EMİNİ DÜŞTÜ (EMİNİ)

Şimdi ben Cumhuriyet gemisinden bahsetmek istiyorum. Cumhuriyet fazilettir deniliyor, bir erdemdir deniyor, Cumhuriyete farklı anlamlar yükleniyor. Fakat sizin şiirlerinizde çok köklü bir toplumsallık var. Bu toplumsalcılık havada kalan bir toplumsalcılık değil, şiirlerinizin içine sinen, Anadolu toprağını benimsemiş, özümsemiş Atatürk gibi bir devrimcinin Türkiye’ye kazandırmış olduklarını çok iyi görebilmiş bir halk insanı damarı var sizde. Halkın duygularını düşüncelerini çok iyi yorumlayarak Cumhuriyetin temel ilkelerine çok büyük bir sahiplenme var. Niçin bu sahiplenme? Sizin ağzınızdan alalım, Cumhuriyet nedir? Atatürk’ün devrimleri Türkiye’ye neler getirmiştir?

Şimdi işin doğrusunu söylemek gerekirse, mesela şimdi Cumhuriyetin 75. yıl dönümünde yer yerinden oynuyor. Herkes Cumhuriyetçi olmuş dediğiniz gibi, değişik değişik misyonlar yüklemişler Cumhuriyete, demokrasiye, laikliğe. Aslında açık söyleyeyim ben bunlara inanmıyorum.

Bu böyle değil yani. Cumhuriyetçilik böyle değil. Cumhuriyet, toplumunu da birlikte kucaklayan toplumu kucaklayan, Cumhuriyeti, demokrasiyi herkesin inanç ve özgürlüğünü kendi elinde toplayan, kendine veren, teslim eden bir dünya çadırı olarak görüyorum. Şimdi bakıyorum cumhuriyetçilere ben.

Devlet yapısı Cumhuriyetçi. Büyük Millet Meclisi Cumhuriyetçi, Particiler Cumhuriyetçi, herkes Cumhuriyetçi. E nedir peki? Cumhuriyetçi ise laikliği mi, demokrasiyi mi, cumhuriyeti mi özümlemiş oluyorlar? Devlet, mafya, çete üçgeni. Şimdi burada o kadar güzel bir şey var ki: Hak ve adaleti koymuş Mustafa Kemal. Cumhuriyet hak ve adaletin yasasıyla ilgili eee nerede adalet? Bakıyorsunuz hak, adalet yok ortada. Uçurumlar, uçurumlar, uçurumlar gitgide büyüyor. Ha demek ki, cumhuriyetçilik bu değil. Cumhuriyet yakasına rozet takmakla olmuyor, lafla olmuyor. Cumhuriyet gönülde olacak. Gönlüne yazacaksın, onu yaşayacaksın. Hakkıyla, adaletiyle yaşayacaksın. İnsan haklarıyla yaşayacaksın. Birlik beraberlikle yaşayacaksın. Dövüşle, kavgayla, vurmayla, kırmayla, ondan sonra coplamayla, demokrasi yürüyüşünün engellenmesiyle, şunla, bunla olmaz bunlar. Hakla, adalet neyse onu koyacaksın ortaya. Bir bakıyoruz ki, cumhuriyet rejimindeyiz. Biz demokrasi var, laiklik var, Atatürkçülük var, diyoruz. Herkes eline geçeni söylüyor. Şimdi bakın ben size bir şey anlatayım. Cumhuriyette bu olur mu? Devlet sömürür halkı, partiler sömürür halkı, sendikalar sömürür halkı, vakıflar sömürür halkı, dernekler sömürür halkı. İnsaf ya! Sömürmeyen varsa bana gösterin, alnınızdan öpeyim.

Ha demek ki cumhuriyet bu değil. Bir cumhuriyeti Kemal Atatürk kurmuş Anadolu insanı cumhuriyeti kurmuş ama şimdi cumhuriyet yaşanamıyor, yok ediliyor bu idealler açık söylüyorum. Cumhuriyet hakla adaletle yaşanır, insan haklarıyla yaşanır, eşitlikle yaşanır, dönüşümle yaşanır, topluma sahip çıkmakla yaşanır. Ben cumhuriyeti böyle algılıyorum. Atatürkçülüğü böyle algılıyorum. Demokrasiyi böyle algılıyorum. Laikliği böyle algılıyorum. İlim, kültür insanoğlu fezaya çıkmış. Gökyüzünü fethetmiş. Daha biz yerde 30 katrilyonluk borçla sürüyoruz. Buyurun. Kim ödeyecek bunu. Şimdi Atatürk niye gelmiş. Bakın Muhammet Ali, Hasan, Hüseyin bu mücadeleyi vermişler. Oradan geç Hacı Bektaşi Veli, Kaygusuz Abdal, Abdal Musa, Anadolu Erenlerinin hepsi toplumu cumhuriyeti hazırlamışlar. İlimle, bilimle, gönülle, ahlakla her şeyiyle cumhuriyetehazırlamışlar. Eğer onlar bu toplumu cumhuriyete hazırlamasalardı Atatürk cumhuriyeti kuramazdı de devrim yapamazdı açıkça. Ama onlar anlamışlar, bunu bilmişler, çünkü görevli insanlar bunlar. Şimdi Atatürk şeriatı kapatmış, tarikatı kapatmış. Bakın şimdi marifet kapısını açmış. Hani dört kapı kırk makam var ya. Şeriatı kapatmış, tarikatı kapatmış, marifeti kapısını açmış. Atatürk kime hazırlık yapıyor şimdi, hakikate hazırlık yapıyor Cumhuriyet. Toplumu hakikate hazırlıyor. Hakikat gelecek. Yoksa şimdi Pir Sultan’ın mezarına yapışıp onu sömürmek, Hacı Bektaşin mezarına yapışıp onu sömürmek. Muhammet Ali’nin ismine yapışıp onu sömürmek. Alevîliğe yapışıp onu sömürmek, Sünniliğe yapışıp onu sömürmek artık bir gelenek oldu.

Yani sömürü aynı sömürü. Aynı kaynaklar, aynı emek sömürüsü, aynı düşünce sömürüsü, aynı kültür sömürüsü. Toplum katından her tarafta bir sömürü var. Yoğun bir sömürü var. Diyorsunuz ki, Atatürk devrimlerinin getirmiş olduğu cumhuriyetçilik bugünkü uygulamalara bakıldığı zaman ilk günden oldukça uzakta, alakası yok.

Çok çok uzakta. Tabii uçurumlar var.

Bu uçurumların olduğu ülke Anadolu. Anadolu insanının yüzyıllardır maruz kaldığı inanç sömürüsünü de çok yoğun işliyorsunuz. Yani hem Sünni hem de Alevî kesimde, buna kaynaklık yapan gerek maddî gerek manevî bir kazanç kapısı yaparak hala sürdürenler var. Bu yüzyıllardır da devam ediyor. İnsanın ilerlemesi, gelişmesi, aydınlanması yönünde engeller var. Peki bu engelleri nasıl aşabileceğiz? Toplum diyorsunuz birçok kişiden aslında önde. Ama hala bu bağlar çözülemiyor. Yani tam istediğimiz o aydınlığı sizin de söylediğiniz gibi bulamıyoruz; uçurum gittikçe büyüyor. Toplumda da bir şeyler var mı? Yani bu uçurumun derinleşmesi niye engellenemiyor, niye azalmıyor?

Toplum bizden çok çok ilerde. Ama şunu kabul etmek lazım ki, toplum sindirilmiş, uyutulmuş, ürkütülmüş. Sokağa çıkıyor copluyorlar. Eve gidiyor taşlıyorlar. İşte Kahramanmaraş, Çorum, Sivas olayları, bu gibi olaylar halkın üstünde büyük bir psikolojik baskı yapıyor. Yani inanç sömürüsü o kadar kötü şeydir ki baskıyla diğerlerini baskıları altına alırlar. İşte dünyada korku denen bir şey var. Halk korkuyor, çekiniyor, yıldırmışlar, asırlardır, yıldırmışlar. Dağlara çekilmişler korkularından. Yani Alevî kitlesi, o felsefesini sahiplerini dağlara çekmişler, dağlara kaçmışlar. Yoksa teslim olurlardı biterdi bu iş. Açık söylüyorum. İktidarlar, devlet halkı kurtarmak istemiyorlar. Açıkça istemiyorlar. Şimdi benim bazı çalışmalarım vardı. Gitmediğim hiçbir iktidarın hiçbir üst düzey yetkilisi kalmadı. Açık söylüyorum. “Biz de bu memleketi kurtarmak istemiyoruz. ” Aynen bunu söylediler o yetkililer. “Biz halkı yokluktan kurtarmak istemiyoruz, biz Türkiye’ye bu borçtan kurtarmak istemiyoruz, kardeşim, ” dedi. “Sen” dedi “Bunu ne yaparsan, yap bir daha bunlarla uğraşma, git sen şiirini yaz, sazını çal bu işlere burnunu sokma. ” Ha şimdi nasıl kurtulursun, bunlardan nasıl kurtulursun, kurtulmaz.

Ancak bu gençlik kafası değişirse, gençlik bizden çok ilerde, bu gençlik bu işin farkına varırsa bu iş düzelir yoksa bu iş düzelmez. Çeteyle, mafyayla, devlet iç / içe çalışır mı? Çalışırsa düzelir mi? Bu düzelmeyeceğine göre memleketi de kurtarmak istemiyorlar, ekonomiyi kurtarmak istemiyorlar, halkı yokluktan kurtarmak istemiyorlar. E düzelir mi? Düzelmez.

Evet şimdi zihniyetin değişmesi lazım dedik. İnsanların önündeki perdelerin açılması lazım ki, insanlar bu bilince sahip ama maalesef korkutulmuş, sindirilmiş dediniz. Peki bu korkutulmuş, sindirilmiş halka dönelim, Anadolu’ya dönelim. Siz buram buram Anadolu kokan şiirlerinizle de tanınıyorsunuz. Yani Anadolu insanın çekmiş olduğu çilelerin, sömürünün ve zulmün dışında bir de tabiatın, tarihin getirmiş olduğu birçok zorluklar da var Anadolu’da. Devlet yönetiminin duyarsızlığı, yöneticilerin duyarsızlığı artı sömürü ve zulmün olması, sindirmenin olması, kendilerini geliştirecek olanaklardan yoksun bırakılmaları bir de zaten yüzyıllardır birikmiş sorunlar, azalmamış ki. Yani Osmanlıdan beri yüzyıllardır üst üste bine bine gelmiş acılar, ıstıraplar. Ve Anadolu insanın omuzları çökmüş. Siz de bu Anadolu’da doğmuş birisiniz. Belki başta soracağımız soruyu şimdi soralım. Biraz Cumhuriyetin heyecanıyla cumhuriyete girdik ama kendinizden bahsetmenizi dileyeyim ben. Kendi dilinizden yaşamınızdan bahseder misiniz?

1943 yılında Tokat’ın Zile İlçesi’nde Hatıkkanı Köyü’nde doğmuşum. Babam dar gelirli bir çiftçiydi. Sonra biz dört kardeşiz. Annem beş, babam altı yani. Çiftçilikle karın doyması mümkün değil. Açıkça var beş tane tarla ama su yok, alet yok. Ekersin 10 ölçek, alırsın 50 ölçek. Bunu kıyaslarsan yıllık yiyeceğini zor temin edersin, ne üstüne başına bir şey edersin, ne bulgurunu ununu temin edersin yani büyük bir ıstırabın içinde. Hazır köylü de böyle. Bir/iki kişi var köyün ağası onlar zengin yani kim satar daralırsa tarlasını ondan alıyor parasını. Sata sata adamların zaten ikişer, üçer tarlası kaldı. Rençberlik yapıyor, ortakçılık yapıyor. Ben 18 yaşıma kadar, 11 yaşımda başladım, 7 yıl da çobanlık yaptım. Köyümün kitabında yazar. Bir gün babam beni çağırdı, oğlum dedi, sen hep böyle çobanlık yapacaksın. E köyde okul yok, okula gidemezdim. Kimse okumuyor, 1950’de köyde okul ne arasın. Yakın köylerde de yok. Ta kazada var orası da üç saat. O imkanlar yok. Ne yapayım dedim babama, oğlum şu köyden çık, dedi. Baba çıkayım da nereye gidiyim. Sen şimdiye kadar, 17-18 yaşıma kadar, bir defa mı iki defa mı Zile’ye götürdün. Ben nereye gidiyim yani. Çıkmakta korkuyoruz. Hadi çıkarttılar, aç kalırız. Ne düşünürsen düşün bu memleketi terket, dedi. Kafana yerleşti bir kere. E diyorum baba nereye gideyim. Sertleşti bana çek git oğlum. Dedi, kendini kurtar. Bak dedi ben burada 60 yaşındayım hala sürünüyorum. Sen de 60 yaşına gelsen sürüneceksin. Senin oğlun da 60 yaşına gelse sürünecek. Çık buradan dedi. Düşündüm taşındım doğru söylüyor, dedim. İleriyi düşündüm doğru söylüyor. 1960 yılında köyden çıktım. Ankara’ya geldim. Bir tane tanıdık vardı onun vasıtasıyla amele olarak inşaatlarda çalıştım. Sırtımda semerle üçüncü, dördüncü katlara, yapılan binalara çok tuğla taşıdım. En az 6 ay. Ondan sonra şimdi yazıyorum. Şiir de yazıyorum. Yazıyorum ama aklımda kavradığımı, kafamda kavradığımı, hafızamın aldığını şiire dökemiyorum. Şiirde canlandıramıyorum. Uygulayamıyorum. Ama çok şey anlıyorum. Neyse ondan sonra bir benzin istasyonuna girdim. Benzin pompasının başında gelen arabalara benzin döküyordum. İşte bu ara işlerinde 3 yıl çalıştım. 1963’te askere gittim. 1963’te asker oldum. Şimdi babam bana para filan da göndermiyor. Bunu da hesaplıyorum yani ben ne yapayım askerde babama sıkıntı olmayam diye. O zaman 5 lira çok büyük bir para. Çünkü ekmeğinden kesip gönderecek biliyorum. Ne yapayım ben askerde para kazanacak şeye gireyim. Baktım orada dediler ki, paraşütçü olmak isteyen var mı? Havacıydım ben, Kütahya’daydı askerliğim. Neyse seçtiler ismimi yazdılar. Ankara’ya gideceksiniz dediler. İyi tamam kursa Ankara’ya gittik, geldik iki ay eğitim gördük Ankara’da. Ankara’nın tren istasyonu var orada paraşüt kulesi var, eğitim de orada geçti. Ondan sonra neyse paraşütçü olduk. O zamanın durumuna göre 94. 5 lira hiç unutmuyorum 94. 5 lira her atlayış için para alıyorduk. Bir baktım ki babamın sırtından yüküm kalktı. Bu sefer her ay babama 10-15 lira para göndermeye başladım. E biliyorum durumunu adam aç. Yani bizim orada sebze falan da yetişmez. Yetişmiyor su yok, şu yok, bu yok. Sadece ve sadece yoğurt, ayran, bulgur, ekmek bunlar. Neyse 1965 yılında askerliği bittirdim, tekrar Ankara’ya geldim. İşte o zamanlar bazı işlerde çalıştım ara işlerinde çalıştım 1 yıl. 1966 yılında Hacettepe Hastanesi’ne girdim bulaşıkçı olarak, bir hafta bulaşık yıkadım. Demek ki adamların hoşuna gitti mecburen çalışmaya başladım. Bir gün beni çağırdı müdür gel dedi, evladım. Gittim. Seni dedi, bulaşıkçılıktan alacağım. Sağ olun, dedim. Nereye vereceksin dedim, seni garsonluğa vereceğim, dedi. İyi dedim, ondan sonra garsonluğa başladım. Garsonlukta da çok başarılıydım. Çünkü gerçekten girdiğim işlerde başarılıydım. Başka çarem yoktu neyse yine 5-6 ay sonra müdür yine çağırdı. Gel dedi. Seni garsonluktan alıyorum. Hapı yuttuk, diye düşündüm. Ne oldu dedim sayın müdürüm. Ya dedi sen dedi başarılısın. Yani seni köreltmek istemiyorum. Seninle uğraşmak istiyorum. Dedim sağ olun. Allah razı olsun. Seni dedi, Hacettepe Hastanesi’nin mutfak ve katlarına kontrol şefi yapıyorum. İşte öylece iyi bir iş sahibi oldum. Hacettepe’de bozulan yerlere şef olarak vermeye başladılar beni. Yani yolunda gitmeyen yerlere şef olarak vermeye başladılar. Çünkü bir takım soygunlar dönüyor, şu bu dönüyor. Nerede soygun var oraya veriyorlar. Soygun olmaması için çünkü ben dürüst insanım. Ondan sonra bazı şeyler teklif ediyorlar, ben kabul etmiyorum. Tuttular beni bu sefer Hacettepe merkez öğrenci yurduna idareci olarak verdiler. Ve o yurdu da en güzel şekile sokana kadar çalıştım ve başarılı oldum. 1993’te emekli oldum. Ve emekli olana kadar da 1974’te hem çalışıyorum hem bu işlere koşuyorum, sosyal faaliyetlere koşuyorum. 1974’te Halk Ozanları Derneği’ni kurduk, Çırakman’la birlikte.

Kitap ve kasetleriniz var sanırım?

Benim iki kitap, 4 tane eski 45’lik plağım var. 4 tane de kasetim var.

“Atatürk’ün Türkiyesi” isimli kitabınız da çok güzel, “Atatürk Destanları” var.

Evet yani Atatürk, cumhuriyet, memleket aşkı…

Diğer kitabımız?

Bu “Gönül Deryası” ismini taşıyordu. Çıkacak onda biraz daha felsefe var, ondan sonra tasavvuf, ondan sonra günümüz çok güzel şiirler var. O kitaba insan bir başlarsa bitirmeden bırakamıyor. O kadar güzel akıcı şiirler var.

Halk ozanlarıyla dostluklarınız oldu?

Çırakman’la dostluğumuz bir başka. Size açık söyleyeyim, çamurla yoğrulmuş, külle küllenmiş, sabunla sabunlanmış, toprakla toprak olmuş ve bir halk kahramanı gözüyle bakıyorum ben. Açık söylüyorum bir halk ozanlığı ötesinde bir filozoftur. Onunla Halk Ozanları Kültür Derneği’ni kurduk. Halk ozanlarını bir araya getirmek için. Kurduk ama 20 kişiyi bir araya getiremiyoruz. 12 Eylül’den evvel olduğu için bir sürü de mücadelemiz var. Konserlere gidiyoruz. Halk konserlerine işte plaktır, kasettir… Daha kaset yoktu gündemde. Plak da yoktu. Plaklara gidiyoruz. Plak yapıyoruz, konserler, dergiler falan filan… İşte radyolar aşağı yukarı 1980’e kadar Çırakman da ben de çok büyük mücadele verdik. Hem dernekte hem halk arasında genel başkanlığını yaparak, genel sekreterliğini yaparak, başkan yardımcılığını yaparak, yönetim kurulu üyeliğini yaparak. Büyük mücadele verdik. Artık 1980’de bir baktık ki orası da bir çıkar haline döndü. Bizim elimizden aldılar, aldılar. Çırakman da dedi ben de dedim artık bizim burada herhalde işimiz kalmadı. Ve bıraktık.

Halk Aşıkları, Halk Sanatçıları Yayın ve Üretim Kooperatifi Derneği’ni 1988’de kurduk. 1990’a kadar da yine halk konserlerinde, kasetlerde ondan sonra çeşitli etkinliklerde Hacıbektaş’ta falan bir sürü mücadelemiz oldu. Onu da başarıyla bitirdik. Artık yoruldum dedim ki arkadaşlara, arkadaşlar ben size teslim etmek istiyorum. Genç arkadaşları topladım. Genel kurula gittik, teslim ettim. Halen üyesiyim. Ve onlar yürütüyorlar. Diğer şimdi şu anda hem Halk Ozanları Kültür Derneği’nin üyesiyim sonradan kayıt oldum. Çünkü o benim mesleğim artık. Başka şey olamaz yani. Ondan sonra bunun dışındaki kasetlerdir.

Şimdi onlara teker teker gelelim. Sevgili ozanımız, her şeyden önce Anadolu’da doğup büyüdüm, dediniz. Anadolu’daki daha doğrusu doğduğuz köydeki inançsal yapı nasıldı? Köyün inancı Alevîlik/Bektaşilik’ti herhalde?

Alevîlik’ti.

Peki o günleri hatırlıyor musunuz mesela o günlerdeki köyünüzde veya çevrenizdeki aşık, ozan ve veya dede inançsal kimliğini, sosyal kimliğini öne çıkaran kişiler var mıydı? Cemler ayinler yürütülüyor muydu? Oradaki gelenek görenekler ne şekildeydi? Gerçi 18-19 yaşlarında ayrıldınız ama yine de hatırlayabildiğiniz kadar. Daha sonra da herhalde köylere gidip gelmeniz olmuştur.

Şimdi Ayhan Bey, tabii ki o zamanlarda da dedeler gelir cem yapardık. Abdal Musa kurbanı keserdik. O cem dualarıyla, o cem lokmalarıyla inanın, insanın köylülerin günü hep bu cem yapmakla geçer. Dede ne söylerse onu yapar. Şimdi tamam, kavgaları barıştırır, birbirinin hakkını yememeyi öğütler, kardeş olduklarını öğütler… Ama bunun üstünde bir bilgi verilmedi. İlim verilmedi, bilim verilmedi. Şimdi ben cumhuriyet çocuğuyum. Ve o zaman da cumhuriyet vardı bunlar açık açığa konuşulabilmeli. Demek ki ya bilmiyorlardı veya ilimleri o kadardı. E şimdi bunları anlıyoruz. Mesela ben 1975 yılından beri Hacıbektaş’a giderim. Oralarda ceme katılırım, ondan sonra, ne biliyim ben etkinliklere katılırım. Şimdi Hacı Bektaşi Veli diyor ki: “Hararet nardadır sacda değildir / Keramet baştadır taçda değildir / Her ne ararsan kendinde ara / Kudüs’te, Mekke’de, Hacda değildir. ” Bu laf benim beynime çakıldı. Artık orada da toplantılarımda da bunları anlatmaya başladım. Bana kızanlar da oldu. Dedim ya, keramet her ne ararsan kendinde ara Kudüs’te, Mekke de, hacda değildir, diyor ve ben de de değildir, diyor. Bana geldi mi kendini bildirmek için, kendini buldurmak için insana birtakım mesajlar verilmiş. Çok ulu bir mesaj. Bir baktım ki her şey bendeymiş kardeşim. Hiç olmazsa halka bir şeyler verebildiysem ne mutlu dedim kendime. Şimdi açık söylüyorum. Benim Hakk’a ulaşmam için muhakkak bir aracı mı kullanmam lazım. Eğer aracıları kaldırmazsan sen özüne, Hakk’ına kavuşamazsın. Aracıları kaldırdığın zaman bir bakıyorsun ki o sendeymiş.

Peki bu aracıları kaldırdık. Hakkı kendimizde aradık. İnsan nasıl Hakk’a ulaşabilir? Alevîlik, Bektaşilik’te bunun yol ve yöntemini Hacı Bektaşin bir sözüyle dile getirdiniz. Her ne ararsan, kendinde ara. Ama insan kendine nasıl ulaşacak? İnsan ilk önce ne olmalı ki kendinde Hakk’ı bulabilsin, insanın vasfı ne olmalı? O zaman insana bir bakalım, insana yaklaşalım. Alevî / Bektaşi düşüncesine göre veya onu bir tarafa bırakalım, sizce Tanrı’ya ulaşmada insan kendini nasıl sorgulamalı, hangi vasıflara sahip olmalı daha doğrusu?

Şimdi benim birtakım deyimim var: Şeriat kapısını, tarikat kapısını Atatürk kapat-mış. Demek ki biz şeriatı, tarikatı geçmişiz. Marifet kapısını açmış. Bakın her şey ilim, ilim. İnsanlar fezaya çıkmış uçaklar gökte uçuyor, otomobiller yerde marifet, marifet. Marifet kapısını açmış ki bu marifeti yaşasınlar, özümsesinler, kendilerin-deki beyin gücünü fark etsinler. Gönül gücünü fark etsinler. Şimdi ilkokulu bitirmez-sen, ortaokulu bitirmezsen, liseyi bitirmezsen üniversiteye nasıl gidersin? Açık söyleyeyim insanı hiç kimse imtihan etmez, kendisi edecektir. Nerede olduğunu hangi merhalede olduğunu kendi kendisi imtihan ederek bulur. Şimdi hakikat devrine bir hazırlık var ki, sanıyorum bu 2000 yılının sonunda olur. Hakikat devrine başlanmıştır 2000 yılının sonunda çok güzel şeyler olacaktır.

Siz bir halk ozanısınız. Halk ozanı halkın ozanıdır. Halkın duygularına, düşüncelerine, dünyasına ışık açan bir duygu insanı. Peki şunu soracağım. Sizlerin, Pir Sultan Abdal’ların beslendiği kaynaklar, damarlar var, halk damarı var, halk gerçeği var, halk hikayeleri var, halk masalları var, halk anlatıları var.

Sizce, halk ozanlığı nedir, nasıl doğmuştur, nasıl gelişmiştir? Türk halk ozanlığının, Anadolu ozanlığının en önemli temsilcileri kimlerdir, diye sorayım ben?

Halk ozanlığı ta Şamanizmden beri, Orta Asyadan günümüze kadar uzanır. Bu Türkî Cumhuriyetlerde dahi bu gelenekten, o kökenden gelir. Ancak asıl su yüzüne çıkması Hünkar Hacı Bektaşi Veli’nin zamanında başladı. Nasıl başladı? Hünkar Hacı Bektaşi Veli dervişlerinden, yüzlerce derviş yetiştirdi, bunun yanında 12 İmam tarikatını yürütebilmek için cem ayin’i yapıldığı zaman mutlak ve mutlak zakir olur. Şimdi zakir o zamanlar cemi yürütecek, nefesleri okuyacak. Tabii ki bu Muhammed Ali kaynağıdır, aşk kaynağıdır. Şimdi Hacı Bektaşi Veli o sülaledendir. Hacı Bektaşi Veli zamanında bu filozofluk işte Hacı Bektaşi Veli olsun, Abdal Musa olsun, Kaygusuz Abdal olsun ondan sonra, Aşık Paşası olsun, hepsi çok büyük düşünürler, yazar, şairler bunlar. İşte yedi aşık sayıyoruz ya Alevîlik’te, o yedi aşığı yetiştirip irşad memuru olarak Hacı Bektaşi Veli tayin ettiği Anadolu da her birini bir tarafa gönderip de bundan sonra siz halkı yetiştireceksiniz, halkı uyaracaksınız, bilinçlendireceksiniz şeklindeki mesajıdır. İşte o günden bugüne kadar mesela Hallacı Mansur, ondan sonra Nesimi, ondan sonra Pir Sultan Abdal, bunlar bu aşkla yoğurulup, pişip ve kendini tanıyıp insanlığa ışık tutan insanlardır, yani bunlar açıkçası topluma öğretmenlerdir; Mesela Hacı Bektaşi Veli Hacı Bektaş külliyesinde üniversite diye adlandırdığımız üniversiteyi kurmuş. Yetişkin insanların eline belge vererek sen irşad memurluğu yapabilirsin, sen halkı bilinçlendirebilirsin deyip sağa sola tayin ettiği insanlardır. Ve bugün Anadolu’nun insanı bu bilince gelmişse açık söyleyeyim artısıyla, eksisiyle bu filozofların yüzünden gelmiştir. Atatürk’ün cumhuriyetini kurmasını toplumu onlar hazırlamıştır. İşte başta Pir Sultan kavgayı koymuştur ortaya, aşkı koymuştur ortaya, halkın kültürünü koymuştur ortaya, haksızlıklara karşı çıkmayı koymuştur ortaya. Ondan sonra bu arada işte diğer halk ozanlarına geçecek olursak Karacaoğlan gibi, (güzellemesiyle tanınan), sevgiyi aşılamıştır. Ondan sonra Köroğlu. Yine bir başkaldırıyı koymuş ortaya beylere karşı. Ondan sonra Dadaloğlu yine bunlardandır. Mesela bunlar hep bir öğretmen olarak topluma çeşit çeşit renkleri, kültürleri verip toplumu bu hale cumhuriyete hazırlayan öğretmenlerdir. Ben böyle görüyorum. Bunlar olmasaydı ne olurdu. Osmanlı pençesinde kıvranıp dururdu halk.

Cumhuriyet dönemine dönelim. Osmanlı yönetimi çerçevesinde Pir Sultan’lardan, Karacaoğlanlardan bahsettik. Peki cumhuriyet döneminde en güçlü halk ozanları kimlerdir sizce?

Şimdi Türkiye de yaşayan ozanların hemen hemen hepsini tanıyordum. Çok da dostluklarımız oldu, hatıralarımız oldu. Aşık Veysel’le sohbetlerimiz oldu. Aşık Veysel gayet güzel bir insandı. Diyor ki üstadımız; “73 millete bir nazarla bakmayan yarın hak divanında yüzü kara görürüz” diyor. Bize iki bakmak yakışmaz, ikilik yakışmaz. Biz herkesi bir can gibi; Hakk’ın canıdır, hepsi. İşte Alevî olmasına rağmen o da yine insan ayırmaz, birlik, beraberlikten yanaydı. Bir İhsani, bir Şah Turna, bir Mahzuni tam bir ezikliğin içinden fışkıran lale, sümbül gibidirler. Ve halkın derdini kucaklayan insanlardır, örnek olan insanlardır. Onları dinleye dinleye, Pir Sultan’ı okuya okuya, Karacaoğlan’ı okuya okuya, kendime yön vermişim. Mesela günümüzde Çırakman, Kul Hasan, Osman Dağlı gibi bu insanlar gerçekten de halkı savunmada, cumhuriyeti savunmada, birlik beraberliği savunmada hiç kimseye güvenmemiştirler. Güveneceklerini de sanmıyorum. Onlar bu geleneğin güçlü temsilcileridir.

Peki sizin ilk şiirleriniz hangi dönemde çıkmaya başladı. İlk ürünleriniz, ilk coşkunuz?

Ben ilk şiirimi, 1957’de yazdım. Köyde yazdım. İşte destanvari yani mesela diyelim ki bir köyde birisi bir başkasını öldürmüş, işte birisi de gömmüş. Ben buna bir destan yazardım. Götürür çarşıda satardım. Tanesi 1 kuruş. Ondan sonra işte kazana fare düşerdi onu yazardım, süt kazanı. Ondan sonra işte kedi sütü içer onu yazardım. Bunları radyolarda çok okudum. Ondan sonra gitgide baktım ki kediyle, köpekle, fareyle bu işler olmuyor. Acımızdan ölüyoruz. Halkın sıkıntılarını kavramak tabii ki kolay değil. Yani yaş müsait olmadığı zaman tabii ki kavrayamıyorsunuz. Adam çile çekse bile gülüp geçiyorsunuz. Yani hiç umurunuzda olmuyor. Çocuksunuz.

Bu toplumsal bir yara olarak, toplumsal, sosyal faaliyet olarak bana kimse yol göstermedi. Ben onu kendim özümleyerek, kendim yaşayarak, kendim seyrederek toplumda bunu kendim kavradım. Yani 1974 yılında Adana da bir konser verdim. Bir program yaptım bir baktım ki sahneden indikten sonra arkada polisler gel dediler, karakola gideceğiz. Gidelim, dedim. İşte olur ya cumhuriyet şeyleri çaldım, okudum. Acaba dedim cumhuriyette mi suç? Cumhuriyeti savunmak da mı suç, Atatürkçülük de mi suç, ben bunu bir anlamak için gitmem lazım karakola. Neyse komiser dedi ki, “kardeşim sen bu eseri nereden çaldın” dedi. “Neyi, hangi eseri” dedim. Açtım dinlettim ona, orada bir eser okumuştum. “Fakir fukarayı soyan köylüler diye gencecik canlara kıyan köylüler diye” uzun bir eser okumuştum. Onun yüzünden tutmuşlar. Dedim “Kardeşim ben halk ozanıyım. Senin de derdini dile getiririm. Öbürünün de derdini dile getiririm. Gördüğüm şeyleri dile getiririm. Ben halk ozanıyım, benim görevim bu. ” Ondan sonra ifademi filan aldılar, bıraktılar beni. Ankara’ya gittim. 6 ay sonra savcılıktan istediler. Gittim, isminde suç unsuru yok da, bunda suç unsuru varmış. “Komiserim” dedim. “Nerede gördün? Ben yaşadığımı yazıyorum kardeşim. Yani Demirel devletin başındaysa bahane. Senin cumhurbaşkanı, senin başbakan, senin bakan benim bakanım. ” Hakim tamam dedi, ben dedi, böyle yazacağım ifadeni göndereceğim, dedi Ankara’ya. Hakim yazdı gönderdi. 3-4 ay sonra 6 ay ceza, onu da paraya çevirmişler. O faslı öyle kapattık. Şimdi Pir Sultan’a bakıyoruz, “Ben de bu yayladan şaha giderim, diyor, adamı asıyorlar. Demek ki dedim o gün orda ben yaşasaydım ben de suçluymuşum, benim de kellem gidecekmiş. Kalkmış bunu Pir Sultan yapmış. Görevli bize aktarmış, en güzel bir biçimde. Hiçbir taviz verilmemesi gibi bu bir sembol olmuş. Ve kendisine gerçekten gönülden inanır, gönülden saygı duyarım. O aşk ne biçim toplumsal aşk ve insanları hayran bırakan bir aşk. Özünde insan olan çok derin bir aşk. İşte birini bırakıp birine geçiriyoruz. Bütün bu halk ozanları İşte İhsani olsun, Mahzuni olsun, Çırakman olsun her zaman sahnenin arkasında bizi polis bekler alır götürür. Ve bırakır. E kardeşim ne yapıyoruz biz ya. Söylediğimizden uyanın, bir şey alın da şu memleketin geleceğini çizelim. Biz size öneri veriyoruz. Bunlar öneridir. Biz mis gibi tertemiz gönülle halkımızın yanında haksızın karşısında direnmişiz.

Yani şu çalışan emekçinin hakkını vermedikçe kurtulmaya çare yok. Yoksul kanı emenlerden hesabı sormadıkça kurtulmaya çare yok. Toplumsal ve bireysel kurtuluş sömürünün ortadan kaldırılmasıyla ancak mümkün olur?

Devleti soyan soyana. Ne oluyor, devletin parası kimden gidiyor? Halktan çıkıyor, Halkta öyle para nerede, mecburen, görevin olarak halkın çektiği sıkıntıyı ve nasıl kurtulacağını halka göstermek lazım. Öneri vermek gerekir. Halk yapar yapmaz o bizi ilgilendirmiyor. Benim görevim söylemek, yazmak. Yazmışım, çalmışım, söylemişim. Halk da dinlemiş, dağılmış. Benim sorunum değil ki artık. Ben ne yapayım. 35 yıldır çalıp, söylüyorum. Halk da diyecek ya ne yapalım. Bana göre sendikalar, dernekler, vakıflar bu işin önünü tıkamıştır. Eğer dernekler, sendikalar, vakıflar olmasaydı bu halk yolunu çizerdi. Ve çeşitli oyunlarla bu vakıfların başına, derneklerin başına gelen insanlar halkı yönlendirip zamana göre malını genişletiyor, zamanına göre daraltıyor şeklinde halkı yönlendirmeye çalıştılar, ondan geri kaldılar. Yani eğer bunlar olmasaydı şimdi halk yolunu çizmişti. Çünkü cumhuriyet bu değil. Şimdi bakıyorsunuz cumhuriyetin içinde hiç padişahlık olur mu? Onlarca padişah var, soyuyor herkes, birbirini. Bir tane padişah soyuyordu bizi ona karşı çıktık. Şimdi binlerce padişah var. Ne yapacağız şimdi biz? Cumhuriyet bu mu? Demokrasi bu mu? Soygun aracı mı? Laiklik soygun aracı mı, cumhuriyet soygun aracı mı? Biz padişaha niye karşı çıktık; o zaman bir padişah vardı, kadılar zulüm ediyordu, karşı çıktık, Pir Sultan onun için kellesini verdi. Cumhuriyetin 75. yılı ben cumhuriyeti, cumhuriyetçileri anlayamıyorum açık söylüyorum. Cumhuriyeti anlıyorum cumhuriyetçileri anlayamıyorum. Bana ters gelen bunlar. Yakana bir tane rozet takmakla olur mu cumhuriyetçi?

Peki halk ozanlarımızın genel sorunları nelerdir. Şu anda neler gözlemliyorsunuz. Bu kültürü bugünlerde yaşatan Cumhuriyet Türkiyesi’nde sizin demin saydığınız halk ozanlarımız da var. Sizin de içinde bulunduğunuz halk ozanlarının genel sorunları neler olarak görülüyor?

Ayhan Bey kendimden bahsedeyim. Benim devlet memurluğunda ne işim var? Bakın ben sazımı elime alıp sazımla yararlı olmalıyım. Devlet bana sahip çıksaydı, sazımı elime alıp da en ücra köylere kadar gidip bu bilimi, bu ilimi, bu felsefeyi bu kültürü aktarmaz mıydım? Ya alsaydı beni, bir halk ozanları topluluğu kursaydı. Nerede kültür bakanlığı? Halk ozanlarını toplasaydı, deseydi ki çağdaş uygarlık, siz cumhuriyetçisiniz, siz Atatürkçüsünüz, siz şu felsefenin adamısınız, şu kültürün insanısınız, siz laikliğin teminatısınız. Lafta söylüyorlar bunları da. Bizim her birimizi ikişer, üçer, yurt çapında görevlendirselerdi inanın şimdiki çağ en az yüzyıl ileride olurdu. Ne yaptılar. Aynı Pir Sultan’ın taktiğini uyguladılar bize ne yaptılar? Ozanlığı bitirdiler. Farkındaysanız birçok yerde de çıktılar, söylediler. Ekranda da söylediler, konferanslarda da halk ozanı işte Aşık Veysel halk ozanlığının son halkasıdır diye, söylediler, utanmadan söylediler bunu. Aşık Veysel bizim insanımız biz de aynı kaynaktanız; halk bitmeden, halk ozanı biter mi?

Siz halk ozanı olarak, değerli olarak o geleneği sürdüren kimleri sayarsınız?

Aşık Mahzuni Şerif’i Aşık İhsani’nin başından geçenler film olur. Ondan sonra Çırakman Reyhani’yi yine bu çağda iki halk ozanına sahip çıkmış. Kültür Bakanlığı; Şeref Taşlıova’yla, Murat Çobanoğlu’na. Buyrun halk ozanlığı bu demek midir, bunlar mı temsil ediyor halk ozanlığını? Yani iki kişiyi kurtarmak demek midir ozana yardım? Ne kültür vereceğiz şimdi biz halka? Ayrımcılığa bak şimdi, bölücülüğe bak. Asıl bölücülük bunlar, yani asıl bölücü devleti yönetenler açık söylüyorum. Alevî / Sünni şimdi ülkede bir kargaşa çıkarmak için Alevî / Sünni çatışması yapar, bakın ondan sonra o bertaraf olur. Halk kavrar bunu, bu sefer sağ, sol çatışmasını yapar ondan sonra Alevî / Sünni, Kürt / Türk çatışmasını yapar. Cumhurbaşkanı 6 Eylül 1999’da bana kupa verdi. Hiçbir partiye bağımlı olmamak kaydıyla politikalar üstü bir çizgi sürdürdüğüm için, Çırakman’la bana bir kupa verdi. Şimdi bakıyorum kimisi de beni eleştirdi niye onun elinden aldınız da filan. 1974’te başbakan olduğu dönemde beni içeri atan cumhurbaşkanı bugün 1988’de bana kupa veriyorsa Demirel 1974’ten kalmış 1988’e benim yanıma gelmiş. Bak şimdi! İşe bak şimdi. Kardeşim bunları niye düşünmediniz. Adam düşünmez mi bunları yani bu kadar devlet adamısınız sizin düşünmeniz lazım. Onun için de halk ozanlığını yok etmek için ellerinden geleni yapıyorlar ama mümkün değil. Topluma sahip çıkmazsa bu halk ozanlığı elli yıl sonra biter. İnşallah ona kadar cumhuriyet tam oturur. Tam bir cumhuriyet olur, bölüşüm eşit olur. Ondan sonra insan hakları ortada olur, ondan sonra zulüm kalkar, baskı kalkar cumhuriyet oraya oturur. O zaman ben de istemiyorum, keyfimden mi yaptım? O zaman düğününü, bayramını yazarım iyi etmiş derim.

Yani sorun olduğu için sorun yazılıyor. Birileri kara çalmak için halk ozanlarının birilerinden menfaati var, der; O örgütten, şu örgütten. Aynı aşk içine girdiği zaman, aşkı yazdığı gibi, sevgiyi yazdığı gibi, özlemi yazdığı gibi birliği de dayanışmayı da yazar. Halk ozanlarıyla ilgili kurulan derneklerin seyri ne olmuştur? Hangi dernekler kuruldu, ne zaman kuruldu, hangi dalavereler döndü? Bir daha özet olarak alayım?

Demin anlattım onu 1974’te Halk Ozanları Kültür Derneği’ni Türkiye’de ilk defa biz kurduk, Çırakman’la. Şimdi biz yemeyiz, bir şey yemeyiz. Orayı ayakta tutabilmek için elimizde makbuz kapı kapı dolaştık. Konserler verdik. Diğer yeni yetişen şairlerimizin ondan sonra tuttular biz de önlerini açtık, gençliğe ön verdik, gelsin sahip çıksınlar diye. Ama geldikten sonra maalesef bir çıkar kavgasına giriştiler. Çırakman’ı da beni de ihraç ettiler. Ondan sonra bu kurulan dernekler bir çıkar mekanizması oldular. Devletle aynı süreç içerisinde halk kültürüne ne veriyor, halka ne veriyor? Halk şenlikleri, halk konserleri yapıyor mu? Görmüyoruz hiçbir şeyi. Ondan sonra çıkar aracı olarak kullanmaya başladılar. Ben derneklerden onun için sıyrıldım. Baktım yapılacak bir şey yok bıraktık. Şimdi biraz da sıhhatimiz el vermiyor ki, koşalım. Yani gidelim, diyelim ki kardeşim ne yapıyorsunuz ne ediyorsunuz. Zaten söylemezler de. Saz kursları filan kuruyorlar. Onlarla ayakta falan durmaya çalışıyorlar.

Evet son olarak duygu, düşüncelerinizi alalım. Türkiye’ye Türk insanına neler söylersiniz? Gerçi önünüzde biraz sıkıntılar var ama aydın insanların varlığıyla, sizlerin varlığınızla elbette sorunlar aşılacak, ilerisi de umut kapısı herhalde bir ışık doğacaktır, bu Türkiye yüzüne diyoruz…

Evet, doğacak buna ben inanıyorum. Şimdi bakın işte Susurluk olayı koskoca bir kabusu çözdü. Ben buna şöyle diyorum, kendi kendime, bu meseleye Allah el koydu. El koydu dedi ki, bak ben bunu çıkarttım, gerisini siz temizleyin. Temizlemezseniz ben sizi temizlerim. Şimdi sanıyorum eğer bunlar ayıklanır bir şeffaflık kazanır topluma bir gözle bakmasını bilirlerse devlet olarak, iktidar olarak bilirlerse, halkça bölüşüm gündeme getirirlerse, eşit bölüşüm gündeme getirirlerse, gerçek cumhuriyetçiliği gündeme getirirlerse ve yalan söylediklerini kabul eder, bundan sonra gerçek anlamdaki mücadeleyi halkla birlikte, halka refah sözü vermeyi gerçekleştirirlerse ben ilerisini güzel görüyorum, ancak şu ekonomik yükün altından bu ülkenin de kalkacağını pek sanmıyorum açıkça.

Gerçeklerimiz de bu. Ağzınıza sağlık, sağ olun. Bizim görevimiz inşallah bunu da derleyip, toparlayıp düzenlemek. Bizim Anadolu Türk kültürüne bir katkımız olsun istiyoruz.

Ben de size teşekkür etmek istiyorum. Bu konuda çalışan o kadar az insan var ki, inşallah sizin çalışmanız büyük bir boşluğu dolduracak.

 

Söyleşi: Ayhan Aydın, 1999, Kızılay, Ankara

 

ESERLERİ

Atatürk’ün Türkiyesi, Teknik Basım Sanayii Matbaası, Ankara, 1981

Gönül Deryası, Kültür Bakanlığı, Ankara, 1990

 

ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER

 

Eli Nasırlım

 

Kainatta çok çalışan sorarsan

İşte o emekçi eli nasırlım

Birazcık düşünüp kafa yorarsan

İşte o emekçi eli nasırlım

 

Yağmurda çamurda tipi kışında

Üstü başı yırtık canı dişinde

Sabır meydanında çile taşında

İşte o emekçi eli nasırlım

 

Onun villası var seninki hani

Sana çok görmüşler kirli yorganı

Et yerine yiyen acı soğanı

İşte o emekçi eli nasırlım

 

Düşünün taşının çalışan kimler

Aç avucunu görsün ağalar beyler

İlaçsız doktorsuz bir hasta inler

İşte o emekçi eli nasırlım

 

Emini’yim utanmadan sömüren

Bir canavar gibi halkı kemiren

Yıllar yılı bunca hakkı yenilen

İşte o emekçi eli nasırlım

 

Yalan Var Yalan

 

Tellal oldum size hey yüce millet

Bakın koca yurtta talan var talan

Halkın sinesinde koskoca illet

Yoksulun hakkını çalan var çalan

 

Bir avuç hırsızdır sırtından çalan

Bizden güçlü değil bizleri soyan

Uyan yoksul gardaş uyuma uyan

Bizi bu dertlere salan var salan

 

İşçi köylü akın akın yürüyor

Emekçinin haykırışı sürüyor

Düzenbazın urganları çürüyor

Katırın sırtında palan var palan

 

Senden faydalanır seni öldürmez

Senden çaldığını sana böldürmez

Sen bin yıl yaşasan seni güldürmez

Ölmeden canını alan var alan

 

Emini’yim bekler sabrın taşmanı

Hep bir olup engelleri aşmanı

Halkı soyanlardır halkın düşmanı

Bol bol kürsülerde yalan var yalan

 

Softa

 

Dini istismar eden hilebaz softa

Sahte temel atacağın belliydi

Halkın inancını tarumar edip

Çamurlara batacağın belliydi

 

Harç bozuk temel yok tutmuyor sıva

Ömrün böyle geçti palavran hava

Kulaktan beyine akıttın cıva

Bala zehir katacağın belliydi

 

Vatana dost olmaz halkı soyanlar

Sırtımızdan aşikare doyanlar

Yurdu koyup süperlere uyanlar

Bizi ele satacağın belliydi

 

Çakallar bürünmüş kuzu postuna

Peşkeş çekti hısımına dostuna

En sonunda milyarlar üstüne

Uzanıp da yatacağın belliydi

 

Birbirinden farkı yoktur haksızın

Neyine güvensin yoksul farksızın

Birbirine çamur atan hırsızın

Sağa sola çatacağı belliydi

 

Emini’yim damarında kanını

Kimse düzde bulmamıştır canını

Birbirine katıp yurt insanını

Suda balık tutacağın belliydi

 

Yetmiş Bin Köşeli Gönlümüz Vardır

 

İlimin bilimin ışığı olan

Aslı İmam nesli Alimiz vardır

Horasan’dan sökün eyleyip gelen

Hünkar Hacı Bektaş Velimiz vardır

 

Her ne arar isen kendi özünde

Bu bir hazinedir gerçek sözünde

Taşıp giden ser çeşmenin gözünde

Coştukça çağlayan selimiz vardır

 

Haksıza yobaza elbet karşıyız

Pazar eyleyene sonsuz çarşıyız

Kainatta insanlığın aşığıyız

Erenler ceminde elimiz vardır

 

Gerçekler Kabe’dir gönülde gözde

Biz Hakk’ı bulmuşuz vicdanda özde

Dünya insanları kardeştir bizde

Gidene apaydın yolumuz vardır

 

Çağdaş uygarlıkta dinmez ağrımız

Özgür eşitliğe açık bağrımız

Birlik beraberlik dostluk çağrımız

Halka hakça öten telimiz vardır

 

Yıkın zalim sömüreni haksızı

Elin alimleri geçtiler bizi

Fethettiler gökte ayı yıldızı

Bizim de sömürgen halimiz vardır

 

Emini’yim dosta doğru gelinsin

Hedefimiz insanlıktır bilinsin

Başa dişe muska yazan silinsin

Öz Türkçe söyleyen dilimiz vardır

 

Gençliğe Merhaba

 

Çağdaş dünyada el ele

Veren gençliğe merhaba

Her bakışta ileriyi

Gören gençliğe merhaba

 

Türbün eylemiş bahtını

Dostluk eylemiş ahtını

Gerçek kardeşlik tahtını

Kuran gençliğe merhaba

 

Geleceğin güvencesi

Her an gürleyecek sesi

Cumhuriyet hediyesi

Deren gençliğe merhaba

İlme bağlamış özünü

Aya benzettim yüzünü

Kötülüğe balyozunu

Vuran gençliğe merhaba

 

Gerçek hak bulur yerini

Barış için koy serini

Cehaletin defterini

Düren gençliğe merhaba

 

Emini’yim öz diline

Leke kondurmaz gülüne

Uygarlığın menziline

Varan gençliğe merhaba

  

Bir Destan Yazayım

 

Bir destan yazayım Anadolu’mdan

Bir istiklal bir özgürlük bir vatan

Mustafa Kemal’in kendi dilinden

Bir istiklal bir özgürlük bir vatan

 

Ordulara hücum emrini veren

Başkumandan olup savaşa giren

Tarihlerin akışını çeviren

Bir istiklal bir özgürlük bir vatan

 

Yürüdükçe cehalete saldıran

Kapkaranlık zihniyeti kaldıran

Gönüllere saygı sevgi dolduran

Bir istiklal bir özgürlük bir vatan

 

Kanla yazdık istiklalin adını

Onda bulduk hürriyetin tadını

Gene ihtiyari kızı kadını

Bir istiklal bir özgürlük bir vatan

 

Ulusun bağrından yükselen sesi

Türkün zaferleri keser nefesi

Parçalandı bilgisizlik kafesi

Bir istiklal bir özgürlük bir vatan

 

Yurt uğruna şehit verdik tertemiz

Kemalizm devrimleri ilkemiz

Gönlümüzde dilimizde hecemiz

Bir istiklal bir özgürlük bir vatan

 

Çalışan bir millet geride kalmaz

Vatanın aşkıyla koşan yorulmaz

Ulusun gücünün sınırı olmaz

Bir istiklal bir özgürlük bir vatan

 

Bastık bağrımıza sancağımızı

Kan ile yoğurduk bayrağımızı

Ona nakışladık ayı yıldızı

Bir istiklal bir özgürlük bir vatan

 

İnsanlığı kurtuluşa yetiren

Kadın erkek eşitliğin getiren

Gönüllerde anıtlaşıp oturan

Bir istiklal bir özgürlük bir vatan

 

Damla damla bir sel olduk gürleştik

Hürriyetin etrafında birleştik

İnsanlığın bahçesine yerleştik

Bir istiklal bir özgürlük bir vatan

 

Laiklik devrinin meşalesiyiz

Çağdaş Türk dilinin alfabesiyiz

Giyimin kuşamın kıyafetiyiz

Bir istiklal bir özgürlük bir vatan

 

Medeniyet uygarlığın aynası

Zamanımız ilim irfan dünyası

Gerçekleşen insanlığın rüyası

Bir istiklal bir özgürlük bir vatan

 

Övün çalış güven Türk Milleti

Yer altı yerüstü milli serveti

Tüm gücünle koru Cumhuriyeti

Bir istiklal bir özgürlük bir vatan

 

Çağdaş dünyamızda büyük yerimiz

Ulusça topyekûn seferberimiz

Topraktan fışkıran alınterimiz

Bir istiklal bir özgürlük bir vatan

 

Pamuktan fındığa şekerden çaya

Tütünden mısıra undan buğdaya

Kilimden halıya şehirden köye

Bir istiklal bir özgürlük bir vatan

 

Trenden kömüre madenden bağa

Motordan gemiye yoldan uçağa

Tarımla sanayi kucak kucağa

Bir istiklal bir özgürlük bir vatan

Al yeşil giyinmiş ovalar dağlar

Nesilden nesile uzanan çağlar

Toplumsal kalkınma kültürel bağlar

Bir istiklal bir özgürlük bir vatan

 

Gönüllerde kinin buzu eridi

Haksızlığın urganları çürüdü

Koskoca bir ulus kalktı yürüdü

Bir istiklal bir özgürlük bir vatan

 

Emini’yim halka açık bağrımız

Sarılsın yaralar dinsin ağrımız

Birlik beraberlik dostluk çağrımız

Bir istiklal bir özgürlük bir vatan

 

Türkçe Konuş Türkçe Yaz

 

Ulu önder Atatürk’ün izinde

Türkçe oku Türkçe konuş Türkçe yaz

Ben anlamam Arapça’dan Farsça’dan

Türkçe oku Türkçe konuş Türkçe yaz

 

Halkın geleneği olmasın talan

Babadan oğula bir miras kalan

Ta ezelden ana dilimiz olan

Türkçe oku Türkçe konuş Türkçe yaz

 

Özgürlüğün temelini kurdukça

Yurtta zafer davulları vurdukça

Yediden yetmişe dünya durdukça

Türkçe oku Türkçe konuş Türkçe yaz

 

Lanetleyin insanlığı satanı

Şehit verdik kanla aldık vatanı

Unutma gönülden silme Atanı

Türkçe oku Türkçe konuş Türkçe yaz

 

Aşığın gönlünde ahu zarı var

Çağ değişir insan durmaz bir karar

Yüce insanlığa sonsuz sevgim var

Türkçe oku Türkçe konuş Türkçe yaz

 

Ebadan ecdattan bülbüle güle

Borçluyuz dünyada konuşan dile

Gönül dile bağlı dil de gönüle

Türkçe oku Türkçe konuş Türkçe yaz

Emini geride kaldı o dünler

Birlik beraberlik olsun her günler

Tatlı dil güler yüz dolsun gönüller

Türkçe oku Türkçe konuş Türkçe yaz

 

Ana Vatanım

 

Hayranım vatanın her iklimine

Bir cennete benzer eli bu yurdun

Kış gider yaz gelir mevsim değişir

Lale sümbül kokar gülü bu yurdun

 

Bağlarda yükselir bülbülün sesi

Hayran oldum türlü türlü meyvesi

Turistik yerleri mavi denizi

Aleme can verir gölü bu yurdun

 

Açar türlü çiçek kırmızı sarı

Yeşil çimen örtmüş tatlı baharı

Herkesin yanında sevdiği yari

Coştukça çağlıyor seli bu yurdun

 

Mor menekşe açmış rengi bir başka

Baktıkça insanı getirir aşka

Türlü türlü çiçek hep başka başka

Akıllar durdurur hali bu yurdun

 

Bitmiş çiçek açmış çiğdem nevruzu

Yayılır sürüsü otlar kuzusu

Otobüs tayyare tren dizisi

Hazine ambarı dolu bu yurdun

 

O hoş yayları tatlı köyleri

Salınır güzeller uzun boyları

Türlü çiçek toplar bal yapar arı

Alemi dolaşır yolu bu yurdun

 

Emini’yim benim güzel vatanım

İnsanlara özüm sözüm lisanım

Bu varlığı anlamazsın hayvanım

Öz Türkçe söyleşir dili bu yurdun

 

Elbette Çıkar

 

Hey divane gönül iftihar eyle

Eren evliyalar elbette çıkar

Düldüle binip de ferman eyleyen

Asil cengaverler elbette çıkar

 

Cansız duvarları binip yürüten

Bir akçaya deve katarı güden

Hazreti Pir gibi Ulu Sultan

Yola ışık tutan elbette çıkar

 

Nice hür insanlar nice yiğitler

Lokman Hekim gibi cerrah tabipler

Sultan Süleymanlar Battal Gaziler

Zafer kazananlar elbette çıkar

 

Bin düşmana bedel bir askerimiz

Damarda dolaşır asil kanımız

Her tarihte söyleniyor ünümüz

Bunca kahramanlar elbette çıkar

 

Sazını eline alıp gezenler

Türlü çiçeklere mani yazanlar

Nice halk şiiri nice ozanlar

Dillerde dolaşan elbette çıkar

 

Vatan millet için savaşa giren

Düşman askerini denizde kıran

Kemal Gazi gibi vatan kuran

Büyük Ulu Önder elbette çıkar

 

Yiğitler doğuran nazlı analar

İlim hikmetini bunca bilen var

İrfan denizine her an dalanlar

Alim ulemalar elbette çıkar

 

Türklerle iftihar edenler bilir

Daha nice nice yiğitler gelir

Bir de namert çıkar geriden vurur

Arada kaypaklar elbette çıkar

 

Halk ozanı Emini’yim bir iki

Üçler beşler Kırklar vardır Oniki

Milletine saygı yurduna sevgi

Bu asil insanlar elbette çıkar

Halkın Ozanıyım Ben

 

Aşık deyip de geçmeyin

Halkın mihmanıdır ozan

Türktür türkü çağırırlar

Halkın tellalıdır ozan

 

Asırlara hitap eder

Birleşin de bir olun der

Bir gün gelmiş bir gün gider

Halkın mihmanıdır ozan

 

Yurtta haksızları görür

Vatan için canın verir

Milletine feda olur

Halkın kurbanıdır ozan

 

Bunca halka fetva veren

Halkın sırlarına eren

Gerçeği yüze çıkaran

Halkın irfanıdır ozan

 

Emini’yim arif bilir

İlhamımı Hak’tan alır

Elif lamdan haber verir

Halkın Kuran’ıdır ozan

 

 

KAYNAK: Günümüz Alevi Ozanları, Ayhan Aydın, Sayfa: 171-190,

CEM Vakfı Yayınları, İstanbul 2004