AŞIK GARİP BEKTAŞ

(1 Ocak 1938 – 26 Mayıs 2008)
 (II.)

 

AYHAN AYDIN

 

Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz günümüz Alevi halk ozanlığı geleneğinin en önemli temsilcilerinden birisi olan Erzurumlu Aşık Garip Bektaş, son yolculuğuna da garip bir şekilde uğurlandı.

Hayat boyu kendisini seven dostları ve ozanlar dışında tutunacak tek dostu olan Hakk’a ulaşırken uzun zamanlar çalışarak ekmeğini kazandığı parklardaki ağaçlar kadar yalnız ama bir o kadar da hür, özgür, hayata karşı pervasız, deli dolu bir yaşam sürdü Garip Bektaş.

Çok çileler çekti ama sevdiği yari Hakk’tan başka kimselere tam derdini açamadı hiçbir zaman.

Gerçekten sevdikleri insanoğlu, tabiat ve Allah’tan başkası değildi.

Bir mücerret olarak yaşadı ve öldü.

Yani hiç evlenmedi ve de dünyanın kisvelerine bürünmedi.

Sade bir yaşam sürdü ve kainatı var eden ışık kaynağına doğru son yolculuğuna çıkarken de hiç mutsuz değildi.

Dünya malına tamah edenlerin, namertlerin, büyüklenenlerin pis kokularının içinden sıyrılıp gitmiş, on yıldır mücadele ettiği kötü hastalık onu Aşık Veysel misali çok sevdiği toprağına kavuşturmuştu.

Dünyaya karşı kayıtsızdı.

Muhannete muhtaç olmaktansa, suya kendini atmaktan çekinmeyecek, üç kuruşa kendisini satan çıkar pazarının yosmaları olan bezirganların dünyasından yani batıl dünyadan, hak dünyaya ışıklar içine göçüverdi.

Bize ise benzersiz şiirler bıraktı, dostluklar bıraktı, mertlikler bıraktı.

Var ol usta!

Sen bin yaşa!

Kainatı aydınlatacak sonsuz ışık kaynakları yıldızlara kavuştun.

Dahası bir yıldız oldun garip gönüllere ağdın.

Dünya durdukça sen bizimlesin.

Sana bin selam!

Bin saygı!

 

Bir canım vardı verdim erenler

Kerbela’da Şah Hüseyin aşkına

Serimi meydana serdim erenler

Kerbela’da Şah Hüseyin aşkına

 

Aşkın ateşine yaktım özümü

Uyandım gafletten açtım gözümü

Muhammed Ali’ye verdim sözümü

Kerbela’da Şah Hüseyin aşkına

 

Bütün kainatı eyledin seyran

Hakkın emriyle dönüyor devran

Dosta varmak için yürüyor kervan

Kerbela’da Şah Hüseyin aşkına

 

Varıp kapısına yüzümü sürdüm

Erenler cemine kusursuz girdim

Bütün gerçekleri orada gördüm

Kerbela’da Şah Hüseyin aşkına

 

Garip Bektaş der ki kurbanlık koçum

O cananı sevmek benim tek suçum

Kınamayın dostlar yanıyor içim

Kerbela’da Şah Hüseyin aşkına

 

Erzurumlu Aşık Garip Bektaş. Onun yaşamı da birçok ozan gibi çilerle dolu, örselenmiş bir yaşam; bir çok Anadolu insanın da olduğu gibi, bir çok Anadolu insanın yaşadığı gibi. Yetimlik, gurbet, gariplik ve bunların içerisinden çıkan insan sevgisi. Gönlü pır pır eden, gönlündeki sevgisi hiç azalmayan, her zaman insanlık için, barış için, dostluk için çabalayan, şiirlerini hep bu yönde yazan, hep bu yönde eylem de bulunan bir güzel insan.

İşsizlikler içerisinde, hastalıklar, kederler içerisinde bile içindeki aşk ateşini söndürmeyen Aşık Garip Bektaş.

 

Ufacık bir harkın dalgası olmaz

Varıp ummanlara karışmadıkça

Bu dertli gönlüme çare bulunmaz

Gerçek bir dost ile buluşmadıkça

 

Virane bağların gülleri bitmez

Bahar gelmeyince bülbüller ötmez

Bu aşkın sevdası serimden gitmez

O yar benimle konuşmadıkça

 

Kurumuş ağacın gölgesi olmaz

Dökülür yaprağı dalından kalmaz

Tembel olan insan hiç menzil almaz

Arı gibi konup çalışmadıkça

 

Garip Bektaş gönül derdim bitmiyor

Zalim ayrılığa gücüm yetmiyor

Cahile nasihat versem tutmuyor

Varıp bir kamile danışmadıkça

 

Evet kamillere danışan Aşık Garip Bektaş, içi Ehlibeyt sevgisiyle dolup taşan Aşık Garip Bektaş. İnsanlık sevgisini gerçek inanç bilen Aşık Garip Bektaş merhaba.

 

Merhaba dostum. Bu programı bütün bu mübarek Muharrem ayı içinde ayarlayıp Ehlibeyt halkına sunduğunuz için bütün Cem Radyosu dinleyicilerine ve çalışanlarına hepsine candan ve yürekten sevgilerimi sunar, hepsine mutlu ve hayırlı günler dilerim.

Efendim ben Halk ozanı Aşık Garip Bektaş olarak memleketim Erzurum Aşkale kazasının eski adı Şoik yeni ismi Özler olan köyde dünyaya gelmişim. Daha çok küçük yaştayken babamı kaybettim. Onun bunun yanında tutmadılar çobanlık yapa yapa büyüdüm. 8 -10 yaşlarına gelinceye kadar benim köyümde okul falan yoktu, o zamanlar kim yapardı okulu köylerimize? Unutulmuştuk, dağ başındaydık bütün Alevi köyleri, onlara önem veren yoktu. Fakat ben hiç yılmadım Allah’ın izniyle kendi gücümle köyüme okuma yazması olanların okumuş oldukları kitapları inceleyerek okumayı bir gece de öğrendim. Bu belki insanların bazılarına inandırıcı gelmez ama bunu bir Hz. Hüseyin’in Kerbela aşkına olarak söylüyorum ki ben bir gece de okudum, bir gecelik talebeyim ben. Çok şükür okudum yıllar sürükledi beni yaşım 18-19’a gelince köyümde kimsesizdim. Babam çok ufak yaşta kaybettiğim için annem de gençti, benim babam 6 tane hanım alıyor. En son  altıncısı annemdir. İşte ondan bir rüya neticesinde dünyaya gelen Aşık Garip Bektaş olarak sizlere hizmet etmek için demek ki Rabbim alem beni onun için getirmiş ki ben de sizlere hizmet etmek için bu devri aleme geldim.

Yaşım 17-18’i geçti her Anadolu çocuğu duyguları gibi benim de içimde gurbet hisleri kabardı. İstanbul denen şehre kendimi atmış bulundum. Bu şehirde de çok çileler çektim. İnşaatlarda çalıştım bir zanaatım yoktu. Ezildim. Betonların üstlerinde yata yata hastalandım. 1954 senesinde tekrar köyüme döndüm. Orada beni Erzurum hastanesine yatırdılar ciğer hastası olmuştum. Bir müddet tedavi gördükten sonra köyümde kaldım. Baktım ki o eski güzellikler gitgide kayboluyor, köyümün insanları da hep gurbete göçüyorlar. Köyüm benim sarmadı daha. Çünkü kimsesiz olduğum için bir işim gücüm yoktu, hayvanım yoktu ki leşperlik (rençberlik- çiftçilik-) yapayım. Zaten yaptırmadılar akrabalarım, bunu da buradan tüm insanlık alemine söylüyorum ki ibret alsınlar. Akrabalarım bir yılan gibi etrafımı sardılar dört tane tarla için benim başımı her gün belaya soktular, dövdüler. Zaten bana imkan vermezlerdi ki ben de mecburiyet karşısında geldim, işte İstanbul’larda kaldım.

Askerlik çağım geldikten sonra gittim askerliğimi de yaptım geldim.

Bir müddet gene inşaatlarda çalıştım, nihayet çoğu bilir bu arada da İstanbul Belediyesinde de işçi olarak işe başladım, çalıştım bir müddet. Hiç zamanımı boşa geçirmedim orada toplantı, içimde ki duygularımı, birimi Ehlibeyt aşkına kaleme döktüm.

Birinci kitabım “Geldim”, ikinci kitabım “Gördüm”, üçüncü kitabım “Gezdim” dördüncüyü hazırlamışım sunmak üzereyim ama kendimi biraz toparlayamadım. Çok ağır bir hastalık atlattım, 1998 senesinin içerisinde. Bu nedenle biraz kendimi iyi hissedemediğim için tamamlayamadım. Ama yine Allah’ın izniyle Şah Hüseyin aşkına kendimi toparlayacağım.

Allah izin verirse dördüncü kitabımı da sizlere Ehlibeyt aşkına, Hz. Hüseyin Kerbela aşkına sunacağım. Ondan sonra son kitabımda kısmet olursa eğer “Gidiyorum” diye. “Geldim, Gördüm, Gezdim, Gidiyorum” diye. Onu da sizlere sunacağım.

 

Durun bakalım Gidiyorum, diyorsunuz daha nice eserler bekliyoruz sizden. Hemen şimdiden Gidiyorum diyorsunuz kitabınızın ismiyle.

 

Şimdi efendim Gidiyorum, diyorum da gelip de gitmenin sahibi var. Bu on sekiz bin alemin var eden Rabbilalemin anca onları bilir de tabi gideceğiz, herkes gidecek kimse kalıcı değil. Hiç kimseye kalmaz bu fani dünya. Herkes geldiği gibi gitmeye mecburdur. Biliyorum çünkü ben doğdum ölmek için bunu bilerek doğdum. Don değiştiririm ama zaten bir şiirimde diyorum ya,

 

Cihan var olmadan beni ademden

Hak ile birlikte gezdim de geldim

Bütün ilimleri devir eyledim

İncil’i, Kuran’ı yazdım da geldim

 

Bize kitap yazdın çoğu sır oldu

Yüce Tanrım bana sadık yar oldu

Bütün peygamberler benden var oldu

Tevrat’ı, Zebur’u çizdim de geldim

 

Bin bir dona girdim gören olmadı

Halin nedir diye soran olmadı

Benden evvel Hakk’a eren olmadı

İlmin deryasında yüzdüm de geldim

 

Yağmur oldum yere yağıp sel oldum

Deryalara akıp gittim, göl oldum

Garip Bektaş her canlıya yol oldum

Kendi mezarımı kazdım da geldim

 

Efendim bizler gidiciğiz, kimse kalıcı değil. Yaşayan her canlı ölür, o varlığı toprak olur. İnsan gider ismi kalır, dostlar bana ağlamayın.

 

Evet ağlamayın diyorsunuz ama don değiştiriyor diyorsunuz. Don değiştireceğiz yani ozanlar, dedeler, ulu ruhlar ölmezler, ölümsüzdürler birbirine karışırlar.

 

Yüklemiş yükünü dost diyarına

Gider Kerbela’ya göçümüz bizim

Dosta kavuşmaya az kaldı zaman

Hasretlik doludur içimiz bizim

 

Yol oğluyuz yol erkanı biliriz

Hakka ikrar verdik sadık kalırız

Neslimiz Muhammed oradan geliriz

Ali’yi sevmek mi suçumuz bizim

 

Zehir içirdiler İmam Hasan’a

Hz. Hüseyin boyandı kana

Zeynel Abidin düştü zindana

Genç yaşta ağarır saçımız bizim

 

Bakır’la kazanda kaynar tenimiz

İmam Cafer ile yol erkanımız

Musa-i Kazım’a kurban canımız

Her zaman kurbanlık koçumuz bizim

 

Taki, Naki Şah Askerim ağladı

İmam Rıza ciğerimi dağladı

Şahı Merdan on ikiye bağladı

Yas tutmayan kaldı kaçımız bizim

 

Ol şahlar şahına bağlıdır başım

Mehdi Muhammed’dir zafer güneşim

Yüklemiş yükünü Garip Bektaş’ım

Başımız da kızıl tacımız bizim

 

Nedir Kerbela, kimdir Hüseyin? Bu semboller neyi ifade ediyor? Ehlibeyt dostu, her sözü Ehlibeyt aşkıyla başlayan Aşık Garip Bektaş neler söyler Ehlibeyt hakkında?

 

Ne olur hocam kızma bana

Ben namazım kıldım geldim

Vardım Hakk’ın divanına

Desturumu aldım geldim

 

Attım kin ile nefreti

Buldum sırrı hakikati

Neslim imam tarikati

Ummanlara daldım geldim

 

Garip Bektaş berrak suyum

Ehlibeyttir benim soyum

Anladınsa işte buyum

Cehaleti sildim geldim

 

Evet Kerbela, bir kanayan yaradır bizim içimizde. Kerbela bir zulümdür.

Efendim tabi ki Ehlibeyt aşkıyla yanıp tutuşmak tüm insanlık aleminin bir görevidir. Yer ile gök yok iken, bir yeşil kubbe var iken, bütün on sekiz bin alemi var eden yüce Allah, tüm bunları Ehlibeyt aşkına var etmiştir. Ehlibeyt bir doğan güneştir. Güneş bütün zerrelere faydalı olur, bulaşır ama hiçbir zerre güneşe bulaşamaz. Çünkü o tertemiz berrak bir güneştir. İşte Ehlibeyt te o berrak güneştir. Bakınız insanlar, gökyüzüne bakınız, gökyüzünde ay, gün, yıldızlar bir de gökyüzü sema dört. İnelim yeryüzüne bakınız mevsimler dört. Kendi vücudumuza bakalım, vücudumuz dört, et, kemik, kan almış olduğumuz bir de nefes. Bizi yaşatan dörttür. Bu dörtler nedir biliyor musunuz? Devrim boyu kırklardır, kırklar manasını bir araya getirmek çok güzeldir. Üçler, Beşler, Yediler, On Dört Masumu Paklar, Kırklar diye bizim Ehlibeytte böyle şeyler çok konulu söylenir. Ama dedelerimiz maalesef ki bunları Ehlibeyt halkına değil tüm İslam aleminin insanlığına öğretmesi gerekir. İslam dini  öyle yüce bir dindir ki İslam dini zaten Ehlibeytin üstüne kurulmuştur. Bunu şaşkınlar, bazı cahiller bilinçsizce kendi çıkarlarına kullanmıştırlar. Bunu burada bütün ulusuma seslenmek isterim. Ehlibeyt aşkıyla yaşayan insanlara ve bütün İslam’ım diye yaşayan insanlara şunu söylemek isterim ki; hiçbir zaman için bu yapılan propagandalara inanmasınlar, yok Aleviler ana bacı tanımazlar, yok bilmem neler, bunlara inanmasınlar, bunu halkıma ve bütün milletime söylüyorum. Bu dünyadaki hiçbir insanın şerefine yakışmaz bunlar. Bu şerefsizliği yakıştıranlar kendi çıkarları için yapmıştır bunları. Ehlibeyte leke sürülür mü?  Biraz önce söylediğim gibi Ehlibeyt bir güneştir, güneşe leke sürebilir misiniz? Bunlar sürüyor kendi çıkarları için. Bunlara hiçbir insanın kanmamasını isterim ve daima sevsinler Ehlibeyti. Çünkü Ehlibeyt insanlık aleminin en büyük kuralıdır, insanların en büyük sevgisidir, en büyük saygısıdır, en büyük hak yoludur ve tüm insanları bağrına basan kardeş gören bir varlıktır Ehlibeyt. Ehlibeyttin göz yaşı oruçtur, Ehlibeytin ağlaması, Ehlibeytin sızlaması insanlık aleminedir.  Daima sevgi üzerine kurulmuştur Ehlibeyt. Hatta ben de bir şiirimde diyorum insanlara “Gördüm” isimli kitabımda;

 

Tabiatta çok canlı var

İnsanı sevdim insanı

Her canlıya saygı duydum

İnsanı sevdim insanı

 

Tabiat insansız olmaz

Onsuz dünya hayat olmaz

Yaşamanın zevki kalmaz

İnsanı sevdim insanı

 

Ondan döner dünya çarkı

Onu bozan olmaz farkı

Ben ayırmam hiçbir ırkı

İnsanı sevdim insanı

 

Aklı yüce fikri selim

Ondan doğar bütün ilim

Hem bilgili hem alim

İnsanı sevdim insanı

 

Garip Bektaş insan geldim

Ben insanı bize buldum

İnsandan çok ilim aldım

İnsanı sevdim insanı

 

İşte bu da Ehlibeytin en güzel gönlünün hakiliği saf sevgisi, tek varlığı olan bütün insanlığın alemini hiçbir ırkı ayırmaz hiçbir varlığı incitmez. İnsanlığı canı kadar sever ve insanları canı kadar kollar ve insanlara tüm sevgisini varlığını verir bütün canlıları da canı kadar sever. İşte Ehlibeytlik budur Ehlibeytin başka tarifi olamaz ki.

 

Nedir senin kavga kinin

Gel gezelim kardeş kardeş

Aynı vardan biz var olduk

Gel gezelim kardeş kardeş

 

Akmasın boşuna kanlar

Üzülmesin tüm insanlar

Kırılmasın genç fidanlar

Gel gezelim kardeş kardeş

 

Irkın aynı dinin aynı

Damarın da kanın aynı

Milletin vatanın aynı

Gel gezelim kardeş kardeş

 

Yas tutmasın ana bacı

Yeter çektiğin bunca acı

Yıkılsın şu nefret tacı

Gel gezelim kardeş kardeş

 

Garip Bektaş hür olalım

Tüm dünyaya yar olalım

Yok değil de var olalım

Gel gezelim kardeş kardeş

 

Evet ne güzel ifade etmişsiniz. Aslında şiirlere dökmüşsünüz düşüncelerinizi, duygularınızı. Kardeş kardeş gezelim diyorsunuz, hür olalım, beraber olalım, diyorsunuz. Hep beraber bu dünya da güzel ülkemizde mutluca yaşayalım, diyorsunuz. Başka kaygımız olmasın, diyorsunuz Sevgili Garip Bektaş. Ama Şahı Merdan Ali’den de bahsedeceksiniz sanırım?

 

Enel Hak dedik de çekildik dara

Edep erkan bize doğru yol oldu

Geldi zebaniler sual sormaya

Yardımcımız Şahı Merdan Ali oldu

 

Dediği gibi Pir Sultanın sizin de Hz. Ali hakkında söyleyecekleriniz var. Aynı zamanda kardeşlik türküsü hakkında da söyleyecekleriniz var, gerçek kardeşlik türküsü hakkında?

 

Şimdi efendim, Sayın Ayhan bey, bir gerçek noktadır bunu söylemek isterim ki; şimdi Şahı Merdan Ali deyince, Şahı Merdan Ali çok cengaver, insanlığı seven, insanlık alemine hizmet eden bir şahtır. Hz. Ali kaleler yıkmıştır, Hz. Ali, İslamiyet’in kurulmasında dahi çok büyük paya sahiptir.

Cem Radyosu şuna eminim ki zamanı gelince bütün dünyaya hüküm eden televizyonunu da kuracak ve bütün insanlığa gerçek insanların sesini de duyuracak Cem Radyosu. Ben bundan eminim çalışanları da çok iyi çalışıyorlar. Ve çalışanlarına bu hususta başarılar dilerim.

Efendim kalkıyoruz burada diyoruz ki Aleviler Hz. Ali’yi peygamber biliyorlar, Hz. Ali’ye tapıyorlar. Kardeşim insan insana tapmaz insan Allah’a tapar. Hz. Ali’yi sevmeyen de ne insan olur, ne Müslüman, olur zaten. Niye sevmeyeyim ki? Madem ki İslam’ım, İslam’ı kuran Hz. Ali’dir. İslam alemini dünyaya getirip yerleştiren Hz. Resulullah Peygamber Efendimizin de buyurduğu gibi; diyor ki “Ben ilmin şehriyim ama İlmin kapısı Ali’dir”. İlmin anahtarı Ali’nin elindedir, ilmin şehrine girebilmen için bu kapıdan gireceksin. Siz evinize bacadan mı giriyorsunuz? Hayır efendim hayır, kapıdan giriyorsunuz. Onun için Ehlibeyt kapısında oturan Şahı Merdan Ali’yi sevmemek bir insan işi midir?  Onu sevmeyen zaten İslam olamaz, insan olamaz dahi. Bunu söylediğim gibi Selmanı Pak da var. Daha Peygamber Efendimiz gelmeden 2400 yıl öncesine, Hz. Sultan Süleyman’ın gelmesinden öncesine, getirip dayadığınız zaman Hz. Ali Selman-ı Pak diye bir evliyanın gözüne görünmüş. Hz. Peygamber Efendimiz dünyaya geldikten sonra Hz. Sultan Süleyman’ın gelip ona müracaat edişinde Hz. Ali’yi gördüğünde beni bağlayan bu çocuktu diyen devi, aradan yıllar geçtikten sonra onun Hz. Ali olduğunun anlaşılmasına, Onun keramet ehli olduğuna inanmamak insanlık işi değildir. Hz. Peygamber Efendimiz bin bir kelam danışmaya çıkarken yol üstüne aslan olup oturan onun parmağında hatem yüzüğünü de alıp da bin bir kelam danışmaya gittiği zaman perde açıldığı zaman perdenin arkasında gördüğü yine Hz. Ali’dir. Hz. Resulullah Peygamber Efendimizin buyurduğu gibi “Ya Ali eğer ana rahmine düşmeseydin sana Allah diye tapacaktım.” Bu kadar tesirli kerametlere ulaşan koskoca bir veliyi sevmek suç mu? Ben Alevi olarak değil insan olarak onu her yönüyle aşığım, seviyorum Hz. Ali’yi.

Hz. Ali büyük bir insandır. Çünkü insanlık alemine büyük hediyeler bırakmıştır. Bıraktığı en büyük hediyelerden birisi de Hz. Hasan ile Hüseyin Efendimizidir, Ehlibeytin özüdür. Eğer onlar bırakılmasaydı kainat yaşamazdı. Onlar bir Hüseyin diyemezdim kainat belki yaşardı ama sevgi kalmazdı. Çünkü insanlık alemine onların sevgisini aktardık. Bir Fransız ya da İngiliz’e de sorsanız ki seviyor musunuz, onlar bizden daha güzel okumuşlar o  Ehlibeyt yolunu, Ehlibeyt bendesini göz yaşıyla içiyorlar. Biz niye bir Müslüman olarak ağlamayalım bu Muharrem ayında? Gözyaşı dökmeyelim onlar için? Elimizden gelen bütün varlıklarımızı göstermeyelim? Madem ki bir Ehlibeyt yoluna yürüyorsak, madem ki  Muhammed’den emanet aldığımız Ehlibeyti, Kuran-ı Kerimi Azmi Şerifi okuyup inceliyorsak, bunları sevmemek bizim için en büyük yanlış olur.

Sadece bu aylarda değil, her zaman onlar için ağlayıp göz yaşı dökmek bir Ehlibeytin değil, tüm Ehlibeyt dostlarının, insanların en büyük görevidir.

 

Evet. Bu sevgi ve duygu dolu konuşma için teşekkür ediyoruz.

 

Erenlerin evliyaların piri

Eyvah Şahı Merdan şehit oldu

Aşıkların maşukların serveri

Eyvah Şahı Merdan şehit oldu

 

Arayıp da bu gönlümde buldum

Miracına dönüp secde kıldım

Ayağın tozuna kurban oldum

Eyvah Şahı Merdan şehit oldu

 

Yezidler katlime çıkarsa ferman

Getirmem sevgine zerrece güman

Benim sevdiceğim ol şahı Merdan

Eyvah Şahı Merdan şehit oldu

 

Bundan geri durmaz gözümün yaşı

Feryadım inletir dağı ile taşı

Doksan bin erlerin server başı

Eyvah Şahı Merdan şehit oldu

 

Böyle midir şu feleğin kuralı

Kimse cevap vermez sordu soralı

İçim kan ağlıyor gönlüm yaralı

Eyvah Şahı Merdan şehit oldu

 

Lanet olsun zalimlerin şanına

Kıydılar ol Şah Ali’min canına

Yaralanıp düştü kapı önüne

Eyvah Şahı Merdan şehit oldu

 

Evet, devam edilecek bu yollar.

 

Gönül geldi matem tutma zamanı

İnsanlığın gerçek soyu bozulmuş

Aşkın pınarları zehir akıyor

İçilmiyor artık suyu bozulmuş

 

Büyük küçük birbirini bilmiyor

Ar ile namusa değer kalmıyor

Ne sözden anlıyor ne laf dinliyor

İnsanlık yükünün tayı bozulmuş

 

Başlara giyilmiş rezalet tacı

Gerçekçi azalmış çoğu yalancı

Şimdi ki insanlar olmuş plancı

Vicdan kantarının yayı bozulmuş

 

Gönlünde kalmamış Tanrı sevgisi

Evladın babaya yoktur saygısı

Eski çağlar unutulmuş doğrusu

Kanaat lokmasının payı bozulmuş

 

Garip Bektaş yaşlar akan gözümden

İnsanlık sevgisi gelir özümden

Gerçekçiğim yalan yoktur sözümden

Şimdiki insanın huyu kalmamış

 

Sevgili Garip Bektaş, Garip Baba çok çilelisiniz, dedik sohbetimizin başında. Çok çilelisiniz ama çok da sitemlisiniz, içlisiniz, kederleniyorsunuz. Gerçekleri de bir bir, akıl mantık süzgecinizden geçirerek haykırmayı da bir borç biliyorsunuz, bir görev biliyorsunuz ve yazıyorsunuz devamlı. İnsanlık niye bozuldu, gerçekten ne dersiniz bu konuda? Neler yapılabilir?

 

Teşekkür ederim Ayhan Bey. Haliyle ki insanlığın bozulmasına baktığınız zaman şöyle bir insanlığın alemine baktığın zaman tarihtir insanları yaşatan, tarihtir insanları birbirine bağdaştıran, tarihtir insanların sevgisini birbirine ulaştıran, tarihtir bizleri aydınlığa çıkaran, tarihtir kardeşi kardeşe sevgiyle bağlayan. Tarihe baktığımız zaman, eski dostlara baktığımız, geleneklere baktığımız zaman; gördüğünüz kadarıyla o zaman ki insanlarımız birbirine karşı daha güzel davranırlardı. O zamanki insanlar sevgi, saygı dolu ve sözünün eri kişiydiler. Şimdi gençlerimiz birbirlerini öyle sevsinler ki Allah sevgisiyle sevsinler, sevgi Allah’ın kendisidir. Sevgisi olmayan insan kuru bir ağaç gibidir, meyve dahi veremez bence. Çünkü sevgiye ulaşmak Allah’a ulaşmak demektir. Şimdi bakıyorum ki yeni gençlerimiz şeriata, tarikata, marifete, sırrı hakikate doğru hiç ilerlemiyorlar. Bundaki yozlaşma galiba ben de tahmin ediyorum ki, biraz toplumun vurdumduymazlığından oluyor herhalde. Öğretilmiyor onlara hakikatleri, gerçekleri, huylarının neden bozulduğunu söyleyen olmuyor. Böyle bir Garip Bektaş kalkmışta oraya bir kitabın bir köşesine yazmış şimdiki insanların huyu bozulmuş, gerçek vicdan kantarının yayı bozulmuş, diye sesleniyor ama niye sesleniyor? Bunları görüyor, geziyor, içlerinde bakıyor ki yeni gençlerin hiç birisi anlamıyor bu ozanmış, evliyaymış, bu peygambermiş, bu pirmiş bunları kati suretle benimsemiyor. Bir halkına, insanlığın babına dönmüş, insanlık uğruna ömrünü vermiş ozanları, bir peygamberleri göz önünde tutmuyorlar. Bana ne diyor onlar? Yaşamışlarsa bana ne diyorlar? Olmuyor gül yüzlüm. Bizler birbirimizi öyle seveceğiz ki canı yürekten seveceğiz; birbirimize barış getireceğiz, kardeşlik getireceğiz. Ben burada aç kalırken sen villalarda, saraylarda yaşarsan bu insanların vicdan kantarlarının yayı bozulmamış da ya neyi bozulmuştur ki? Doğrudan doğruya insanların vicdan kantarının yayı bozulmuştur. Bu yozlaşmalar, bu bozulmalar onun içindir, diyorum başka niçin diyeyim ki?

 

Bu bozulan yaylara en iyi ilaç dedelerin, babaların, ozanların, aşıkların, bilim adamlarının, araştırmacıların gerçekçi sözleri, gerçekçi çalışmaları, gerçekçi eserleri olsa gerektir.

 

Vicdanında hakkı bulmayan kişi

Yüz bin kere Hacca gitse nafile

Göz ucuyla namaz kılmayan kişi

Ömür boyu oruç tutsa nafile

 

İnsana hak bilip onu sevmeyen

Bir gönüle girip mihman olmayan

Verdiği ikrara sadık kalmayan

Gece gündüz secde etse nafile

 

Kalbinden atmayan kini nefreti

İnsanlığa olmaz sevgi hürmeti

Kendinde görmezse her hakikati

Bütün ilimleri yutsa nafile

 

İçinde var ise kin ile nefret

Onda mevcut olmaz sırrı hakikat

Helalı haramı etmiş ganimet

İlmin gıdasından tatsa nafile

 

Garip Bektaş her keramet insanda

Hakkın nişanesi mevcuttur onda

Onsuz hayat olmaz bütün cihanda

Softa keramete yetse nafile

 

Evet softaları, yobazları, yobazlığı eleştiren ozanlar gerçek dostluğun, kardeşliğin ve barışın samimi duygularla kurulabileceğini yüz yıllar boyunca savunan telli, kırık sazıyla, üç telli sazıyla, bunları yüz yıllar boyunca günümüze getiren ozanlar. Evet Garip Bektaş.

 

Gönül Kabe’sini aşk ile yaptım

Ateş bende alev bende köz bende

Yaptığım Kabe’ye kendim de taptım

İkrar bende imam bende öz bende

 

Efendim gönül Kabe’sini aşkla yapmayan insan hiçbir hedefe ulaşamaz. Aşkı, muhabbeti vicdanında Hakkı bulmayan kişi dediğim gibi yüz bin kere hacca gitse nafile diyorum. Doğrudur, vicdanında Allah’ı bulmayan insanın yapmış olduğu hiçbir dilek bence kabul olmaz. Çünkü Cenabı Allah’ın ne kimsenin rüşvetine, ne kimsenin sadakatine, ne kimsenin merhametine ihtiyacı yoktur. Çünkü sadakatleri de, sevgileri de, merhametleri de, vicdan duygularını da veren Rabbil Alem’inin kendisidir. Onun ne namaza, ne oruca, ne hacca, ne Mekke’ye hiçbir şeye de ihtiyacı yoktur. Zaten Allah rahmet eylesin ozanlarımızdan Aşık Kul Ahmet diyor ki, bir Şah olsam hüküm eylesem cihana, başta haksızı yıkar giderim. Doğru söylüyor. Zaten bir kere ben Allah’ı vicdanım da bulduktan sonra niye Allah’ı arayayım ki? Arama Allah’ı sırda değildir, ne gökte, ne de yerde değildir. Can gözü açıkta kör de değildir. Gözü kör olanın önüne ayna tutsan göremez ki gerçekleri zaten. Bu nedenlerle ben ikrarıma, imanıma çok tapmış ve vicdanımda Allah’ı bulduğum için insanlara karşı bu sevgimle haykırıyorum. Bu sevgimi de bütün insanlara duyurabilmek için burada bugün misafir olarak gelmiş olduğum Cem Radyo’sunda bu imkanı bulduğum için muhabbetime devam ediyorum.

 

Güzel bu gönlüme girmek istersen

Başta haksızlığı yık da öyle gel

Eğer gerçekleri görmek istersen

Cihana bir gözle bak da öyle gel

 

Evvela özünü Hakkı bir eyle

Kendin insanla sadık yar eyle

Her zaman gerçeği doğruyu söyle

Gerçek aydınla çık da öyle gel

 

Fitnelik yaratma ikilik etme

Doğru yol dururken eğriye gitme

Gösteriş yapıp da hiç oruç tutma

Özün Hakk yoluna yak da öyle gel

 

Çek elini bu dünyanın malından

Elin namusuyla para pulundan

Ayırma kendini Tanrı yolundan

Berrak bir su ol da akta öyle gel

 

Aç gözünü seyret fani alemi

Bırakma dilinden gerçek kelamı

Bu Garip Bektaş’tan kesme selamı

Aşkın kemendini tak da öyle gel.

 

Evet aşkın kemendini tak da öyle gel, diyorsunuz?

 

Şimdi efendim, güzel bu gönlüme girmek istersen başta haksızlığı yık da öyle gel, diyorum. Eğer gerçekleri görmek istersen cihana bir gözle bak da öyle gel. Zaten ozanlığın kuralları budur; ozan cihana bir gözle, gerçekçi bakar. Gerçekleri sever ozanlar. Çünkü ozanlık büyük bir mertebedir. Ozanlığın kitabı yoktur, kitabı doğrudan doğruya Cenabı Allah’ın verdiği bir lütuftur, onun vermiş olduğu bir ilhamdır. Bunu milyarlarca insan içerisinde Cenabı Rabbilalemin pek nadir insanlara nasip eyler. Saz çalabilirsin, türkü söyleyebilirsin, gönül alabilirsin, gönül dostu olabilirsin, bütün bunlar çok güzel. İşte bütün bunlar bir ozanın örneğidir.

Ozanlık çok büyük bir mertebedir ki bugün Hz. Peygamber Efendimiz de büyük bir ozandır. Söylemiş olduğu kelimeler ölümsüzdür, emsalsizdir. Diyorlar ki, Allah tarafından gelmiş, Kuran’ı Kerim.  Hayır kardeşim bunlar Peygamberimizin sözleridir. Cenabı Allah tarafından hiçbir zaman böyle şeyler olmamıştır. Cebrail postacı mıydı ki getirdi bunları? Peygamberimizden önce insanların dini, imanı yok muydu ki, onlara kitap inmedi de geldi? Değil dostum, değil. Hz. Muhammed çok büyük bir ozandır. O kendi bulmuştur, Allah’ı vicdanında yakalayarak. O eğer kendi bulmasaydı onları, büyük ozan olmasaydı Muhammed olmazdı. Ahır zaman nebisi olmazdı, haksızlığı yıkmazdı. Ozanlar haksızlığı yıkar, ozanlar daima bütün haksızlığa karşıdır, gerçekleri söyler. İşte ispatı meydanda; ozanların Pir Sultanı Sivas’ta kendini niçin astırdı? Gerçekleri söylediği için, haksızlığa boyun eğmediği için, Pir Sultan kendini astırdı. Ozanlık mertebesi yüce bir mertebedir. Ozan olmak kolay mı öyle? Onun için ozanlık sevgidir, ozanlık saygıdır, ozanlık yol göstermektir. Ozan insanlık aleminin ayağının turabıdır. Ozan insanı seven ve bütün canlıları canı kadar seven ozan Allah’a inanmış bütün bitkileri, dağı, taşı, yerleri temelsiz, göğü direksiz, suları, kainatı yürüten bir Rabbil Alemin olduğuna inanmıştır. Ama ozan kalkıp ta kuru kuruya hiçbir zaman safsatalara inanmaz. Hacı Bektaş-ı Veli cansız duvarı yürütmüş. Olur mu be kardeşim? Benzin mi koydu, motor mu koydu yürüttü? Ya bu bir gönül aleminde olan bir şeydir. Gül yüzlüm gönül aleminde yürütmüştür Hacı Bektaş. Bunu, bunu yanlış tanıtmasınlar, tanımını yanlış yapmasınlar. Keramet gönül aleminde yürütmüştür. Onu öyle yansıtmıştır insanlara. Yoksa motor mu koyuyor öyle bir şey yoktur. Muhammed’e diyorlar Kuran Allah tarafından yazıldı ya olmaz kardeşim ondan önce Hz. Muhammed’in zamanına kadar Allah’ın okulları yok muydu kapalı mıydı. Öyle şey olur mu ya onların hepsi Cenabı Allah tarafından irşad olan kişilerdir. Hacı Bektaş-ı Veli bugün irşad olmuş büyük bir evliyadır. Hz. Muhammed’i iki cihanın serveri diye anarız neden deriz çünkü iki cihana gönül aleminde hüküm ettiği için deriz. Bunlar ozanlığın en büyük delilleridir, ozanlık çok yüce varlıktır. Ozanlık hiçbir şeyin arkasına gizlenmez, ozanlık öyle bir akarsudur ki onun önüne ne atarsan at durduramazsın. Burada taş, kum, çakıl döker önünü durdurursun ama ozanlık gider ta Konya’da çıkar meydana, gider Amerika’da çıkar. Çünkü o bir gerçektir, gerçeğin önüne kimse engel koyamaz. Ozanlık Allah’a ulaşmak, yollarını tanımış, bilmiş vicdanında hatta diyorum ya vicdanında hakkı bulmayan kişi şiirlerimde söylüyorum. Pir Sultanlar boşa mı söylüyor Karacaoğlanlar boşuna söylüyor Nesimi’nin boşuna mı derisi yüzüldü kardeşim. Pir sultan kendisini boşuna mı ipe verdirdi kardeşim bunlar hep gerçekler için verdirdiler kardeşim. Bunları Ayhan Bey sizler daha iyi bilirsiniz.

 

Biz sizler kadar iyi bilemeyiz çünkü siz bunları yaşayansınız, siz bunları üretensiniz, siz bizim ışığımızsınız. Yüz yıllardır halk ve hak aşığı olarak topluma önder oldunuz, yol gösterdiniz. Bugün de hala şu şiirlerinizle, konuşmalarınızla gösteriyorsunuz ki bu gelenek yaşıyor, yaşatıyorsunuz. Ne mutlu bize bu gelenek kalmadı. Aşık Veysel’le bitti dediler hayır bakın sizler varsınız daha onlarca ozanımız var Anadolu’nun bağrında ne mutlu. Ve ben her ozanla, her aşıkla konuştukça en mutlu günüm oluyor, çünkü bu gelenek kalmamış yüz yıllar ötesinde, damardan damara akmış gelmiş. Nehirler gibi çağlamış gelmiş ve bugünde yaşıyor. Çok mutlu oluyorum.

 

Çok teşekkür ederim Ayhan Bey. Güzel konulara giriyorsun. Dostum ozanlık bitmez çünkü daha öyle gelir ki bakarsın hiç ummadığınız yerde, bütün insanlık alemi bunu böyle bilmelidir, öyle bir tane eline alır sazını o sazıyla ok gibi bütün insanlığa ayağına turab olmuş insanlara seslenir kulağıyla, yüreğiyle, gücüyle ey biz ozanız, biz yok olmayız, biz varız diye. Bir ozan bir dünyaya bedeldir. Hz. Muhammed’e soruyorlar ki “halifeliği kaldırıyorsunuz ama ondan sonra kim insanlara yol gösterecek?” “siz bunu bu kadar mı şey görüyorsunuz bizden sonra gelecek ozanlarımız vardır ki onlar insanlık aleminin en büyük önderleri olacaktır” diyor.

 

Ne mutlu size ne mutlu bize evet kesmeyin.

 

Ozanlar onun için tarikatı, şeriatı, marifeti bildirmiştir zaten tam dört dörtlük yapmasını bilen ozanlardır. Ozan çok büyük bir yük almıştır sırtına. Ozanın yükü ağırdır çünkü halkının ayağının turabıdır, kulağıdır, gözüdür, dinidir ozan halkını her şeyidir. Bir şiirimde diyorum ya,

 

Taş atsalar gül sayarım

Ben kimseye darılmam ki

Zehir içsem bal sayarım

Ben kimseye darılmam ki

 

Çekseler özümü dara

Kılıç vursalar bin kere

Yaksalar ateşe nara

Ben kimseye darılmam ki

 

Bu mutlu günü Cenabı Rabbilalemin bütün insanlık alemine Ehlibeyt nesline, bendesine hayırlı ve uğurlu mutluluk getirmesini temenni ederek halk ozanı Aşık Garip Bektaş olarak bütün Cem Radyosu dinleyicilerine, çalışanlarına gönül dolusu selam ve sevgilerimi sunarım. Bütün insanlık alemine barışın gelmesini dilerim, Rabbilalemin hiçbir varlığa zarar vermesin der hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlarım, gözlerinizden öperim hoş çakalın.

 

Söyleşi: 24. 04. 1999. Cem Radyo’da Muharrem Sohbetleri (Program konuğu olarak Ali Rıza Uğurlu da vardı.)

 

Aşık Garip Bektaş Kimdir?

Aşık Garip Bektaş, 1.1.1938 tarihinde Erzurum Aşkale’nin Şoik (Özler) köyünde doğdu. Asıl adı Bektaş Eyi’dir. Küçük yaşlardan itibaren şiire ve halk edebiyatına ilgi duymaya başladı. Köyüne gelen aşıklar ve dedeler aracılığıyla geleneği öğrendi.

1952’de İstanbul’a yerleşti. Bir süre değişik işlerde çalıştıktan sonra 1963’te askere gitti. 1976 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi bünyesinde çalışmaya başladı ve 1999 yılında emekli oldu.

Garip Bektaş bu dönem içinde birçok aşıkla görüşüp dostluk kurdu. Şiirlerden 50 kadarı değişik sanatçılar tarafından bestelendi. Çağımızın en verimli ozanlarından biri olan Aşık Garip Bektaş’ın ellinin üzerinde kasetlere okunmuş eseri vardır.

Sevgiden toplumsal taşlamaya dek her konuşu işleyen Garip Bektaş’ın, şiirleri “Geldim” (1996), “Gördüm”(1999), “Gezdim”(2001), “Yazdım” (2003) ve “Gidiyorum” (2005) adlı kitaplarda yayınlandı.

 

GARİP BEKTAŞ’IN

“GİDİYORUM” KİTABINDAN ŞİİRLER

 

HOŞÇA KAL DÜNYA

 

Yordu beni iniş yokuş yolların

İşte gidiyorum hoşça kal dünya

Derdime dert kattı dertli kulların

İşte gidiyorum hoşça kal dünya

 

Tükendi dört mevsim yaşamak fani

Yüzüme gülerek aldattın beni

Şurda görünüyor bak yolun sonu

İşte gidiyorum hoşça kal dünya

 

Helal eyle tuzun ekmeğin yedim

Bazen sinirlendim kahpesin dedim

Seni kırmak değil asıl muradım

İşte gidiyorum hoşça kal dünya

 

Çile defterini dertle doldurdum

Aradaki engelleri kaldırdım

Son arzumu nazlı yare bildirdim

İşte gidiyorum hoşça kal dünya

 

Daha durduraman Garip Bektaş’ı

Ben sana bıraktım doluyu boşu

Son gediğe indi ömür güneşi

İşte gidiyorum hoşça kal dünya

 

UNUTTUM

 

Gaflet uykusundan uyandı gönlüm

Bundan önce hallarımı unuttum

Yanardağ misali yandı bu gönlüm

Ateş söndü küllerimi unuttum

 

Dünya parsellenmiş ırklar ayrılmış

Parça parça kıtalara bölünmüş

İnsanoğlu diye bir adem gelmiş

Konuştuğum dillerimi unuttum

 

Varlık dağlarını çoktan delmişim

Bazen yaşamışım bazen ölmüşüm

Bu faniye nice gidip gelmişim

Yürüdüğüm yollarımı unuttum

 

Aşk meyinden içip sarhoş olmuşum

Garip Bektaş Ummanlara dalmışım

Ben benden habersiz çoktan ölmüşüm

Umanımı göllerimi unuttum

 

TAŞIRDIN BENİ

 

Şikâyettim Hakk’a kula değil ki

Bir zalim sevdaya düşürdü beni

Can dostum dururken ele değil ki

Aşılmaz dağlardan aşırdı beni

 

Mecbur etti beni vefasız yara

Yaktı bu sinemi ateşe nara

Hallaç Mansur gibi düşürdü dara

Sevda kazanında pişirdi beni

 

Çok hayaller kurdum gerçek olmadı

Artık bu gönlümde umut kalmadı

Gönlüm sevdi ama murat almadı

Gerçek hedefimden şaşırttı beni

 

Doğmaz bu gönlümün sevda güneşli

Yıllardır dinmedi gözümün yaşı

Bak ne hale koydun Garip Bektaş’ı

Deryadan deryaya taşırdın beni

 

OTURDUM

 

Dünya bir bahçedir bende bahçıvan

Suladım yeşerdi güller bitirdim

Emrime verildi bu koca cihan

Bunca mahlûkata kısmet yetirdim

 

Vicdan terazimle hep doğru tarttım

Hakk’ı Hakk eyledim birlik yarattım

Bütün kainata bir tohum attım

Bir uçtan bir uca aldım götürdüm

 

Çırak oldum usta oldum çalıştım

Tabiatın sırlarına alıştım

Allah ile bu mekânda buluştum

Arş-ı Kürş-ü bir araya getirdim

 

Sakladım sırrımı etmedim beyan

Hiçbir mahlukata vermedim ziyan

İşte bu sevdaya olmuşum giryan

Bu bedeni çok gaflete yatırdın

 

Nice sırlar işva ettim dilimde

Hayrı şerri ben işledim elimde

Garip Bektaş oldum kendi halimde

Şimdi çıktım seyrangaha oturdum

 

GÜL OLSUN

 

Bülbüle hoş gelir kendi yuvası

İster diken olsun iste gül olsun

Hür yaşamak onun gerçek davası

İster sahra olsun ister çöl

 

Tutsaklık hiç gitmez onun hoşuna

Altın kafes yapsan boşu boşuna

Gider konar bir çalının başına

İster yaprak olsun ister dal olsun

 

Gönül bahçesinde gül ile buluşur

Muhabbet sevgisi orda oluşur

Kendi lisanıyla söyler konuşur

İster figan olsun ister lal olsun

 

Akmasın bülbülün gözünün yaşı

Hür gezip dolaşsın dağ ile taşı

Boşuna üzmeyin Garip Bektaş’ı

İster yaren olsun ister el olsun