DURMUŞ GÜNEL

İlk kitabınız, “Dost Eli Gönül Aşkı” 1987 yılında yayımlamıştı. Bu kitapta çocukluğunuz, yaşamınız anlatılıyor. O günlerden bugünlere geçen zaman dilimindeki olayları ana hatlarıyla vurguluyorsunuz. Hemen her Anadolu insanı gibi, yokluklar içinde büyümüş, gurbetin kucağına küçük yaşta düşmüş bir insansınız. “Geçim” bazılarının kolaylıkla elde ettikleri kolaylıkla elde edilemiyor, yaşanamıyor. Bunu bir ozanın yaşaması daha anlamlı. Onu içinde o kadar kuvvetli duyuyor ki, çırılçıplak duyuyor ki, hiçbir etki olmadan yansıtabiliyor ozan eserlerinde yaşamın zorluklarını. Yani, süslemiyor söyleyeceğini, buna gerek duymuyor. Ona bir şey giydirmiyor. İçinde duyuyor onu. İnsan aç yatmamışsa açlığın ne olduğunu bilemiyor. “Birileri aç yatmış” mış eki hissizlik ifade ediyor burada. Aç yatmışsın, bunu içinde hissetmişsin, gurbete düşmüşsün, bunu yaşamışsın ki bunu daha güzel yazabiliyorsun. Yoklukla büyümüşsün, yaşamışsın ki bunu yansıtabiliyorsun. O yüzden lafı size bırakacağım daha fazla uzatmadan; bize yaşam öykünüzü bir söyleşi olduğu için yeniden anlatarak başlayın isterseniz?

Erzincan zelzelesinden bir yıl sonra doğmuşum. 1940 yılında yani. Nüfus cüzdanımdaki yaşım l944, oradaki ismim ise Muzaffer. Olanaksızlıklar nedeniyle 4 yıl okuyabildim. Fakat 3. sınıftan 5’e direkt geçtim. Daha sonra gurbet kucağına atıldım. 1955’te köyü terk ettim. Çok çalıştım tarlalara herk ettim / 15 yaşımda gurbete gittim. “1968’de İstanbul’a bir kulübe yaptım. “Gelip yaptım gecekondu / bizim hanım cennet sandı / çay döküldü çocuk yandı / köyüm seni arzularım” diye bir şiir yazdım. Buralarda kaldık, arasıra köye gitsek de oralardaki heveslerimiz hala kursağımızda. İnşaatlarda çalıştık, muhannete muhtaç olmayak diye (Şiran’da kullanılan bir deyim; hiç kimseye minnet etmeden, kendi yağıyla kavrulup, sıkıntılar içinde de olsa kendi halinde yaşamak. A. Aydın) çalıştık. Giymedik, giydirdik, yemedik, yedirdik çocuklarımızı.

Köydeki yaşamınız nasıldı?

Köyde yöredeki kutlu kişilerin etkisiyle kimi sözler söylerdim. 80-90 yaşındaki insanların etkisiyle bazı sözler söylüyordum. Yaşlılarla konuşmak hoşuma gidiyordu. Onları dinlerdim devamlı. Muhacirliğe gidiş öyküleri beni çok etkilerdi. (Şiran Kırıntı, Yeniköylüler diğer civar Alevi köyleri Şinik ve Çal’ın Ruslar tarafından işgal edilmesi ve Ruslar’ın Yeniköy ve Kırıntı’ya da gelmeleri nedeniyle köylerini terk etmek zorunda kalmışlardır. Diğer zamanlarda toprakların verimsizliği ve geçim sıkıntısı nedeniyle senenin belli dönemlerinde, özellikle Karadeniz Bölgesi’ne, mevsimlik işçi olarak çalışmaya giderlerdi. Bu uzun süre devam etmiştir. Köylüler bundan çok etkilenmişlerdir. A. Aydın. ) Sıkıntılar, fakirlikler, Ruslar’ın köye gelişi hep dinlediğim şeylerdi.

Geçmişi bilmeyen geleceği kestiremez. Kırıntı, Yeniköy, Çal, Şinik, Kayacık yöresi insanı da diğer insanlar gibi çok sıkıntılar çekmişler. Neler dinlediniz yaşlılardan, kulağınızda neler kaldı?

Kırıntı’nın 300 / 350 sene civarında mazisi vardır. Köylüler çok sıkıntı içinde yaşamlarını sürdürmeye çalışmışlardır. Rus Harbi köye çok büyük darbe vurmuştur. Halk köyü terk etmek zorunda kalmıştır. 4 yıl muhacirlik sürüyor. Daha sonra tekrar köye geliyorlar. Daha öncesini anlatacak olursak, Yavuz’un zulmünden kaçma var. Biliyorsunuz, bizim köy dağlar arasındadır. Alevilere yapılan haksızlıklar, iftiralar, zulümler anlatılmaz acılardır.

Mevsimlik işçi olarak sırtında kazan, çocuk, eşyayla 8-10 gün yürüyerek kadınlı, çocuklu yollarda çalışmaya gidilirdi.

Gidilen yörelerde kalanlar oldu mu?

Hayır. Hiç kalan olmadı, bizim dağları, tepeleri çok seviyorlardı, bizim köylüler.

Kırıntı’nın, Yeniköy’ün kuruluşu ile ilgili birçok söylence anlatılıyor. Kırıntı Köyü’nün de kuruluş tarihinin 400 yılı bulduğunu biliyoruz. Sizin bilgileriniz nelerdir?

Kırıntı 12 kabile olarak kurulmuştur. Şıhlılar’ın Horasan’dan geldiği söyleniyor. Aslında bunlar Sarı Saltık’tan gelmedir. Erzurum’da hüküm süren Mengüçoğulları vardı. Sarı Saltuk, Hacı Bektaş’a gelip mürit olanlardandır. Bizim köye bir cami yapılmıştı. Ben buna karşı çıkmıştım. Aslı aslına rücu eder, (serçe kande olsa aslına çeker –Pir Sultan’ın şiiri) derler. Köyün tarihini araştırmaya başladım. Fakat Şiran’da, Gümüşhane’de kayıtlara rastlayamadım. Şebinkarahisar’a gittim. Şiran’ın eski ismi Karaca’dır. 1780 yılına kadar Karaca Şebinkarahisar’a bağlıymış. Kayıtları Şebinkarahisar’da buldum. Bir kısmı da Erzurum’da. Hatta bizim köyün yanındaki Mınadız Köyü’nün Çeküz’e bağlı olduğunu da o kayıtlardan öğrendik. Bizim köyün Su Kadim hakkı olduğunu o kayıtlardan öğrendim. Köyün geçmişinin 300 yıldan fazla olduğunu öğrendim. Bizim köyde 94 yaşında ölen bir nine vardı. Onun annesi de 93 yaşında ölmüş. Ondan dinlemiştim. Köyün 12 hane olduğu hep anlatılırmış. Kırıntı, Yeniköy arasında “Deymenin Gıranı-(Değirmenin Kıranı)” diye bir yer vardır. Orada Rumlar oturuyormuş. Rum çocuklarına “nebri” denirmiş. “Nebriler gelin bizim danaları da güdün” dermiş, Kırıntılı kadınlar.

O yörede bir de Rum veya Ermeni mezarlığının olduğunu söylüyorlar?

O mezarlık Osman Çayırı’nın aşağısında.

Köye ilk gelenler köyün bugünkü yerine gelmemişlerdir. Şıhlılar köyün başındaki Oda Deresine, Baloğgil Kayanın Dibi denen yerde, Gahirgiller Aşağı Görsüt’ün Yaylası’nın başında, Kürt Aliler Soğuk Paar (Pınar)’ın başında yerleşmişler, daha sonra bir araya gelip köyü kurmuşlar.

Sizin Ehlibeyt aşığı olduğunuzu biliyoruz. Kitabınızda bu konuda birçok şiiriniz daha doğrusu deyişleriniz var. Bu sevginin kaynakları nelerdir? Bu muhabbet nereden geliyor? Ne buluyorsunuz, Hz. Ali’de, Hasan ve Hüseyin’de, Ehlibeyt’te?

Bizi küçükken eğittiler. Dediler ki, Ehlibeyt Nuh’un gemisine benzer, o gemiye binen kurtulur. Tabii bu yetmiyordu. Gerçekten de dünya Ehlibeyt’in yüzü suyu hürmetine kurulmuştur. Hz. Hüseyin’in Kerbela’da öldürülmesini düşündükçe insan gözyaşlarını tutamıyor. İnsan kendi kendini tanımazsa hiçbir şey bilemez. “Ehlibeyt’i sevmeyenler cehenneme mi gidecek” derseniz, derim ki cennetin cehennemin ne olup olmadığını kimse bilmiyor. Benim için de önemi yok zaten. Var deniyor, ama ben bilmiyorum. Cennet de bu dünya da cehennem de bu dünyada. Benim böyle bir inancım var. Yunus, Sırat’ın üstüne evler yapasım geliyor, diyor. “Kıldan ince köprü yapmışsın / Kolaysa gel sen geç ey Tanrı” diyor, bir ozan (Kaygusuz Abdal, A. Aydın). Ben bir tek insanı tanırım. İnsanlığı bilirim. Benim hayat anlayışım budur. Ben Ehlibeyt aşkı içindeyim ama ben cennete gideceğim diye dua edersem, Allah benim dileğimi kabul etmez. Allah’tan cennet istemediğim için bir korkum yok. Ben sevgiyle yaklaşıyorum Allah’a. Ben ibadeti cennete gideceğim diye yapmam. Annem beni doğurmuş, hiç o bana kötülük yapar mı? Allah yarattığı kuluna kötülük yapar mı? Ben Allah’ı çok seviyorum ama korkmuyorum.

Kerbela’daki Hüseyin’in acısını gece gündüz içinizde duyuyorsunuz. Ona yanıyorsunuz cemlerde bulundunuz, çocukluğunuzda. Hz. Hüseyin için cemlerde neler söylenirdi?

Dünya yaratılmadan önce, Adem’den de önce, Cebrail A.S. uçuyor kandilden bir kubbe görüyor. Soruyor ona “Sen kimsin” diyor? “Sen sensin, ben benim” diyor. Çünkü gelişinde diyor ki sen yaratansın ben yaratılmışım. İçeri giriyor ki bir tahtın üzerine oturmuş bir hanım. Sen kimsin deyince, Cebrail ben Fatumatül Zöhreyim, diyor. O başındaki taç nedir, deyince, Muhammed Mustafa diyor. Kulaklarındaki küpeler nedir, deyince, Hasan ile Hüseyin diyor. Belindeki kemer nedir? deyince o da eşim Şah-ı Merdan Ali’dir, diyor. Dünyada hiçbir canlı yokken o buradadır. Sevgi buralardan geliyor. Bir yaranın yeri iyi olsa da izi kalır. Bu sevgi hiçbir zaman bizden çıkmaz.

Alevilik İslam içinde değerlendirilen bir inanç, kültür. Fakat Aleviliğin diğer İslam inançlarından ayrılan yönleri var. Çok zengin bir inanç ve kültür birikimi var. Bir insan öldükten sonra, ki Aleviler Bektaşiler bir insanın öldüğüne inanmıyorlar, o Tanrı’sına, sevgilisine kavuştu, diyorlar; 40’lık, 52’lik, senelik okutulması var. İnsanlar bir araya geliyorlar, Kuran okunuyor… Siz bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aklın gerçek demediği şeyler dine de aykırıdır. Akla mantığa uymalıdır, inanç. Kırıntı’da cenaze suyunun üstüne bir odun koyarlar, cenazeden sonra özellikle beyaz bir koyun keserler. Bunlar Şamanizmden gelme. Ben pek bunlara katılamıyorum. Önce nefsimizi öldürmeliyiz, önemli olan budur. Gelenekler görenekler atamızdan kaldığı için pek söküp atamıyoruz. Fakat ölüye kurban kesilmesinin dini bir anlamı yok. Ama senin de dediğin gibi, insanların bir araya gelip kaynaşmasına da vesile oluyor bu.

Gurbetten biraz daha bahsedelim. Küçük yaşta inşaatlarda çalışmaya başladım, dediniz. Nerelerde çalıştınız?

Türkiye’nin 48 vilayetini gezdim. Suudi Arabistan, Libya, Irak diğer Arap ülkeleri çalıştığım ülkeler. Geçim ve gurbetteki yıllarım elbette çok zor yıllar. “Ömrüm geçti inşaatlarda boşuna / bir uygun yapıya taş olamadım / çok işler yapmışım kendi başıma / bir makama mevkiye baş olamadım”.

Gurbette ne gibi zorluklarla karşılaştınız?

Bir anımı anlatmak istiyorum. 1957’de Amasya’da bir iş yaptım. 4 lira yevmiyeyle 900 lira kazandım. Artık son gün, köyüme geri döneceğim. Birisi ricayla bir beton işi önerdi bana, ben de gittim. O kadar sıcak ki kargalar dallardan düşüyor. Param ceketin cebinde olduğu için “üşüyorum” deyip ceketi giydim. Tabii çok büyük para 900 lira. Şaşırdılar tabii. Ama nedenini söyleyince parayı kasaya koymayı önerdiler. Kabul etmedim. Akşama kadar o sıcakta çalıştım, ceketle. Bana 4 lira yerine 12 lira verdiler. Bu parayı hak ettiğimi söylediler. Ben de üzerine 2 lira daha koyup bir elbise aldım. Öylece köye gittim.

Sizin yaşamınız Anadolu insanının yaşamının da özeti gibi. Yokluk, parasızlık, çalışma, gurbet insanlar ya büyük şehirlerde çalışmak zorunda kalıyorlar ya da ülke dışına çıkıyorlar. Yurtdışındaki yaşamınızdan da bahsedebilir misiniz bize?

Libya’da Kaddafi’nin elini de sıktım. Bir hanım oğlan çocuğu dünyaya getirdiği zaman 10 bin dinar veriyor. İkinci bir oğlan çocuğuna bir ev veriyor. Üçünçü bir erkek çocukta bir araba veriyor. Bir kız çocuğuna bin dinar veriyor.

Köylerden bahsederken, gurbete bile insanların güle oynaya, türkü söyleyerek gittiğini söylediniz. Bugün bu duyarlılık kalmadı. Her şeye rağmen eskiyi arıyorsunuz. Peki ne oldu bu insanlara?

Geçim ve yaşam şartları çok ağırlaştı. İnsanlar, çok fazla çalışmak zorunda kalıyorlar. Ben eskiden gelirimin dörtte üçünü arttırabiliyordum. Şimdi kim arttırabiliyor. Teknolojinin ve zamanın getirdiği yenilikler insanları çok etkiliyor. Eskiden daha zor imkanlarla yaşama varken artık günümüzde televizyon, çamaşır, bulaşık makinaları, araba vb. bir zorunluluk oldu.

Günümüzdeki ekonomik yapının sosyal yapıyı alt üst ettiğini söylüyorsunuz. Köyde bulduğuyla yetinen insan, günümüzde şartlara uyum sağlıyor, daha iyiyi istiyor.

Genel olarak Türkiye’de dostluk, arkadaşlık, akrabalık ilişkilerinde derin zayıflamalar var. İnsanlar kendi köyünden insanları tanımıyorlar. Öyle ki somutlarsak birbirine en yakın Alevi Kırıntı, Yeniköy, Çal, Şinik, Kayacık köyleri arasındaki ilişkiler çok zayıfladı. Gidip gelmeler vb. en aza indi. Bunlar nasıl giderilebilir?

Güzel kardeşim, çok güzel konuşuyorsun. Bu topraklardan hiçbir ayrımın olmaması gerekir. Alevi / Sünni ayrımının ortadan kalkması gerekir. Eskiden bizim yörede mahkeme bilinmezdi. İnsanlar, büyükler karşısında sorunlarını hallederlerdi. Fakir, zengin, Alevi, Sünni hiçbir ayrımı kabul etmiyorum. Gençlerin öncülüğünde bu ayrımlar giderilecek. Köylerimizde inşallah eskisi gibi kaynaşmalar artacak.

 

  - ŞİRAN’DA YAŞAM VE ALEVİLİK -

Kırıntı, Yeniköy, Çal, Şinik, Kayacık birbirine yakın Alevi köyleri. Birbirleriyle en sıkı ilişkileri olan, evliliklerin en sık yaşandığı ve dolayısıyla neredeyse doğal akrabalık bağlarının olduğu köyler. Buralarda çok köklü gelenek ve göreneklerin olduğunu biliyoruz. Örf ve adetlerini daha düne kadar sürdüren hatta sürdürmeye devam eden köyler. Buralardaki geleneklerden bahsedelim biraz da; evlilikten, bayramlardan, hıdırellezden… bahsedelim?

Bizim yörede biliyorsun “kırmızı güneşler beni kör etsin ki” diye bir tabir vardır. Herkes de bunu kullanır. Bunlar eski zamandan kalma inançlar. Ben tasvip etmesem de buna benzer sözler ve inanışlar çok.

Bayramlarda kesinlikle herkes birbiriyle bayramlaşır tüm küsülüler (küskünler) barışırdı, köylerde. İnsanlar toplanır, toplu yemek yenirdi. Kuran okunurdu. Sabah bayram namazı kılınırdı. Sevgi ve saygı sonsuzdu.

Mayısın yedisinde “mayıs derisi” diye adlandırılan bir şey yapılırdı. Buluğ çağına gelmiş tüm genç kızlar ve erkekler en güzel elbiselerini giyer, takılarını takar, silahlarını kuşanıp eğlence yapılırdı. Bugünde gençler birbirleriyle buluşup konuşurlardı.

Yılbaşı günleri, bizim yörede yılbaşı normal takvim yılbaşısı değildir. Hz. Muhammed’in doğduğu gecedir, yılbaşı. Yılbaşından yani aralığın son gününden 13 gün sonraki gecedir, bizim yörenin gecesi. Bir gün oruç tutulurdu. Kadınlar fırınları yakarlardı. Yağlı ekmek yaparlar. Bu ekmekten kuşlara atarlar, kuşlar hangi dama konmuş veya bu ekmek parçasını götürmüşse o evin kızını oğluna alacaklarına inanırlardı. O gün hiç kimse, hiç kimsenin evine gitmezdi. Ancak belli bir kişiyi getirirler; ona evi açtırırlar, ikramda bulunurlar. O kişinin özel bir kişiliği yoktu. O kişinin bu sene ayağı bize uğurlu gelecek diye, köyden birisini çağırırlardı. Eğer işleri ters giderse bu durumu o gelenden bilirlerdi. Bir dahaki sene o adamı çağırmazlar, bir başkasını çağırırlardı. Yılbaşı gecesi sandık da açılmazdı. Bizim çocuğumuz olmuştu. Çocuğun ağzında anahtar şeklinde üst damağında bir şey vardı. Sandığın anahtarını getirip o anahtar şeklindeki yere koydular. Dediler ki sen yılbaşı gecesi sandık açmışsın, kötü etmişsin, bir daha açma dedi, komşular.

Hıdırellez günü, gençler toplanırlardı. Hızır ve İlyas’ın buluştukları gün olarak kutlanır bizim yörede. O gün hiç kimse bir iş görmezdi. Bir gün önceden hazırlanırdı yiyecekler. Akşama kadar gençler oyunlar oynardılar. İnsanlar sohbet eder, iş yapmazdı. Güneş aşarken bir arpa ekilirdi bahçeye, bostana. Buna “eğrice” denirdi. Bir olay hatırlıyorum. Mesala bir inek doğurduğunda yavrusu çırpınarak öldü. Bu ölümü de ev sahibinin hıdırellezde yufka açmasına bağladı komşular. Bir daha böyle yapmayın, dediler. Yeşil bir şey koparmak, ot koparmak kesinlikle günah ve yasaktı. O gün bir ağaç kesersen bir adam öldüreceğine delalet olurdu.

Hızır İlyas günü otu katlar, üzerine taş koyardık ki, bizim koyunun kulağı farklı doğsun, diye.

Gucik Ayı’nda sayı sayma oyunu oynardılar (Şubat ayı). O gece farklı kılıklara giren özellikle gençler bu oyunu sergilerdi. Erkek kadın kılığına girerdi. Gençler takma sakal takarlardı. O gece tüm evler ziyaret edilirdi. “Bir tekme vurdum çatmaya / çatma yere batmaya / yağ vermeyen garılar kocasıynan yatmaya” vb. deyip oradan yağ, bir başkasından un, bulgur toplarlardı. Rol icabı kadın kılığına giren yere düşer bayılmış numarası yapardı. Normalde köse sakalını takan kişi ise “Ben sakalı bu gelinin kıçında ağarttım, niçin sen bu gelini aldın” diye vurmaya başlardı. Ev sahibi de bahşiş vermek mecburiyetinde kalırdı. Kızlar evden başörtüsü vb. şeyler alırlardı.

Şiran yöresinde kızlarla erkeklerin ilişkileri, tanışmaları, evlenmeleri nasıl oldurdu?

Burada iki farklı durum var. Tamemen aşkla, sevgiyle evlilikler olduğu gibi, ekonomik durumlar da evlilikte rol oynardı. Tarlası, parası fazla olanların durumu daha iyiydi. Görücü gitme, kız istemeye bazen 30-40 kişi giderdi. En az dört gün davul zurna çalınırdı.

Düğünlere 7 pare köy çağrılırmış, doğru mu ?

Bunda da mali durum rol oynardı. Diğer köylere “konak” denirdi. Herkes ekonomik durumuna göre mutlaka diğer köylerden insanları da çağırırdı. Çok bol mermi atılırdı.

Cenaze merasimleriniz nasıl olur?

Günümüzde aynı merasimler devam ediyor. Yalnız eskiden talkın verme olayı vardı. Mefta mezara konduktan sonra, namazı kıldıran kişi “…. filan oğlu veya kızı filan…. seni burda meleklerle baş başa koydum…. Rabbin kim? Peygamber’in kim şu….. ” o talkın kaldırdılar şimdi.

Şiran’daki diğer Sünni köylülerle evlilik olayı oldu mu?

Oldu ama bu “düğürcü” (kız istemeye giden insan A. Aydın) göndererek olmadı. Sünni Ciroşun Köyü’nden bir kız gelin geldi Kırıntı’ya. O hala duruyor. Yine Giresun’dan bir Sünni kız alındı.

Eskiden kesinlikle Alevi Sünni evliliğine çok soğuk bakılırdı, gerek Alevi köylerinde gerekse Sünni köylerinde.

Şu anda devir değişti. Alevi Sünni evliliği yaygınlaşıyor.

Cemlerden bahsedelim biraz da. Büyük kalabalıklar içinde düvazimamlar, nefesler okunur. Cemlerde alaca kilimin üstünde hesap sorulur. Siz bunların içinde bulundunuz.

Bu yol Muhammed Ali yoludur, bu yola eline, beline, diline hakim olanlar gelebilir. Bu yola haram yiyeni koymazlar. Diyelim gurbete gitti birisi. İlk önce sorgudan geçirirlerdi. “Harama uçkur çözmediğine yemin et” derler ve ancak yemin ederse ikrar verirse ceme girebilirdi. Küsülü insanlar barışır cemde eğer barışmazlarsa ceme alınmazlar. Suç işleyenlere cezalar verilir. Mesala malı davarı yani hayvanları köyün hayvanlarından ayrılır. Köylü suçlu kişiyle konuşmaz, onu horlardı. Bizim köyde düşkün olan birisini Hacı Bektaş’taki efendiler de düşkünlüğünü kaldıramaz. Düşkünlüğü eninde sonunda yine dede ve halk kaldırabilir.

Yörede at, eşek ve diğer hayvanlarla ulaşım fazla yapılmazmış. Daha çok yaya olarak Gümüşhane’ye, Trabzon’a vb. gidilirmiş?

Doğru. Yayan gidilirdi çoğu yere. Başta da söylemiştim. Sırtında 60 kilo yükle kadınlı, çocuklu insanlar 8 / 9 günde Giresun’a, Fatsa’ya, Trabzon’a giderlerdi. Çok ilginç bir şey söyleyeyim. Bizim köyde Kösegil diye bir kabile vardır. O kabile sırf sayı sayma oyunu için Giresun’dan 9 günlük yolu yürüyüp köye gelir daha sonra tekrar geri gidermiş.

Şiran’ın en yüksek tepesi Abdal Dede Tepesi. Kimdir Abdal Dede, herhangi bir bilginiz var mı?

Abdal Dede, bir derviş olarak dolaşıp yaşarken, o tepenin eteğinde ölmüş. Buranın diğer ismi Kırklar Tepesi’dir. Kırk dervişmiş bunlar. Abdal Dede ölünce oraya gömmüşler diğer dervişleri. O ermiş birisiymiş.

Burga Baba, (Karaburga) var. Yörenin en ünlü, önemli yatırı, ziyaretgaahı?

Bunlar da söylenceye göre 7 kişiymiş. Bunların asker olduğu söyleniyor. Hatta Ruslar Çilhoroz Dağı’na kadar geldiği zaman, onlara karşı top attığını söylüyorlar. Çok büyük bir ses duymuş insanlar. Buna inanılıyordu.

Efsanevi olarak, Kırıntı ve Yeniköy’ün ilk kurucuları anlatılırken onlara eren motifi yükleniyor halk tarafından. Karlı boranlı günlerde ellerinde çiçeklerle dağdan gelen, geyiklerle gezen dolaşan insanlar olarak anlatılıyor bu insanlar?

Doğru. Söyleniyor. Yeniköy’lü Pehlül Dede’nin babası Mehmet Şıh ile benim dedem aynı zamanda tanınan dedelerden Süleyman Şıh Dede, “nezir” topladıktan sonra Hacı Bektaş Dergahı’na gitmek üzere yola çıkmışlar. Giderken yolda bunların önünü kesenler paralarını ellerinden almışlar. Mahzun olarak Hacı Bektaş’a bunlar gidiyorlar. Cemalettin Efendi’nin yanına çıkmışlar, bir köşede büzüşüp oturmuşlar. Cemalettin Efendi de niçin böyle oturduklarını sormuş, sonra elini minderin altına atıp keseyi çıkarmış bu mu sizin üzüldüğünüz sey, demiş, keseyi göstererek. Çalınan kesenin o olduğu anlaşılıyor. (Bu söylencenin değişik bir versiyonunu dedem Ahmet Zemci Aydın ve başka Yeniköylülerden de dinledim. Mehmet Dede kendisini soymak için üzerine hücum edenlere parayı vermemek için altın dolu keseyi oradaki nehire atıyor. Daha sonra ise Cemalettin Efendi de su damlayan keseyi Mehmet Dede’ye gösteriyor. A. Aydın)

Dedem Süleyman Şıh Dede, dağlarda elik keçileriyle (yaban, dağ keçileriyle) dolaşırmış. Onları bir ıslığıyla yanına toplarmış. Tabii bunlar söylentiler. Süleyman Şıh geceleri karda kıyamette dağlara çıkarmış. Bir gün karısı onu takip etmek istemiş. Dede de onu görünce de gözlerin kör olsun, demiş. Gerçekten de o gece gözleri kör olmuş.

Bir Dehmen Şıh varmış. Süleyman Şıh’ın amcasıymış. Sünniler senin kerametin varmış, onu bize de göster, diyorlar. Bir öküz arabasının yanında konuşurken, birden bir koyuna dönüşüyor. Melemeye başlıyor. O zaman herkes kerametine inanıyor.

Hasan Derviş var onun yattığı mekan aynı zamanda, çevrenin en önemli ziyaretgahlarından. Kırıntı Köyü’nün ilk kurucularından. Ama yaşamı hakkında fazla bilgimiz yok. Onun hakkında siz neler biliyorsunuz?

Hasan Derviş, Soğuk Paar’ın (Pınar’da) yaşıyormuş. Horasan’dan gelmişler iki kardeş olarak. Diğer kardeşi Tebriz’e gitmiş. Çok ayrıntılı bilgimiz yok.

Özellikle eskiden köylüler dağlardan yabani bitki, yemiş, meyve ve otlar getirip yerler veya yemeklere koyarlarmış. Bunlar nelerdi?

Bunlar gerçekten kimyadır. (Yörede çok kıymetli şeylere özellikle doğal kıymeti olan şeylere kimya denir. A. Aydın) Kuşburnu yöremizde çok fazla. Şimdi tüm dünyada yararı söyleniyor, kuşburnunun. Gümüşhane’de Kuşburnu Festivali başladı biliyorsunuz. “Düdük” bir bitki yemeği yapılıyor. Kara Gavuk otu var, hayvanlar yediği zaman sütünden sağlanan yağları tuluklardan taşar. Isırgan otu ve yemeği; tabii mantarlar (çarşır, tuluk, kızıl mantar türleri. Ben geçen sene 40 cm. çapında mantar buldum köyde, çarşır mantarı) çok lezzetlidir. “Mendek” bitkisinin tadı onu yemiş olarak yedirirdi.

(Civar yörelerde kayalıkların dibinde bahar aylarında büyüyen mendek, Erzincan’da yemek olarak yapılır. Mendeğin tel tel yapraklarına yumurta kırılarak hafif bir yemek yapılır. A. Aydın) Çiğdemi yemiş olarak yerdik. Evelik var yemeği yapılır. Pazıya benzer Alabada vardır. Miliş bitkisi vardır. Yazın kurutulur, kışın yenilir. Kökü havuca benzer iki yapraklı bir bitki. Garga Suvanı (Karga Soğanı) yine yazın toplanıp kışın yenilirdi. Dağ Anuğu var, madımak, yemlik, gelin parmağı, pirpirim, evelik sayısız bitki vardır bizim yörede.

Kırıntı ve Yeniköy arası ormanlık olduğu için kurt, tilki, tavşan, karga, ayı, kartal gibi hayvanlar bol miktarda var yörede?

Bunların sayısı özellikle son zamanlarda arttı. Çünkü eskiden insan çoktu, insanlar azalınca bunların sayısı daha da arttı.

Könger Tepesi var. Yeniköylü Niyazi Dayı’dan (1998’de vefat etti. Tahminen 75 yaşındaydı) dinlemiştim. Könger Dede ve bazen Könger Baba diyordu o tepeye ve bir yatırın varlığından bahsediyordu. Könger’in eteğinde bir yatır varmış. Gidip görmüş. Civarında bir de köy varmış bu tepenin. Siz oraya gittiniz mi?

Ben oraya gitmedim. Ama “Kızlar Sinisi” denilen tepeye gittim. 500 metre karelik bir alan var. Dümdüzdür üstü. Orada 40 kızın hep beraber intihar ettiğini söylüyorlar. Civar tüm köyler bu anlatıyı bilirler. Ben merak ettiğim için bir buçuk gün yürüyerek orayı gördüm. Yağmur yağdı ıslandım. Kandil Köyü var yakınlarda oraya gittim. Birisi beni misafir etti. Aç olduğum için bir sofra kurdular. Sofrada bir ekmek. Zaman geçince anladım ki, kömbe. Ekmeği oymuşlar içine yağ yoğurt, sarmısak karışımı şeyi koymuşlar. Çok lezzetliydi. Bu babukoydu. Köylüler de aynen anlatılan hikayeyi tekrarladılar, 40 kız birlikte intihar etmişler, kendilerini tepeden aşağı atmışlar.

Yörede uğurlu veya uğursuzluk olarak bilinen şeyler nelerdir?

Baykuşun ötüşü uğursuzluk, sarsığanın ötüşü mutlak uğurluluk sayılırdı. Karganın ötmesi kavgaya işaret olarak yorumlanır. Tilki uğurlu hayvan olarak bilinir. Diyelim ki bir sorunum, bir davam var, önüme tilki çıkarsa o sorunun çözüleceğine inanınılır. Para kazanılacağına inanılır. Diyelim Şıhlılar kabilesinden birisini gören diğer kabileden olan insanlar uğursuzluk sayarlar bunu. Şıhlılar uğursuz sayılırlar. Yolda görse bazısı geri evine döner. Dönmeyip de tarlasına işine gider de bir uğursuz işle karşılaşırsa mutlak o adamdan bilir bu uğursuzluğu. Fakat çok ilginçtir, birisi Şıhlılardan birisini rüyasında görürse bunu çok uğurlu sayar, hemen gelip gördüğü kişinin elini ayağını öperdi.

Yeniköy’deki Şıhlılar Günellilerle Kırıntı’daki Günelliler aynı soydan mı geliyor?

Evet aynı soydan gelme. Yeniköy’deki Asım Günel’in babasının dedesiyle benim babamın dedesi amca çocukları. Yeniköy’ün Deligilleriyle Kırıntı’daki Şıhlılar akraba.

Kendi soyunuz hakkında bilgi verebilir misiniz?

Babamın adı Kesik ama Kesüg derlerdi. Dedemin adı Süleyman Şıh Dede, onun babasının adı İsmail Günel, İsmail Günel’in babasının adı da Mehmet Şıh. Benim amcam İbrahim Şıh şu anda dedeliği yörede sürdüren Sarıbal Ocağı’nın temsilcisi. (2 Mayıs 1999’da Hakk’a yürüyen İbrahim Günel Dede’nin (Şıh) cenazesine yüzlerce insan katıldı. Kendisiyle 7 Martta yaptığım söyleşi Cem Dergisi Nisan 1999 sayısında yayımlandı. Söyleşide Şiran yöresi cemleri ve gelenekleri işlenmişti. Ayhan Aydın.) Ben de cem yürütüyorum.

Yeniköylü Pehlül Dede’nin babası Mehmet Şıh’la; benim Dedem Süleyman Şıh amca çocukları.

Hasan Derviş biliyorsunuz yörenin en fazla ziyaret edilen yatırıyla da ünlü bir eren.

Askere gidenlere özel bir tören yaparlar mıydı, köyünüzde?

Herkesin katıldığı bir eğlence yaparlardı. Yemekler pişirilir, gençler oyunlar oynardı. Askere giden kişi mutlaka tüm yaşlıları ziyaret eder, ellerini öperdi. Askere gidene mutlaka herkes bütcesine göre bir harçlık verirdi. Mutlak davul zurna çalınır, silah atılırdı.

Şiran Alevi köylülerinin önemli günlerinden birisi de Burga Baba’ya çıkış. Yaklaşık 3000 metrelik aynı adlı tepenin eteğinde yatan Karaburga (Burga Baba)’yı ziyaret kutsal sayılır. Belli bir dönemde Burga Baba Anma Etkinlikleri yapılır, binlerce insan katılıyor peki ne zaman bu anma etkinlikleri yapılır?

Yayladan inmeden bir gün önce Burga Baba Anma Etkinlikleri yapılır. (Şiran’da Kırıntı, Yeniköy, Çal köylülerinin yaylaya çıkış ve iniş tarihleri hemen hemen aynıdır. Uzak olmasına rağmen Şinik’ten, Kayacık’tan ve diğer köylerden de bu anma etkinliklerine yoğun katılım olur. 1998’deki anma etkinliklerine yüzlerce insan katıldı. Ayhan Aydın). Mümkün olduğunca yeni elbiseler giyilir. Silahlar kuşanır. Kurbanlar kesilir. Hemen herkes kurban keserdi. Ben 200 / 300 kurban kesildiğini hatırlıyorum.

Çelebiler’in (Ulusoylar’ın) Şiran’ın Alevi köylerine geldiğini, kaldıklarını biliyoruz. “Efendilerimiz” deniyordu, onlara. Hacı Bektaş Dergahı’ndan kimler geldi; Kırıntı, Yeniköy ve Çal’a?

1951’de Rıza Ulusoy Efendi geldi. Bütün millet başına toplandı. Herkesin büyük sevgisi vardı efendilere. Fakat zamanla ilgi azaldı. Yusuf Ulusoy geldi, daha sonra.

Diğer ocaklara mensup dedelerin de bölgede cem yürüttüklerini duyduk…

Güvenç Abdal Ocağı’na bağlı dedeler gelirdi, bizim yöreye. Ordu’dan gelirdiler. Bizim köydeki bir kısım insan onların talibiydi. Fakat 1951’de Rıza Efendi bunu kaldırdı. Onları da Sarıbal’a, İbrahim Günel Dede’ye bağladı.

Sarıbal Ocağı hakkında neler söyleyeceksiniz?

Sarı Saltık’tan kopmadır, Sarıbal Ocağı. İbrahim Şıh ve biz Sarıbal evladıyız. Hacı Bektaş’ta 12 Post’tan birisidir Sarı Saltuk. Sarıbal, Sarı Saltuk’un torunudur. Günel-liler, yani Şıhlılar Sarı Saltuk’tan gelmedir. Erzurum’da bir beylikti Sarı Saltuklular. Sarı Saltuk, Hacı Bektaşi Veli’ye mürit oluyor, tacını tahtını bırakıyor. 12 Post var, onlardan birisidir. Bende Sarı Saltuk’un Hacı Bektaşi Veli’ye bağlanıp, mürit olması-nın belgesi var. Sarıbal’ın Sarı Saltuk’un oğlu olduğuysa bir rivayet. Bu kesin değil.

 

Söyleşi: AYHAN AYDIN, 1 Mart 1996

 Yeniden Düzenleme: 23-2-1999 (Ozanla birçok kez söyleşiler yapılmış, ses ve görüntü kasetlerine alınmıştır. )

Söyleşinin bir bölümü Cem Dergisi, Sayı 89, Nisan 1999’da yayımlandı.

 

ESERLERİ

Dost Eli Gönül Aşkı, Deyişler ve Şiirler, İstanbul, 1987

Gönlün Dili Bahçenin Gülü, Can Yayınları, İstanbul, 1995

El Ele El Hakk’a, Can Yayınları, İstanbul, 2000

 

ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER


Satmaya Geldim

Ehlibeyt’i candan seven dostlarım

İnci alıp mercan satmaya geldim

Bülbül gibi öten canım haslarım

Canı gönlümüze katmaya geldim

 

Şurda bir dostum var arayım dedim

Hal ile hatırı sorayım dedim

Nurlu cemalini göreyim dedim

Muhabbet gölüne batmaya geldim

 

Hasretli olanın gözü yoldadır

Nefsine uyanlar kendin aldatır

Çoluk çocuk ev bark ne haldedir

Hal hatır sorup gitmeye geldim

 

Ürün verir imiş yetişkin başak

Muhabbet edelim candan kaynaşak

Durmuş gider gelmez gel helallaşak

Hakkını helal etmeye geldim

 

Gezerim

Hasret kaldım vatanıma elime

Gurbet elde kaldım ağlar gezerim

Hiç kimseler acımaz ki halime

Yüreğim başını dağlar gezerim

 

Aşkın deryasını boydan taşırdım

Helal haram çok lokmalar aşırdım

Garip galdım gurbet elde şaşırdım

Nice dere tepe dağlar gezerim

 

Yolumu şaşırdım daha bulamam

Felek gül demedi ben de gülemem

Dostum ısmarlasa dahi gelemem

Boz bulanık olur çağlar gezerim

 

Felek gurbet elde beni mi buldun

Ben ağladım sen de yüzüme güldün

Senden kaçtım yine peşime geldin

Ahu zarla hergün ağlar gezerim

 

 

Elden çıktı gitti gönlümün kuşu

Tutuldu dizlerim çıkmaz yokuşu

Gurbet elde koyun garip Durmuş’u

Topraktan geçimi sağlar gezerim

 

İmam Hüseyin

Gece gündüz hayalinle yaşarım

Kerbela kurbanı İmam Hüseyin

Muharrem ayında kaynar coşarım

Kerbela kurbanı İmam Hüseyin

 

Yezidin elinden ciğerim dağlı

Mazlum olanların elleri bağlı

Hz Fatıma’nın en küçük oğlu

Kerbela kurbanı İmam Hüseyin

 

Her zaman biliriz her zaman böyle

Durmuş dök göz yaşını Hüseyin söyle

Muhammed Mustafa şefaat eyle

Kerbela kurbanı İmam Hüseyin

 

Umudum Sizde

Muhammed Aliye özüm bağladım

Yarın mahşer günü umudum sizde

Şah Hüseyin için yanıp ağladım

Yarın mahşer günü umudum sizde

 

Kulağında olan şebber şüpperi

Eri olan belindeki kemeri

Kuş donunda gelen ey Urum eri

Yarın mahşer günü umudum sizde

 

Aslan olup hatem alıp da gelen

Vücudun bir edip başı iki olan

Cilveyle Durmuş’u sevdaya salan

Yarın mahşer günü umudum sizde

 

 

Köyüm

Anlatam köyümün bütün sırrını

Benim köyüm güzel köyüm has köyüm

Methedeyim dağlarını kırını

Benim köyüm güzel köyüm has köyüm

 

Bahar olur her tarafı süslenir

Dudu kumru ormanlarda beslenir

Bir dağın dibinde Durmuş yaşlanır

Benim köyüm güzel köyüm has köyüm

 

Ağalık Tarlası Osman Çayırı

Düzü azdır çoktur kırı bayırı

Döğüş olur zevkli olur seyiri

Benim köyüm güzel köyüm has köyüm

 

Ovası yok çoktur kırı merası

İyi derler köyün hani neresi

İçinde var üç tane kuru deresi

Benim köyüm güzel köyüm has köyüm

 

Köyümden gelmedi bizlere hayır

Gözümden gitmiyor Çiçekli Çayır

Yayladan inerken olur panayır

Benim köyüm güzel köyüm has köyüm

 

Durmuş gitti Kırıntı’nın yası var

Baharınan çiçeklerle süsü var

Sulak derler yaylaların hası var

Benim köyüm güzel köyüm has köyüm

 

Olmasak

İnsan bir kabedir kalbi Beytullah

Nefse uyup kalp evini yıkmasak

Beni ademlerde saklıdır Allah

Allah’ın emrinden taşra çıkmasak

 

İblis olan her Dergahtan koğulur

Firavun gibiler Nil’de boğulur

Meyve veren ağaç yere eğilir

İçi çürük meyve gibi olmasak

 

Nefis için düşer tamu telaşa

Kuzgun gibi konmayalım ileşe

İnsan olan doğruluğu yaraşa

Diken ağacında meyve olmasak

 

Bin nasihat tesir etmez deliye

Tekrar ecel gelmez ölmüş ölüye

Abide varırsan gerçek veliye

Cahille soysuzla birlik olmasak

 

Rağbeti verirler güzel zengine

Durmuş akar gider daim engine

İnsanlar muhtavi dengi dengine

Yabani ormanda güllük olmasak

 

Ellerinde Dillerinde

Hakikate gidenlerin

Erkan olsam ellerinde

Hakka niyaz edenlerin

Kemer olsam bellerinde

 

Aşk deryasını boyluyan

Bu gönlümü dal eyleyen

Gece gündüz Hakk söyleyen

Cem sazının tellerinde

 

Hakikata koşanların

Allah deyip coşanların

Zemzem suyu içinlerin

Şerbet olsam dillerinde

 

Etim pişip kavursalar

Nefs ammere devirseler

Yele verip savursalar

İnsanlığın yellerine

 

Tarikatte dara durak

Doğruluğa zihin yorak

Kemiklerim olsa tarak

Dost zülfünün tellerine

 

Durmuşum yoktur davan

Bir gün kurulur divan

Balı dolu binbir kovan

Katkım olsa ballarına

 

Viran Köyüm

Göçmen kuşlar sökün etmiş yurdundan

Üçyüz elli hane hani nicoldu

Aşıp gitti karlı dağın ardından

Gümbür gümbür eden evler nicoldu

 

Benden selam ola eşe yarene

Hürmet edek hal hatırı sorana

Millet gitmiş evler olmuş virane

Madımaklı olan yollar nicoldu

 

Birkaç evde ancak tütün tütüyor

Viran olan yerde baykuş ötüyor

Evlerin yerinde ısırgan bitiyor

Muhabbetli kullar hani nicoldu

 

Baba yurdu yüzüm sürdüm turaba

Ne saban kalmış öküz ne de araba

Millet gitmiş evler olmuş harabe

Koyunlar kuzular hani nicoldu

 

Bostanı sürmüşler ederler karık

Kuzuluk kesilmez yasaktır koruk

Burnumda tütüyor çam kara doruk

Cıvıl cıvıl öten kuşlar nicoldu

 

Köyden ayrı benim gibi Durmuş’lar

Kalplerin içine küfür örmüşler

Bütün kapılara kilit vurmuşlar

Sevgiler saygılar hani nicoldu

 

KAYNAK: Günümüz Alevi Ozanları, Ayhan Aydın, Sayfa: 155-170,

CEM Vakfı Yayınları, İstanbul 2004