HASAN KAPLAN (KAPLANİ)

Sayın Kaplani, Metin Turan`ın yayınladığı, “Yürüyorum Dikenlerin Üzerinde” isimli kitabından öğrendiğimize göre, üniversiteyi bitirip kültür müdürü olabilmiş tek halk ozanımız sizsiniz. Bize yaşamöykünüzü anlatabir misiniz?

1958 yılının 2 Nisanı’nda, Yozgat İli Sorgun İlçesi’ne bağlı, Tulum Köyü’nde doğmuşum. İlkokulu köyümde, ortaokulu Sorgun ve Eymir’de, liseyi Ankara’da bitirdim. Daha sonra Anadolu Üniversitesi AÖF İş İdaresinin lisans eğitimini tamamladım. 1979 yılında başladığım memuriyet görevi değişik kurumlarda devam etti. 1993 yılında naklen Kültür Bakanlığı’na tayin oldum. Bartın İl Kültür Müdür Yardımcılığı, Tokat İl Kültür Müdürlüğü ve şu anda Bolu İl Kültür Müdürü olarak görev yapmaktayım.

Bağlama ile tanışmam 1968 yılında Amcam Yusuf KAPLAN vesilesiyle oldu. İlk bağlamamı da kendisi yaptı. Amcam güzel çalar, okurdu. Aynı zamanda da destancı idi.

1976 yıllarda Abuzer Karakoç’la tanıştım. Sanatımda çok büyük emeği olan bu güzel dost ne yazık ki artık yaşamıyor. 1977 yılında Halk Ozanları Kültür Derneği’ne üye olarak girdim. Daha sonra Yönetim Kurulu Üyeliği, Genel Sekreterlik ve Denetleme Kurulu Başkanlıklarında bulundum.

1977 yılında başlayan Halk konserlerim hala devam etmektedir. İlk kaset çalışmamı, 1980’de yaptım. Son kasetim ise 1997 yılında, “Yanar Yüreğim” ismi ile çıktı. Birçok dergilerde ve kitaplarda yayınlanan eserlerle birlikte 50’nin üzerinde türküm birçok halk müziği sanatçısı tarafından okundu. Evliyim, 3 çocuk babasıyım.

Yazar, şair ve tüm edebiyatçılar, sanatçılar örgün veya örgün olmayan eğitim ve okumalarla kendilerini geliştirebilirler. Ama her şeyden önce bir duygunun ve yeteneğin olması gerekiyor, bu alanda ürün verebilmek için. Sizin içinizdeki ilk kıpırtılar ne zaman ve nasıl başladı?

Eğitim Kurumlarında öğrenim görmek elbette Genel Kültür açısından (kişi isterse) bir şeyler verebilir ve de meslek verir. Ama duygu ve yeteneği olmayan kişi güzel sanatların herhangi bir dalında bir şey yapamaz.

Yaşamımdan bir kesit sundum kısaca da olsa. Orada da bahsettiğim gibi amcamdan etkilenmem ve elime bağlama almam bu yola ilk merhaba demem, 1968 yıllarında oldu. Demek ki, 10 yaşlarında idim.

Şiirleriniz incelendiğinde geleneksel halk ozanlığını sürdüren eserleriniz yanında, günümüz dünyasını yakalayan, farklı konularda yetkin eserler verdiğinizi görüyoruz.

Bu basamağa nasıl ulaştınız. Geçmiş halk kültürü ürünlerini ve şiirini incelerken çağdaş edebiyat ve düşünce dünyasını da irdelediniz mi ya da kimleri incelediniz ?

Üçüncü sorunuzu yanlış hazırladığınız kanısındayım. Halk şiirinin çağdaş olmadığı gibi bir olay çıkıyor sorunuzdan. Halbuki Yunus Emre’yi, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal’ı nasıl çağdaş değil sayarız. Eğer diyorsanız ki Nazım Hikmet’i, Enver Gökçe’yi, Hasan Hüseyin’i, Orhan Veli’yi vb. şairleri de incelediniz mi? Elbette inceledim okudum. Gerek Halk Ozanı diye tanımladığınız şairlerimizi gerek değişik türde şiir yazan şairlerimizi elbette inceledim okudum ve okuyorum. Buna dünya edebiyatı da dahil.

Bir şiirinizde “Dünya halklarıyla el ele verip / Savaşı ortadan kaldırmalıyız / Barış gemisine yelken açıp / Dostluk denizine daldırmalıyız” bir başkasında da ” Yurda demokrasi dünyaya barış / Gelecekse yarınlara merhaba! / Açlıkla zulümle inleyen canlar, / Gülecekse, yarınlara merhaba!” diyorsunuz.

Peki savaşlar nasıl ortadan kaldırılabilir, dünyaya barış ve mutluluk hangi şartlarla gelebilir?

İnsanlık tarihine baktığımızda savaşlar hiç eksilmemiş ve de iki boyutta gelişmiş: 1. Haklı Savaşlar, 2. Haksız Savaşlar. Bunu örneklememe gerek yok sanırım. Savaşların büyük, belki de yüzde doksan beşi paylaşım sorunundan çıkmış. Özlemenin yolu olarak meseleyi ben orada görüyorum. Dünya nimetlerinden dünya insanlarının eşit şekilde faydalanabilmesi ve de eğitimde görüyorum.

Gençler ve onların sorunları üzerinde duruyorsunuz; “Kahve köşeleri boş kaldırımlar, / mekan olmamalı genç kuşaklar / Fikirden şaşı gözlerle / Bakan olmamalı genç kuşaklar” Gençliğin ulusal ve evrensel kültür ve uygarlık değerleriyle yetişmeleri için fazla çaba harcanmıyor. Gerçekçi çalışmalarla onların daima güzele yöneleceğine inanıyor musunuz?

Elbette inanıyorum.

Bir başka şiirinizden ise umut fışkırıyor. Tüm engellere karşın “Bırak gam, kederi yaralı gönlüm, / Yüce dağdan duman çekilir bir gün / Çapa vurulmadık bu topraklara, / İlkbaharda tohum ekilir bir gün” Tüm karanlıklara, zorbalıklara rağmen güneşin bütün sıcaklığıyla bir gün yeniden doğacağına inanıyor musunuz?

Aslında benim tüm şiirlerimde Umut var, yarınlara inanç var. Örneğin “Biri dedi ben yaşarım ölsen de, Kurtuluşu gördü gelecek günde. ” “İmkansız görünen sona menzile, ermenin zamanı geçiyor çetin. Sadece iki örnek. Geleceğe inanılmadan yaşanılır mı?

Şüphesiz birçok ozan ve şairden etkilendiniz. Bunlar içinde Pir Sultan’ın ayrı bir yeri var sanırım. Ozanlığın bambaşka ufuklarında olan Pir Sultan size ne ifade ediyor. Sizce Pir Sultan kimdir, onun büyüklüğü nereden kaynaklanıyor?

 

Baksı oldum, kam oldum ezeli

Kopuz ile dutar ile gezeli

Karacaoğlan gibi sevdim güzeli

Elif kokan taze gülde yüreğim.

 

Yukarıdaki sorunuza bu dörtlükle başlayıp yanıt vermeyi istedim. Elbette Pir Sultan Abdal’dan yoğun şekilde etkilendim. Ama Seyrani’den, Yunus Emre’den veya günümüz ozanlarından Aşık Mahzuni Şerif’ten etkilenmemek elde mi? Bu yol gürül gürül akan coşkun bir nehir. Bu nehire karışanlar elbette nehirde akan suyun tamamından etkilenirler.

Halk ozanı kimdir, halk ozanlığı nasıl doğmuştur. Halk ozanlarını tarih içinde toplumsal olarak üstlendikleri misyon ne olmuştur?

“Halk ozanı halkın gören gözü, duyan kulağıdır”, desem çok klasik bir yanıt olacak. Adı üzerinde halkın ozanı. Halk kendi değerlerini oluştururken ozanını da yaratmış. Halkın içinden çıkan bu ozanlarda kendi dertlerini (ki halkın dertleriyle aynı dert) türkülerinde veya şiirlerinde dile getirmişler. Halk ozanları halkla varolmuştur diyorum. Ozanların misyonunun halkın sorunlarını dile getirmek olduğuna inanıyorum. Bu sorunları sevdadan ezilmişliğe kadar geniş bir yelpaze olarak görüyorum. Ama sorunlar ulusların gelişimiyle de orantılı olarak değişmiş. 9. yüzyılda 14. yüzyılda 15. yüzyılda ve 20. yüzyılda elbette sorunlar da farklı oluşunu dile getirmekte. Yalnız şu değişmemiş ozanlar hep emekten yana ışıktan yana, sevgiden yana barıştan ve kardeşlikten yana olmuşlar.

Günümüzde ozanların durumu nasıldır? Ozanların sorunları nasıl aşılabilir? Her şeyden önce bu konuda ozanlar neler yapmalıdırlar?

Günümüzde ozanlar elbette sorunsuz ve layık oldukları yerde değiller. Her meslek kesiminin sorunları var. Benim ayrı bir konumum var. Şöyle ki en azından sosyal güvencem var. Belki benim gibi devlette çalışan ve aynı zamanda bu kültürün eri olan ozan dostlarım vardır. Ama hiçbir geliri olmayan, hiçbir sosyal güvencesi olmayan ozanlarımız da çok. Örneğin Hüseyin ÇIRAKMAN yığınlarca eser kazandırmış halk edebiyatımıza ama yokluk içinde yaşıyor. Bunların dışında ozanlardan kaynaklanan sorunlar da var. Artık dünya iletişim çağında ama ozanlarımız kendilerini geliştirmiyor. Feodal yapıdan kurtulmuş ozanımız çok az. Eğer ozanlarımız bu yapılarını kırabilseler bazı sorunlarını da çözebilirler. Örgütlü bir güç oluşturup, konserler bazında telif ücretleri bazında ve görsel medyada yer alma bazında daha da aktif olurlar.

En güzel eserleri oluşturan Halk Ozanları. Ama gündemdekiler sanatçı dostlarım. Örneğin “Yürüyorum Dikenlerin Üstünde”yi sorsan, Selda’nın, derler. “Yol Ver Dağlar”ı sorsan Arif Sağ’ın, derler, demezler ki Aşık Yener’in. Kerbela Destanı’nı sorsan Musa Eroğlu’nun, derler. Demezler ki, Hasan KAPLANİ’nin.

Bunun içindir ki örgütlülük şart diyorum. Diyeceksin ki Halk Ozanları Vakfı gibi HAŞKOP gibi Ozan Der gibi kuruluşlar var. Bu da sorunları çözmek değil karıştırmak oluyor. Bölünmek sadece zarar veriyor. Birde ozanlarınız kendilerini yetiştirecekler, bu işin yolu buradan geçiyor. Bilinç ve kültür olarak toplumun gerisine düşüldü mü artık toplumun dışında kalınır ve de yazılanın söylenenin bir anlamı kalmaz.

Bu tespitlerden sonra şunu demek istiyorum; Halk Ozanları okuyarak kendilerini geliştirip çağı yakalayacaklar ve de örgütlü güç oluşturup kendi haklarına ve sorunlarına sahip çıkacaklar.

Sizin bir Alevi Ocağına bağlı olduğunuzu biliyoruz. Alevilik sizce nedir, dedelik, ocak kavramları hakkında neler söyleyeceksiniz?

Sevgili Aydın biliyorsun El Ele El Hakka’dır. İlk cümleni bu güzel deyimle yanıtlamak istiyorum. Gelelim Alevilik olgusuna. Alevilik deyince önce hangi pencereden bakmamız gerekecek onu tespit etmek gerekiyor. Ben Aleviyim diyen toplumlarda yaşamsal bazda çok farklılıklar bulunmakta. Onun için de ben içinde bulunduğum Anadolu Aleviliği üzerine bir şeyler söylemek istiyorum. Anadolu Aleviliği’ni Anadolu’nun on bin yıllık tarihinde varolmuş din ve kültürlerin bir potada eritilmiş üst kültürü olarak görüyorum. İnançlardaki ve yaşamlardaki çoğu motifler geçmiş kültürlerin öğelerini taşıyor. Her şeyden önce insan ve sevgi en ön planda. Bu inancın içerisindeki ozanlarımızın deyişlerine baktığımızda bu açıkça görülmektedir. Bir ozanımız “Sevgi bizim dinimizdir” diyebiliyor. Yine biri “Benim Kabem İnsandır” diyor, bu örnekleri çoğaltabiliriz. Bu söylemleri oluşturan, aldıkları Anadolu Aleviliği’nin kültürü diye düşünüyorum.

Aynı zamanda Anadolu Alevileri asırlar boyunca yenilikten ve ışıktan yana olmuşlar. Usa gem vurmamışlar. Hacı Bektaş Veli’nin gösterdiği doğruları takip etmişler. 0 büyük insanın 13. yüzyılda ortaya koyduğu ilkeler hala dipdiri. Ben detaylara girmek istemiyorum. İnanıyorum ki okurların bu konuda anlatacaklarımı biliyorlar.

Şu içinde yaşadığımız zaman dilimininde dedelik konusunda sorunlarımızın olduğuna inanıyorum. Gerçi şunu da inkar etmemek lazım. Eğer bu güzel kültür günümüze kadar gelebilmiş ise her türlü baskıya, horlanmaya rağmen dedeler ve ozanlar getirmişler. Biz Anadolu’ya gönderilen Şeyhülİslam Ebussuud’un fetvalarını da biliyoruz. Ulu önder Atatürk’le Anadolu’daki Alevi yurttaşlarımız nefes almışlardır. Dedelik olgusu aynı ozanlarımızın konumu gibi kendi toplumuna rehberlik yapma işlevini yavaş yavaş kaybetmiş, çünkü toplumla (Alevi toplumuyla) dedeler arasında bir açı oluşmuş. Dedelerin eğitim göreceği herhangi bir eğitim kurumu da olmadığı için Dedeler kendilerini geliştirememiş. Bu da yeni yetişen nesil açısından Cemlere karşı ilgisizliği doğurmuş. Örneğin Hz. Ali’nin kılıcının 80 arşın uzadığı, Hz. Hüseyin’in Kerbela Çölünde bir vuruşla suyu çıkarıp içmediği, Hacı Bektaşi Veli’nin taşı büyüttüğü gibi bilimin kabul etmeyeceği söylemler yinelendikçe ortaya bugünkü tablo çıkmış.

Aslında Dedelik çok önemli bir müessese. Geçmiş tarihimize bakarsak Dedeler sadece inançsal bazda hizmet etmemiştir. Cemlerin en büyük özelliği görgü olayıdır. Görgüden geçmek o kişinin bir yıllık sevabının günahının hesabının sorulmasıdır bu dünyada. Böylece Dedeler toplumu iyiye ve güzele yöneltmişler. Her türlü sorunlara çözüm üretmişler. Rehber olmuşlar kendi toplumlarına. Ama günümüzde bu zemin kaymış. Bu zemini tekrar yakalamanın yolu da yine eğitimden geçiyor.

Özellikle yörenizdeki cemlerden bahsedebilir misiniz?

Yaşadığım yörede bu olay bulunmuyor. Tokat Kültür Müdürlüğü yaptığım 1994-1996 yılları arasında bu güzelliği yaşama imkanını buldum. Çünkü Tokat’ta cem olgusu hala en güzel şekilde icra ediliyor. Ne yazık ki, yukarıda değindiğim gibi Anadolu’nun çoğu yöresinde bu konuda erozyon var. Umarım Alevi vakıf ve dernekleri bu kültürü yine tüm Anadolu’da canlandırırlar.

Bu olgu oluşuna ülkemizin de yararına olur. Atatürk İlke ve Devrimleri’ne Anadolu Aleviliği sıkı sıkıya bağlı. Sevgi, kardeşlik ve barış yaşam felsefesi. Cemlerde de bu temalar işlenmektedir. Birlik ve beraberliğin korunması, Cumhuriyete, demokrasiye ve laikliğe sahip çıkılması özellikle vurgulanmakta ve de on iki hizmet yerine getirilmekte. Okurlarınızın bu güzellikleri yaşadıklarına inanıyorum. Artık Cemlerimiz bazı merkezlerde açıkça icra edilmekte, dileğim Anadolu’nun her köşesinde yapılması ve güzelliğin kaybolmaması.

 

Söyleşi: AYHAN AYDIN, 1998

 

ESERLERİ

Yürüyorum Dikenlerin Üstünde, Metin Turan, Prospero Yayınları, 1994.

 


ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER

Yarınlara Merhaba

 

Yurda demokrasi dünyaya barış

Gelekcekse yarınlara merhaba

Açlıkla zulümle inleyen canlar

Gülecekse yarınlara merhaba

 

Ezilen halkların dinsin acısı

Aydınlığın dönsün kara gecesi

Özgürlük tüm halkın tek güvencesi

Olacaksa yarınlara merhaba

 

Tanıyalım çıramızı yakanı

Birer birer dişimizi sökeni

Bağban güle zulmeyleyen dikeni

Yolacaksa yarınlara merhaba

 

Silah sesi türküleri yutmadan

Elimizden gençliğimiz gitmeden

Aşk gemisi okyanusa batmadan

Dalacaksa yarınlara merhaba

 

Kara bulut terketmeli ovayı

Kuşlar emeğiyle yapa yuvayı

Kerem Aslı’sını Mecnun Leyla’yı

Bulacaksa yarınlara merhaba

 

Kederin sevince dönüştüğü gün

Güneş göre kafesteki güvercin

Onları oraya kapatan hain

Ölecekse yarınlara merhaba

 

Gönüllerden kin duvarı yıkıla

Çorak topraklara ekin ekile

Halkım bilinçlenip hakkını ele

Alacaksa yarınlara merhaba

 

Dileğim olmasın insana tuzak

Özgürce konuşup özgürce yazak

Kaplani sazını baskıdan uzak

Çalacaksa yarınlara merhaba

 

Yıldız Dağı Pir Sultan’ım Nerede

 

Zulüm deryasında kaldı diyorlar

Yıldız Dağı Pir Sultan’ım nerede

Seven gönüllere doldu diyorlar

Yıldız Dağı Pir Sultan’ım nerede

 

Eğlendi mi eteğinde bir zaman

O günler var mıydı başında duman

Söyle içerimde kalmasın güman

Yıldız Dağı Pir Sultan’ım nerede

 

Emekçinin alınteri midir

Özgürlük yolunun erinde midir

Yüreğimin yangın yerinde midir

Yıldız Dağı Pir Sultan’ım nerede

 

Köylü güzelinin yanağında mı

Ela gözünde mi dudağında mı

Zalim elinde mi dost bağında mı

Yıldız Dağı Pir Sultan’ım nerede

 

Kapısı kilitli kalede midir

Darağacı denen belada mıdır

Gurbet elde midir sılada mıdır

Yıldız Dağı Pir Sultan’ım nerede

 

Yaralı ceylanın bakışında mı

Çiçeklerin bahar kokusunda mı

Şu Kızılırmak’ın akışında mı

Yıldız Dağı Pir Sultan’ım nerede

 

Ozanların türküsünde aradım

Satır satır deyişleri taradım

Pirimden haber ver diye uğradım

Yıldız Dağı Pir Sultan’ım nerede

 

Banaz Yayalası’nın gülünde midir

Hasan Kaplani’nin dilinde midir

Yoksa gözlerimin selinde midir

Yıldız Dağı Pir Sultan’ım nerede

Birgün

 

Bırak gam kederi yaralı gönlüm

Yüce dağdan duman çekilir bir gün

Çapa vurulmadık bu topraklara

İlbaharda tohum ekilir bir gün

 

Gün olur dikleşir eğilen başın

Yaşam boyu akmaz kan ile yaşın

Matem müjdeleyen kanlı baykuşun

Ocağına incir ekilir bir gün

 

Unuttu dediğin dost seni anar

Alnının terini sofrana sunar

Sana kutsal gelen bin yıllık çınar

Fiske vuruşuyla yıkılır bir gün

 

Meyveye dönüşür kuruyan dallar

Kaplani giyinir yeşiller allar

Gelir bayram günü çalar davullar

Ak ellere kına yakılır bir gün

Ağlar mı Bilmem

 

Gül yüzlü canandan ayrı düşünce

Ah çekip ardımdan ağlar mı bilmem

Kara toprak bedenimi aşınca

Alın çözüp kara bağlar mı bilmem

 

Verdiğim ikrarda sadık kalırsam

Varlığını benliğimde bulursam

Özlemiyle dolup deniz olursam

Irmak gibi bana çağlar mı bilmem

 

Kıble kabul edip yare çevrilsem

Harman olup tane tane savrulsam

Yanıp sevdasına pişip kavrulsam

Aşkımla özünü dağlar mı bilmem

 

Günler zincirlenip geçerse ayı

Göğüs geçirir mi yar deyi deyi

Kendi benliğinde dost Kaplani’yi

Mihman kabul edip eyler mi bilmem

Savaşı Ortadan Kaldırmalıyız

 

Dünya halklarıyla el ele verip

Savaşı ortadan kaldırmalıyız

Barış gemisine yelkeni açıp

Dostluk denizine daldırmalıyız

Kurşun akıtmadan al kanımızı

Barış doldurmalı her anımızı

Diken bürümeden dört yanımızı

Kara çalıları soldurmalıyız

 

Güneş olmalıyız eriten karı

Erimeden göremeyiz baharı

Atomu nötronu tüm silahları

Açıp bir çukura doldurmalıyız

 

Açlık savaş kadar değil mi acı

Hakça paylaşmaktır bunun ilacı

Karınlar doyarsa tükenir sancı

Gözyaşı dökeni güldürmeliyiz

 

Adımlar atmalı daha ileri

Bilimde teknikte kalmadan geri

Boşa akmamalı insanın teri

Emeğe hakkını aldırmalıyız

 

Kaplani’yim bitsin füzede yarış

Bu bir dilek değil belki yalvarış

Eğitimle olur sevgi ile barış

Karanlığı yurttan sildirmeliyiz

 

 

Yunus Emre’ye

 

Tasavvuf ilminin büyük üstadı

Hakkı çağırırdı teli Yunus’un

Herkes birdi onun için dünyada

Dikeni okşadı eli Yunus’un

 

Taptuk Emre dergahı’nda aşk buldu

Yedi yıl kavrulup hasretle doldu

Diyarı gurbetin neferi oldu

Tüm yurdu dolaştı yolu Yunus’un

 

Beni bende demen değilim dedi

Seni gerek diye gerçeğe erdi

Gavur Müslüm tüm insanı severdi

Temizdi yüreği ulu Yunus’un

 

Sevip sevgi ummanını boylarız

Serimizi dosta turap eyleriz

Kaplaniyim türküsünü söyleriz

Halk ozanıdır dili Yunus’un

 

Genç Kuşaklara

 

Kahve köşeleri boş kaldırımlar

Mekan olmamalı genç kuşaklara

Fikrinden dolayı şaşı gözlerle

Bakan olmamalı genç kuşaklara

 

Olmalılar kültür yolunun eri

Ülke yönetecek elbet her biri

Demir prangayı paslı zinciri

Takan olmamalı genç kuşaklara

 

Çağdaşı gezerken yıldızı ayı

Tanımalı uzay ile dünyayı

Bayramsız seyransız günde kınayı

Yakan olmamalı genç kuşaklara

 

Bulmalı toplumda gerçek yerini

Kuracak onlardır aydın yarını

Doldurup mavzere kurşunlarını

Sıkan olmamalı genç kuşaklara

 

Tesbih eylemesin diline vahı

Yaşamdan bıkıp da çekmesin ahı

Esrar silah satıp bütün günahı

Yıkan olmamalı genç kuşaklara

 

Öğrenip bilmin her hecesini

Aydınlatmalılar yurt gecesini

Vahdettin devrinin düşüncesini

Eken olmamalı genç kuşaklara

 

Kaplaniyim budur dileğim ama

Yine tersi olur girerim gama

Yirminci yüzyılda hançerle kama

Çeken olmamalı genç kuşaklara

 

Bektaşi Veli

 

Onüçüncü asrın büyük insanı

Özümü özüne katmaya geldim

Şerbet eylediğin ilim irfandan

Hak nasip ederse tatmaya geldim

 

Bütün insanları eşitçe gördün

Kadınlarımızı okutun derdin

Unutulmayacak üç öğüt verdin

Yaşamım boyunca tutmaya geldim

 

Hararet nardadır sac neye yarar

Kendinde yoksa hac neye yarar

Derdin baş olmazsa tac neye yarar

Gösterdiğin yolda gitmeye geldim

 

Eşitliği yaydın kendi çağında

Anadolu yaylasında dağında

Elinle kurduğun dostluk bağında

Hasan Kaplani’yim ötmeye geldim

Yürüyorum Dikenlerin Üstünde

 

Karanlık bir gece yol görünmüyor

Yürüyorum dikenlerin üstünde

Kara çalı bana aman vermiyor

Yürüyorum dikenlerin üstünde

 

Güneş erken doğup şafak sökmüyor

Gökteki dumanı silip atmıyor

Ay karardı yıldız ışık tutmuyor

Yürüyorum dikenlerin üstünde

 

Sonlanmadı menzil ile durağım

Belki çok yakınım belki ırağım

Yaralandı parça parça ayağım

Yürüyorum dikenlerin üstünde

 

Yavaş yavaş ilerlerken Kaplani

Benim ile yola çıkanlar hani

Geri dönsem taşa tutar dost beni

Yürüyorum dikenlerin üstünde

 

KAYNAK: Günümüz Alevi Ozanları, Ayhan Aydın, Sayfa: 265-275,

CEM Vakfı Yayınları, İstanbul 2004