HÜSEYİN YORULMAZ

(Ozan Seyfili)

AYHAN AYDIN

 

Halk ozanı Hüseyin Yorulmaz’la Antalya’nın Habibler bölgesinde  Düden Şelalesinin hemen köşesinde bulunan çok şirin ve güzel evinin balkonunda, iki bin yılının haziranında bir söyleşi yapmıştım. Yanımda yine büyük yürek Halk Ozanı  Muharrem Yazıcıoğlu da vardı. İlgimi alakamı kesmediğim, sürekli görüşüp sohbet ederek gerçek bir ezgili yüreğin sıcaklığını hep hissettiğim Ozan Seyfili’nin dünyasına kısa bir yolculuk yapmaya çalışacağız konuştuklarımızla.

(Hüseyin Yorulmaz’la birçok söyleşim ve görüntülü çekimlerim de oldu. En son 2006’da Antalya’da uzun saatler boyunca tüm yaşam serüvenini ve sazının gücünü gösteren çekimlerim olmuştur. Ayrıca yazılı olarak sorduğum sorular da yanıtlar vermiş, Cem Radyo’da da program konuğum olmuştu. En son 2006’da Antalya’da, Akdeniz Simge Yayınevi tarafından Gerçeğe Hü isimli şiir kitabı yayınlanan bu büyük emektar sevgili ozanımıza sağlıklı uzun ömürler diliyorum.)

 

Sevgili dedem Hüseyin Yorulmaz, Derviş Cemal Ocağına bağlısınız, Antalya’da oturuyorsunuz.

Esas nerelisiniz, nerede doğdunuz, nasıl bir ortamda büyüdüğünüz? Ben 1943 senesinde Erzincan’ın Tercan kazasının bir köyünde doğdum. Köyümüzün ismi Çadırkaya eski ismi Pekeriç. Fakat biz burada ortakçı denilen ağanın yanında göçebe şeklinde gidip ortakçılık yapardık. Biz 7 nüfusa sahip bir aileyiz. Asıl kökenimiz Derviş Cemal Ocağı, Hozat’tan geliyor. Hozat’ta yerimiz yurdumuz var. Fakat oradaki göç Yavuz Sultan döneminde başlıyor. Büyük dedem Seyit İbrahim, Şah Hatayi ile beraber Erdebil’de cem törenlerine katılıyor. O dönemdeki Alevi etkinliğine büyük katkısı olan Şah Hatayi’nin yanında dervişlik, ozanlık yapıyor. Tercan’a kadar geliyorlar bunlar.

Yavuz gününde Şah Hatayi ile beraber bir savaş neticesinde takibe uğruyorlar bu insanlar köyünü terk edip Erzincan’a gelip yerleşiyorlar, köyden köye kalıyorlar.

Bizim hüccetimiz taliplerimiz, dedelik hüccetlerle şecerelerle değil, talip ile yol erkan ile sürülür.

İşte biz bu yolu süren günümüze kadar gelen insanlarız. Hiç göbekten göbeğe ara verilmemiş Şah Hatayi döneminde cemler Erdebil’de yaşandığı gibi bizde de sürmüş gelmiş, araya hiç göbek girmemiş.

Ben Seyit Mehmet Akkol dedemin yanında yetiştim. Babam onun amcası olmasına rağmen bizde el ele el Hakk’a var, biz de onun talibiydik.

Lokmasını, niyazını, kurbanını alırdı babam da kendisine çok saygı gösterirdi biz de onlardan öğrendik bu geleneği.

Alevilik’de yaşam bir inanç boyutudur, bu inanç çok güzel bir inançtır. İnsanların inançları ile beraber, duyguları ile beraber ürettiğini beraber paylaşan bir inançtır Alevilik. İnsanlar elinde lokması ile beraber ceme geliyor, cemde gülbengini alıyor, duasını alıyor, bütün oradaki canlarla getirdiğini paylaşıyor. Ceme giren kişi diğerlerinden rıza alamazsa, eğer o cemde onun hakkında bir davacı varsa o lokma yenilmiyor, o lokma ne zaman rızalık alınırsa o zaman yeniliyor. Biz bu güzellikler içinden geldik, biz bu kültür içinden geldik.

Bu kültür içinde gelen insanlar şehir kültürüne alışamıyor bir yabancılık çekiyor.

Ben Antalya’da cemlere ağırlık vermek istedim, elimden geldiği kadar buradaki dostlara cem kültürünü tanıtmaya çalıştım hala da çalışıyorum.

Köyden kente gelen Aleviliğin yaşam biçimleri cem ile oluyor, fakat kurumlarımız ceme sıcak bakmıyor.

Yöneticiler ile dedeler arasında bir şey var ki, bu sorunlar aşılmadan topluma hizmeti tam yapamayız.

Dedeler ve bağlı ocaklar; geçmişteki Emevi ve Abbasi dönemindeki Ehlibeyt’in uğradığı haksızlıklar dışında da, günümüz koşullarında onların çekmiş olduğu sıkıntılara değinen olmadı.

Bir de tabii bazı dedelerin kendi sorunları var; kişi dedeyim diyor cem yapmıyor, taliplere gitmiyor, kendi kendine dedeyim demekle yetiniyor.

Ben her ne kadar dede isem, ocakzade isem, cemde yetki aldığım zaman ancak dedeliğimi anlayabiliyorum, ondan sonrası ben de bir talibim, benim de pirim var mürşidim var.

 

Derviş Cemal Ocağı’na bağlıyız dediniz ve kısmen de bilgi verdiniz. Ama kendi ocağınız hakkında başka neler anlatılır? Derviş Cemal Ocağı; Horasan erlerinde Hacı Bektaşi Veli dedelerden geliyor ve Hacı Bektaşi Veli Dergâhında görev alıyor.

O dönemin geleneklerine göre mucize dedikleri şeyleri gösteriyor. O aslında çobanlık yapıyor, dergâhın sürüsünü götürüyor. Dergahtaki hizmetleri almış mı, almamış mı? diye kendisini sınava tutuluyor. Kışın zemheri ayında ona uygulanan sınavı şu şekilde gösteriyor; sürünün kış ortasında ağızlarında birer tane gülle dönüp gelmesi. İşte o zaman kerametini göstermiş oluyor ceddimiz. Yani bir sırra ermiş oluyor. Zemheri ayında gül olmadığına göre, sürünün gelip dergaha girdiği zaman simge olarak hepsinin ağzında gül var. Kışın ortasında “Ya Derviş Cemal! Bu nedir? Sen kemale erdin sen şecereni al git” diyor.

Şecereyi alıp kardeşin biri Hozat’ın Der Cemal mezrasını gidiyor, diğer kardeş Merzifon’da kalıyor, öbür kardeş ise; Erzincan’da kalıyor.

Erzincan’da Şeho Dede dediklerimiz bizim serçeşmelerimiz, Derviş Cemal olarak el ele el Hakk’a, biri birine pir iken diğeri ona rehberdir, diğeri mürşittir.

Cumhuriyetten sonra Derviş Cemal Ocağında el ele el Hakk’a sistemi bozulmuş, herkes dedeyim, deyip sürüyor.

Bizim ermiş türbelerde bulmuş derler, yani bulmuşun altı Tercan’da türbesi vardır.

O yöre halkı türbeye gider adak adar kurbanını keser, ant içerler.

Şeho Dedenin Zurun Köyü diye Erzincan’ın merkez köylerindedir.

 

Kendi soyunuz olarak dedeniz, atalarınızdan neler dinlediniz? Bizim pirlerimiz, mürşitlerimiz geldikleri zaman oturup dinliyorduk. Horasan erlerinden gelip Bulmuşlu Dede’ye kadar aşiret olarak gidiyor. Daha doğrusu oymaktır bizimki.

Oturduğumuz post pirlik postu, serçeşmemiz Şeho Dedeler köken olarak Horasan’dan gelme, Hacı Bektaşi Veli beraber gelip burada yerleşen ve Hacı Bektaşi Veli döneminde de Karadonlu Can Baba ile beraber gelenlerdir, bizim pirlerimiz.

Karadonlu Can Baba Erzincan’a, Seyit Cemal  de Tunceli’ye gidiyor.

Orada amaç Aleviliği geliştirmek. Hozat’ta ilk hanesini kuruyor. Sonra Erzincan Tercan’a geliyor.

Şeyh Hasan Ocağı Tunceli yöresinde çok yoğun ama bunlar Tokat’a, Zile, Sivas, Erzurum’a dağılmışlardır, biz bunlara dede olarak giderdik, daha doğrusu amcam giderdi. Bir kez amcam beni de götürdü almış olduğum hakkullahı orada hasta olanlara, ihtiyacı olanlara dağıttım ondan sonra da hiç gitmedim.

1954’de Aşık Beyhani ile İstanbul’a gittiğimde; Beyhani, Davut Sulari ile beraber bizim köye geldikleri zaman bize misafir olurlardı, onlarla böylelikle tanıştık.

İstanbul’a gittiğimizde dostluğumuz daha da genişledi. Aşık Veysel’in sohbetlerine şahit oldum; bir gün Fırat türküsü söylettiler bize. Herkes Fırat türküsünü söylerken rahmetli Veysel Baba’ya dedik ki; Veysel Baba bir de senden dinleyelim. Dedi ki “kör olam ki söylemem”. İşi espriye vurunca biz de güldük ve yine dedi ki; “niye gülüyorsunuz ben sizin kadar mı körüm, önünüzdeki doğanın güzelliklerini bile göremiyorsunuz, bakın ben nasıl görüyorum” dedi. Küçük yaşta dedelik kurumunun vermiş olduğu cem olayının içinde yetiştim, cem kültüründe diyebilirim ki hizmetleri yerine getirebilecek kadar bilgim var.

 

Tabii ki Ozanlık yönünüz de var?  Ozanlığım da iki kaseti de yurtdışında yaptım. Almanya’da bir kitabımdan 3000 adet bastırdım. Yine 1000 adet de Almanca tercüme etmişti dostlar, onları da Almanlara da verdik.

Yurtdışında örgütlenmede yabancı düşmanlara karşı Türkiye’nin İşçileri adı altında demokrasi mücadelesini ve kendi haklarını savunma için örgütlenmeyi sağladım.

Atik isminde bir örgüt kurdum, örgütün kurucularındanım Türk İşçiler Federasyonu, dolayısıyla yurtdışında güzel bir kitle vardı, büyük bir sevgi seli vardı.

Hafta sonu aynı gün iki yerde gece olurdu ve çok kalabalık olurdu.

Türkiye’ye gelince kendimizi boşlukta hissettik. Çünkü o coşkuyu burada göremedik.

12 Eylül’den dolayı olabilir yada toplumun da böyle bir yozlaşmaya yüz tutmasından dolayıdır bu vurdumduymazlık, ilgisizlik.

Ben Almanya’ya gitmeden önce Erzincan’da köylere giderdik, dostlarımızı ziyaret etmeye. Bizi misafir eden hane sahibi anlardı ki, biz bugün gideceğiz hemen kendi hastalığa bürünürdü. Yani bizi bırakmazdı. Bir gün daha kalalım diye, o sohbetleri yaşamak için. Ama zannetmiyorum ki o sevgi yok olsun, halen vardır.

Ne olursa olsun güzellikler çevremizden boşaltılsa dahi ruhumuzdan alınmadı, yani toplum itibar kaybetmiş ve soğukluk girmiş insanların içine.

Edep haya kalkmış nizam bozulmuş

Erenler sultanı Ali gel yetiş

İtikat kalmamış günahın içinde

Erenler sultanı Ali gel yetiş

Yeminle yalanlar söyler göz göre

Sadık yar kalmamış benzer ağyare

Mazlumlar umutsuz dertli, biçare

Erenler sultanı Ali gel yetiş

Düşkünler oturmuş pir makamına

Yol yolak bilmiyor gidem yanına

Düşman olmuş inancına, dinine

Erenler sultanı Ali gel yetiş

Dara durup mazlum hakkını vermez

Gözünü kan bürümüş önünü görmez

Tabip olsa gelip yarayı sarmaz

Erenler sultanı Ali gel yetiş

İkrar sözdür sözün eri olmaktır

Verilen o söze kayım durmaktır

Yalancı riyakar toplumda çoktur

Erenler sultanı Ali gel yetiş

Hurafe çul çaputu öptürür

Gerçekleri ters yüz yapar saptırır

Seyfili’ye her zulmü çektirir

Erenler sultanı Ali gel yetiş

 

Ali bir simgedir Alevilikte. Ama güzel insanlar, çağdaş insanlar, herkes bir Ali’dir. Bunlar birleşirse herkes kurtulur ama birleşemezse herkes ezilir.

 

Dedelik ve ozanlık iki önemli özellik. Sizde ikisi de var. Ama siz diyorsunuz ki, dedeler ozanları anlamalı, ozanlar da dedelikten haberdar olmalı. Bunların birleştikleri noktalar nerelerdir? Ozanlar, dedeler ve cemler sac ayağının birer ayağıdır, eğer sac ayağının birisi kırık ise hiç kimse üzerinde duramaz, şimdi  o kırıklığı yaşıyoruz.

Ozan, dede ve cem birbirinden kopmuş ayrı parçalar halinde duruyor, bunların bütünleşmesi cem ayinlerinde olur.

Buralarda ozan ve dede kendisini daha da yeniler, talip de onların yeniliğini görerek kendisini yeniler.

Bizim yöremizde bir olay olmuş; iki kişi sürüsünü güttükleri ağanın bir koyununu kesip yiyorlar, ağa da bunları karakola şikayet edip dövdürüyor. Kış olunca dede geliyor… Bunlar jandarmadan dayak yemişler, korkmuyorlar. Ama dededen  de korkuyorlar nasıl cevap vereceğiz?, diyorlar. Dede gelince hemen dedenin karşısına gidiyorlar “dede biz hırsızlık yaptık. Özümüz darda, ağada bizi karakola götürdü dövdürdü, ağanın hakkında davacıyız”, diyorlar. Önce kendilerini ihbar ediyorlar dedeye, sonra da ağayı şikayet ediyorlar. Dede ağayı çağırıyor diyor ki, “bunlar hem kendilerini şikayet ediyor, hem de seni şikayet ediyorlar”. Ağa diyor ki; “bunlar benim koyunumu çaldı”. “Senin koyununu çaldılarsa biz burada hallederdik. Niye bunları mahkemeye verdin? O zaman sen de düşkünsün”, diyor.

Ağa da özünü dara çekiyor ve birbirleriyle barıştırılıyorlar, rızalık alıyorlar, cemi yürütüyorlar, işte bu Alevilikte var. Bizim inançlarımızda talip, dede, pir vardır. Bugün cemevleri bir barış yuvasıdır ve olmalıdır da. Cemevlerinde cemi yürüterek sevgiyi beslersin.

Ben muharrem ayında Antalya’da 18 Nisan’da cem yaptım. 1000 kişi geldi, 400 kişilik yemek hazırlandı, yetmedi, dışarıda mahrum kalanlar vardı. Ve Sünni inançlı insanlarımız da geldiler teşekkür ettiler bize. Biz Aleviliği görerek daha iyi, güzel anlıyoruz sizlerde bu güzellik var şimdiye kadar kendinizi niye ispatlamadınız, dediler.

 

Siz cemi nasıl algılıyorsunuz? Bir yaşam biçimi. Elbette yalvarmak vardır, duygulanmak vardır. Bir kültürü yaşıyorsunuz. Ben öyle bir şeyler algılıyorum ki, cemde yaşadığım o anki şeyi bana haz veriyor, duygu veriyor.

Dünyada sınıflar var olduğu müddetçe, inançlar da var olacaktır.

Ama inanc biraz önce şiirimde de söyledim hurafeye büründürüp çul çaputu öptürmek değil, öpülecek bir şey varsa insanın kendi elidir, kendisidir.

O insan kendi kendine niyaz etsin ki, kendi kendini bilsin. Kişi kendi kendini bilirse Tanrı’yı da bilir, doğruyu da bilir. Bu bilme de sevgiden geçer. Sevmesini bilmeyen kişi, yoz olmuş, insanlıktan çıkmıştır. Yani  sevgi bizim imanımızdır.

 

Halk ozanlığı geleneğini sürdürüyorsunuz, şiirleriniz var. Kimlerdir halk ozanı, halk ozanlığı nasıl doğmuştur? Halk ozanlığının tarihine indiğimiz zaman Dede Korkut’lara kadar gideriz. Bizde halk ozanlığını belirgin bir sisteme koyan ise Yunus’tur. Yunus’taki aştır.

Kopuzu ile dergâhlarda saz çalıp deyiş söylemek her zaman kolay olmamıştır. Yunus hakkında o dönemin şeyhülislamının fetvası vardır, Yunus’u yeren, yazdığı şiirleri yeren fetvalar vardır. Onu bazıları karalamıştır, anlayamamıştır.

Yunus Alevilerin en büyük ozanlarından bir tanesidir.

Hacı Bektaşi Veli Dergâhında ilk sazı çalıp deyişi söyleyen Yunus’tur.

Dergâha girerken güzel de bir deyişi vardır;

 

Şu yalan dünyaya konup göçenler

Ne söylerler ne bir haber verirler

Mezarı başında türlü otlar bitenler

Ne söylerler ne bir haber verirler

 

Kimi üçünde kimi beşinde

Kimisinin tacı yoktur başında

Kimi yedi kimi yetmiş yaşında

Ne söylerler ne bir haber verirler

 

Selçuklu dönemindeki katliamlarda insanlar, ölülerin yanından geçerken Yunus’un şiirleriyle teselli bulurlar. Onun şiirlerinde hem umut vardır, hem de birçok özlü düşünce ve örnek fikirler vardır.

Yunus’un bu dergâha giderken nasıl oluyor da Alevi ozanların içinden sayılmıyor bunu anlayamıyorum. Bu bir eksikliktir.

Şah Hatayi Alevi felsefesini deyişli, düvazlı imamlara çevirerek Anadolu Alevi cemini Şah Hatayi yapmıştır.

Hacı Bektaşi Veli dergâhı kurmuş ama cem sistemini tam otantik ve sazı ile sözü ile Şah Hatayi getirmiştir.

Ben Almanya’dan geldim Türkiye’ye. Bir baktım ve kendi kendime dedim ki; bizi nasıl yönetmişler?

 

Nasıl yönetmişler bizi

Vay haline bu vatanın

Sorunları dizi dizi

Vay haline bu vatanın

 

Hepsi anasının gözü

Zam zulüm haşladı bizi

İMF.’nin tombul kazı

Vay haline bu vatanın

 

Seyfili yurduna düşkün

Derdi çok başından aşkın

Durmuş bakar şaşkın şaşkın

Vay haline bu vatanın

 

***

Her biri bir yerde girmiş kemirir

Memleketi soysuzlardan kurtarın

Hileye başvurup dümen çevirir

Memleketi soysuzlardan kurtarın

 

Her gün bir yolsuzluk büyük hırsızlık

Had safhada utanmazlık arsızlık

Başarı sayılır böyle yüzsüzlük

Memleketi soysuzlardan kurtarın

 

Cephe ile yan yana kinle kol kola

Kanuna saygısız yobaz ukala

Bunlardır vatana en büyük bela

Memleketi soysuzlardan kurtarın

 

Bizim basınımız medyamız var ya

Çete demeçleri verilir furya

Tabanca neymiş tank sıkar oraya

Memleketi soysuzlardan kurtarın

 

Artık memleket medyumların yönetimine düşmüş. Medyumlar yönetiyor memleketi.

Benim şansım ne olacak, reisi cumhur olabilecek miyim?, diye gidip fala baktırıyorlar.

Bu hurafelerden arınmaları için bu kadar söylüyor Seyfili.

 

Seyfili der çeşme başta bunamış

Cuntacı suntacı oraya dolmuş

Ne vurgunlar vurulmuş ne dümenler dönmüş

Memleketi soysuzlardan kurtarın

 

Beyhani nasıl birisiydi? Beyhani’nin eserleri çok güçlü, Alevi tasavvufu ile dolu.

 

Eserleri nerededir? Beyhani’nin eserlerini Nejat Birdoğan kitap haline getirmişti.

 

Kaç yılında? 1972. Beyhani’nin eserleri radyoda geçer. “Yolumuz gurbete düştü hazin hazin  ağlar gönül.” 1945’de Beyhani ile Davut Kerbelâ’ya gidiyorlar, orada çok çileler çektikten sonra Davut bunu bırakıp kaçar, Beyhani orada iki sene kalır.

 

Beyhani’den biraz daha bahseder misiniz? Erzincan’ın Çayırlı Kazası’nda Espiverek Köyü’nde topraksız bir ailenin çocuğu. Ailesi şimdi Çağlayan’da oturuyor. Bir oğlu üç kızı var, bir kızı şeker hastası. Beyhani ile beraber 1971’de yurtdışına turnelere çıktık, uzun süre Almanya’da kaldıktan sonra böbreklerinden rahatsızlandı, benim sigortamla tedavi oldu ama hastanede yatma şansı olmadı çünkü kaçaktı.

Beyhani Türkiye’ye döndü. Ben de orada kaldım. 1972’nin Ağustos ayında aramızdan ayrıldı, böbrek yetmezliğinden. Hakk’a yürüdüğü zaman 40 yaşındaydı. Çok değerli, eşi bulunmaz bir ozan, bir dost insandı.

 

Sizin kendi eserleriniz nelerdir? Bir şiir kitabım Almanya’da 1974’de Aşık Seyfili’den adlı kitabım yayınlandı.

1974’de Senin Benim Göçüm adlı kasetim Almanya’da Minareci Kasetçilik tarafına yayınlandı ve kendi imkanlarımla 1998’de Nasıl Yönetmişler Bizi kasetimin Türkiye baskısına çalışıyorum kendi olanağım yok kaseti çıkarmaya firma arıyorum.

 

12.06.2000, ANTALYA, HABİBLER MAHALLESİ

 

 

Sizce “Halk Ozanlığı” neyi ifade ediyor? Bana göre halk ozanlığı bağlı bulunduğu toplumun yaşam ve kültür biçimini ifade eder.

 

İlk şiir tecrübeleriniz nasıldı? Ne zaman şiir yazmaya başladınız? 1967’de köycek Tercan’da bankaya kredi almaya gittik o dönemde çok ilginç bankada kimin neyi var neyi yok soruyorlardı. Köylüler de büyük umutlarla bankaya gitti fakat umduğunu alamayınca köye dönünce Vartiğin Arkası’nda Çoban Çeşmesi’nde mola verdik, kurulan hayallerin yıkıntısı altında herkes bir yere çökmüştü. Rahmetli Kılauslu Sabri o şaka ve şen şakrak hali ile bana katılıp hadi aşık şu bizim halimize bir şey söyle, demişti. Bu olaydan etkilenerek o zaman toplumsal şiirimi yazmışım, onun farkına 67’de vardım. Aşık Seyfili’den küçük bir kitapçıkta yurt dışında yayınlandı.

 

Bade içme gibi bir durumunuz oldu mu? Bazı aşıkların kitaplarında bade içtim , diye okurdum. Ne diyem ben ne rüyada, ne de gerçekten bade filan içmedim. Gece yatağa yatarken Hızır Baba bana da bir bade ver, diyorum. Ne veren var, ne de içen. Kalkıyorum babamın sazına tangur tungur vuruyordum ama sazdan daha güzel dizeler söylüyordum. Bazen kendi kendime, olan oğlum sen bade içmişsin de farkında değilsin, diyerek kendi kendimle dalga geçerdim. Hadi Boz Atlı Hızır’ı görmedin hatırlamıyorsun, hani elinde kana kana içtiğin kızı da mı hatırlamıyorsun?, der kendimi helak ederdim. Nihayet Aşık Beyhani ile tanıştım. Onun şiir yazmanın bir duygu olduğunu bana söylemesi beni bade ve yar sevdasında kurtardı, bu sefer de güzel şiir yazmaya yöneltti. Beyhani derdi ki, güzel şiir türkü olur.

 

Ozanlıkta bağlamanın yeri nedir? Sazsız ozanlık olabilir mi? Bağlama ozanlıkta bir aksesuardır. Sazsız ozan elinde serveti alınmış fakire benzer. O nedenledir ki diyorum şiir yazmak nasıl marifetse saz çalmakta marifettir. Zaten ben ozanlığı bir yetenek bir kabiliyet görüyorum. İnsanın kendini bir şeye adapte etmesidir. Bu adapte duyguları ifade etmeye yardımcı olur sanat olarak ortaya ürününü verir. Diğer yanda ozan söz yazarı, beste yapan müzik adamı ve şairdir. Gerçek bir ozan yazar, şair, besteci, yorumcu, sanatçıdır bu nedenle de çok duyguludur kırılgandır, öfkelidir. Karlı dağlar gibi de başı diktir. Ozanlık geleneğinden bu mertlik kaleleri feth edilememiş. Ozanların korunması için vakıfları yoktur onların vakıfları halktır.

 

Şiir yazarken özendiğiniz, örnek aldığınız, ozanlar kimlerdi? Şiir yazarken herhangi bir ozanı kişi olarak örnek almadım. Yalnız ozan olmanın bir yerlere bedel ödemek olduğunu anladım. Nesimi’nin derisiyle Pir Sultan Abdal’ın kellesiyle ozanlığın ağır bedeli olduğunun bilincinden çizgimden ödün vermede bulunduğum yerlerde, toplumsal mesajlar verdim kendi halimce. Şunu da belirteyim ki ben ozanlığa bir hobi olarak baktım geçimimi kendi emek gücümle çalışarak kazanmaya uğraştım. Belki yanlış yapmışım ne olursa olsun ozanları ve ozanlığı çok çok seviyorum.

 

Dünyaya bakışınız, insan, tabiat hakkındaki fikirleriniz nelerdir? Doğa cömert, insanlar nankör, insan felaketi doğa afetlerinden daha hazin, daha acımasız. Bilim adamı sayın Işık Aran’ın çok güzel bir sözü var; deprem insanı öldürmez sağlıksız binalar öldürür. Doğa tahribatına karşı önlem alınır insan tahribatına karşı önlem almak zor. Kirli emel ve çıkarlar uğruna dünyada bir saniye savaş durmamıştır. Bölgeden bölgeye, yöreden yöreye veba hastalığı gibi atlamaktadır. Bu savaşların senaristleri neyi nerede harekete geçireceklerini çok iyi biliyorlar. Gerçek acı çekenlerden daha dertli görünerek sahte gözyaşları dökmesini biliyor. Savaşı çıkartıyor. Barış meleği pozuna bürünerek yine savaşla akan kanı durdurmak istiyor. Onun acısı dinmeden bir başka acı çekmek için dünya kamuoyuna yanıltarak dikkatleri başka yöne çekiyorlar. Yani kedi avıyla oynar gibi savaş ağaları da öyle oynuyorlar. Dünyayı silahlandırarak barışı sağlayamazsınız eğitim öğretim adil bölüşüm ve paylaşımla olur.

 

Yunus Emre, Seyyid Nesimi, Hatayi, Pir Sultan Abdal gibi ozanların şiirlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu büyük usta ozanların şiirlerini benim değerlendirmeye gücüm yetmez, onlar giderken bizlere pırıl pırıl varlık bıraktılar. Onların şiirleriyle ekmek parası kazanıp onlara hakaret eden nankörlerde var. Onlarla gurur duyan ve veli nimetimiz diyen insanlarda var, bu ozanlarımız kendi tarihinin bedelini çok ağır şartlarda ödediler. Ben diyorum ki her Aydın her ulama, her devrimci kendi tarihinin bedelini bilerek ödemiştir.

 

Türkiye’nin geri kalmışlığını nelere bağlıyorsunuz? Beceriksizlik, cehaletten ve yalakalıktan dolayı geri kalmışlardır. Cumhuriyet tarihinin 1945’lere kadar ki tavrını kalkınmada hamle, gelişmede yükselme, köy enstitüleri ve demokrasi yeni yeni yükseliyordu ki bu kurum ve kuruluşların temeline fesat dinamiti koydular, bağımsızlığı bırakıp mandacılar güdümüne girdiler. Devleti yönetenler dışa bağımlı montaj sanayisine güvendi kendi tarım sanayisini esir etti köylü ettiğiyle geçinemez oldu. Şöyle lüks yaşam içinde değil karnını doyuramadı, ektiği ekinle, tarım sıfır ağalık feodal tarım ve kalkınma zincirle bağlanmış hareketsiz devleti çeteler ve bir takım karanlık güçler ve şeriatçı akımlar kemirip duruyorlar. Bunlardan kurtulmak için devlet erkinde reform yapılması gerekir. Her canı isteyen siyasete atlamamalı bunlar önce kendilerini siyasi ve ekonomi dalında uzmanlaşmalılar. Biz ne yapıyoruz adam mühendis onu sağlık bakanı yapıyoruz; adam avukat onu alıp tarım bakanı yapıyoruz; adam ziraat mühendisi biz onu iç işler sorumlusu yapıyoruz. Ne halk olarak seçeceğimiz insanı biliyoruz ne de seçeni bir dahaki seçimden cezalandırmasını biliyoruz, bu işi parti genel başkanlarına bırakıyoruz. O da seçtirmeden önce istifa dilekçesini imzalatıp cebine koyuyor ondan sonra filan bölgede liste başısın yada parti kontenjanısın, diyor;  işte vay haline bu vatanın.

 

Halk ozanlarının geleceği hakkındaki fikirleriniz nelerdir? Toplumun halk ozanlarına bakışı olumlu, devleti yönetenlerin halk ozanlarına verdikleri en büyük ödül ceza ve baskıdır. Halk ozanının kaseti yasaklanır, konserine müsaadesi verilmez, salon kiraları çoktur. Yöntenler ozanlara hep şaşı bakmışlardır. Çünkü ozan eleştirisini halkın diliyle yaptığı için hemen yerine ulaşıyor, birilerinin keyfi ve uykusu kaçıyor rahatsız oluyor. Bu eleştirileri ozanlar kendi için yapmıyorlar, halk için yapıyorlar. Toplumsal oldukları için de toplumda itibar, siyasilerde tenkit alıyorlar.

 

Halk ozanlarının sorunlarını giderilebilmesi için hangi kurumlar, neler yapabilir? Ozanlara ekonomik destek sağlanması için neler yapılabilir? Ozanların eserlerinin korunması, kasetlerinin, kitaplarının basılabilmesi için neler yapılabilir? Ozanlara gerek halk saflarında olan vakıf ve dernekler, gerekse yerel yönetimlerdeki belediye başkan veya encümen azaları sahip çıkmalıdırlar. En azından ozanlara sanatlarını sergileyebilmeleri için bedava salon vermeliler, diğer konularda da yardımcı olmalılar. Ozanlarda gruplar halinde yurdun dört bir yanında barış ve kardeşlik türküleri söylemeliler, dünya insanlarına barış mesajları vermeliler. 1980’den sonra halk ozanlarında suskunluk ve korku görüyorum. Bu memleket ne kadar yönetenlerinse bir o kadarda biz yurttaşlarındır. Yapılan her eleştiri memleketi batırmaz tersine yüceltir; demokrasiyi güçlendirir kalkınmaya yol açar, demokrasi her insan için yaşama hakkıdır. Bu nedenle demokrasi ekonomiye bağlı kalkınmaya bağlı olarak gelişir. Kalkınma düzeyi yüksek ülkelerde demokrasi kesilmiyor, kazaya uğramıyor. Ben bu yaşıma geleli üç darbe yaşadım. Fakat ne oldu? Aynı tas aynı tarak hesabı; darbelerle yönetim değiştirmek bir şey ifade etmiyor. Kafaların değişmesi gerekir. Herkesin kendi yurttaş hak ve hukukunu bilmesi gerekir ki, her isteyen istediği gibi at oynatmasın bu güzelim ülkede. Vatandaş oyunu iki şekilde kullanma hakkına sahip olmalı. Partiye mi, seçmek istediğin insanı mı, diye seçim yasası çıkarsa demokrasi içinde eşit propaganda yapılırsa işte o zaman ülke kalkınır, mecliste kavga biter, çetelerin yuvası dağılır.

 

Dedeler, babalarla ozanlar arasındaki ilişkilerin daha yoğun olabilmesi için neler yapılabilir?

 

Pir Dede Sultan

 

Gönül adamıdır merdi meydandır

Barış meleğidir pir dede sultan

Hakkı haktan emaneti sürdürür

Barış meleğidir pir dede sultan.

 

Pir gelince hanemizden cem olur

Ne küskün dolanır ne dargın kalır

Gülbenk verilir semah dönülür

Barış meleğidir pir dede sultan.

 

Erenler aşkına sürer yolunu

Rızasız lokmaya vurmaz elini

Şah Hüseyin için verir serini

Barış meleğidir pir dede sultan.

 

El ele el Hakk’a talip orucu

İncitmez keskindir yolun kılıcı

Pir Hacı Bektaş’a ikrar verici

Barış meleğidir pir dede sultan.

 

Cahiller fehm etmez gerçeği görmez

Bu bir aşkı rahtır yada sorulmaz

Rızasız destursuz girsen, girilmez

Barış meleğidir pir dede sultan.

 

Asırlardır böyle bu yol sürüldü

Ne yiğitler gitti ne can verildi

Semahlar dönüldü yara sarıldı

Barış meleğidir pir dede sultan.

 

Dağıldık uzaktan kaldı pirimiz

Dinlenilmez feryadımız zarımız

Seyfili der işte dost ısrarımız

Barış meleğidir pir dede sultan.

 

Sivas

 

Kana susamıştı yezidin dölü

Asmaya, kesmeye doymadı gitti.

Elinden kılıcı kanlı fermanı

Asmaya, kesmeye doymadı gitti.

 

O gün bu gün olmuş akıyor kanım

Ne olur örgütlen mazlum insanım

Sivas’ta yanıyor ciğerim canım

Yüzümüz cihandan gülmedi gitti.

 

Bu kaçıncı kan akıyor Sivas’tan

Görüyorsun kimler sorumlu baştan

Çok can verdik Çorum ile Maraş’tan

Kimse bundan ibret almadı gitti.

 

Ezilen bir halksın devlet korunmaz

Hak adalet lafta işe yaramaz

Safsata sözlere çocuklar kanmaz

Gözüm bir adalet görmedi gitti.

 

Halk ozanı Muhlis, Nesimi Çimen

Onlar yobazlara demedi aman

Bizim beklediğimiz Mehdi saibi zaman

O da inat etmiş gelmedi gitti.

 

Seyfili yüreğim kor kor yanıyor

Başımdan fırtına duman dönüyor

Her gün bir yanımdan yaram kanıyor

Tabip de bir türlü sarmadı gitti.

 

OZAN SEYFİLİ

 

(Yazı ve şiirler Ozan Seyfili, Gerçeğe Hü, Akdeniz Yayınevi, 2006, Antalya, isimli eserden alınmıştır.)

 

1943’te Erzincan/Tercan İlçesi Çadırkaya köyünde doğmuşum. Çocukluğum hem ağaların yanında geçti, yani toprağımız olmadığından başkaların yanında ortakçılık yaparak geçimimizi sağladık. Bu nedenler arkadaşlıklar edinmek benim için hem zor oldu, hem de büyük üzüntülere sevk ederdi beni. En çok Tercan’ın Gözeler köyünde kalışımız beni mutlu etmiştir. Çünkü en uzun orada kaldık. Çok da önemli anılarım var ve babamın mezarı da Gözeler köyündedir. Köyün eski adı (Dejde). Köy çok güzel bir yerde Fırat kenarındaydı; koyun, kuzu yayar, çelik çomak oynardık arkadaşlarla. Köyümüz Fırat kıyısına Fırat’ta köyümüze yakmıştı. Ne yazık ki, şimdi köyde taş taş üstünde kalmamıştır. Bana gurbetin yolu 1955’te o güzel köyde göründü. Ayrılmadan önce köyümüze gelen halk ozanlarından Davut Suları, Aşık Beyhani ve birçokları bize misafir olurlardı. Bu vesile ile gurbete çıktığım o yıllarda İstanbul’da Aşık Beyhani her yönü ile büyük fedakarlıklar yaparak dostluk özverisinde bulunmuştur. 1959’da Şemsi Yastıman, Veysel baba, Aşık Ali İzzet ile tanışmama vesile olan yine Aşık Beyhani olmuştur. Bir gün Yastıman’ın Beşiktaş Çırağan caddesindeki küçük saz dükkânında Veysel Baba, Beyhani ve birçok ozan şiir dinletisinde bana da bir şiir okumamı söylediler ve ben aşağıdaki şiiri okudum.

Bu şiirim üç kıta olup okuduktan sonra Veysel Baba bana bir mahlas gerektiğini ifade etti ve Şemsi Yastıman devreye girerek, ban köyde hangi lakapla çağrıldığımı sordu. Ben de anamın dayım Seyfi’ye benzediğim için beni Seyfo diye çağırdığını söyledim. Şemsi Yastıman o zaman SEYFİLİ olsun, dedi ve üç sefer espiri halinde “Kim Seyfili, kefili kim?” dediler Beyhani dönüşünü döverek üç kez “ben, ben, ben” dedi. Veysel baba gülerek “evladım kefilin de sağlam” dedi. Tabii ben memnun olmuştum, sıradan ellerini öperek teşekkürlerimi bildirdim.

 

Yolcuyum yolumda eyleme beni

Söyle söylenecek sözün var ise

Sizin için yüce dağları aştım

Gel bile gidelim arzun var ise

 

 

Şiirlerinden Örnekler

 

YETİŞ CAR GÜNÜNDÜR

Yetiş car günündür boz atlı Hızır

Ateşler içinde korda kalmışam

Ayan olsun sana ahvalim halim

Halil İbrahimem narda kalmışam

 

Bir divane kulum ağlar sızlarım

Mümkünüm kesildi tutmaz dizlerim

Geleceksin diye yolun gözlerim

Yakup gibi ahuzarda kalmışam

 

Seyfiliyim tez gel sultanım şahım

Dinmiyor feryadım figanım ahım

Dost nedir kusurum, nedir günahım

Hallacı Mansurum darda kalmışam

 

BİR HAL VAR BENDE

 

Bu nasıl gidiştir, giden dönmüyor

Yolcuda bir hal var, yolda bir hal var

Garip bülbül boşa figan eylemez

Bahçede bir hal var, gülde bir hal var

 

Geçip gideceğim, yol vermez dağlar

Fırat hırçın coşmuş, dev gibi çağlar

Emek verdim, meyve vermedi bağlar

Fidanda bir hal var, dalda bir hal var

 

Seyfili çaresiz didindim durdum

Dünyanın kahrında bıktım yoruldum

Efkarlandım, aldım sazım oturdum

Perdede bir hal var, telde bir hal var

 

YAR  BENİ

 

Hasretinden yana yana kül oldum

Ne ararsın ne sorarsın yar beni

Hani demiştin ki tez döneceğim

Ne ararsın ne sorarsın yar beni

 

Yüksek idi serin idi avlumuz

Böyle miydi ikrarımız, kavlimiz

Büyüdü boy verdi küçük selvimiz

Ne ararsın ne sorarsın yar beni

 

Seyfili’yem, haber saldım, aldın mı?

Aradığın umduğunu buldun mu?

Bir haber salmadın bilmem öldün

Ne ararsın ne sorarsım yar beni

 

BAŞIM ALIP GİDEM

 

Başım alıp gidem dağlara doğru

Artık kimse çekmez kahrımı benim

Kurtlar kuşlar susun, sakın demeyin

Kimseler bilmesin yerimi benim

 

Dayadım sırtımı verdim taşlara

Daldım gittim hayallere düşlere

Yalvardım yakardım bilmem kaç kere

Kimseler duymadı zarımı benim

 

Dertli Seyfiliyem, kaynayıp piştim

Denizlerde yüzdüm, ummanlar aştım

Ufacık göletten girdaba düştüm

Hayat hep zorladı sabrımı benim

 

NE BENİ SÖYLETİN

 

Yıllar yılı baskı zulüm altında

Ne beni söyletin, ne bana sorun

Şeyhülislam fetvasını zulmünü

Ne bana söyletin, ne bana sorun

 

Aleviyem, Kızılbaşam, Bektaşi

Gerçeği ne bilsin cahil kör kişi

Kin küfür iftira yobazın işi

Ne beni söyletin, ne bana sorun

 

Yobaza küfürdür, bana imandır

Zalimin elinde halim yamandır

Kırdığı gönüldür, döktüğü kandır

Ne beni söyletin, ne bana sorun

 

Kerbela’da Ehlibeyti kestiler

Şeyh Bedrettin, Pir Sultanı astılar

Nefretini, tüm kinini kustular

Ne beni söylerin, ne bana sorun

 

Seyfili’yim, budur bizim halimiz

Sevgi bizim ikrarımız yolumuz

Küfür bilmez lisanımız dilimiz

Ne beni söyletin ne bana sorun

 

İstanbul, 1993

 

GELDİK

 

Ezeli ervahdan, ulu divanda

Kevser şerbetini içerek geldik

İkrar kapısında ulu divanda

İnsanlığa kucak açarak geldik

 

Edep ile erkân yol öğrettiler

Muhabbet eyledik dil öğrettiler

Dört kapı açıldı, gir öğrettiler

Bin sınavlardan geçerek geldik

 

Hak Muhammed Ali bizim vecdimiz

Horasandan gelmiş ulu ceddimiz

Hoşgörüdür ikrarımız ahtımız

Hacı Bektaş ile göçerek geldik

 

Seyit Nuri Cemal soy ocağımız

Birlik gülbenkleri sevgi ağımız

Bir gerçektir tarihimiz çağımız

Semah döne döne uçarak geldik

 

El ele el Hakk’a sürdük bu yolu

Mansur darındaydık sundular dolu

Erenler ad koydu oldum Seyfili

Hak için bu yolu seçerek geldik

 

MADEN OCAKLARINDA

 

Gün boyu hayat geçer

Gencecik ömrümüzden

Bir dilim ekmek için

Maden ocaklarında

Fabrika dumanında

 

Kocaman bir dağ çöker

Tepemize yıkılır

Götürür çoğumuzu

Kalanı sakat koyar

Bir dilim ekmek için

Maden ocaklarında

 

Hiçbir önlem alınmaz

Tanrı’ya bırakılır

Yuvamız darmadağan

Çocuklar öksüz kalır

Bir dilim ekmek için

Maden ocaklarında

 

Derin derin ocaklar

Ana gibi kucaklar

Gözü yaşlı gelinler

Gelecek diye bekler

Bir dilim ekmek için

Maden ocaklarında

 

Kazmalar ses çıkarır

Özgürlük marşı gibi

Yanar karpit lambası

Bahar güneşi gibi

Bir dilim ekmek için

Maden ocaklarında

 

Seyfiliyim sazım ok

Söylenecek sözüm çok

Göçük gelir can alır

Tedbirlere lüzum yok

Vurguncu çıkar için

Maden ocaklarında

 

NE EMEKLİ

 

Bir işi yoktur elinde

Ne emekli ne aylıklı

Kaderine terk edilmiş

Ne emekli ne aylıklı

 

Çalışmış, sigorta yokmuş

İşveren böyle dayatmış

Yaşı gelmiş olmuş yetmiş

Ne emekli ne aylıklı

 

Hastane kapısında

Sağlık para tapusunda

Sesi çıkmaz korkusundan

Ne emekli ne aylıklı

 

Fabrikaya çuval çeker

Dili tatlı sözü şeker

Kim ne derse boyun büker

Ne emekli ne aylıklı

 

Seyfili söz sırasına

Bir bakan yok çaresine

Tütün basar yarasına

Ne emekli ne aylıklı

 

GEL BACIM

 

Eşin köle, oğlum ağa çobanı

Gel bacım, bu kavga senin de kavgan

Gözlerin kin dolu, bakışın hırçın

Gel bacım, bu kavga senin de kavgan

 

Deniz, Mahir, İbo senin kardeşin

Ölene matem yok, sağolsun başın

Sen de gir kavgaya, yaşat savaşın

Gel bacım, bu kavga senin de kavgan

 

Güneşle kızarsın kızıl ufuklar

Hedefe saplansın atılan oklar

Seyfili kardeşin o günü bekler

Gel bacım, bu kavga senin de kavgan

 

YOKSULLUK BENİ BENİ

 

Ayrı düştüm vatanımdan ilimden

Servetim yok sermayem yok elimden

Bilinmiyor yoksulların halinden

Almanya’ya mecbur ettin yoksulluk

Yoksulluk beni beni…

 

Gözüm kaldı vatanımın yolundan

Kimse bilmez gariplerin halinden

Çekmem bu gurbeti gelse elimden

Almanya’ya mecbur ettin yoksulluk

Yoksulluk beni beni…

 

Seyfili der, vatan bana çok uzak

Seyyah olup kısmet peşine gezek

Kimi kömür yakar bizde yok tezek

Almanya’ya mecbur ettin yoksulluk

Yoksulluk beni beni

Yavrulara hasret koydun yoksulluk

Yoksulluk beni beni

 

ÖLSEM GAM YEMEM

 

Bir çember içinde girsem savaşa

Vurulsam gam yemem, ölsem gam yemem

Ezilen halkımın ben davasında

Vurulsam gam yemem, ölsem gam yemem

 

Emekçiyim yoldaşımı ararım

Eşitliktir, özgürlüktür kararım

Bir maddeyim, her biri işe yararım

Vurulsam gam yeme, ölsem gam yemem

 

Seyfili’yim, yılmak bilmem zulümden

İdam sehpasında korkmam ölümden

Paslı zincir çürüse de kolumda

Vurulsam gam yesem, ölsem gam yemem

 

1973, Weyzlar, Almanya

 

GÖÇ

 

Asırlardır sürüp gider

İşçi köylü yoksul göçü

Ta Asya’dan Avrupa’ya

Sürüp gider yoksul göçü

Bu göç senin benim göçüm

 

Köyden kentten barınmadı

Emek verdik görünmedi

Bize imkân verilmedi

Sürüp gider emek göçü

Bu göç senin benim göçüm

 

Yılmak yıpranmak bilmiyor

Tatil bayramda gülmüyor

Emeğin hakkın almıyor

Sürüp gider yoksul göçü

Bu göç senin benim göçüm

 

Belli her şey hallerinden

Zalim gurbet ellerinden

Arabistan çöllerinden

Sürüp gider yoksul göçü

Bu göç senin benim göçüm

 

Göçmeniz hem göçebeyiz

İnsanlığa sorun, neyiz?

Seyfili der, bir köleyiz

Sürüp gider emek göçü

Bu göç senin benim göçüm

 

GÜNEYDOĞU

 

Şu Güneydoğunun garip başına

Gelenleri gördüm içim sızlıyor

Her kimle konuşsam, kimle dertleşsem

Yarasın saracak bezi gözlüyor

 

Yağmalanmış köyü, malı, davarı

Ona yüz çevirmiş vefasız yarı

Gidecek yol vermez dağların karı

Memoşu, Fatoşu yazı gözlüyor

 

Başını kaldırdı baktı o dağa

Çok emek vermişti bahçeye bağa

Ah dedi küreği çaldı toprağa

Bu yaz böyle gitti, güzü gözlüyor

 

Bunca baskı zulüm kime ne verdi

Yoksul mu giydirdi, aç mı doyurdu

Bir ekmek bir iştir garibin derdi

İnsanca gülecek yüzü gözlüyor

 

Seyfili der, gelin görün acıyı

Gözü yaşlı ana dertli bacıyı

Yıllardır çekiyor hala sancıyı

İnsanlar çaresiz bizi gözlüyor

 

NE KADAR ZOR

 

Acılar derinde gizli

Dost kaybetmek ne kadar zor

Sevgi susar nazlı nazlı

Dost kaybetmek ne kadar zor

 

Nemlenir buğulu gözler

Hatırlanır tüm anılar

Her şey mazide kalır

Dost kaybetmek ne kadar zor

 

Bir Beyhani gelip geçti

Gönlümüzde bir yer açtı

Bir kuş gibi konup uçtu

Dost kaybetmek ne kadar zor

 

Seyfili içtendir sızın

Yol gözledi durdu gözüm

Gönül ağlar hazin hazin

Dost kaybetmek ne kadar zor

 

18 Temmuz 1972, Wetzlar/Almanya

 

SARIKAMIŞ AĞITI

 

Sarıkamış Sarıkamış

Dağlarına karlar yağmış

Benim yavrum da ordaydı

Haber aldım şehit olmuş

Aman aman yavrum aman

 

Dumanlı Pasin Ovası

Yıkılmış Hasan Kalesi

Bir yanını top götürmüş

Bir yanı süngü yarası

Aman aman yavrum aman

 

Bu ne zulüm, bu ne asır

Yastığı taş döşek hasır

İki oğul asker ettim

Biri şehit biri esire

Aman aman yavrum aman

 

Not: Bu ağıtı Erzincan Tercan kasabasının Kağışna köyündeki yaşlılardan dinledim, çok etkilendim. Bazı kelimelerini kendi duygularımla düzenledim. Çok duygulu bir ağıttı. Tarih anlatıyordu, tarihi konuşuyordu bu ağıt. Bu ağıt olmasaydı Yüz yirmi bin askerimizin Enver Paşa emriyle, Ali Ekber dağlarında düşmana tek kurşun sıkmadan kar altında donarak öldüğünü nerden bilecektim.

 

Kore’de hiçbir çıkarı olmayan askerlerimizi, Tahsin Yazıcı’yı düşünüyorum.

 

Kore’nin dağları serin taşları

Üstümüzde uçar ecel kuşları

Nice şehit gitti din kardeşleri

Sen ağlama anam vatan sağ olsun

Gel Tahsin Yazıcı sen etme merak

Sanma ki Türkiye Kore’den ırak

Yüz bin askerini vatana bırak

Sen ağlama anam vatan sağ olsun

 

Tercan,1956