ADİL ALİ ATALAY (VAKTİDOLU)

Bir şiirinizde sevdiğinize, “Kapısının kulu idim bilmedi / Aşkı ile yandım yüzüm gülmedi / Bir kez olsun gözüm yaşım silmedi / Arzularım yaktı, yıktı ne deyim…” diye sesleniyorsunuz. Ateşlerinizi küle döndüren güzel karşısında çaresizsiniz. Fakat ölene dek yine onun için bülbül olup ötecek misiniz?

İnsan tıpkı dört mevsim gibidir. Bir bakmışsınız bahar gelmiş kış gelmiş. Kış gelince karamsarlık gelir, bir anlık da olsa kişi siteme geçer, o anda gelen, doğum gibidir. Yazdığı şiir sitemlidir. Yoksa aşık kişi kin tutmaz, bir anlık kırgınlığından sitem etmiştir. Aşıklar Tanrı’sına bile naz eder, “Şiirinin başında naz, sitem vardır. Sonunda niyaz vardır. Seven sevdiğinden her zaman destek bekler, desteği göremeyince feryat eder, ben dünyaya hükmedecektim bırakmadın, arzularım yandı, yok oldu” der.

Seven sevdiğine ilelebet hasrettir. Bülbül gibi öter durur. Ve ötecektir. Yanında olsa dahi sanki uzaklarda imiş gibi hasrettir. Bak Rabia Hatun bu konuda ne der:

 

 

Bir kasedir alev dolu gönlüm yana yana

Men ta senin yanında dahi hasretim sana

Yaşlar dökene söndürmez ateşimi su

Sunsan elinle kanımı içsem kana kana

Olsamdı ben sema, olsandı sen hava!…

Alsamdı seni ben dem dem, nefes nefes

Olsamdı ben zaman, olsandı sen mekan

Eflakı doldursan bir aşk olurdu best!…

 

“Dağlarda duman da olsan / Dost gönlümün içindesin / Hindistan, Yemen’de olsan / Dost gönlümün içindesin / Hasretlik yıllar sürse de / Zaman eriyip dursa da / Yolları engel sarsa da / Dost gönlümün içindesin. ”

En yüce değerlerden biri olan dostluk için başka neler söylersiniz?

Dost nasıl ki yanında dahi olsa hasret oluyor, ayrı düşmeleri de tıpkı onun aksidir. Hindistan, Yemen’de olsa kişinin dostu gönlünün içindedir. Zaten dost deyince, hiç seven sevdiğinden ayrı değildir ki. Tanrı der ki: “Herkes sevdiği ile haşrolacaktır. ” Yani seven sevdiği ile birliktedir. Dostluk hakkında söz çoktur. Sevenler sevdiği için o kadar söz söylemişler ki kitaplar doldurur. Dostluktan bazı örnekler verecek olursam, Hz. İbrahim oğlunu dost yoluna feda etmiştir. Hz. Ali, Hz. Muhammed’in öldürülmek istendiği gece ölüm yatağına yatmıştır. Kerbela’da 72 pehlivanın canlarını Şah İmam Hüseyin için seve seve vermeleri dostluk örneğidir.

Mevlana’nın Şems için söylemediği söz kalmamış, binlerce mısra ile sevgisini bildirmiştir. Nesimi, Mansur, Muhiddin Arabi, Pir Sultan gibi canlar ve niceleri inandığı dostluk uğruna canlarını vermişlerdir.

İbrahim Peygamber dostu için ateşe girdi, ateş onu yakmadı, çünkü dostu ondan haberdardı.

Yakup sevdiği oğlu Yusuf için gözlerini verdi. Zeliha’nın Yusuf’un aşkından yapmadığı kalmadı.

Mecnun çöllere Leyla için düştü. Başında kuşlar yuva yaptı. Fuzuli: “Eğer Mecnun’un aşkını ben çekseydim, kuşlar başına yuva yapamaz yanardı” der.

Ferhat Şirin için dağları deldi.

Aşık Kerem Aslı’yı bulmak için yollara düştü ve uğrunda yandı.

Hepsini sayarsam kitaplar dolar, bir şiirimde derim ki:

 

Aklım gitse fikrim gitse

Gene dosttan ayrılmam ki

Dünya batsa zaman bitse

Gene dosttan ayrılmam ki

…………

Beni ağlatsan sen gülsen

Gene dosttan ayrılmam ki

 

“Gurbet elde hasret kaldım gülümden / Bir göl yaptım ki iki gözüm selinden / Aşkı bilmez, aşksız softa elinden / Has bahçede solmuş güllere döndüm” derken, softa, yobaz, aşka da, sevgiye de düşmandır. ” Derken, yobaz yar ile kişinin arasında bir uçurum mudur?

Softa bir zorbadır. Zorbanın karşısında aşık ne yapsın? Softa gülün dikenine benzer, engeldir, kara çalıdır, kıştır, borandır; gülü soldurur. Onun için bülbül har elinden dünya kurulalı figan eder. Aşığın birinin ne kadar güzel tarifi vardır:

 

Bugün camide güzel bir vaiz, güzel seveni tan etmiş,

Orada yok muymuş bir aşık, çeke indire minberden.

 

Sevgisiz insan, insan sayılmaz, kişinin sevgisi ne kadar çok olursa o kadar evrenselleşir, bireysellikten çıkar tümlüğe geçer, hümanist görüşü sever, her zerrede kendini ve Tanrı’nın varlığını görür. Yunusleyin “Yaradılmışı severiz, Yaradandan ötürü. ” Tüm aşıklar, bülbülün har elinden ettiği şikayeti, aşkı bilmez aşksız softalara söylemişlerdir. Bir yerde demişim: “Yemişim aşkın sillesin / Aşkı aşık ol ki bilesin.” Yunus da demiştir: “Yanmayan bilmez, ateşi aşka.” Aşk ve sevgi hakkında bazı örnekler vereyim.

OZANLAR: Aşkı çocuk şeklinde gösterirler. Seksenine varmış bir kadına sormuşlar: “İnsan kaç yaşında aşkın pençesinden kurtulur?” Kadın fena halde sinirlenmiş. “Ben daha o yaşa gelmedim ki bileyim” demiş.

Bana sorarsanız ki aşk nedir? Derim ki:

 

Aşktan lezzet alanlar

Bakmaz dünya varına

Hakkı burada bulanlar

Kulak asmaz yarına

 

Aşksız kişi ne bulur

Bulduğun yarı kalır

Baki dirlikte olur

Eren bugün yarına

 

Aşksız kişi hayvandır

İnsan değil şeytandır

Gerçek şu ki insandır

Erer can esrarına

 

Aşk ehli kabre girmez

Münkir, Nekir’i görmez

Aşkı olmayan ermez

Allah’ın didarına

 

Aşk canların canıdır

Dertlerin dermanıdır

Alemin sultanıdır

Çıkan aşkın darına

 

Tenin eyle mütehhar

Kalbin eyle münevver

Yanacağın mükerrer

Yanmazsan aşk narına

 

GAYBİ yok et özünü

Anlayasın sözünü

Sen sana tut yüzünü

Bakma cihan karına

 

AŞK: Hayatın kendisi, sevmek yaşamak demektir. Saadetin anlamı hep sevgi sevilmektir. Hayat gönül boyuna bir aşk düşüdür.

AŞK: Kalbin sesi ruhun aynasıdır. O başka yargıç ve yargı dinlemez. Aşk kalpleri titreten, her zevkten üstün bir zevk, her hissin üstünde yükselen bir duygudur.

AŞK:    Ne güzel, ne çirkin bilir, ne zengin, ne yoksul tanır.

AŞK: Salt duygu, düşünce, ruh birliğidir. Onun için yalnız sevilen güzel hayal ve hakikati yalnız o durdurur. Her anlam onda biter.

AŞK: Her şeyin egemeni (hakimi) yalnız sevdiğine tutsaktır.

AŞK: Mest eden bir bade. Onda sarhoşluk vardır.

AŞK: Bir tılsımdır mutluluğa yol açar.

AŞK: Bir güneştir hayat verir.

AŞK: Bir çiçek, bir bahar, hep sevinç ve zevk verir.

AŞK: Hayattır. Sevinçtir. Azaptır. Istıraptır.

AŞK: Her şeydir, yalnız aşkı sözcükler değil gönüller heceler.

AŞK: Dünün bugünün tacidarı… Gönüller daima büyüsüne tutulacak, kulluğunu edecekler. Sevenler yalnız bu gönüller tacidarı aşka tapınacaklardır.

AŞK: Gözlerinin sesini, kalplerin duyması, dudaklardaki ateşin bedenleri sarması, ruhların birlikte eriyip bitmesidir.

AŞK: Gözyaşı olur, şebnem olur, gönülleri kaplayan sonsuz bir serap olur.

Gül olur yanaklarda yer bulur. Şarap olur dudakları kavurur. Bir taç olur başı saran ders olur. Boynunda bir dizi inci olur. Ağır bir kulluk zinciri olur, kaçarken kovalanır, yakalanan mutlanır, gönüller hep divanesi, çözülmez aşk efsanesi!…

“Ömrüm aşka kurban, ben özgürlüğe” diyorsunuz. Ozan ya aşktır tümden ya özgürlük. Özgürlük nedir sizin için, ozanlar için?

Özgürlük çok büyüktür. Tıpkı aşk gibidir, tutsak olmayan özgürlüğü bilemez, her ne kadar aşık özgürdür, aşık hürdür denmişse de mutlak bir konuda tutsaklarız.

En azından aklımızın emrine girdiğimiz anlar bile bir tutsaklıktır. Aşka bir ihanettir. Akılla düşününce gönlümüzün sesini unutur tutsak oluruz, çok hassas bir konudur bu, her can çözemez, çünkü her kişinin bir bağımlılığı vardır.

Özgür olmak için çok emek vermek lazım. Vücut içinde ten ile tin yani nefis ile ruh arasında bir bağlılık kurup barış yapıp bireysellikten çıkıp tümselliğe geçmek 72 millete bir göz ile bakmak, kendine yapılan hakaret için, hakareti eden kişinin adına üzülmek, dünya şehvetine düşüp, ne yaptığını bilmeyenlerin haline üzülmek. İşte bu üzülmeler dahi bir bağımlılıktır.

Ancak Aynalı Baba gibi “Ne Havva’yı ne Adem, ne İsa’ya ne Meryem, dem bu demdir dem bu dem ” demek de kolay değil herhalde.

Demişsiniz ki “Atatürk gibi bir lider / Gene bir gün gelecektir / Acı çeken toplumdan / Bu acıyı silecektir. ” Şiirlerinizde yoğun bir Atatürk sevgisi var. Bu sevginin nedeni nedir? Atatürk’ü niçin bu kadar çok seviyorsunuz?

Atatürk’ü çok sevişim herhalde Atatürk’ü iyi tanıyışımdan kaynaklanıyor. Atatürk bir gelmiştir, pir gelmiştir. Özellikleri çok az kişide bulunur. Tanrı ona ayrı bir özellik tanımıştır. Dört özellik ihsan etmiştir. 1) Kahramanlık 2) Kumandanlık 3) Önderlik 4) Liderlik. Verilen bu vasıfların en güzelini yapmıştır, her doğru bildiği bir işi hiç ihmal etmeden, geciktirmeden yerine getirmiştir. Vatanı kurtarmak için harbe girmiş, harbi vatanı arındırmak, barışı getirmek için yapmıştır. Düşmanlar yurdumuzu terk edince “Yurtta sulh, cihanda sulh ” demiştir.

Düşünerek verdiği her doğru kararı uygulamıştır. Sosyal adaleti hiç aksatmamış, verdiği kararları duygusallığı ile değil, aklı ile vermiştir. “En hakiki mürşit ilimdir ” demiş, ilimden gidilen yolda kimsenin karanlıkta kalmayacağını bilen yüce Atatürk kendisine hakaret edeni affetmiş, “Şahsıma yapılan hakareti affederim, amma milletime yapılan haksızlığı asla” demiştir. Kendisini milletin içinde eritmiştir, tüm gönüllere girmiştir (tabii taş gönüllere değil). Hangi özelliğini söyleyeyim! Ancak derim ki: Vasfını yazamaz kalem. Aşık Veysel der ki: “Varlığın Türk’e terk etti. ” Bizler bir düşünelim, istese idi onun da villaları, köşkleri olurdu herhalde. Derim ki: Türkiye bir vücut Ata bir baştı / Ya ölüm ya kalım ya kurtuluştu / Halkın varlığından ordu kurmuştu / Her bir ırgat bile aslan olmuştu / Kurtuluş içindi girmişti harbe / Hep birdik arada yok idi perde / Otuz Ağustosta vurduk bir darbe / O gün bize barış, bayram olmuştu.

O, harpten çıkan halkına yokluk içinde çok güzel bir huzur vermiştir. Ecelin çabuk yakaladığı o yüce insan Azrail’le pençeleşirken alınan kararların yanlışlıklarını bazı zavallılar ona ödetmek istiyorlar. Ayrılığın karşısında olan Atatürk, Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Çerkeziyle, Abazasıyla, tüm etnik gruplarla birlik olup bir yumruk gibi olmuştur. İç ve dış düşmanlardan bu vatanı arıtmıştı.

Artık “Tanrı, insan, sevgi” üçlüsü ile tüm dünya insanlarını ırkı, dini, dili, milliyeti, cinsiyeti ne olursa, olsun insanları bir bilip, hepsini kucaklamamız lazım…

Siz aynı zamanda bir yayıncı olarak daha çok halk edebiyatı ürünlerine önem veriyorsunuz. Niçin halk edebiyatını önemsiyorsunuz. Halk edebiyatı sizce nedir, geçmişten günümüze toplumsal yararı ne olmuştur.

Halk edebiyatı ismi üstünde, biz bir halk çocuğu ve halk ozanıyız, bizim edebiyatımızdan haberimiz olmazsa biz halkımızı nasıl tanırız ve o halka ne verebiliriz? Bir milleti yaşatan o milletin edebiyatıdır. Bir milletin edebiyatı yoksa o milletin yaşamı da yok demektir.

Ne demişler geçmişten ibret alıp geleceğe güvenle bakmak güzeldir. İnsana bir yiyecek, giyecek, hava, su kadar edebiyatın önemi vardır. Milletler bir milleti kültüründen, edebiyatından tanırlar.

Sayın Adil Ali Atalay siz bir halk ozanısınız. Halk ozanını ve ozanlığını nasıl tanımlıyorsunuz. Halk ozanlığı ile Aşıklık arasında fark var mıdır? Yoksa her ikisi de aynı kavramlar mıdır?

Halk ozanı ile aşıklığın bir farkı yok. İkisi de söz yazar, saz çalar, ikisi de milyonlarca kişinin karşısında hiç kimse yokmuş gibi çok rahattır, hiç kimse yokken de binlerce kişinin karşısındaymış gibi hareketini kontrol eder, saygısını bozmaz.

Aşıklık eskilerden gelir, eski Türkler zamanında aşıklar din işlerine bakarlardı. O yıllarda aşık demek ışık demekti. Işık da olmasa, karanlık, cihanı sarar, göz gözü görmez.

Netice halk ozanları halkın gözü, kulağı, ağzı dilidir. Mürayilik (iki yüzlülük) bilmez, doğrudan ayrılmaz, ezen kişi ağa da olsa, paşa da olsa özünü, aslını söyler, yazar. Halkın derdini dile getirir.

Tarihi ile karşılaştırıldığında günümüzdeki halk ozanlığının durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Günümüzdeki Halk ozanları çok sefalet çektiler. Bazılarımız aynı halk gibi geçim derdi ile ozanlığı bir yürütmek istedik, olmadı. İkisi de akla kara gibi ayrı ayrı şeyler bir arada dirlik edemediler. Devlet hiç el atmadı, hakları verilmedi, ozanların en ehvanının dahi bu halkın üstünde hakkı çoktur. İki binli yıllara girerken bu kadar medya devrinde ozanların malzemeleri olmasa sanatçılar iflas ederlerdi. Eski ozanların kitapları çıkınca medyaya ham madde ihraç edilmiş oldu.

Ozanın tek bir eseri nice sanatçıyı meşhur etmiştir. Ozanların elinden tutulup, eserleri kitap haline getirilmelidir. Tüm eserlerin sigorta edilmesi zaruridir.

Günümüzdeki halk ozanlarının sorunlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Günümüzdeki halk ozanlarının çoğunun geleceği garanti değil, hiçbir güvencesi yok, evi yok, sigortası yok, netice yok, yok, yok.

Anadolu Aleviliğinin sizce renkliliği, insanseverliği nereden kaynaklanıyor?

Anadolu Aleviliğinin hamurunda sevgi, barış, misafirperverlik yatmaktadır. Sevginin, barışın olduğu yerde mutluluk vardır.

O güzel felsefede güzel bir öz dürüstlük vardır. Dürüstlük olan yerde güzellik olur. Anadolumuzda dört mevsim mevcuttur. Her güzellikleri vardır.

Anadolu Alevileri özgürlüğü sever, korur, uğrunda ölür. Ne villa için, ne köşk için ölür; barış için, demokrasi için ölmüşlerdir. Esasında Anadolu’nun çok büyük bir özelliği vardır. Kültürü vardır, kültür bir toplumun yaşam biçimi diğer bir tanımla bir toplumun ürettiği her şey; inanç, gelenek, din, davranış kalıpları, değer yargıları, bunların tümünün yapısına toplumun kültürü diyoruz. Anadolu’yu ele aldığımızda dünyada bir benzeri bulunmayan çok orijinal kültürleri bir araya toplamış (dört mevsim gibi) o potada yaşayan Alevilerin tüm etnik grupları eritip, insan sevgisi ile yoğurup, tüm insanları bir bilip Tanrı-insan-sevgi üçlüsü ile birleştireceğine inanıyorum. Bu felsefe insanlık kurulalı vardır ve de var olacaktır. Ademden bu deme kadar bir zalim, bir mazlum, bir ezilen bir ezen, bir eğri bir doğru gelmektedir. İşte Aleviler hep ezilenin, mazlumun, doğrunun yanında olduğundan özü temiz, barışçı, tüm insanlığı kucakladığı için tüm kültürler meydana gelip kültür zenginliği, renklilik güzelliği gösteriyor. Binlerce yıl çeşitli devletler gelip gitmiş, her biri bir kültür bırakmış dünya yüzünde en zengin kültüre mekanlık yapan Anadolumuz çeşitli etnik gruplarla renkli bir çiçek, bir mozaik halini almıştır.

Demişsiniz, “Şahım Hüseyin’in çoktur acısı / Unutulmaz Kerbela’nın sancısı / Neler çekti yavrusu hem bacısı / Müminin matemi Kerbübeladır / Şehid edenlere lanet sezadır. / Adil Ali yanar az gelir / Göz yaşıma dere tepe düz gelir / Müminlere yası matem haz gelir / Müminin matemi Kerbübeladır / Şehid edenlere lanet sezadır. ” Sizde de tüm halk ozanları gibi Kerbela mateminin derin izleri var. Siz de özellikle Alevi halk ozanları gibi Kerbela için ağıtlar yaktınız. Şiirler söylediniz. Ayrıca Ozanlar; İmam Hüseyin için, Kerbela için mersiyeler, destanlar dizmişlerdir. Sizi de derinden yaralayan Kerbela’dan ve Şah Hüseyin’den söz eder misiniz? Niçin bu kadar çok büyük bir sevgi var Hüseyin’e ve Ehlibeyt’e karşı?

Şah Hüseyin’e destanlar tabii ki yazılır, ben de çok yazmışım. Kerbela ve Matem adlı yapıtımı da ağıtlarla doldurmuşum. Sevgisinden bahsediyorsunuz, dünya kurulalı yazmaya başlasa idim, kıyamet kopup dünya yok oluncaya kadar da yazsam, Şah Hüseyin’in sevgisinin zerresini yazmış olamam.

Hele Kerbela’da Ehlibeyt’in çektiği çileler aynen eyle (aynen bıçak) ne kadar yazsam az gelir. Şah Hüseyin sabrı ile tahammül edip gözleri önünde 72 pehlivanı, emzikteki yavrudan yaşlısına kadar susuzluktan kılıçlara, oklara hedef olurken O yüce Hüseyin insanlık abidesi olarak ceddinden şefaat bekleyen zavallı vahşilere sabır ve tahammüle hep insan olmaları için çağrıda bulundu. Son nefesine kadar dalaletten dönmeleri için ceddinin kendisine bıraktığı ilmin ışığında feyzi ile hep nasihat etmiştir.

Şah Hüseyin’in yüceliği, haksız olan bir yönetime, zalim kişilere biat etmeyip şehitliği tercih etmesidir. Faziletlerini yazmakla kitaplara sığdıramayız. Haksızlığın karşısında zelil yaşamayıp özgürlük, demokrasi uğruna canını verip gerçekliğe canını feda etmiştir.

Sevgiden soruyorsunuz, Ehlibeyt sevgisi tıpkı elektrik akımına benzer, gizdedir, görünmez. Vücudu sararsa o vücut nurlanır, ziynetlenir. Ehlibeyt’i zikretmek ibadettir, düşünmek mutluluktur. Kerbela kralı Yezit melununa boyun eğmeyen Şah Hüseyin gönüllerimizi nurlandıran bir nurdur. “O eyle bir yaradır ki / Her zaman kanar kapanmaz / Tuz serpilmiş her an sanki / Hep sulanır hiç kapanmaz. Serpilen eyle bir tuz ki / Yakar sinemi bir köz ki / HÜSEYİN eyle bir söz ki / Hiçbir zaman unutulamaz / Ne desem azdır. / Adil Ali Vaktidolu / Bu yol ağır Hakkın yolu / Ehlibeyt uludan ulu / Seven yolda sapıtmaz. ”

Bize yaşamınızdan, çalışmalarınızdan, kitaplarınızdan, şu anki işlerinizden bahseder misiniz?

Yaşamım çok karışıktır. Yazamam, yazsam bir kitap doldurur, yetimlik, kıtlık yani açlık, tokluk, işsizlik, işlilik, fakirlik, zenginlik, cahillik, kamillik, aşksızlık, aşklılık ne ararsanız vardır.

Kısaca Erzincan Kemaliye’nin Bezmişen (Gözaydın) köyünde 1936 yılında doğmuşum. Tabii doğumum doğru ise babamı hayal meyal biliyorum, onun ölümü ile yazdırmışlar. Babam Hasan Hüseyin Şark Cephesi’nde Kara Kazım Paşa ile 125 ay, (on yıl beş ay) harplerde kalmış, dokuz yıl hiç haberi gelmemiş / Geldiğinde kazanmış dört kardeşi / Kendi gitmiş erken dul kalmış eşi / Annem bizi kanadıyla korudu / Yetim büyümesi gayet zor’udu / Hem anne hem baba olmuştu bize / Kırsal bir bölgede ne diyem size…

Annemiz Sultan Hatun bizi kanadı ile korudu. Yoksulluk günlerimiz çok oldu. 8 yaşında aşık oldum, düşüncelerimi şiirlerimle dile getirdim. 16 yaşımda evlendim, gurbete çıktım, Ankara’da çeşitli işler yaptım, askerlik peşinden 1961 yılında temelli İstanbul’a göçtük, ağabeyim Ahmet ile yükçülükle başladık, Atalay Nakliyat şirketini kurduk. 30 yıl yükçülük nakliyatçılık yaptık. “Akım neşem varlığım / Ahdım ile ikrarımdır / Her işimde öz nefsime / Hakim olan vicdanımdır / 1972’de şirketimizin içinde Can Yayınları diye bir yayıncılık açtım. Çoban armağanı yapıtlar verdim. 1998 yılında nakliyeyi kapattık, tamamen yayıncılığa ağırlık verdim. Kitaplarımdan birkaç baskı yapanlar oldu. Kendi yazdıklarım, çeviriler, başka yazarların yapıtları firmamda çıktı. Şiirlerim yazılarım, piyeslerim çeşitli basın organlarında yayımlandı. Eserlerim birçok bantlarda sanatçılar tarafından okundu, bazı ödüller aldım, çok yazarların kitaplarında konu oldum. Ansiklopedilerde, Büyük Larousse’da yer aldım. Evliyim, dört çocuğum, altı torunum mevcut. Bana en zor gelen bu konuları tek tek anlatmaktır. Düşüncem Tanrı, insan, sevgi üçlüsüdür. Ve derim ki:

 

İsmim Adil Ali hem Vaktidolu

Dinim İnsan mezhebim vicdan yolu

Bu dünyada her fikre saygım var

Aşksız geçen bir an bile bana dar.

 

Söyleşi: AYHAN AYDIN, Yurtta Birlik Gazetesi, Sayı 22, Haziran 1995

 

KAYNAK: Günümüz Alevi Ozanları, Ayhan Aydın, Sayfa: 60-67, CEM Vakfı Yayınları, İstanbul 2004