ALİ KEMAL GÖZÜKARA

(ADSIZ)

(1928-2006)

AYHAN AYDIN

 

Gerçek anlamıyla en üretken ozanlarımızdan Ali Kemal Gözükara epey sitemkar dünyaya karşı. Değerinin anlaşılamamasından oldukça dertli. Yüreğindeki sevgi tüm ozanların yüreklerindeki sevgi çağlayanı gibi çağıldayıp duruyor. Biz de aracı olup en azından bir bölüğünü Anadolu’nun dağlarından ellerinize, gözlerinize, yüreğinize döküyoruz. Ozanı çok severdim. Kendisi sürekli bana evlen de düğününe geleyim, gelip oynayacağım, vallahi İstanbul’a geleceğim, derdi. Ne ozan İstanbul’a geldi, ne de ben evlendim. Anadolu toprağının bir verimli emekçisi daha tam okunamadan, anlaşılamadan, tanınamadan, çoktandır hasretini çektiği toprağına kavuştu. Anısı önünde saygıyla eğiliyorum.

 

İnsanın çocukluk günleri çocukluğunun geçtiği çevre ve o çevredeki şartlar geleceğini de oluşturan ana temellerden birisidir. Ben o kanıdayım. Çocukluğun ve gençliğin insanın hayatı üzerinde, eserleri üzerinde, dünyaya bakışı üzerinde derin etkileri olduğuna inanıyorum. Ali Kemal Gözükara kimdir? Nerede doğmuştur? Doğduğu çevrenin özellikleri nelerdir? Ailesinden, çevresinden, köyde ise köyünden, mahallesinden bize bahis açabilir mi? diyelim, böyle başlayalım söyleşimize. Teşekkür ediyorum, benimle ilgilendiğin için. Benimle kimse ilgilenmez pek. Herhalde hesaba alınmadığım için kimse ilgilenmiyor benimle. Küsmüyorum ama bekliyorum. Kimsenin de haberi yok benden. Belki devletin kütüğünde ismim var ama yazar kütüğünde ismim yok. Şimdi ben köy çocuğuyum, köyde yetiştim, köyde doğdum, yalınayak büyüdüm, ondan sonra ailede 8 çocuğun büyükten küçüğe ikincisiyim.

 

Kaç yılında, nerede doğdunuz? 1931 yazıyor nüfus cüzdanım ama gerçekte 1928 doğumluyum.

Maraş’ın Elbistan kazası Eldelek Köyü’nde doğdum.

Ama ben o köyü Eldelek değil de Eldellök olarak kabul ediyorum . Yani eller içinde büyük, gösterişli, görkemli bir köy olarak. Babam iyi bir insandı, annem Osmanlı kadınıydı. Ben her şeyimi anneme borçluyum. Tabi herkes gibi ben de çift sürdüm, ekin biçtim. Döğen sürdüm, gölek sularında yıkandım. Yalınayak gezdim, ayağıma dikenler battı. Sonra o dikenler batan yerdeki dikeni çıkardım topuğumla yere çukur kazdım topuğumla.

 

Alevi mi, Sünni miydi köyünüz? Köyümüz yarı Alevi, yarı Sünni. Esasında köyümüz çok çağcıl bir köy.

 

Köken olarak diyorum, inanç olarak? Köken olarak önceden Aleviymiş sonradan Sünniliğe dönüşmüşler, fakat biz de babalar çoktur. Evliya Baba, Kara Baba, Battal Baba gibi babalar çok bizim köyümüzde.

 

Baba derken o geleneği inancı mı sürdürüyorlardı? İnancı sürdürüyorlardı. Hatta bizim yakınımızda Hatice (Hacca) Ana vardı. Hacca Ana zaman zaman Küçük Yapalak’a giderdi. Ben ilkokuldan sonra Küçük Yapalak’la o kadar çok ilgilendim ki şimdi kalksan Ankara’dan Elbistan’a gitsem bana hususi Küçük Yapalak’tan araba gelir. Davete çağırırlar. Halbuki Sünni köylerimizden bunu görmedim. En çok dostlarım da Aleviler’den oldu. Alevi / Sünni diye de ayrım yapmıyorum. Ayrım hatadır. Fakat onların bana yaklaşması, kültüre yaklaşması daha başkaydı, daha güzeldi, daha hoştu. O itibarla onları daha çok seviyordum. İlkokulu bitirdiğim Küçük Yapalak’a döndüm öğretmen olarak. Orada benim her sözüm yasaydı. Öğretmenlik öylesi yerde yapılır. Adamlarda Hz. Ali’nin, “bana bir kelime öğretenin bin yıl kölesi olurum,” felsefesi hakim vaziyetteydi. Öğretmenin elini öperler. Öğretmen baş köşedeydi. Yerim baştı. Başta otururdum, hatta dedeler geldiği zaman gene ben en üst köşede otururdum. Sonra ilkokulu bitirdikten sonra iki yıl ara verdim. Babam beni Köy Enstitüsüne göndermek istemedi. Çünkü 20 lira maaşla ben ne iş göreceğim. Benim çiftim çubuğum meydanda kalacak diye düşündü ve ben de ona uydum. Ama uymamın sebebi de kızlar vardı, hoşuma giden kızlar vardı, onlara müptelaydım. O itibarla iki yıl kaldım sonra kendime geldim uyandım dedim “yok bu böyle olmaz.” Geçtim gittim Köy Enstitüsüne 1945 yılında. 1946 yılında Köy Enstitüsünde artık kalem elime almaya başladım. Öyküler yazdım, masallar yazdım, hikayeler yazdım hatta “İbiliğe Mektuplar” 1948 yılında tamamlanmıştı. Yattı taa 1970 yılına kadar. 1970 yılında İstanbul Ararat Yayınevi tarafından basıldı. Sonra 5 yıldan sonra nice Alman Harbi yıllarının o kötü yılları, kıtlık yıllarını atlatarak Köy Enstitüsünü bitirdik. Öğretmen oldum. Memleketimde Tapkıran Köyüne verdiler. Hem Alevi hem de aşiret köyü, Kürt Köyü. Malatya ile Elbistan hududu arasında ama Elbistan’a bağlı bir köy. Orada kaldım bir yıl ama hastaydım, hastalığım yüzünden raporla ben ayrıldım oradan yeniden başka bir köye gittim. Karahöyük diye bir köye gittim. Karahöyük’te kaldım 5 yıl. 5 yıldan sonra Tepebaşı diye bir köye geldim. Orada evlendim. Bu günkü hatunu aldım. Hatundan 6 tane çocuğumuz oldu. 4’ü kız 2’si oğlan. Çocuklarıma yüksek tahsil yaptırdım. Her birisi iş sahibi, aş sahibi demektir. Başka sorunuz var mı?

 

Elbette. Daha detaylı anlatacağız. Söyleşilerin orjinalliği az çok bilinenleri değil de bilinmeyenlere doğru insanı götürmesidir. Tarihi olan kalıcı olan. Evet.

 

Şimdi çift çubuk sürdüm dediniz, döğen sürdüm dediniz, çiftçilik yaptım dediniz, çobanlık yaptınız mı? Kendi koyunlarımızı sürüye girmeyen koyunlarımızı güdüyordum 5 / 6 tane.

 

Nasıl bir köydü? Köyünüz, yani yeşil mi? Ormanlık mı? Ormanlık değil. Ovanın ortasında söğüt, kavak ağacı olan bir köydü.

 

Meyve, sebze yetişir miydi? Sebze yetişirdi ama meyveye pek merak yoktu. Birkaç tane ufak tefek bahçe vardı dut ağaçları, elmalar vardı.

 

Kaç haneydi? 100 / 110 haneydi.

 

Cami var mıydı köyünüzde? Cami vardı. 1950 yıllarına kadar pek iyiydi halkın itibarı. Bilmiyorum camiye karşı ilgisiz demiyim de, nasılsa pek kimse kimseyi kınamazdı. Kılan kılardı, kılmayan kılmazdı. Abdestini alan alırdı. Ama şimdilerde herhalde değişti sanırım.

Ne yönde değişti? Yani kılma yönünde, camiye devam yönünde.

 

Şimdi Aleviler’le Sünniler kendilerini nasıl ifade ediyorlar? Birbirlerine karşı bir hitap tarzı var mıydı? Yani kendi aralarında da olsa. İki Alevi mesela öbürlerine ne derdi? Ya da iki Sünni? Bizim köyle Küçük Yapalak 15 dakika mesafede. Küçük Yapalak büyük bir köy. Zaten Elbistan’da ilkokul kurulmuş ilk köy orası. Onların fikirleriyle bizim köyün fikirleri zıt değildi birbirlerine. Tam paralel giderdi. Birbirlerini severler otururlar, yerler, içerler, sohbet ederlerdi. Ama diğer köyler Küçük Yapalak’la öyle değillerdi. Sünni köyler. Zaten Elbistan Ovasında üç tane köy var. Birisi Demircilik, birisi Çıtlak bir tanesi de Küçük Yapalak. Diğer köylerin hepsi Sünni. Üç tane Alevi köyü var. Alevi ama onlar Türk Alevi. Koskoca ova Sünniler’in elinde. Öbürleri gerek Türk Alevileri, gerekse Kürt Alevileri pek kenara çekilmişler. Kürt Aleviler dağlarda kalmışlar. Ova ötekilerin elinde. Onlar biçer, onlar eker, onlar yer. Ta tarihi devirlerden beri böyle. Kimbilir belki Emeviler’den belki Yavuz’dan beri böyle olmuş. Bilemiyorum.

 

Dedeler ve babalar var dediniz. Özellikle Babalar var dediniz. Tanıştınız mı? Nasıl kişilerdi? Evliya Baba’yı gördüm ben. Yaşlıydı. Çok yaşlı bir adamdı. Tam Alevi Kültürü hakimdi o adama. Bize anlatırdı işte Aleviliğin ne demek olduğunu. Biz ondan dinlerdik, Ondan duyardık. Benim dedem de öyleydi. Dedem de köyde hocaydı. Yani sıfatı hocaydı. Dedem hocalığı Sünni köy de, değil de Demircilik köyünde Alevi köyünde, yapıyordu.

 

Nasıl yapıyordu? Camide imamlık mı yapıyordu? Okutuyordu çocukları.

Hoca yani öğretmen? Öğretmen. Eski yazıyı okutuyordu o zaman. Eski yazıyı okutmuş. Dedeme Kara Hoca diyorlardı. Dedemin çok öğrencileri vardı. Şimdi hemen hemen sonu gelmek üzere bitti, onların hepsi öldü.

 

Alevilerin cemi oluyor muydu? Alevilerin cemi Küçük Yapalak’ta oluyordu, tabi.

 

Sizin orada olmuyor muydu? Bizim orada olmuyordu.

 

Ne yapıyordu Aleviler ibadet olarak? Cem Evine almıyorlar Sünnileri. Beni de öyle kabul ediyorlardı. Çocuklardan öğreniyordum. Tanıdığım sevdiğim kişilerden öğreniyordum. Toplanıyorlarmış, güzel güzel sohbet ediyorlarmış. Kötü bir tarafları yok. Mesela o musahip kardeş meselesi çok önemli bir şey.

 

Dedeler orada mıydı acaba? Dedeler oraya geliyordu. Küçük Yapalak’a geliyordu, Çıtlak’a geliyordu. Orada Cemlerini yaparlar, nasihatlarını ederler. Ondan sonra hakkullahlar toplanır, bilmem ne işte onlar yapılırdı.

 

Anneniz Osmanlı kadını, yetişmiş, ağırbaşlı vakur bir kadın? Bilgili, kültürlü ben annemden öğrendim herşeyi. Dili annemden öğrendim başta, yaşamı annemden öğrendim, hareketlerimin %99 una annem hakim. Bütün hareketlerime. Beni tam eğitti. Öğretmenden de öte öğretmen gibi eğitti. Ben bugün dilimi, dilimin bütün güzelliklerini anneme borçluyum. Annem çok iyi bir hanımdı, kültürlüydü, akıllıydı. Babam saftı, sefildi, terbiyeliydi, temiz adamdı ama annem kadar kültürlü değildi.

 

Kaç yıl görev yaptınız öğretmen olarak? Hiç müdür olmadım. Hep öğretmen oldum. Bana müdürlük vermediler. 31,5 yıl öğretmenlik yaptım.

 

Türkiye’nin nerelerinde görev yaptınız, biraz anlatır mısınız? En çok memleketimde yaptım. 22 yıl. Elbistan köyleri ve içinde. Sonra iki yıl Maraş’a sürgün geldim.

 

Siyasal nedenlerden dolayı mı? Dövüldüm, çok kötü şekilde. Beni solcu gördüler. Aleviler’le ilişki kurduğumu sevmediler, beğenmediler. Bu suretle dövüldüm.

 

Kimler dövdü? Güruhlar dövdü. Memleketteki sağın güruhları.

 

Yok yani belli bir köy var mıydı? Yoksa genel olarak mı? Köy değil şehirde oluyordu bu iş.

 

Şehir merkezinde? Evet, ilçe merkezinde oluyordu. Ondan sonra oradan kalktım Maraş’a geldim. Hiçbir suçum yok. Bir şey de bulamadılar. Yok ki bulsunlar. Maraş’ta iki yıl kaldıktan sonra Ankara’ya geldim. Ankara’da çeşitli okullarda çalıştım ve buradan da birinci kez de emekli oldum, ikinci kez de emekli oldum. 31,5 yıla çıktı. Birincisi 26,5 yıl çalıştım, ikincisinde 5 yıl çalıştım. Eskişehir’deki olay var ya, Eskişehir açık öğretim meselesi bütün öğretmenler bitirdi orayı ben de bitirince öğretmenliğe başladım. Sonra da sağlığım elvermediği için ayrıldım.

 

Yani K. Maraş’ta o zaman bayağı gözlemleriniz, incelemeleriniz oldu. Mesela eserlerinizin üzerinde onların etkileri nedir diye soracağım, köylü yaşamını köylülerin hayatını çok iyi gözlemlediniz. Şimdi eser deyince onu anlatmak istiyorum zaten. Ben büyük şehirdeki ağanın, büyük şehirdeki fabrikatörün, büyük şehirde bilmem kimin hayatını anlatamam. Benim anlattığım yaşamım o geldiğim o ortam, o ortamdaki o insanlar. O teyzeler, o halalar, o amcalar, o dayıları anlattım ben. Ve amacım da şu zaten. Bugünün eserleriyle bugünü yarına taşımak niyetim. Belge benim eserlerim. Yarın için belge. Bilmiyorum ben hayatta öyle şaşaya debdebeye alışmadım, görmedim, görsem de beni tatmin etmiyor, memnun etmiyordu. Benim için dünyanın en güzel sesi akşam karanlığında köpek sesi; duyulmayan veya ürüyen bir köpeğin sesi benim yaşamımı düğünde değil yatan hastanın başında görürüm, hastanın başında bulurum, kendi kendime orada gelirim ve bu hayat bilmiyorum, benim için farklı bütün eserlerimde, çok eserin var, köy konulu diyorlar ne derlerse desinler, köy varolduğu sürece köyün de, konusu olacak bende o anlatanlardan birisiyim. Başka anlatamam elimden gelmez. Yani bana ille de şu karşı hedefe vuracaksın demeyin, demesinler vuramam. Benim kendime göre hedefim var oraya sıkıyorum orayı vuruyorum.

 

Eserlerinizi bize sayar mısınız? Yayınlanış yıllarını?

Eserlerim:

Birincisi Yırtık Pabuçlar 70’den önce 1960’lı yıllardı ama hangi yıldı iyice bilmiyorum. Ondan sonra İbiliğe Mektuplar’ım çıktı 1970 yılında. İbiliğe Mektuplar’dan sonra, Masalda Masallar, diye bir çocuk dizim çıktı onu da çaldılar. Sonra o eseri mahkemeyle aldım.

 

Nereden aldınız? Mahkemeyle Ankara’da dava açtık. Eseri bir başkaları çaldı, kitap haline getirdi. Dava neticesi malımı teslim aldım. 1977 yılında, 1 Mayıs Türküsü çıktı, Döneye Mektuplar çıktı, Çeyrek Adam çıktı. Daha bazı kitaplarım var ama hangileriydi o unuttum şimdi. 7-8 tane kitabım çıktı. Bir de şimdi Yola Düşen Kanunlar çıkacak.

 

Kaç tane dosyanız var yayınlanmamış? 70 küsur dosyam var. Bunların içinde Büyük romanlarım var, öykülerim var, masallarım var, şiirlerim var, çok şiirim var, hece ile yazdığım çok şiirim var. Serbest şiirler yazdım. Ondan sonra tiyatrom var. Kendime göre Adsızdan Ağıtlar, diye bir ağıt dizim var. Yine dille ilgili çalışmalarım var. Çocuk kitaplarıyla ilgili eserlerim var. Çocuk romanlarım var, çocuk hikayelerim var, çocuk masallarım var, çocuk şiirlerim var.

Şimdi söyleşinin başında dikkat ettiyseniz çocukluğun, yetişilen çevrenin insan üzerindeki etkileri ve doğal olarak da sizin doğduğunuz yörenin sizin üzerinizdeki etkilerini o yüzden irdelemek istedim ve anlaşılıyor ki Anadolu’nun insanı, Anadolu’nun gizemi, Anadolu’nun dertleri, Anadolu’nun duyguları eserlerinize yansımış. Ben okuyabildiğim kadarıyla ki hepsini okumadım, hele hele de 70 tane yayınlanmamış dosyanız olduğu için biraz da zor olurdu bu, fakat bazı temel noktalar saptamıştım ve onlarla bağlantılar kuruyorum şimdi, çocukluğunuz ve eserleriniz arasındaki bağlantılar. Ben şimdi çocukluğumu anlatayım size yeniden.

 

Yeniden anlatın, çünkü çocukluk rüyası, çocukluk koşuşturmaları, çocukluk hayalleri önemli. Prof. Dr. Cahit Tanyol’la bir söyleşi yaptım İstanbul’da. Seksenini geçmiş bir sosyolog, şair, yazar, profesör. Öyle bir etkisinde kalmış ki, bu şairimiz gün gün anlatabiliyor, gün gün çocukluğunu. Öyle bir çocukluktu ki diyor, bizim çocukluğumuz savaşların içinden çıkıp geldik. Günle, güneşle, ağaçlarla haşır neşir idi bizim çoçukluğumuz.. bulamıyorum arıyorum, diyor hala. 70 yıldır çocukluğunu arıyormuş. Yani biraz daha alalım diyorum, sizden çocukluğunuzu? Şimdi Hotirinan diye bir şiirimi okuyayım orada göreceksiniz çocukluğumu.

 

Toprak oğlu topraktan bir evimiz vardı

Kapımızın önünde küllük

Komşu çocuklarıyla

Bulaşık sularının ıslattığı yerde

Kösküç oynardık

Duyulurdu öte sokaklardan allıç ahlat sesleri

Sokulurduk satıcının yanına

Üçer beşer çalardık

Herkes bizden korkardı

Seremezdi çamaşırı güneşe

Budar düğmelerini kumar oynardık.

Ayrı geceler kemik gitti takır tukur

Hoca okur kızlar dokurlar

Sabahları bulurduk.

Topaç çevirirdik dünya ipimize

Hacca canın damında o oturur ağlardı

Bizler kıkır kıkır gülerdik.

Sefer onlardandı Sefer o gruptandı,

Bizim başkandı Ahmet

Yan bakamazlardı hiç

Gık deseler döverdik.

Çullu’nun bahçesinde tek ağaç elma vardı,

Giderdik yolmaya,

Tutardık kırardık dallarını

Çullu geriden görür eşşoğlular der atardı

Değneğini arkamızdan

Hoptirinan çalarak kaçardık.

 

Peki. Çocukluğunuzun düşleri. İçinizde hala özlemi vardır tabi koyunlarla, keçilerle haşır neşir olmanızın, yaylalara çıkmanızın, ormanlık olmasa bile yine de ağaçlara çıkmanız… demin de söylediğiniz şiirlere bu yansıyor. Çocukluk arkadaşlıklarınızı hatırlıyor musunuz? Arkadaşlarınız o günler… Arkadaşlarımı hatırlıyorum. Birisi ölmek üzere Mıstık, birisi de Mehmet Ali Kambur, ağzı yere değiyor. Şimdi onlarla öyle haşır neşir, öyle çocuktuk ki Kıraçlar vardı bizim köyde Küçük Yapalak, Büyük Yapalak, Eldelek, Geçit, Çıtlık arasında büyük bir dalgalı arazi. Bahar geldiği zaman oraya gidiyorduk, Mıstık ile özellikle. Yuva belliyorduk. Yuvalar.

 

Nasıl? Kuş mesela bir dikenli dalın tabanından kalkıyor pırr uçtuğu zaman oraya varıyoruz, bakıyoruz ki orada bir yuva var yuvanın içinde üç dört tane yumurta koymuş kuluçkaya oturmuş. Böyle onları herek dikiyorduk ertesi gün gidip bakıyoruz civciv çıkmamış, 2. Gün çıkmamış, 3. Gün çıkmamış, 4. Gün birinden çıkmış, ikisinden çıkmış, üçüncüden çıkmamış, Mıstığı hala affetmiyorum. Şimdi yatıyor şeyde. Çıkmıyor diye yuvayı ayağıyla berbat etti hala küskünüm Mıstık’a. O bir ikincisi gene her halde bana annem babam biraz daha itimat ediyorlardı, iyi bir ceket giymiştim. Onlar içtihatla bakıyorlardı bana. Oturdum da bir gün ikisinin arasına Mehmet Ali ceketimin ucundan şöyle ovalıyor. Yani yumuşak mı sert mi? Buram buram kendi de istiyor. İstek akıyordu. İşte onlar beni insan etti. Bir ikincisi akşamın köpek ürümelerinde gurbetteki babamı hatırlarım.

Babanız gurbette miydi? Babam gurbetteydi. İşe gidiyordu. O geleceği zaman içimizde öyle arzu belirmişti ki düşümüzde görüyorduk geceleri. Düşümüzde onun kucağına oturuyor, ondan öpücük alıyor, onu öpüyordum. Ama gelmiyordu. Her akşam, zaten gurbetçiler akşamları gelirlerdi köye. Geldiklerinde köpekler havlar, her köpeğin havlamasında babamızın geldiğini sanır dışarı çıkarız, aman Allah geldi geldi, köpekler havlar ama babamız yoktu. O itibarla köpek seslerine ben hala hayranım, hala severim köpekleri.

 

Ondan dolayı, babanızı hatırlattığı için. Tabi tabii evet.

 

Peki çocukluk dedik. Annenizden bahsettiniz. Çevredeki kadınlardan, yaşamlarından biraz bahsedin. Çünkü sizin eserlerinizde var Anadolu kadını. Yani nasıl gözlemliyordunuz ta çocukluğunuzdan bu günlere kadar. Annem köyün gözde hanımlarındandı. Becerikliydi. Düğünlerde esvabı annem biçerdi, makas ile. Makas elinde ondan sonra herhangi bir vatandaş 1-2 metre şalvarlık bez alır onu getirirdi annem, biçerdi. Gömleklerini annem biçerdi. Annem çok becerikliydi.

Diğer kadınlar, teyzeler, halalar, komşular …? Onlar işte Anadolu insanları.

 

Kimdir Anadolu insanı? Anadolu nedir? Anadolu’yu anlatır mısın? Ne demek Anadolu? Anadolu anaların dolu olduğu memleket. Ama o analar başka analar. İstanbul’daki İzmir’deki analara benzemez. O analar daha değişik ana. O anaların dudakları yarık, parmakları, elleri nasırlı, topukları yarık o analar her şeyini çoluğuna çocuğuna adamış, ekmek, yemek pişirmek onun sanatıydı. Bir de işte kocasına bakmak. Hatta öylelerini bilirim ki, Anadolu kadını zavallı öyleleri vardı ki, budaklı değneği kapısının arkasına bırakırmış, ben de gördüm ama geç gördüm bunu, sonraları yetiştim, geldim. Kocam çiftten geldiği zaman veya bir yerden geldiği zaman canı sıkıntılı olduğu zaman değnek aramasın, beni döveceği zaman buradan kapının ardından değneği alsın beni dövsün, diyecek kadar fedakarlık gösteren bir kadın grubu. Saçını açmaz. Bağlar başını, ama bugünkü türban gibi değil tabi. Yalanı yok, zavallının. 4–5 çocuğu varsa işte tenceresine, koskoca kazanını koyar kapının önüne tezeği ile su ısıtır, çamaşırını yıkadıktan sonra çocuğunu avluda veya başka ahırın içinde o suyla yıkar, kocası gene öyle kendisi gene öyle… bir gün… geçer öyle. Bugün bu bitti mi, bir derece bitti, ama gene de o ruh hala devam ediyor. Yaşanıyor.

 

Anadolu insanının dramını, Anadolu insanının umut, umutsuzluklarını, kederlerini, kadınlarımızın durumunu eserlerinizde işlediniz. İşlemeye çalıştınız. Devam da ediyorsunuz. Dediğim gibi okumasak da öyle tahmin ediyorum ki yine de aynı hususlar var basılmayan eserleriniz de bile? Şimdi keşke bilseydim geldiğinizi Balta ile Bıldırcınlardan zaten ben Kabukçu Kızını okumuştum, 20-30’ar sayfa her birinden getirir burada çalar dinletirdim sana. Baştan 20 / 30’şar sayfa. Mesela Bıldırcınlar 1000 küsur sayfa.

 

Ne işlediniz Bıldırcınlar’da? Bıldırcınlar’da azizim bir Alevi ana var Kamer Ana, diye. Alevi ana ile Alevi ananın o Sünni köydeki halini hayatını, çocuğu öğretmen olmadan önce Kamer Ana’ya halkın bakışı, çocuğu öğretmen olduktan sonra halkın Kamer Ana’ya değişen bakışını işledim.

 

Çok güzel. Diğerlerinde mesela romanlarınızda… Ele aldığınızda bizim okumadığımız, konular, kişiler… Ha şeyde Balta’da bir Emmi var. Emmi Karslı. Kars’ın bir kazasından, benim öğretmenlik yaptığım köye gelmişti. Adı Abdullah’tı da Emmi derlerdi. Ufacık bir adamdı. Ben o romanı yazmak için 5 yıl o adamı yedirdim, içirdim beraber gezdim tozdum ve Balta romanını elde ettim.

 

Yaşanmış olaylardan çıktı konusu. Tabi. 3000 tane halk şiirim var. 600’e yakın serbest şiirim var.

Babamın halası vardı biz ona ebe diyorduk. Birinci Cihan Harbi sırasında halasının oğlu Muhittin Abi, Yemen’e gitmiş, Yemen’de kalmış. Fakat o hanımın kulübemsi bir evi vardı, ayrı otururdu. Ben her zaman elinden tutar eve getirirdim. O yıllar bitli yıllar biliyorsun. Anacağızım onu hiç yadırgamadan, rahatsız olmadan onu temizler, yedirir, karnını doyurur. Sabahleyin getirirdim, akşamleyin götürürdüm. Akşam götürdüğüm zaman o bana yufka ekmeğinin içine yağı vardı, tuzlu yağ, o yağdan parmağıyla alır ekmeğe sürer, dürüm yapar bana verirdi. Yarına garanti etmek için, yarın da gelsin Ali Kemal beni götürsün, diye. Şimdi o karının gözleri görmüyordu. Babama sordum da böyle dedi, sonra sonra ben ona ufacık bir şiir yazdım. Evi anlatıyorum.

Cılız dumanlar tüten bacası ve tepeden delikli evi vardı.

Yemen yemişti biriciğini iç çeker anlatır ağlardı.

Beli bükülmüş, çilenin kemirdiği parmaklarıyla

Çilenin insanıydı.

Kızgın güneş soldurmuştu, meyvesizdi.

Buram buram toprak kokan topraksız, toprak anasıydı.

Sıla kokar ekmeğinde garibin.

Çorbasında acıları ha kaynar,

Hayal değirmeninde özlemler öğütür, yanar.

Mesafeler hora teper

Zaman yumak yumak,

Çözemez gayrı oturur ağlar

Gurbette gün doğar, sılada batar.

 

Yayınlandı mı bu şiiriniz? Yok canım ne basılması. Benim bütün eserlerim duruyor. Benim bastıklarım dişin içinde kırık. Kovuğu doldurmaz.

 

Demin ki şiiriniz mesela emsalsiz. Gurbet, sıla, acı, yalnızlık, çile bundan daha güzel ifade edilemez. Günümüz ozanlarına da değineceğiz de ben bazı şeyleri daha soracağım tabi. Yani bir türlü üstesinden gelinemeyen kadercilik olarak nitelendirilen, alın yazısı olarak nitelendirilen çileler, ıstıraplar siz bunları da eleştirdiniz. Haksızlıklara karşı haklının yanında, düşüncenin yanında, fikrin yanında, ifadenin yanında, ifade özgürlüğünün yanında, her türlü gericiliği eleştiren bir ozanımızsınız, şairimizsiniz, yazarımızsınız. Bu perspektiften biraz da yorumlayalım Türkiye’yi. Neler diyeceksiniz, neler çektiniz, başınıza neler geldi? Vallahi arkadaş o şey var ya kadercilik, bu memleketi çömez kılmıştır, çömez etmiştir. Her ne gelirse başına kaderim deyip, alınıp dur, aç kalırsam kaderim, perişan ol kaderim, çıplak kal kaderim, ayağın yalın olsun diken batsın kaderim, kaderim, kaderim, böyle kader olmaz. Kader kısmet. Şimdi Nasrettin Hoca’dan bir fıkra geldi aklıma onu anlatayım. Diyor ki Nasrettin Hoca akşam zamanı bir mevsimiymiş sonbahar bağ bozulmuş, sucuğu, pekmezi bağda bekliyor. Hoca karısına “Hatun” demiş, “eşekleri hazırla da ben gideyim bağdan öteberiyi getireyim.” Kadın da demiş “İnşallah kısmet olursa Hoca” demiş. Ne kısmeti sen daha ne kısmetten bahsediyorsun işte şimdi çıkıp gideceğim. Gitmiş Hoca bağda olanları ne var ne yok eşeklere yüklemiş getirirken bir dolu, bir yağmur Allah vermesin hiçbir şey kalmamış kendi kendini zor kurtarmış, eşekte gitmiş, öteberi de gitmiş. Şimdi Hoca demiş ki “Eyvah, demek kadının dediği doğru” Ondan sonra diyor Hoca öyle alıştı ki diyor bu işe, dışarıdan gelirse kapıyı vuruyor tık tık Hatun diyor “Kim o”, “kısmet olursa benim” diyor. Şimdi bak kısmetin anlamı burada ne güzel açıklanıyor. Yani şey olacaksın alınacaksın işte. Alınmak. Tadımlık, tadımlık. Dudağa sürülen dut pekmezi. Tamam mı? O itibarla şimdi bu memlekete ben bağıra bağıra her yerde söylüyorum eğer kader olursa Alevi olurdu hepsi birden, hiç olmazsa şu hır gürler olmazdı. Belki de Avrupa’nın peşinden yetişir hatta öteye kolayca geçebilirdik. Şimdi iki kardeş birbirini çekemiyorlar. Halkta suç yok. Yönetenlerde suç. Halk ikisinin de alın yazısı aynı. Alevi’yle Sünni’nin ikisinin de alın yazısı aynı, ikisi de aç kalmış, ikisi de açıkta kalmış, ikisi de savaşa gitmiş, cephede kalmış ölmüş oğlu çocuğunu kaybetmiş ama birileri harekete geçmiş hemen bunları bölmenin parçalamanın yollarını bulmuşlar. Nasıl bulmuşlar. Demişler Sünni’ye senin kitabın var, dinin var, imanın var cennet senin hakkın. Halbuki Alevi’ye dikkat et diktiği giyilmez, pişirdiği yenmez denmiş. Onlar dövüşürken atı alan Üsküdar’ı geçmiş. Şimdi burada ki ikilik parçalanma çok kötü bir şey ama Emeviler döneminden beri bu parçalanma devam ediyor ama bu olmamalı bu olmamalı. Evet.

 

Peki olmamalı diyorsunuz. Siz Aleviler’le iç içe yaşamış birisiniz. Onların içinde yaptım öğretmenliğin çoğunu.

 

İnancı kültürü o zaman çok yakından tanırsınız? Tabi tabii. Tam değil de az çok biliyorum.

 

Gözlemleriniz var. Peki nasıl değerlendiriyorsunuz? Nasıl yorumluyorsunuz? Kimlerdir Aleviler? Nedir Alevilik? Ne Gördünüz? Ne işittiniz? Vallahi arkadaş Alevilik bence hoş bir yoldur, iyi bir yoldur. Diyaban bir yoldur. Git o yola ama gerçek Aleviliği bilerek gidersen o yola diyaban yol çevresinde ağaçlar dikilmiş çeşitli ağaçlar gelişmiş üzerinde gül açmış bülbüller öten bir yoldur. Ama ben onların içinde de şeyler var bu yolu tepeleyenler var bu yollardan gitmeyip de başka yollar karışık yollardan gidip çıkar sağlayanlar de çok. Yani burada sana şunu söyleyeyim dostum; Alevi’yi de kınamıyorum. Sünni’ye de kınamıyorum, gavuru da kınamıyorum, dinliyi de kınamıyorum, dinsizi de kınamıyorum. Şimdi bizim köyde bir Dağlının Karısı vardı, Fatma Ana. Ben onu çok severdim. O köyden şehre yoğurt taşır, kollarını sindire sindire yoğurdunun parasını getirir, bana verirdi. Ben bankasıydım onun. Emniyet yeriydim. Parayı bana verirdi. Biçarenin 5-10 tane tavuğu varmış. Kümes pin diyorlar, köyde şu kadar bir delik oradan girer oradan çıkar tavuklar, horozlar. Oraya da kendisi çaputtan bir tutak yapmış. Çaputu basmış. Sabahleyin açıyor, yemliyor, hayvanlar çıkıyor kıra, dağa neyse, yaylaya. O gün nasıl olmuşsa kış günü şiddetli zaman tabi tilki rızk arıyor yiyecek, yaşaması için yemesi şart geliyor Fatma Ana’nın deliğini bulmuş o ayağı tırnakları uzun çekmiş çıkartmış. Horozunu, tavuğunu hepsini yemiş amanın Fatma Ana’nın bir sesi hala kulağımda çınlıyor. Bas bas bağırıyor. Onun için ağıtta yaptım ben.

Öyle mi?

Tilkiyi suçlamak ne verir sana

Mesele kümesin kapısındadır

Uyudun uyandın görmedin daha

Çatlaklık temelin yapısındadır.

 

Temel bozuk. Kümesin kapısı berbat. Eğer kümesin kapısını Fatma Ana sağlam kapatsaydı o tilki giremezdi. Tilki Fatma Ana’nın tavuklarını boğmazdı arkadaş.

 

Evet. Yani kümesten bahis açıyorsunuz. Arkadaş sürülmeyen tarlaya bor derler, bizde. Şimdi bor tarlada, ayrık otu çakır, dikeni biter. Bunun arasında gül arama ve arı da bulamazsın, bal arısı da bulamazsın. Ama eşek arısı bol olur. Kızıl arı çok olur. Şimdi engerek yılanı var. Eğer bunlardan kurtulmak istiyorsan bu tarla sağlam sürülmelidir. Toprak temizlenmeli. O zaman gülü diktiğin zaman öyle güzel açar, öyle güzel kokar ki ve arar bulamazsın. Eşek arısı yok. Şimdi bal arısı var.

 

Nasıl dolaşmalı bal arısı Türkiye’nin üzerinde. Nasıl değişecek bu toplumu? Bu toplumu sen, ben değiştireceğiz. Öğretmeni değiştirecek. Yöneticiler değiştirecek. Birlik beraber olacaklar değiştirecekler. Ama birlik beraberlikte de yok gelmezler, niye gelsinler çünkü yıkımda, kötülükte ilerlememekte, gelişmemekte birilerinin çıkarı var. Çıkarı olanlar var, onlar harabenin içinden seçeceksin seçip seçip çıkaracaksın. Tamam mı?

 

Şimdi biraz da ozanlardan ozanlıktan bahsedelim. Yani halk ozanları diyoruz, halk ozanlığı diyoruz, siz de eğitmensiniz zaten, kimdir bu ozanlar, şairler nerelerden geliyorlar günümüzdeki konumları nedir gelecekte ne olacaklar ? Şimdi ozan biliyorsun halk için en önemli kaynak. En önemli membaa. Onlar akar, halk içer. Ama membaa duru olmalı, güzel olmalı. Duruluk demek iyi eser vermek demektir. Güzel eserlerin peşinde koşmak lazım. Şimdi yalnız öğretmen iş görmez. Öğretmenden çok ozan daha çok memleketin kalkınmasını sağlar. Çünkü ozanı köylü sever, kırsalın insanı sever, ama onun dilinden anlayıp dilinden anladığı şekilde eser vermişse. Mesela bir şey çıkmış 16. Yüzyılda Osmanlı’nın kükreyen devirlerinde. Halk ozanlarından birisi şöyle diyor.

 

Misali cennettir evvel baharı

Açılır kırmızı gülü Tunanın.

Öter bülbülleri leyli neharı

Eser badı saba yeli Tunanın

Alaman dağından beri geçmiştir

Engel üzerinde yollar açmıştır

Analar ağlatmış kanlar dökmüştür

Gülleri açmıştır üstünde Tunanın

 

Buradan bu şiiri okutmaktaki maksadım aşığın eserinin, aşığın değerinin gücünün ne olduğunu anlatmak için.

Şimdi bizde biliyorsunuz öteden beri üç çeşit şiirimiz var kalıp itibariyle. Hece, aruz ve serbest. Serbest şiire ben kötü demiyorum ama iyi yazılırsa iyi olur. Kötü yazılan şiire ben şiir demem. Halk şiirine gelince iyisi çok iyi ama bugünkü halk şiirlerine halk şairlerinin çoğu genç çocuklarımızın dedelerin, babaların koydukları yerdedir. Eserler güçlü değil. Zaten Türk Sanat Müziği icracıları bu Halk Şiirinin, Halk Müziğinin batması için uğraşmış gibi bir tavırları var. Batırmak istemiyorlar ama böyle bir tavır var. Şimdi burada halka hizmet götürecek bireylerdir. Hem de ötekilere karşı iyi eser vermek suretiyle kendilerini onlara zaman kanıtlamalıdırlar. Zamanda bunu söylüyorum. Oğlum babanızın koyduğu yerde durmayın, dedenizin koyduğu yerde durmayın. Şiirde şuna dikkat edin. Yani öyle şiir yazın ki hoş olsun, iyi olsun, güzel olsun ki ötekilerde kabul etsin.

 

Şimdi Pir Sultan Abdallar, Karacaoğlanlar, Dadaloğulları, Türk Kültürü’nü, Anadolu’daki kültürlerle özdeşleştirip halkın sorunlarını duygularını dertlerini eserleriyle ölümsüzleştirdikleri için bu günlere kadar isimleri yaşamış. Bunların şiirlerinden nasıl etkilendiniz? Kimlerden nasıl etkilendiniz? Kimleri sevdiniz? Vallahi benim önce Pir Sultan Abdal’dan haberim yoktu. Karac’oğlan’ı biliyordum, Sürmeli Beyi biliyordum, ondan sonra Dadaloğlu’nu az biliyordum. Çünkü köye gelen çerçiler camekanlarının içinde onları satarlar biz alır onlardan okurduk. Şimdi Sürmeli Bey’in o çingenelerin arasında kalışları falan okuduğum zaman etkilerdi beni. Sonra Kerem’in sofu ile birlikte, hanlarda kalıp kıştan yaza kadar kalıp Aslıya eremeyişi sonra Aslıya vardıktan sonra dişlerini çektirip dişsiz kalışı falan beni etkiliyordu. Ben zaten şeyi de oradan aldım da. Onları çok seviyordum onları çok okuyordum. Köy Enstitüsüne 1945’te gittim 1946 da köyde Köy Enstitüsünden kaptık, 1. sınıftayız daha memlekete izine gidiyorduk. İzinde Allah vermesin yarına bayram açlıktan kan kustuk. Ne yolda ekmek var ne bir şey. Alman Harbi yıllarının akabi. Kıtlık yılları. Köye gidiyoruz, ekmek vermiyorlar. Ben o perişanlığı, o sefilliği okulda bir duvar gazetesine yazdım. Yazı yazınca bütün okulun ilgisi toplandı bunun üzerine. Öğretmenler beni çağırdılar. Nasıl sizin ora böyle mi, evet böyle şu bu derken ben dedim ha yazarsam millet duyuyor, ilgileniyor, ondan sonra başladım yazmaya ben zaten 1946’dan 1948’e gelene kadar İbiliğe Mektuplar”ı bitirdim.

 

Eserleriniz içten, lirik yani eserleriniz doğal. Yapmacıksız. Bunu sizden duyuyorum arkadaş benim yaşım 70’e geldi, 70’e erdim ben bekledim birileri ilgilenir mi acaba diye benimle, hiç kimse ilgilenmedi. Benle hiç ilgilenen olmadı. Yalnız sizden duyuyorum bunu, seviniyorum. Halbuki şöyle ben Fakir Baykurt isterse duysun, zamanında, Yeni Mahalle’de oturuyordum, bana bir telefon açtı, benim halimi hatırımı sordu ne ediyon falan filan ben dedim işte oturuyorum kalkıyorum, sayfaları çeviriyorum. Ulan sen dedi, uyuyorsun. İçimizde senden daha iyisi, güçlüsü yok, dedi. Halkı anlatan, halk dilini bilen, halk psikolojisini sezinleyen. Peki dedim, ne diyorsun, sen dedi, üretiyorsun ama dedi, eller ahlatı armut diye satıyor sen armudu armut diye satamıyorsun, dedi. Vallahi arkadaş bu beceri meselesi dedim, ben ancak yazarım dedim, bunu yapamıyorum, dedim. Bana azcık yardımcı olsanız dedim. Nasıl yardımcı olacağız, dedi. Dur anlatayım, dedim. Yayınevine gittiğiniz zaman sizin kitaplarınızı çıkaran bir yerde ya filan yerde köşede kalmış bir adam var, onun iyi kötü eserlerini okuyoruz, dilini dişini de biliyoruz. Bu adamın bazı eserlerini okuyun lütfen, derseniz görevinizi yapmış olursunuz. Yok arkadaş yapmam, dedi. Sen dedi 35 adım gidersen, ben yarım adım ya gelirim, ya gelmem dedi. Arkasından hiçbir yazar hiçbir yazarı istemez, sözünü ekledi. Tabi ondan sonra küstüm ona. Hayatta konuşmam. İşte anlatıyorum size duysun. Tamam mı?

Yaşar Kemal ibiliği diye beni sever, Mahmut Makal beni sever. İş yardıma geldiği zaman, yok. Ben zaten yardım istemiyorum. Ben köşeme izzetime çekildim, oturuyorum arkadaş. Ama dediğim gibi 70 tane eserim var haberiniz olsun dolaplar dolusu, raflar dolusu eğer ölürsem ilgilenin derim. İlgilenin.

 

Allah gecinden versin.

Geçi yok. Geçi yok. Ben beni biliyorum. Ben çok yaşamam. 11 tarafta on tane hastalığı olan çok yaşar mı?

 

Daha durun bakalım. Öyle demeyin. Şimdi 2-3 konuyu daha açacaktım bu vesileyle. Sadece Halk Ozanlığı geleneğiyle değil, işte çağdaş edebiyat ürünleriyle ilgili de betimlemeler yapan birisiniz, günlük sorunlarla da ilgilenen birisiniz, demin bahsettik köylü, köylünün sorunları yaşamı bunları eserlerinize de konu ettiniz. Kadınlar var, çocuk günleri var materyaller var umutlar var, umutsuzluklar var. Böyle çok çerçeveli bir yapı var. Peki günümüzdeki Fakir Baykurt’tan örnek verdiniz ama günümüz edebiyatıyla ilgileniyorsunuz, okuyorsunuz? Vallahi arkadaş ben gözümden 2 / 3 yıldan beri mağdurum. Okuyamıyordum, şimdi şu gözümden ameliyat ettiler, Numune Hastanesi’nde vasat görüyorum. Uzun uzadıya okumama imkan olmuyor. Yüzünüzü karanlık görüyorum. Ama o gözlüğümü takarsam şöyle beriye koyduğum zaman şimdi görmeye başladım az görüyorum, fakat karıştırıyorum bu göz bunu karıştırıyor. İkisinin de ameliyat olması lazım falan.

 

Kimleri seviyorsunuz? Televizyonda, radyoda ilgileniyorum, duyuyorum, bakıyorum. Vallahi kimleri seveyim, ben çok öncesi halktan olan ozanları seviyorum.

 

Peki hangi ozanları seviyorsunuz? Mesela Mahzuni’yi severim, mesela Musa Eroğlu’nu severim. En başta sevdiğim ikisi. Diğerlerini de severim. Hemen hemen hepsini severim, halk ozanlarının. Bence ayak uyakla şiir, şiir olmaz. Ben şiirlerimin çoğuna ayaklı, uyaklı öykü derim. Şiir başka şey öykü başka şey. Ayağı uyağı koyanlar mesela gençlerden çok meraklılar var ayak koyuyor, uyak koyuyor ondan sonra oldu bu şiir diyor. Yok böyle şiir olmaz. Şiirde duygu olacak, öz olacak, içerik olacak. Bizim şairlerimizin, halk ozanlarımızın çoğu aynı yolda yürüyorlar buna şiir diyorlar; ben ona şiir demiyorum. Sanat başka, sanatta hoşluk, başka sanatta güç başka. Sonra ikinci mesele: bu memlekete öteden beri halka tableti doktor hastaya verir ama bizim ozanlarımız bizim yazarlarımız kendi tabletlerini hastaya vermediler, kendi kendilerine, kendi paralelinde olanlara verdiler. Bizim yazdığımızı, bizim çizdiğimizi o muhtaç olan hasta olanlardan kaç tanesi okudu? kaç tanesinin haberi var? Gitmiyor oralara. İçimizden sizi farz edeyim. Sizi düşüneyim. Deyim ki efendim “Ayhan Aydın köy çocuğusunuz siz, ama nasıl oluyor siz halk şiirini tepeliyorsunuz serbest şiir yazıyorsunuz. Yazın eğer yazabiliyorsanız ama kardeşim halk şiirine de kulak verin. Halk çocuğuyuz. Halk insanıyız.” ben halktan yanayım ölene kadar da halktan oldum, halktan yana da gideceğim.

 

22 yıl K. Maraş Elbistan’da öğretmenlik. Köylerde öğretmenlik yaptınız? Köyde de yaptım. Şehirlerde de yaptım.

 

Şehirlerde de yaptınız ama daha çok köylerde yaptınız köylülerle iç içeydiniz. O yörenin gelenek görenek örf adet, inançları, şu anda aklınızda belirginleşmiştir, 20 yıl az bir süre değil. Yani oradaki yapıyı, folkloru, edebiyatı, halk kültürünü bize anlatır mısınız? Neler gördünüz zenginlik olarak. Vallahi şimdi artık çevre bizim Elbistan ovası ve ovada olan köyler aşağı yukarı birbirine benziyordu örf ve adetleri. Töreleri yalnız dil bakımından bazı şeyler oluyordu. Şive farkı. Mesela bir yerde Mehmet diyor, bir yerde Memet diyor, bir yerde Muhammet diyor, bir yerde Ahmet diyor, bir yerde Ehmet diyor. Bu şekilde şive farkı vardı. Bazı yerlerde giysi bakımından değişiklik vardı. Mesela benim köyümle Karahöyük köyünün giysisi hiç benzemezdi. Karahöyüklü kadınlar fes giyer. Sünni köy. Benim köyüm gayet modern giyerdi. Ondan sonra düğünlere gelince buralarda aynı. Ancak aşiret köylerinde değişik oluyordu . onların daha değişik.

 

Cenaze merasimlerinde neler oluyordu? Ölüm de biliyorsun öldükten sonra musalla taşına götürüyorlar. Sonra başına geliyorlar ağlıyorlar.

 

Ağıt yakma geleneği var mıydı? Ağıt yakma geleneği vardı tabi. Benim ağıt işte ona dayanır ya. Halk katıla katıla ağlardı. Tabi ne kadar çok ağlarlarsa ölünün günahı o kadar azalacak.

 

Düğünler nasıldı? Düğünlerde aşağı yukarı televizyonda gördüğünüz gibi. Ama Kadınların başı bağlanır bir ata bindirilir. Araba yoktu zaten. Ata bindirirler, atla getirirler, götürürler. Mesela adamın evinin kapısın yönü kıbleye değilse poyrazaysa kapısı kıbleye getirir indirirler. Ondan sonra oraya girer. Girmeden evvel de damın üstünde kapının üzerinde toplanmış kişiler var, onlar ellerindeki bozuk paraları üzerine serperler, atarlar.

 

Kaç gün sürer düğün? Düğünler önceleri 1 hafta 10 gün sürerdi. Şimdi bilmiyorum.

Eskiden yüzük oynarlardı, sinsin oynarlardı. Her zaman yemek dökerdi. Düğün sahibi, bayağı yorulurdu. Ondan sonra da o düğün bittikten sonra ona bir şeyler toplanırdı, (para olarak.)

 

Nevruz, hıdırellez var mıydı, nasıldı? Vardı. Vallahi devlet geldiği zaman ilkbahar 1 mayıs sıralarında halk damlarına çıkar. Damlar biliyorsun büyük damlar. Orada bulguruyla etiyle var ise çiğ köfte yaparlar. Başka yiyecek nesi varsa yaparlar. Orada 5-6 aile bir olmak suretiyle yerler, kutlarlardı.

 

Ben bir daha alabilir miyim net olarak Alevi köylerinin ismini? Küçük Yapalak, Demircilik, Çıtlık.

 

Peki ovanın dışında başka var mıydı civarda? Pazarcık da vardır. Pazarcığı bırak bizim Elbistan ile Malatya arasında çok aşiret köylerimiz vardı. Alevi köyler.

Civarınızda türbe, yatır var mıdır? Türbe, yatır vardı. Ama şimdi yatırın en büyüğü Afşin de var. Yediler var, Afşin’den batmış Tarsus’tan çıkmış. Onun Kur’an’da hikayesi de var. Onu anlatayım mı sana?

 

Evet. Afşin diye bir devlet kurulmuş, İsa’dan önce. Tıkyanuslar’ın öyleki dini yok. Şimdi adamlara baskı yapmışlar. Kuvvetli baskı yapmışlar. Baskı neticesinde yedi kişiler bir de köpekleri var Kıtmir diye Emlihat, Kepiş Tatuş isimlerini saymayacağım. Yedi kişi bir de köpekleriyle beraber gitmişler o mağaranın içine sığınmışlar, mağaranın içine girmişler. 309 sene yatmışlar. 309 sene. Tamam mı? 309 sene sonra uyanmışlar, acıkmışlar. Demişler gidip yemek alalım, ekmek alalım. Bakmışlar devir değişmiş, şehir değişmiş falan. Ellerinde sikkeyi götürmüşler parayı sunmuşlar. İşte yemek istemişler. Adamlar bakmışlar bu para neyin nesi bunlar kim, nerenin nesi, sıkıştırılmışlar, o zamanın zaptiyeleri tarafından. Yersin, yemezsin. Mağaraya girmişler. Mağaradan vurmuşlar ta Tarsus’tan çıkmışlar. Tamam mı? Tarsus’la Afşin’in arasındaki mesafe malum. İşte bu şeyde de var. Kur’an’da da var. Oraya Elbistan halkı giderler. Orada kurbanlarını keserler dualarını eder gelirler.

 

Atatürk’ü çok seviyorsunuz? Elbette Atatürk’ü sevmeden olur mu? Atatürk 1000 yıllar koyu karanlıklar izinde kalan bu halkın kaderini değiştirmiş, alın yazısını değiştirmiş. İnsanlık öğretmiş, insanlık yoluna düşürmüş. Kula kul olanları kulluktan kurtarmış. Ondan sonra memlekette sen ben kavgasını bitirmeye çalışmış, bitirmiş. Alevi diye kimseyi kınayamazsın. Sünni diye hiç kimseyi kınayamazsın. Bu ne kadar güzel bir şey. Cumhuriyeti kurmuş, laikliği getirmiş. Laiklik bir milletin bir insanlığın yaşaması için en önemli bir şey. Dinli dinini, dinsiz de dinsizliğini söyleyebilir, konuşabilir. Ama birbirlerine takışmadan, vuruşmadan, rahatlıkla ayrılabilir. Atatürk mecburdu savaş yapmaya. Eğer savaş yapmasaydı memleket elden gitmişti. Savaştan sonra, Yurtta Sulh Cihanda Sulh, parolasını getirmişti ve dünyaya ilan etmişti. Atatürk sözün kısası öyle üç dakikada beş dakikada anlatmakla bitmez. Bitecek kadar basit değil. Çok büyük bir iş. Tarihin ender yarattığı kişilerdendir. Belki de yok, emsali yok. Emsalsiz bir kişi. Mesela laiklik ne kadar güzel bir şey. Sen Alevi olursun, ben Sünni olurum, öteki Çerez olur, öteki Çeçen olur, öteki başka inanışa tapar, öteki başka şey yapar. Ama bu yurtta olan herkes bu yurdun sahibidir. Bu memleketin sahibidir. Bu memlekette bölüşüp de hakkı var hissesi var. Herkes kanun karşısında eşittir. Bunlar ecellerinden sonra Atatürk’ün getirmiş olduğu yasalarla saptanmış olan değişmez noktalardır. Atatürk’ü nasıl anlatayım. Anlatarak bitiremem ki. Atatürk babamın asker arkadaşıydı. Babam Atatürk deyince el bağlardı. Rahmetli o kadar çok severdi ki Atatürk’ü.

Peki şu anda neler yapıyorsunuz? Günleriniz nasıl geçiyor? Şu anda 20-30 gündür gözüm biraz görüyor. Yazmış olduğum notlardan bir tanesini elime alıp onu tashihe çalışıyorum. Benim sorunum çok büyük arkadaş. Ben prostat ameliyatı oldum, idrar bakımından (idrarıma) kendime sahip değilim. Öyle olunca uzun uzadıya çalışma olanağı da bulamıyorum.

 

Emeklisiniz. Çoktan emekliyim.

 

Eviniz kendinizin. Dikmen’de oturuyorsunuz? Evet.

 

Eşinizle beraber. Eşimle beraber. Çok şükür buna da evimiz var evimiz olmasa…

 

Folklor / Edebiyat’a, Metin Turan’ın yanına geliyorsunuz. Toplantılara gidebiliyor musunuz? Toplantılara şu sıralar gidemiyorum. Eskiden yine giderdim.

 

Ne gibi toplantılara? Mesela edebiyat konuşmalarına, edebiyat tartışmalarına gidiyordum. Sonra şeye gidiyordum. Aleviler’in Veysel’le ilgili toplantılarına gidiyordum. Bu halimle orada şeyi gördüm benim adamım, yıllardan beri görmemiştim, Talat Halman’ı gördüm. Talat Halman konuştu, başkaları konuştu. Ne güzel tatlı konuşmalar. Adamın birisi hele öyle konuştu ki, tam laisizmi uyguluyor adam, laik konuşuyor adam hoşuma gitti.

 

Peki Bize şiirlerinizden okuyabilir misiniz? Ezberinizde olanlardan 3-4 tane. Elin şiirlerini ezberledim de kendi şiirlerimi ezberleyemedim.

Serbest veya uyaklı uyaksız. Bizim için fark etmez.  Ama dediğim gibi benim en büyük hatam bu işte. Mesela Y. Kemal’in filan şiirini, Filan halk ozanın filan şiirini bilirim de kendi şiirimi bilmem. Ama istiyorsan kendi şiirimin baştan bir dörtlüğünü sondan bir dörtlüğünü okuyayım.

 

Karma karışıktır sardığı teli

Sigortalar gibi atıyor zaman

Keseğin üstüne konmuş kuş gibi

Kuyruk oynatarak ötüyor zaman

 

Bakmakla görünmez karanlık dibi

Burada Yeşilistan orada Gobi

Adsız sofralarda az şarap gibi

Kafayı bulmadan bitiyor zaman.

 

İyi bir şiir ama hatırlamıyorum.

 

Yayınlanmış mı? Yok yayınlanmamış. Nerede..

 

Bu ne oluyor şimdi. Ben bunu anlayamıyorum. Yani bunlar çok güzel şiirler bir çok halk ozanının kitapları yayınlandı. Ben belediye başkanına gittim kardeşim. Doğan Taşdelen’e. Gittik. Orada bir de Çerkez bir müdürleri varmış .onlara Çeyrek Adam’dan verdim. Sen okumadın galiba.

 

Yok. Okudum. Bir tane kendine verdim. Bir tane Nart Bey’e verdim. Çağırdı Nart Beyi ondan sonra verdim de. Nart Bey dedi ki hocamın eserleri var dedi, iki tane nadide notlar götürmüştüm şunları basın sizden bir şey istemiyorum. Adamlar benim koyduğum Çeyrek Adam’ı da, o kitapların arasına koyarak üç ay sonra bana olduğu gibi verdiler.

 

Armağan ettiklerinizi de getirdi. Kitapları da. Benim suçum ne günahım ne. Bekir Yıldız rahmetli öldü ya. Bekir Yıldız’la beraber May Dergisi’nin açmış olduğu yarışmaya girdik. Ben birinci oldum. Sonra May Dergisi’ne gittim. Ya kardeşim ben filancı kişiyim şu benim eserime lütfen bir göz atın ufak bir şey fazla zamanınızı almaz. O ooo kırk dereden su getirdiler. Durun ya kardeşim dedim. Bıraktım çıktım geldim. Ondan sonra şeyde Akbaba’da ikinci oldum yine.

 

Gene şiir mi? Mehmedim, diye bir şiir. Mehmedim sıladan haber soruyor, dur da sana anlatayım, Mehmedim dedim yukarıdan aşağıya öyle güzel bir mektuptaki uzun ama. Sonra şey yaptım ben dörtlükler halinde aklıma gelmiyor ki işte. Kısmet Ana diye bir şiirim vardı. Çok uzun. Kısmet ana bir Alevi annesi. Kısmet Ana’yı ne güzel anlattım. Kısmet Anaya neler dedim neler demedim. Duruyor ya hepsi duruyor. Hatunda diyor aman seninki iş değil. Boş ver çalışma. Gözlerimi o yolda yedim ya gözlerimi. Karanlık demedim, gündüz demedim. Şimdi de gözüm görse basılmasın isterse gene de yazarım.

 

Gençliğinizde kimleri okudunuz? En çok kimi sevdiniz. Gençliğimde Rus yazarlarını okudum. Dostoyevski’yi okudum. Sona don kıyısında hasatları okudum. Çok severek okurdum. Roman olsun, şiir olsun. Tolstoy’un eserlerini okudum. Fransız yazarlarından okudum. Amerikan yazarlarından okudum. Esasında Türkiye’de şeyi okudum çokça. Yaşar Kemal okudum.

 

Sever misiniz? Vallahi Yaşar Kemal İnce Mehmet’te Çukurova’yı çok güzel anlattı. İyi anlattı, fakat hepsi de masaldı onların. Mesela Dikenli düzü götürdü halka dağıttı. Kendi kendine nasıl dağıttı. Dikenli düz de yedi köy var o yedi köy bir ağanın köyü. O köylere getirdi köylüleri yerleştirdi. Yok bir ağanın koskocaman çiftlik o çiftliği getirdi köylülere dağıttı. Yok dağıtamazsın.

Masal dinlediniz mi çevrenizde köylerde? Masal mı? Ben ninemden masal dinledim. Dedemden dinlemedim. Benim çok enteresan masallarım var. Hem de kitaplar dolusu.

Kendi ürettiğiniz var ama dinleme, okuma oldu mu diyorum? Tabi oldu ama çocukluğumda okudum. Esasen bellekte zayıflamış, unutuyorum, çok çabuk.

 

Ama yazıya dönüştürdüğünüz, çok eseriniz var. Şimdi elime kalemi verin çok güzel yazarım. Yazamam kalemle gözlerimden dolayı ama benim kafamda bir şeyler çıkarabiliyorum. Yani hoş şeyler oluyor. Yazı istemişler benden rica ediyorlar. Karalama yaptım daha güzel olsun diye ama olmadı. Daktilomun başına geçtim daktiloyla yazdım. Sonra dil bakımından ilgilendim. Hiçbir yazarın ilgilenmediği sözcükleri ben şeye çıkarmaya çalıştım.

Onunla ilgili bir eseriniz vardı. Nedir o? Halkın kullandığı fakat hiçbir yazarın dönüp bakmadığı sözcükler. Belki 3000 tane, belki 4000, belki 5000 tane. Günsüz sözcükler gün görmemiş sözcükler.

 

Yani kapsamı mahiyeti çok derin zengin bir yazım dünyanız var. Yayınlanmış yayınlanmamış. Şiir veya roman. Dergilerde çıkıyor ama.

 

Şimdi son olarak neler söylersiniz. Türkiye’nin konumu, Dünyanın konumu, gençlere ne dersiniz, bu yola gönüllü olanlara ne dersiniz bu işe; ozanlara ne dersiniz, yazarlara ne dersiniz. Kime nasıl sesleniyorsunuz? Vallahi ozanlara çok şeyler demek istiyorum. İnanıyorum fakat güçlü olmalarını istiyorum. Güçlü olmakta çalışmakla olur. Çalışmalılar. Başka güçlü ozanların eserlerini okumalılar. Ve iyi düşünmeliler yaparken. Öyle sıradan bildiği gibi ayağı uyağı buldum, bu şiir oldu, demenin anlamı yok. Ötekilerin karşısına çıkacağız. Serbest şiircilerin karşısına kardeşçe çıkacağız, eserimizin gücüyle çıkacağız. İtişip kakışmayalım. İtişip kakışmak istemiyoruz. Ama güçlü olarak çıkacağız onlar da diyecek ki, bravo demek ki bunlarda var bir şey demeleri lazım.Gençlik görüyoruz işte, gençlik tatminsiz, gençlik işsiz. Mesela üniversiteyi bitirmiş çocuklar işsiz. Benim kızım hukuk mezunu avukat işsiz. Şimdi o çocukları bir yerde çocuk niye hırsız, çocuk niye kötü. Çocuk annesinin küpesini niye çaldı sattı. Araştırdığın zaman baba anne onun harçlığa ihtiyacı olduğunu hesaba katmamış. Çocuk hata yapıyorsa bir nedeni var. O nedenlere inmek lazım. O nedenleri arayıp bulmak lazım. O suretle onları daha topluma yararlı hale getirmek mümkün olası sonra Üniversitelerimizde plan program yok. Şu kadar öğrenci aman aman kazanamadım, diye anası ağlıyor babası ağlıyor peki kazandığı zaman ne olacak. Tavşan derisini çarık ediyor bitiriyor okulu Kimya Fakültesi mezunu ondan sonra ne işe yarıyor? hiç. Ekmek kovalıyor. Onun için planlı programlı hareket edilmeli gençlik ele alınmalı gençliğe önem verilmeli gençlik dahası yok ki. Bu milletin belkemiği.

Herkes sizin gibi düşünse.

 

Vallahi ben öyle düşünürüm. Ondan başka düşünmekte memlekete hayırlı olmaz.

Yazarlara gelince yazarlarımız malum herkes hayır derdinde. Ben iyiyim dedirtecek. Ne iyi dedirtmek için yazdığın bir şeyler var mı? Fikir kırıntın var mı? Kime götürdün, kime sattın, kim aldı kim yedi o lokmayı kim yuttu ona bakmak lazım. Efendim yazıyormuş da kendine benzeyen kişiler okuyor yazdığını.

Söyleşi: 20 / 8 / 1998 KIZILAY, ANKARA

 

OZANIN KİTAPLARI;

 

  • Yırtık Pabuçlar
  • İbili’ye Mektuplar
  • 1 Mayıs Türküsü
  • Paslı Kelepçeler
  • Masalda Masallar
  • Çeyrek Adam
  • Döneye Mektuplar

 

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

 

ZAMAN

Ardına bakmadan ha bire koşar
Kendi yok ama dal ile açılır
Yapraklar düşerse yaşar ha yaşar
Sarıyı yeşile katıyor zaman

Hiç habersiz tozu dumana katan
Dikenli dikensiz her dalda öter
Geceleri doğar gündüze batar
Tilki uykusuna yatıyor zaman

Bazen sağlamlıktır bazen sayrılık
Bazen soğuk bir yel ve bazen ılık
Bazen birleşmektir bazen ayrılık
Yanında giderken yitiyor zaman

BACIM

Açılan her zaman gül değil bakın
Kendini dikene alıştır bacım
Eline batınca şaşırma sakın
Buna sabır kılmak yetişir bacım

Neler almış gördün daha ne olur
Arayan ararken çok şeyler bulur
Yaşayan doğadan nasibi alır
Her adım bir sona varıştır bacım

Göremeyiz önde neler yatıyor
Ulusları birbirine katıyor
Ak kabuk içinde bir kuş ötüyor
İşte bu sesleniş oluştur bacım

Adsızın haline yaklaşta bir bak
Yıkılsa da bendi suyu akacak
Dikeni gül diye seven çıkacak
Bunlar bıkkınlığa vuruştur bacım

GÜLENDAM

Yuvada yavrular gözünü açıp
Dil olanda geleceğim Gülendam,
Doğa adlı sevda renklere geçip
Al olanda geleceğim Gülendam.

Ak umutlar ilmik ilmik dokunsun
Hasret gözler yollarıma bakınsın
Bahar açan dallar yaprak takınsın
Bol olanda geleceğim Gülendam.

Çoban bayırlara salsın sürüsün
Çayır çimen tüm çevreyi bürüsün
Yellerin önünde bulut yürüsün
Sel olanda geleceğim Gülendam.

Sevda yol izlesin dursun kaçaklar
Dağ eteği yol kenarı çiçekler
Bakış açsın iştah açsın çiçekler
Bal olanda geleceğim Gülendam.

Kara yazan hep sözcükler bozulsun
Geniş tülbent tel elekten süzülsün
Bekliyorum kol bağlarım çözülsün
Sal olanda geleceğim Gülendam.

Kişi üzgün olur umutsuz olmaz
Boşu boşa koyar dolular dolmaz
Hayelde açılan öyle pek solmaz
Kal olanda geleceğim Gülendam.

Sağılan süt kazanlarda karanda
Halk çayır yaylalara kuranda
Yıkan seller bitip taşkın duranda
Yol olanda geleceğim Gülendam.

Adsız yüreklerde açan solmadan
Hasretin içine hasret dolmadan
Bel bükülüp kulak sağır olmadan
Gel olanda geleceğim Gülendam.

TEK DÜDÜK

Sevda nasıl şeydir anlamak için
Uzun hasretleri tadmadan olmaz
İnsanın insanı sevmesi için
Bölüşük kavgası bitmeden olmaz

Başına konmaktır aynı çiçeğin
Yollar birlik olmalı özü gerçeğin
Yeşermesi için aynı çiçeğin
Toprağı toprağa katmadan olmaz

Hakk’ın türküsüne koşmalı sazı
Kardeşlik demeli kalede yazı
Haksıza haykırıp coşmalı bazı
Aynı günde bayram etmeden olmaz

Boşa çabalayıp yorulmayınız
Zorsuz kolaylara sarılmayınız
Ben Adsız ozana darılmayınız
Dünya tek düdükten ötmeden olmaz

GÜL İÇİN GELDİM

Umutlar yüklendim umut üstüne
Sevdalar söyleyen dil için geldim
Soğuklar esiyor yaprak kastında
Güvercin ağzında dal için geldim

Sağlam bentler kurar selleri keser
Hep başı boşların yolunu keser
Olumsuzluklarla suratı asar
Birbirini tutan el için geldim

Adımız Türk sürecektir şanımız
Al bayrağı bayrak yapan kanımız
Gündem birlik cumhuriyet konumuz
Adsızlar ömrüne yıl için geldim

GELECEĞİM NESLİHAN

Yuvada yavrular gözünü açıp
Dil olanda geleceğim Neslihan
Doğa denen suda renklere geçip
Al olanda geleceğim Neslihan

Çoban bayırlara salan sürüsün
Çayır çimen dağı taşı bürüsün
Yellerin önünde bulut yürüsün
Sel alanda geleceğim Neslihan

Sevgi yol izlesin dursun kaçaklar
Dağ eteği yol kenarı içekler
Bakış ağsın iştah açsın çiçekler
Bel alanda geleceğim Neslihan

Adsız yüreklerde açan solmadan
Hasretler içine hasret dolmadan
Bel bükülüp kulak sağır olmadan
Gel olanda geleceğim Neslihan

HASRET ÇEKİYORUM

Yapık saçları okşayan
Yele hasret çekiyorum
Kıvrım geçli vadilerde
Yola hasret çekiyorum

Sele kapılan toprağa
Tırtıla yem olan bağa
Erken sararmış yaprağa
Bile hasret çekiyorum

Bulutlardaki akışa
Umut yitirmiş bakışa
Rengi yitirmiş nakışa
Çula hasret çekiyorum

HABER VER

Hasan Emmi zahmet olacak amma
Zırdan düşmüş eşeklerden haber ver
Mevsim geldi koç katımı var amma
Koçsuz kalan şişiklerden haber ver

Kocamadan gençliğini yitiren
Kaderin çölünde diken yetiren
Karın tokluğuna ömür bitiren
Kıl çarıklı uşaklardan haber ver

Bu yıl nasıl geçti, mahsul oldu mu?
Boş çuvallar tahıl tane doldu mu?
İlçeliye daha borçlar kaldı mı?
Boş kavuzlu başaklardan haber ver

DÖNE

Halkı koyun sanan iribaşlara,
Sormanın zamanı gelmiştir Döne,
Kanat açıp leş arayan kuşlara,
Sormanın zamanı gelmiştir Döne

 

Dine biçim verip halka satana,
Alın terlerine viski katana,
Elin gavuruna alkış tutana
Sormanın zamanı gelmiştir Döne

 

Haltlarını gizli yutturur sana,
Kirli ellerini batırır kana,
Ulusun malını yağma kılana
Sormanın zamanı gelmiştir Döne

 

Kardeşi kardeşe düşman edene,
İşler iş eder duymazlar gene,
Adsız’ın atını alıp gidene
Sormanın zamanı gelmiştir Döne

 

TREN

 

Başını seversen acele etme
Döne’mden haber yok öldü mü tren?
Dallarda oluşan o tomurcuklar
Daha açılmadan soldu mu tren?

 

Yıllar düğüm düğüm geçmiş gölgeli,
Durmadan esiyor hiçliğin yeli;
Tünelden gördün mü garip bülbülü
Fırtınalar kanat yoldu mu tren?

 

Hani düşler nerde, izler mi şaştı,
Hasretler hasretin içine düştü;
Kinin yalımında çok ciğer pişti
Kargalar kuşumu aldı mı tren?

 

Görmedin mi gözlerinde yaşını,
Kırık kaşığını yavan aşını;
Uykusuz gecede dertli başını
Dönüp taştan taşa çaldı mı tren?

 

Mutluluğa bilmez çileye eşti,
Yollar eğri çizdi yolları şaştı;
Kıpırdamasa da çukura düştü
Seyrelmiş saçını yoldu mu tren?

 

Çocuk makinesi saydılar O’nu,
Ahırda doğurup akıttı kanı…
Tarlasız topraksız toprak insanı
Uzaklara bakıp daldı mı tren?

 

Niye yağlamazsın paslı dingili,
Niye sulamazsın açmamış gülü;
Sende mi yitirdin doğduğun eli
Özün hasretle doldu mu tren?

 

Beni ben yapıyor benimin dünü,
Ölçmekle bulunmaz o neyin eni?
Biliyorum üzdüm beklettim seni
Yüreğinde ağrı oldu mu tren?

 

Yaşımla ısladım eski mendili,
Gurbete koklattım açmamış gülü;
Kireç tümsek yaptı felç etti beli
Gün indi ikindi oldu mu tren?

 

Adım İbili’dir soyadım gurbet,
Çevir düğmeni de umutları öt;
Köyüme uğrarsan benden selam et
Gözlerin arkanda kaldı mı tren?