ön plana çıkararak bakıyorsunuz, öyle diyebiliriz.

Bence öyle olması gerekiyor ya da. Ben ondan kurtaramadım kendimi.

Kurtaramadım değil, herkesin özgünlüğü orada, herkesin bir yapısı vardır.

Sevgilimi anlatırken ben toplumsal konu ağır basıyor. Çünkü sevgilim ya da ben, toplumdan ayrı da değiliz.

Peki sizi yorduk.

Estağfurullah.

Çok sağolun, ağzınıza sağlık sizi tanıdık, sizi sevdik, çok güzel, çok mutluyum bugün peki sazlar nasıl konuşur, konuşur mu sazlar?

Sazlar konuşur, şöyle eğer bülbül az olan bir bahçeye girerse öter, ötmesini bilir. Ancak ben son şiir olarak bir şey söyleyeyim.

Evet.

 

Birbirimiz anlamadan kınadık

Boştan yere buna küsüldü dostlar

İhtiyar değiliz ya neden bunadık

Dostça merhabalar kesildi dostlar

 

(Sizin bu son sorunuza galiba cevap bu olacak herhalde. )

 

Toros Dağları’nın sulak yaylası

İnsanın kendidir kendi aynası

Birlikten öteye yoktur çaresi

Neden ensemize basıldı dostlar

 

Keskinli Haydar’ın bozuk zamanlar

Bizi ancak bizden olanlar anlar

 

(Derviş Kemal’a bir gönderme var. Bizi ancak bizden olanlar anlar o sözcükte onun bir şeyi var. )

Birlik olun diyen güzel insanlar

Hallacı Mansurca ya da Pir Sultanca asıldı dostlar. Ozanın asıl görevi birleştirmektir. Söylenecekleri artık direkt söylemek zamanı geliyor. Çünkü bunu Dedem Korkut söylemiş, Yunus söylemiş, Nasreddin Hoca, daha niceleri bahsetmiş bunlardan.

Bu gerçek sözlere kızmışsan eğer gelme diyor, Derviş Kemal.

Buradan ona da bir selam olsun, sevgilerim olsun, özledim.

9 Mayıs’ta Uzunköprü’deydik, biz biraz geziyoruz, Hakk yardım ederse daha da gezeceğiz.

Bir daha giderseniz kucakla benim için.

Gezeceğiz, Trakya’ya da gideceğiz, gücümüz, ömrümüz yettiğince araştırcağız, gezeceğiz, güzellikleri derleyeceğiz. Ağzınıza, dilinize, sazınıza sağlık.

Ayrıca da böyle güzel uğraşan, bu güzel zahmete katlanan, buraya kadar gelen sen güzel dosta da sevgiler sunuyorum.

 

Söyleşi; AYHAN AYDIN,  02.06.1999, Antalya

 

ESERLERİ

Toplu şiirleri ilk kez bir lisans tezinde yayımlandı:

T.C. Pamukkale Ü. Fen Edebiyat Fak. , T.D.E.B. , Lisans Tezi, Dilek Doğan, Keskinli Aşık Haydari (Kaya Özlük), 1998, Denizli

 

ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER

Berrak Denizimiz Gölümüz Bizim

 

Dünya 333 alem bizi görmek dilerse

Dostlukla uzanır elimiz bizim

Ülke de cihan da sulhü yeğlerse

Barışa açıktır yolumuz bizim

 

Anadolum medeniyet beşiği

Misafirler bu ülkenin aşığı

Kültür mozayiği verir ışığı

Kolay anlaşılır dilimiz bizim

 

Dünya iyi tanır onu her yerde

Onun düşüncesi tüm eserlerde

Yaşar Ankara’da Anıtkabir’de

Mustafa Kemal’dir ulumuz bizim

 

Zarar gelmez insanların merdinden

Seksen ilden Edirne’den Mardin’den

Çokça turist gelsin hem de her dinden

Berrak denizimiz gölümüz bizim

 

Bektaş Veli Koca Yunus Mevlana

Hoca Nasreddin’den Veli Bayram’a

Kaygusuz’la Koca Haydar Sultan’a

Yesevi’den gelir kolumuz bizim

 

Tarih boyu Antalya’dan okunur

Korur onu gözü gibi sakınır

Tezgahında heybe kilim dokunur

Göz nuru el işi halımız bizim

 

Saymakla biter mi yurt güzelliği

Her yörenin vardır bir özelliği

Bir de bırakırsak senlik benliği

Yeşile dönüşür çölümüz bizim

 

Nazım ustamızın tatlı dilinden

Karacaoğlannın sazın telinden

Dadaloğlu Köroğlu’nun yolundan

Ahi Evran dedi halümüz bizim

 

Havası güneşi yaylası köyü

Cennettir her yanı devası suyu

Keskinli Haydar’ım anlat doğruyu

Güzel Antalya’dır ilimiz bizim

 

Karınca Dayı

 

Uzat ki elini öpeyim hele

Sen bize hoş geldin Karınca Dayı

Sakın sözüme gücenme nola

Köyden biraz haber sorunca dayı

 

Galiçini ektiniz mi de hele

Bağ bostan iyi mi geldi ne hale

Yeter Ana daha bakar mı fala

Tekke’nin ardına varınca dayı

 

Fakir Ali şu Keskin’e vardı mı

Hastaydı derdine çare buldu mu

Parası var mıydı ilaç aldı mı

Sıhhiye iğneyi vurunca dayı

 

Rahmetlik Kamber Emmi varıdın

Çok hoş bir insandı dosttu yar idin

Zöhre Bacı’ya da motor derdin

Sığırı kumluğa sürünce dayı

 

Kör Bayram’la Umman’dan ne haber

Sultan Bacı Nuh Emmi’yle ne yapar

Üssüğnen Arif fazlaca atar

Elleri beş on guruş görünce dayı

 

Cıbırın Sülemen Allının Kazım

Durmadan çalışır kışın ve yazın

Şeytanla dadaşın neyine lazım

Harmana parsulkar girince dayı

 

Gine buyanlımı Bağrek’in taşı

Çirli Musa ile Talip Onbaşı

Dayının Ali’de bulunca beşi

Koşar mı zarları görünce dayı

 

Hastaydı Tülek Ahmet öldü mü

Ayağının birine çorab buldu mu

Abdurrahman Çavuş ıslah oldu mu

Kırığın kaleye varınca dayı

 

Anlat hele dayı hastadan sağdan

Orman tükenmesin o güzel dağdan

Keklik asarından inenin çöğden

Topal Veli daşı kırınca dayı

 

Af dilerim dayı ettimse hata

Dağda avlanır mı Selim’le Mete

Böğür tarla burçulu konurdan öte

Kınalı tavşanı vurunca dayı

 

Haydari’yem köyüm kardeşim benim

Küsmen bana ismin unuttuklarım

Bütün insanları kardaş dilerim

Gerçekler bu sırra erince dayı

 

El Kapusunda

 

Acılar ekmeğim umut katığım

Yaban ellerinde el kapularında

Sevgi denen şeye hasret kalmışım

Yaban ellerinde el kapularında

 

Feleğin çarkına böyle takıldım

Küçük yaşta ağalara satıldım

Kaya Özlük idim Haydari oldum

Yaban ellerinde el kapularında

 

Turnalar

 

Katarını çekmiş Güneydoğu’dan

Kırıkkale üstünden geçin turnalar

Bağreğin göğsünde Haydar Sultan’a

Kuyudan suyunu içen turnalar

 

Ne güzeldir Kızılırmak boyları

Avcının yüzünden kırgın toyları

Misafirseverdir bütün köyleri

Keskin’den de konup göçen turnalar

 

Deneğin başında Kırklar Mekanı

Cılbak Ali ile Haydar Sultanı

Bir de güzel Üstat Hacı Taşan’ı

Uğrayıp perdesin açın turnalar

 

Bir er vardır Çelebi’de mekanı

İsmi Halil Dede Bostanı

Büyük olur Hasan Dede canı

Kırmızı şarabın için turnalar

 

Keskinli Haydar’ım bugünler geçer

Elbet bir gün benim gülüm de açar

Irgatlar birleşir mahsulü biçer

Pirinci mercimekten seçin turnalar

 

Yıkıp Geçmedim

 

Sözüm sana değil Mihneti Baba

Uğrayıp evine yakıp geçmedim

Sırtımda taşıdım hep yırtık aba

Eğip de kaşımı yıkıp geçmedim

 

Uslu idim babam döndü deliye

Felsefesi güzel Bektaş Veli’ye

Bir arzuhal yazdım Merdan Ali’ye

Sırrın açıklayıp döküp geçmedim

 

Yediği sofraya tükürmez mertler

İkiyüzlü olur her an namertler

Hani var ya çıkarcı itoğlu itler

Yiğidin kolunu büküp geçmedim

 

Hasan Hüseyin’le Fikret Otyam’ı

Bunlarla tanıdım ben o yanmayı

Ekmeğinizi yedi incitti canı

Açılan sofraya geçmedim

 

Bir daha dünyaya gelirsem eğer

Seçerim insanı hep birer birer

Masası eskiymiş bilemedim meğer

Tilki kümesine pusup geçmedim

 

Kendiyle musahip olmalı ozan

El bel dile sahip olmalı canan

Verildiği ikrarda kalmalı insan

Bindiğim ağacı kesip geçmedim

 

Keskinli Haydari söyleyip durma

Rezalet pek çok gönüller kırma

Doğru bildiğinden tavizler verme

Daha kinim çoktur kusup geçmedim

 

Mihneti kardeşim yorgun Haydari

Sahte dost elinden vurdun Haydari

Kendi kendisiyle dargın Haydari

Durum böyle iken küsüp geçmedim

 

Ben Ozanım Anadolum

 

Tasavvufta Yunusuz biz

Ben ozanım Anadolum

İsyanlarda Pir Sultanız

Ben ozanım Anadolum

 

Taassubu yenebilen

Türkü türkü Karacaoğlan

Köroğlu’nun sazın çalan

Ben ozanım Anadolum

 

Toroslar’ın sert yaylasından

Dadaloğlu’nun dilinden

Nazım ustanın telinden

Ben ozanım Anadolum

 

Hem savaşta hem barışta

İnsanlık için yarışta

Mahzuniyem ben Maraş’ta

Ben ozanım Anadolum

 

Nesimiyim Akarsuyum

Yakıldıkça artar soyum

Hem Gültekin hem Veysel’im

Ben ozanım Anadolum

 

Yüz senede akmaz kanım

Hakk bendedir ben insanım

Daimiyim Çırakman’ın

Ben ozanım Anadolum

 

Dost Haydari halkın dili

Anadolum ozan dolu

Dünya bahçesinin gülü

Ben ozanım Anadolum

 

Gelemez miyim

 

Arzuhalim vardır gül yüzlü dosta

Bir ustaya çırak olamaz mıyım

Gözettim yolları gelirsin diye

Seni hoşlamaya gelemez miyim

 

Merhabam var Şimşek ile Hasgül’e

Yazıcıoğlu bunu getirse dile

Gül olsan feryadı versem bülbüle

İyi bir bahçıvan olamaz mıyım

 

Keskinli Haydar’ım akını bulsam

Musa Seyirci’yi yanıma alsam

Erenler pirinin darına varsam

Dostluğun yanında ölemez miyim

 

Koca Veysel’e

 

Bir Türkmen kocası koca bir çınar

O büyük ağacın dallarıyız biz

Yakılsa da yeşili bu toprakların

Ekmeği üreten çölleriyiz biz

 

Yunus’lardan gelir Veysel’in soyu

Ne güzel anlatır şehiri köyü

Eli öpülesi Anadolu’yu

Toz duman kaplamış yollarıyız biz

 

Misafiri vardır gönül köşkünde

İnsan vardır doğa vardır aşkında

Enel Hakk’ı anlatırdı meşkinde

O koca ustanın dilleriyiz biz

 

Görmese de gözü önde giderdi

Şu gören bizlere çok şeyler verdi

Türkü türkü destan destan bu yurdu

Sazında mızrabız telleriyiz biz

 

Verimli bir topraktı sadık yari

Eyüb’ün sırrıydı ozanın sırrı

Sazı petek idi kendisi arı

O dolu kovanın ballarıyız biz

 

Öz Türkçe’den ayırmadı dilini

Bugünkü bizlere verdi elini

Bırakmadı Atatürk’ün yolunu

Böyle bir atanın dölleriyiz biz

 

Ozanlar şahsında büyük ozandı

Daimi Mahzuni o Çırakman’dı

Bazen idam oldu bazen de yandı

O büyük yangının külleriyiz biz

 

Keskinli Haydar’ım Veysel’i gördü

Altmış üç yılında yanına vardı

Köyümün adını mahlasım verdi

Bir büyük bahçenin gülleriyiz biz

 

Abdal Musa’m

 

Akdeniz üstünde Toros yaylası

Mor menekşe açar gül Abdal Musam

Destan destan durur yürekte sevdam

Türkü türkü yaşar dal Abdal Musam

 

Akçaeniş Köyü’ne yolum uğradı

Bir ok değdi ak sinemi dağladı

Dost seyircim araştırdı aradı

Hoş oldu hatıralar hal Abdal Musam

 

Yüreğim soğutur yörük ayranı

Tahtacı güzeli sardı yaramı

Birlikte kutladık bunca bayramı

Ta evvelden böyle yol Abdal Musam

 

Bozkırların Uçar Su’ya yaslanır

Sevdalı bağrında ceylan beslenir

Başı darda kalan sana seslenir

Aşiret zordadır gel Abdal Musam

 

Tahtacı obası yörük yaylası

Keskinli Haydar’ın gönül sevdası

Arının gayreti birlik davası

Muhabbet bu yüzden bal Abdal Musam

 

Bağımsızlık Ve Özgürlük

 

İstanbul Samsun Sivas Ankara

Bağımsız bir vatan kurdu Atatürk

Halkının gücünü öz benliğinde

Kurtuluş savaşı verdi Atatürk

 

Savaş deyiminden anlama yanlış

Bunda temennimiz mutlaka barış

Bu yurdun toprağı asla bir karış

Verilmez kimseye derdi Atatürk

 

Başkent Ankara’ya meclisi kurdu

Az zamanda çok işleri bitirdi

Peşi peşine devrimleri getirdi

Mazlum uluslara yardı Atatürk

 

Halk evleri kurdu sanat üretti

Dil Tarih Kurumu temeli attı

Sanatçıya büyük övgüler etti

Her güzel sanatta vardı Atatürk

 

Kağıt kalem yetmez övgüne Atam

Bağımsız ve özgür olmalı vatan

Keskinli Haydar’ın özünde yatan

Ozan yüreğimde yerdi Atatürk

 

 

Salıver Gitsin

 

Gönül aşk atına binip de gitmeye

Bırak dizginleri salıver gitsin

Vefasız yar ile pazarlık etme

Kamil dükkanına dalıver gitsin

 

İncinirsen sohbet kurma caniyle

Ev sırrına gelir bin türlü hile

Kamil insanlardan gelir mi bela

İlimi mürşidin biliver gitsin

 

Haber anlamazın koyunun gütmek

Ürkek ceylan gibi dağı terketmek

Bir dilim ekmekse çekip de gitmek

Aman ha güzel dost kalıver gitsin

 

Deli gönlüm sakın unutma dünü

Dünden tanımlayan yarını dünü

Hacı Bektaş Veli Şeyh Bedreddin’i

Onların yolunda ölüver gitsin

 

Ahmet Yesevi’nin Türkçe dilini

Dostluk bahçesinin gonca gülünü

Yobaz el değer de kırar dalını

Cesur bir bahçıvan oluver gitsin

 

Kavgaya tutuştum deli gönlümle

Nasıl barışırım kendi kendimle

Keskinli Haydar’ım otur denginle

Seni Hakk’ta Hakk’ı sende buluver gitsin

 

Türkçe Dilimiz

 

Tüm dünyaya anlatayım Türklüğü

Laiklik ilkemiz Türkçe dilimiz

Kafa sol ırkçı filan değiliz

Laiklik ilkemiz Türkçe dilimiz

 

Biz Arap değiliz Türkçe dilimiz

Hakiki mürşitte ilme verdi hız

Tanrı yüreğinde cananımda giz

Laiklik ilkemiz Türkçe dilimiz

 

Taassubu yıktık da yirmi üçte

Şehit dallarıyla yetimler işte

Doğdu batıda Antalya Kaş’ta

Laiklik ilkemiz Türkçe dilimiz

 

Kubilaylar şehit verdik bu yolda

Yağan yağmurlarda kükreyen selde

Yurdun her yanında ilçede ilde

Laiklik ilkemiz Türkçe dilimiz

 

Bu yapının temelin biz ördük

Bir karışı için ne günler gördük

Gaziler yaşattık şehitler verdik

Laiklik ilkemiz Türkçe dilimiz

 

Biz ozanız avaz avaz bağırırız

Çalar sazı coşar türkü çağırırız

Güneşiz biz şafaklarda ağarırız

Laiklik ilkemiz Türkçe dilimiz

 

Keskinli Haydar’ım unutmam dünü

Bu memeleket emek ürünü

Ne kadar anlatsam az gelir

Laiklik ilkemiz Türkçe dilimiz

 

Destan Destan

 

Kor olmak zamanı değil kardeşim

Artık bir arada olmak zamanı

Türkü türkü destan destan bu yurdu

Bir baştan bir başa örmek zamanı

 

Laiklik türküsü çalmalı sazım

Bununla büyüsün oğlumla kızım

Bilim düşmanları cahil yobazın

Kalbinden karayı silmek zamanı

 

Hüsrana gidiyor bu işin sonu

Birlik olsun emekçisi patronu

Birlikte tutalım toy bir düğünü

Bir bayramda davulun çalma zamanı

 

Keskinli Haydar’ım budur niyetim

Eşitçe kazanıp eşit tüketim

Düş Ankara’da sağlam yönetim

Bu güzel türküyü çalmak isterim

 

Dost Yumruğu

 

Yurdumun üstünde kara bulutlar

Askere alındı eşler çocuklar

Memlekete gelmiş emperyalistler

Onun için sıkarım dost yumruğu

 

On dokuz Mayıs’ta Samsun’a vardık

Bir ulus birleştik el ele verdik

Gaziler yaşattık şehitler gördük

Onun için sıkarım dost yumruğu

 

İşgale uğrar mı hiç Anadolu

Buna izin vermez evlisi dulu

Savaşmaktan geçer barışın yolu

Onun için sıkarım dost yumruğu

 

Bu yapının temelini kurmaya

Yeni nesli öğretmene vermeye

Daha uygar bir Türkiye görmeye

Onun için sıkarım dost yumruğu

 

Uğraşımız irticayla terörle

Soyguncu çetesi mafya el ele

Buna izin vermeyiz biz bile bile

Onun için sıkarım dost yumruğu

 

Nasıl avladılar bunca ceylanı

Sahil yağmalayıp orman yakanı

Peşkeş çektirmeyiz güzel vatanı

Onun için sıkarım dost yumruğu

 

Memleket emanet genç nesillere

Mustafa Kemal’den kaldı bu töre

Eski kafalarla kapanmaz yara

Onun için sıkarım dost yumruğu

 

Bugüne zor geldik hey bir ahmak

Anıttepedeki yaşayana bak

Keskinli Haydar’ım olamaz tutsak

Onun için sıkarım dost yumruğu

 

KAYNAK: Günümüz Alevi Ozanları, Ayhan Aydın, Sayfa: 338-367,

CEM Vakfı Yayınları, İstanbul 2004