FAHRETTİN BAHÇELİYEV (SALİM)

Azerbaycan’dan Bir Yürekli Alevi Ozan: FAHRETTİN BAHÇELİYEV (SALİM)

 AYHAN AYDIN

 

29 Ekim 2010’da İstanbul’da gerçekleştirdiğimiz CEM Vakfı 5. Uluslar arası İnanç Önderleri Toplantısı’na Cavit Mürtezeoğlu’nun tavsiyesine uyarak davet ettiğimiz Fahrettin Salim sazını eline alınca yer gök inliyordu. Bir kayıp parçamızı daha bulmuştuk. O kükreyen sesiyle bir Köroğlu olarak dirildi karşımızda, bir Pir Sultan, bir Şah Hatayi oldu geldi.

Yarabbi, sana bin şükür olsun ve en büyük isteğimi söyleyeyim; son nefesime kadar saz dinleyeyim, ne olur yeni yeni büyük ozanlar çıkar dünya insanlığının önüne, her yeni büyük bir ozanı dinledikçe ben de ölmez can olayım.

 

Bir ozan olarak nereden geliyor, nereye gidiyorsunuz? Sizi siz yapan değerler nelerdir? Nelerle uğraşıyorsunuz?

 

Şu anda gönül aleminiz nasıldır?

 

Hakk’ı, Allah’ı, kendi vücudunda gezdirenlerin yanındayım. Bana ne bulut gerekir, ne deniz, ne gök. Her şey insanda nihayet bulduğu için deniz de, gök de, Tanrı da insandadır.

1969 senesinde Nahcivan’da doğdum. Azerbeycan’ın küçük bir ilçesidir. Bir tarafı Türkiye, bir tarafı İran’dır. Ama ailemden, soyumdan kimse bu yola, Aleviliğe talip değildi. Zaten Sovyetler Birliği dönemiydi. Öyle şeyleri kimse ne anlamaz, ne bilmez idi, haberimiz dahi yoktu. Ay döndü, yıl dolandı 1993 senesinde Bakü Konservatuvarının Tar Bölümü’nde okuyordum. Aniden Cavit Mürtezaoğlu isimli bir zatla görüştüm. Ve ozanlığımda, dervişliğim de, Aleviliğim de sufiliğim de o andan başladı, o görüşmeden başladı. O bir sanatçıydı, ses sanatçısıydı. Ama ben onda ayrı şeyler keşfettim. Meğerse o da beni keşfediyormuş. Bir pir ve mürit olarak da bugün aynı yolda devam ediyoruz.

Azerbaycan’da eskiden kalma bir tane Alevi köyü vardır. Zengilan adlı ilçenin Sobu Köyü. Cavit hocamın katkısıyla Ermeni zulmunde mülteci olmuş o köy, Bakü’de cem kurmaya başladı. O cemin ilk dedesi, ilk piri, ilk seyyid’i Cavit Mürtezaoğlu oldu. Ve ben tarı bırakıp saz çalmaya başladım. Şiirler yazdım, ozanlık yaptım. Ama kimse orda anlamadı. Çünkü orada aşıklık geleneği buradaki pop müzik gibi bir şey. İçinde hiçbir zerre olsun, ruhaniyet taşımıyor. O yüzden Cavit Mürtezaoğlu Bakü’den gittikten sonra biz yalnız kaldık. Ben onla ara sıra görüşürdüm. Fakat son defa muhteşem görüşüm; ders verdiğim üniversitenin bahçesinde çay içtiğim zaman sayın Ayhan Aydın’ın telefonu oldu. Canım titredi, ağzım yamuldu, gözlerim doldu, ben ve cemevi? Nasıl olabilir bu, oradan beni arasınlar? Ve buraya gelişimde mutluluğun doruğundayım desem yalan olmaz. Yani şu an ölmeyi üstün tutarım, yarin bu günler olmayacak, diye. Benim gelip Cem Tv.’de saz çalmam başlı başına bir mucizedir. Başkaları için bu ortam yani cemevi, Aleviler, sıradan bir toplum hadisesi olarak görülebilir. Ama benim için sonsuz bir kutsallık taşıyor. Bu resimlerde gördüğüm, canlı gördüğüm dedeler o aş evi, o kitaplar, her şey sanki elest bezmi, sanki daha dünya yaranmamış, Allah ve melekleri arş üzerinde meclis kurmuşlar, aynen o hislerdeyim.

Cavit Mürtezaoğlu bize her zaman bir şeyler söyler; tasavvuf ve irfan bir Arap Fars kültürü değil. O tam manasıyla Türk geleneğidir. Amacım milliyetçilik değil, ben milletçi bile değilim. Ama bu bize çok ana sütü kadar, baba ekmeği kadar yakındır, Alevilik denen şey.

Bir zamanlar Pir Koca Ahmet Yesevi Hazretleri Anavatını Türkistan’a döndü. Baktı ki kendi insanına Arapça, Farsça hiçbir şey anlatamayacak. Ve eline saz alarak Divan-ı Hikmet’i çalıp söylemeye başladı. Bu yüzden ona Türkistan’ın piri, dendi. Allah hiçbir aşığı pirsiz bırakmasın.

Benim Cavit Mürtezaoğlu gibi zatlardan ayrı düşmem bir yaşam savaşına son vermem demektir. Mesala Bakü’de Şairler Meclisi toplanırdı. Ben ve Cavit Bey de o meclisin üyeleriydik. Çok tuhaftır orada herkes kendi şiirlerini bense hocamın şiirlerini okurdum. Peki sen bir şey yazmadın mı, diye sorarlardı bana. Benim yazdıklarım da zaten onunkilerdi ben sadece kağıda geçiyordum. Yani ben ordaki mevkini de gördüm, herkesin onu ne kadar sevdiğini ve yanılmadığımı bir kez daha gördüm.

Benim ikinci mürşidim sazdır. Mesala sazı elime aldın mı, etraftakileri bilmem ama benim için akan sular durur. Çok şiirlerim var ki benim, ben onları çalarken söylerim, arkadaşlar telefona, kameraya felan kaydetti. Tekrar onları ezberledim. Bizde bir aşıklık geleneği var; eskiden atışan aşıklar iki dudaklarının arasına bir iğne koyuyorlardı çapraz, ve “dudakdeğmez” isimli şiirler söylerlerdi o anda, aniden. Ben de onlardan çok söyledim. Ama o tarafta kimse duymadı. Alevilerin mevcutluğu dünya üzerindeki bu muhteşem varlıkları, bizim gibi Ali yetimlerine ümit veriyor. Biz o öksüzleriz ki, babamız Ali, arpa ekmeğiyle geçinirdi. Yetimleri gördüğünde ağlardı. O yüzden de biz Ali’ye hu der yolumuza devam ederiz.

 

Vücutname

 

Bu gamlı dünyaya

Açtım gözümü

Erenler çağırdı

Meydana geldim

 

Yüceldim alçaldım

Yandım eridim

Deli bir nehr idim

Ümmane geldim

 

Bir gün sesim geldi

Türman elinden

Mahdum erenlerin

Öptüm elinden

 

Uçtum ahirete

Şivan çölünden

Pirim nefes verdi

Bu cana geldim

 

Dünen Mansur’u gör

Bu gün Salim’i

Bi haber ne bilsin

Benim halimi

 

İlmin cahiliyim

Arşın alimi

Ben Tanrı’dan kopup

İnsana geldim

 

Ehlihaklar’da bu felsefenin adına “bedenden bedene”, “dondan dona da denir”. Bana öğrettikleri üzere geçmiş hayatımda Mansur Hallac gibi bugün Fahrettin Salim’im.

Pirlerin nefesi sayesinde on asır öncesini hatırlıyoruz. Ne oldu, derimiz nasıl soyuldu, hepsini hatırlıyoruz.

 

Sizce ozan kimdir, gerçek bir ozanın özellikleri nelerdir?

 

Gerçek ozan Hakk’tan alıp halka veren bir ötürücü (taşıyıcı)dır. Sazı kutsanmış kendisi kutsal nefeslerle çevrelenmiş birisi olmalıdır. Var mı değimli onu bilemiyoruz ama. Çalırken, söylerken halkı değil Hakk’ı düşünen Enel Hakk derken Hakk’ı değil  kendisini inkar eden birisidir. Benim ozan formülüm bu.

 

Dede Korkut’u okunuz mu?

 

Evet. İsminden belli o halkımızın bir dedesidir. Kopuzuyla Oğuz Beylerini kutsamış onların iç ve dış savaşlarında direk ve dolayısıyla iştirak etmiş birisidir. Lakin bu savaş tahta kılıçla yani sazla gerçekleşmiş. Dede korkut aslında bir evliyadır. İslam öncesi ve İslam sonrası batini bilgileri en azman taşıyıcılarından birisidir.

 

Bir Köroğlu var?

 

Köroğlu Türk haklarının ölmeyen bir karhamadır. Mesela Kazak Türkleri Ona Goroğlu yani Ateşoğlu, kıvılcımdır, der. Türkmen Türkleri ona Goroğlu yani Toprak, mezar (bu gor ateş değil mezar anlamındadır. Azerbaycan versiyonunda Köroğlu’nun babasının ismi Ali o bir Ali oğludur. Aslında Ali onun babası değil piridir. O bir Ali dersi almış kişidir, Köroğlu’nun batın yüzü budur. Çoğu insan onu , Köroğlu’nu bir kahraman olarak savaşcı, Bolu Beyi’ne karşı savaşan birisi sanıyor. Ama aslında Köroğlu bir nevi Şah Hatayi’nin halk içinde efsaneleşmiş bir tahalyülü, Aslında Köroğlu diye bir şahsiyet almamıştır. Çünkü onun tarihi, yaşadığı devir hiçbir kitapta yok. Ne de yaşadığı arazi, coğrafya belli değil. Bir insan nasıl olur hem Kafkasya’da, Hem orta Asya’da, hem Anadolu’da yaşar, hem İran’da yaşar? Şu saydığım mekanlarda, topraklarda yüzlerce Çamlıbel denilen arazi var, dağ var. En az on tane Azerbaycan’da var. Herkes de Köroğlu burada savaşmış, diyor. Aslında o da Mevlana gibi Yunus gibi, Hacı Bektaş Veli, Karacaoğlan gibi mekanı ve mezarı gönüllerde olan birisi.

 

Dedelerden bahsettiniz, kimlerdir pirler, dedeler?

 

Sırrı çözülmemiş ve hiçbir zaman çözülemeyecek zatlardır. Cavit Mürtezaoğlu bana aynen şöyle anlatırdı; Hz. Muhammed Miraçtayken onun önünü bir deve kervanı kesti. Hz. Muhammet’le Hz. Cebrail uzun zaman beklediler ama bu kervan bitmedi, sonu gelmedi. Sonunda Allah’a yalvardıktan, dua ettikten sonra, o kervan durdu ve Allah’ın Resulu yoluna devam. İşte o kervanı pirlerdi, dedelerdi. Ehli Hakk dünyasında üç nam vardır, üç makam vardır: Şah, pir, ve delil.

 

Şah Hatayi var, büyük Şah ve Ozan?

 

Şah Hatayi bir tek Alevi dünyasının değil, tüm tarihin gelmiş geçmiş en büyük ve en gizemli şahsiyetidir. Onun Hatayi ismine bir aydınlık getireyim: Derler ki Hatayi sözü Hata sözünden türemiş, gelirmiş. Güya o bir hata etmiş, yani Kerbela’da Hür’ün mezarını açmış bunu hata olarak görmüş ve kendisine Hatai ismini almış. Bu temelinden yanlıştır, bu fikir. Çünkü Arap alfabesiyle suç, günah anlamındaki hata sözü; uzun ta harfiyle yazılır. Hatayi’nin ismiyse tüm menkebelerde, tezkirelerde noktalı (t) ile yazılır. Böyle yazılan Hatayi sözü hiçbir anlam taşımıyor. Bir tek şey hariç; bu söz ebcet hesabıyla bin bir ediyor. Bu da tasavvufta sık sık kullanılan, Allah’ın bin bir gizli adı anlamına gelir. Bu adlar şeriattaki esmai hüsna değildir. Bu sırları ehli şeriat bilmez. Bu sırlara ermek için aşık olman gerekiyor.

 

Yunus gibi aşk denizine girip, yanmak, Mevlana gibi benliğinden geçmek, Hacı Bektaş gibi dost edinmek yolu olan tasavvuf nasıl bir batini dünya sunuyor?

 

Onu şöyle ifade edelim; özetlemeye çalışalım; halbuki bu konu kitaplara kütüphanelere sığmayacak bir deryadır. Ama biz yine de Yunus ve Mevlana’dan bir mesel getirerek şöyle söyleyelim: Diyorlar ki Mevlana’nın Mesnevi’si o zamanlar yeni basılmış ve şu büyük kitabı Yunus’a göstermişler. Rumeli’nde Hz. Mevlana var, bu da onun eseri, diye. Yunus kitabı eline almış, şöyle birkaç yaprağını çevirmiş, ve demiş; çok güzel, çok büyük zahmetler çekmiş ama ben bu kadarının yerine bir tek cümle söylerim: Ete kemiğe büründüm, Yunus olup göründüm. Tasavvuf bu demek.

 

Dediniz ki Azerbaycan’da ozanlar çok ama özünü söyleyen yok? Yani sadece kuru sözler ve saz mı var?

 

Söz, saz ve müzik. Sözler batini sözler değil. Öyle, insan doğa, sevgi muhabbet. Böyle şeyler var.

 

Peki İran’daki durum? Oradaki ozanlar. Bildiğiniz var mı?

 

Çok ama son devirler Sovyetler çöktükten sonra oradaki ozanlar Azerbaycan’daki ozanlarla temesa girmiş, bunlar onlara batini aşkı değil, onlar bunlara zahiri aşkı getirmişler. Yani İran aşıkları, ozanları da (İran Azerbaycan’ ozanları) aşağı yukarı aynı durumdadırlar. Ama İran Ehli Hakk’ları içinde çok sayıda ozan var ki, onlar gerçekten tasavvuf ozanlarıdır.

Onların en başında da bizim arkadaşlarımız dostlarımız gelir. Ehli Hakk’lar arasında Guyende (Farsça; kılam söyleyen) derler. Nasıl ki Anadolu’da yedi büyük ozan derler, Ehli Hakk’larda da 24 büyük Guyende ismi geçiyor. Onlardan Bayrek Kuşçuoğlu, Kim Himmet, Ulu Baba, çağımızın guyendelerinden Rüstem Nevazi, ve tabii ki Türkçe yazan büyük şairimiz Cavit Mürtezaoğlu.

 

Siz İran’a gittiniz mi?

 

Ben Tebriz’de yaklaşık iki sene tar ve saz eğitimi aldım. Yüzlerce öğrenci yetiştirdim. İran hükümeti yani molla rejimi beni İran’dan dışladı, resmen kovdu. Hapislerle ve ölümlerle tehdit etti. Ben İran’a giremiyorum. Doksan altı senesinde döndüm.

 

İran Azerbaycan’ı nüfusu ne kadardır?

 

Gayri resmi rakamlarla yirmi beş milyon.

 

Tümü Türk?

 

Evet Türk. Ama bizler bir tasavvuf erbabı olarak İran’da millet ayrımına karşıyız.  Zaten molla rejiminin altında tüm milletler eziliyor.

 

İran’da tahminen ne kadar Ehli Hakk vardır?

 

On milyona yakın.

 

Türkiye Alevilerine benziyorlar mı?

 

Ben hayatımda ilk kez bir cemevinde cemde bulundum. İnanılmaz bir birliktelik, benzerlik var. Aşağı yukarı her şey aynı.

 

Araştırmalarınız var?

 

Ben iki ay içerisinde Bakü İlimler Akademisi’nden doktoramı alacağım. Başlığım; Tasavvuf Geleneği ve Aşık El Asger.

Aşık Al Asger (Ali Asger) Azerbaycan’ın son tasavvuf ozanı olmuş 1924 senesinde vefat etmiştir. Aleviliğin Kafkasya’daki en büyük temsilcisi olmuştur.  Bunu ve diğer konuları kapsayan yaklaşık beş yüz sayfalık bir kitabım basıldı. Bu konuları orada da enine boyuna ele aldım.

 

Ozan olarak sanatınızı nasıl icra ediyorsunuz?

 

Bizim orada cemaatimiz olmadığı için geniş Alevi kitlemiz neredeyse bulunmadığı için biz orada sadece en fazla bir tasavvuf ozanı olarak gözüküyoruz. Farklılıklarımız var. Ama halkın gözünde sıradan bir sanatçıdan o tarafa gözükmüyoruz. Ben mesela buraya geldim; burada vakıfta ve Cem TV.’de saz çaldım, şiir söyledim. Bir Alevi tasavvuf ozanı olduğumu burada hissettim. Çünkü kitle var.

 

Diğer konuları şiirlerinizde işlemiyor musunuz?

 

Var elbette ama hepsinin içinde gizli de olsa batini konular var. Onlar benim şiirlerimin canıdır, onlar olmasa şiirlerim cansız olur. Gönül isterdi ki her şeyi bırakıp cemevinin bir kündüne yerleşeyim, gündüzleri süpürge akşamları da saz alayım elime ve hayatımın sonuna kadar canlara hizmet edeyim. Bu benim hayalim. Ama maalesef gerçekleşemeyecek bir hayal

 

Nesimi’den okudunuz Cem’de

 

Seyyid İmadeddin Nesimi dünya tasavvuf tarihinin önderi. Ama Anadolu’da onu diğer bir Nesimi’yle karıştırıyorlar.  Anadolu’da şiirleri ünlü olan Nesimi, on sekizinci asırda yaşamış Kul Nesimi’dir. Haydar Haydar isimli türkünün şiirleri Kul Nesimi’nindir diğerinin değildir. Ama öbürü dört yüz yıl evvel yaşamıştır.

 

Kırklar isminde bir dudak değmezim var.

 

Nazlı elleriyle can kadehini

İçirtti aşığa şahı Kırkların

 

Ya Hakk sedasından

Yer de yarıldı

Arşı da titretti

Ahı Kırkların

 

Kırkların esrarı

Elden nihandi (elden gizliydi)

Yarin hazinesi

Sırrı dehandı (ağız)

 

Cihanın içinde ayrı cihandı

Derinden derindi

Çahı (kuyu) Kırkların

 

Hakk seyrinden kenar

Seyr yalandı

Kilise yalandı

Deyr (sinegog) yalandı

Aşkın neşesinden

Gayri yalandı

Hakikat rahıdır

Rahı Kırkların (rah Yol)

 

Aşk içre Ali’dir aşıkın karı

Şahların şahıdır

Yarların yarı

 

Çeker aşıkların cennete sarrı (taraf)

Ne azizdir seyrangahı Kırkların