Zülfikârın simgeselliği

Alevi İslam inancından da diğer tüm batini inanç uygulamalarında olduğu gibi simgesellik kullanılır.

 

 

 

“ Sözlerin en güzeli, doğru olanıdır.”

Hz. Ali

“ Doğruluk, dinin ve imanın esasıdır. “

Hz. Ali

Alevi İslam inancından da diğer tüm batini inanç uygulamalarında olduğu gibi simgesellik kullanılır.

Simgesel dil sadece sözel olacağı gibi işaret, şekil ve kavramlara yüklenen anlamlar şeklinde de olabilir.

Şimdi bunlardan Zülfikar simgesini sorularla ve yanıtlarıyla yorumlamaya çalışalım.

a. Neden Zülfikâr’ın ucu çift çataldır?

b. Neden çatallardan biri uzun diğeri kısadır?

c. “ La feta illa Ali, la Seyfe illa Zülfikar” betimlemesinde ne kast edilmek istenmiştir?

Yanıtlarımız şöyle olabilir

1. Zülfikar’ı ilk gören doğal olarak bir silahı algılar.

Ancak bu silah bilinen tüm kılıçlardan görünüm olarak neden farklıdır? Ucu çatal olan bir kılıcı savaştığın insan veya canlıya saplamak hiç de kolay değil.

Peki ama neden?

Burada simgesel anlatımlar vardır ve bir ikilem anlatılmak isteniyor.

b. Zülfikar’ın uzun kısmı dünyada cehaletin, bağnazlığın, kötülüğün, acımasızlığın, adaletsizliğin, kör inançların, sevgisizliğin, dengesizliğin gibi benzer olumsuz kavramların daha çok olduğu vurgulanarak ve baskın bir tarzda anlatımıdır.

Zülfikar’ın kısa ucunun ise dünyada aklın, bilginin, sevginin, adaletin, hoşgörünün, merhametin, dengenin gibi benzer olumlu kavramların ise daha az olduğunun simgesel vurgusudur, anlatımıdır.

Burada Zülfikar, bu olumsuzluklarla savaşın simgesidir.

İnsana ve insanlığa yararlı düşünü ve eylemlerin yaşama geçirilmesinde önemli bir simgedir.

3. “ La feta illa Ali “ Ali den güçlü yiğit yoktur. Söyleminde anlatılmak istenen aslında Hz. Ali’nin bilgeliği, erdemi, hakseverliği, adaleti, hoşgörüsü, sevecenliği, insan sevgisi, barışseverliği gibi özelliklerinin anlatımıdır. Bunun yanında “ La Seyfe illa Zülfikar “ Zülfikar’dan keskin kılıç yoktur söyleminden anlatılmak istenende bilgidir.

Yani bilginin keskin gücü her türlü gücün üstündedir.

Bilen de bilmeyen de hep – Alevi sırlarından dem vururlar.

İşte sır diye anlatılmak istenenler bu simgeselliklerdir.

Bu sırlar da her önüne gelene anlatılmaz, aktarılmaz, bu yola girenlere dört kapı ve kırk makamda azar, azar ölçülü ve hak ettikçe verilir.

Şimdi simgesel açıklamayı bu kez ters çevirelim.

1. Çatalın uzun kısmını bu kez olumlu öğeler olarak yorumlayalım.

Yaşamın, sevginin, cesaretin, dürüstlüğün, gücün, tüzenin, düzenin, umudun, mutluluğun, uyumun ve dengenin simgesi olsun.

2. Buna karşın kısa kısmı ise, ölümün, sevgisizliğin, korkunun, umutsuzluğun, düzensizliğin, sahtekarlığın, güçsüzlüğün, tüzesizliğin, umutsuzluğun, mutsuzluğun, uyumsuzluğun ve dengesizliğin simgesi olsun.

Bir yorum daha yapalım uzun kısmı, özgürlüğü, eşitliği ve barışı simgelesin, kısa tarafı tutsaklığı, eşitsizliği ve savaşı simgelesin.

Bütün bu simgesel yorumları herkes kendince yapmaya çalışırsa, görülecektir ki Zülfikâr sadece bir kılıç değil birçok kavram ve değerlerin simgesel yorumudur.

Şimdi bana şu soruyu sorabilirsiniz sen neden bize bu sırları açıklıyorsun?

Sonuçta iyi ve olumlu şeyleri elbette o yolun insanlarına vermek değil midir?

Ben sırlar konusunda bir anahtar verdim, gerisini sizler araştırın ve bulun derim.

YEDİ ULU OZAN SÖYLEMİ ÜZERİNE

Alevilikte, birileri “ Yedi Ulular ”, “ Yedi Ulu Ozanlar” şeklinde bir liste yapmışlar.

Her kimler nasıl, nerede, ne amaçla klişe olarak vermişlerse bunu anlamak hiç de kolay değildir.

Bu ozanlar şu kişilerden oluşuyor.

1. Nesimi (Hurufi XIV. yüzyıl),

2. Kaygusuz Abdal ( Mısır’da aydınlanması tamamlanmıştır XIV- XV. yüzyıl),

3. Şah İsmail Hatayi ( Erdebil Tekkesi XV.-XVI. yüzyıl),

4. Yemini ( Hurufi XVI. yüzyıl),

5. Fuzuli ( Bağdat, Kerbela XVI. yüzyıl),

6. Pir Sultan Abdal ( Sivas-Banaz XVI. Yüzyıl),

7. Kul Himmet ( XVI-XVII yüzyıl) şeklindedir.

Bazıları ise Kaygusuz Abdal yerine Virani’yi ( Hurufi XVI-XVII yüzyıl) koyuyorlar.

Bunlar arasında Yunus Emre ( 1238 -1328) geçmemesi çok ilginçtir.

Yunus Emre şeriat, tarikat, marifet, hakikat kapılarını birer, birer geçmiştir.

Bir başka deyişle Sırrı Hakikat kapısını geçmiştir.

Bunlar nefeslerinden net olarak görülmektedir.

Sırr-ı Hakikat kapısından öncekilerin ise yalandan ibaret olduğunu kendisi anlatmaktadır.

Gerçeğin sırrına ermeyenler, Kırkları bilmeyenler, Yunus Emre’yi anlayamazlar.

Gelelim Şah İsmail Hatayi’ye Bazı kaynaklar Şah İsmail’e mal edilen, nefes, deyiş ve duvazların onunla hiç ilgisi olmadığını iddia eder.

Şah İsmail nefeslerini yaşadığı çağın Azeri lehçesi ve aruz vezni ile yazığıdır ki, bu en doğruya yakın savdır.

Anadolu Alevileri tarafında cemlerde okunan nefes, duvaz ve deyişler ise Hatayi, Can Hatayi, Derdimend Hatayi, Derviş Hatayi, Kul Hatayi, Pir Hatayi, Sultan Hatayi ve Şah Hatayi mahlalarıyla muhtelif dönemlerde, Anadolu Türkçesi ve hece vezni ile yazılanlardır.

Dolayısıyla yukarıda bahsi geçen yedi ulu ozan saptaması hiç de akla ve tarihi gerçeklere uygun değildir.

Şah İsmail Hatayi’nin bugünkü Anadolu Türkçesinde hem de aruz vezni ile yazması ihtimali yüzde bir bile değildir.

Sonra Şah İsmail Hatayi Şii öğretisi ağırlıklı bir tekkede dini eğitimini almıştır.

Dayısı Uzun Hasan da çok farklı değildir.

Konular enine boyuna tarihi gerçekler ışığında araştırmadan her anlatılanlara balıklama atlamak çok sakattır, yanlıştır, eksiktir.

“ Bir tarihçi olayları gerçekdışı kaleme alırsa, diğerleri de bunu sonsuza kadar devam ettirir.”

Karl Ludwig Michelet

Özdeyişini hatırlayarak bu aktarılan bilgileri yeniden değerlendirmekte yarar vardır.

 

 

Murat Şahin

2010