Kutsal Kitaplar, İnançlar – V

 MURAT ŞAHİN

“ Neden ile sonuç arasındaki karmaşadan doğan yanılgıdan ziyade, sonuç ile neden arasındaki ilişkinin birbirine karıştırılmasından daha sakıncalı yanılgı yoktur.
Buna aklın çöküşü denir.

- F. Nietzsche -

Doğa herkese yararlı bir enerji verir. Sadece önüne set çekildiği zaman, doğal akışına engel olunduğu zaman yıkıcı olur. Doğayla uyumlu olursan, onun ruhunda sanatı yakalayabilirsin.”

- Bir doğu bilgeliği -

 

 

DOĞANIN KİTABI

Evrenin gerçekleri doğa kitabında yazılıdır”.

Bilimsel gerçeğin tükendiği ve özgür aklın yok edildiği yerde, bireyselleşebilen kişi, inanmak istediği kendi gerçeğini yaratma, yada inandırılmak istenen gerçeklere yönelme çabasına girer. Sadece bilim ve bilimsel doğrular, istesek de bizi farklı yönlere sürükleyemez.

Bilgi edinmede, bilimsel yöntem dışında izlenecek başka bir yol yoktur bilimin erişemediği bir şeyi bildiğimiz savı bir safsata olmaktan ileri geçmez. ” Bertrand Russell’ in çok anlamlı şekilde yansıttığı bu düşünceleriyle sözlerime başlamak istiyorum.

Konumuzla doğrudan ilintisi olduğu için sunumun başında “Bilim” ve “İdeoloji” kavramlarını da kısaca irdelemekte yarar olduğunu düşünüyorum:
Genel bir bakışla bilimi, evreni ve evrende olup bitenleri anlama çabası diye tanımlayabiliriz. Olgusal dünya ile beklentilerimiz arasında uyum kurmaya yönelik olan bu çaba, bir yandan gözlem, deney ve ölçme gibi olguları belirleyici işlemleri, öte yandan belirlenen olguları açıklayıcı hipotez ya da kuramları oluşturma ve yoklama yolunda “yaratıcı ve eleştirel düşünme” denilen zihinsel süreçleri içerir.
Sözlük tanımıyla ideoloji, kişilerin, etnik grup, sınıf veya ulus gibi toplulukların sosyal ve politik özlemlerini dile getiren, bu özlemleri eyleme dönüştürmeyi içeren bir inanç sistemi, iktidara yönelik bir programdır. Özünde entelektüel ilgi değil, belli bir dünya, bir yaşam düzeni imgesi saklıdır.

“Tasarımlarımızı mı Doğaya, yoksa Doğayı mı tasarımlarımıza uydurmamız gerekir”
şeklindeki bir soruya tarafsız bir yaklaşımla yanıt ararken bu anlamlarının anımsanması yararlı olabilir.

Kendilerini doğa ve doğa olayları karşısında küçük ve güçsüz bulan insanlar, hayal güçlerinin, akıl ve bilgilerinin yettiği oranda doğayı ve doğaüstü varsaydıkları yaratıcı ve yönetici güçleri pek çok şekillerde yorumlamışlar, bunlardan korkmuşlar, etkileriyle umutlanmışlar, sevinmişler, onların yardım ve korumalarını sağlayabilmek için ağlamışla, yalvarıp yakarmışlar, hatta memnun olsunlar diye en sevdikleri insanı kurban etmişlerdir. Bütün bunlar için, insanların bu güçlere içtenlikle inanmaları gereklidir. Bu inançlar olumlu bilim ve akıl ile uzlaşamasa da bilim ve aklın hakim olduğu kişiler arasında bile, ilkel olan bu inançların bazen yerli yerinde oturduğu görülebilmektedir. İnsan beyninin en önemli işlevi olan düşünme, şüphe etme, eleştirme, doğmalarla baskıya girince, zihin hayatı bir kalıba sokulunca, akıl tutsak edilip özgürlüğünü kaybedince mistik yaşantı, tevekkül ve ruhun körlenmesi kaçınılmaz bir sonuçtur.

Din ile bilim her dönemde açıktan ya da üstü örtülü çatışma içinde olan iki kültürel etkinliktir. Çatışmanın kökeninde, bağnazlığın, özgür düşünme ve araştırmaya olanak tanımak istememesi yatmaktadır. Bilim, doğada olup bitenleri betimlemeye, açıklamaya yönelik bir çalışmadır. Dinde ise daha karmaşık ve çok yönlü bir olayla karşı karşıyayız. Özellikle tek tanrılı göksel dinlerin şu üç ana öğeyi içerdiğini görmekteyiz:

1) Yalnızlık ve yetersizlik duygusu içinde olan kişiye ruhsal erinç ve doyum olanağı sağlayan bir tapınma biçimi
2) Belli ahlak kurallarına dayalı toplumsal bir düzen
3) Evreni ve evren içindeki insan yaşamını anlamlı kılan hazır, anlaşılır bir açıklama.

Bu üç öğenin hem anlam, hem geçerlik temeli “Tanrı” denen yetkin, yaratan, bağışlayan, koruyan, ama gerektiğinde cezalandıran yüce varlık kavramında yatmaktadır. Bilimin gerçeğe yönelik özgür arayış etkinliği kısıtlanmış olmadıkça tapınma gereksinimi ve değer yargıları içeren konularda dinle ya da başka bir ideolojiyle bir kavgası yoktur, olamaz da!

Teolojinin bilimle kavgası tarih boyunca sürmüş olup, bunun temel nedeni, düşüncede tekelci egemenliğini yitirme korkusudur. Geçmişte teologları bir tür “ölüm-kalım” savaşına iten iki büyük olay bu kavganın unutulmaz örnekleridir. Bunlardan biri “Kopernik Devrimi” diye bilinen gelişme, diğeri “Darwin Kuramı” denen evrim düşüncesidir. Birincisi, üzerinde yaşadığımız gezegeni evrenin merkezi olmaktan çıkardığı ikincisi, insanı tüm diğer canlılar gibi doğanın bir parçası, evrim sürecinin bir ürünü saydığı için teolojiye ters düşmüştür.

Gerçekten bilim adamı, çalışmasında başkasının buyruğuna girmektense, yok olmayı göze alan kişidir.Szent – Györgi

“Evren var olduğu sürece aranıp bulunacak gerçekler de mutlaka olacaktır
” yaklaşımıyla gerçekleri bulma ve öğrenme adına yapılan özverili çalışmalar sonunda kazanılan bazı bilgileri özet olarak anımsatmak istiyorum: Gök cisimlerinden, gazlardan ve tozlardan oluşan evren süper kümelerin, süper kümeler kümelerin, kümeler gökadaların (galaksilerin) birleşmesinden meydana gelir. Evrende yaklaşık olarak 100 milyar gökada ve her birinde ortalama 100 milyar yıldız ve bir o kadar da gezegen olduğu belirtilmekte olup Gökadalar morfolojik yapılarına göre eliptik, sarmal ve düzensiz olarak adlandırılmaktadır.

Gökadalar, ya oluştuklarının hemen ardından çok hızlı bir şekilde yada tüm yaşamları boyunca kesintisiz bir şekilde gazlarını yıldızlara dönüştürerek evrim geçirirler. Nadiren tek kalan gökadalar genelde 30 ile 40 adedi bir araya gelerek kümeleri oluştururlar. Gökadaların arasındaki uzaklık, çaplarının 30 ile 50 katı kadardır. Dünyamızın da bir üyesi olduğu Güneş Sistemi ise yıldızlardan, yıldızlar arası toz ve gazlardan oluşan yaklaşık 100.000 ışık yılı ( 1 ışık yılı, ışığın 300.000 km/sn. hızla bir yılda kat ettiği mesafe ölçüsü olup yaklaşık 10 trilyon km.) çapındaki disk biçiminde dinamik bir gökada içindedir.

20. yüzyılın başlarına kadar “ Evrenin durağan bir yapıya sahip olduğu ve sonsuzdan beri süregeldiği ” şeklindeki bilim dünyasında genelde benimsenen görüş, günümüz teknolojileri sayesinde geliştirilen araştırma, gözlem ve hesaplamalar sonucunda “ Evrenin bir başlangıcı olduğu ve sürekli olarak genişlediği ” şekline dönüşmüştür. Rus fizikçi Alexander Friedmann ve Belçikalı evren bilimci Georges Lemaitre, 20. yüzyıl başlarında evrenin sürekli hareket halinde olduğunu ve genişlediğini teorik olarak hesapladılar. Amerikalı astronom Edwin Hubble ise 1929 yılında Wilson Dağı Gözlemevindeki 2,54 metrelik dev teleskopu yardımıyla yıldızların ve gökadaların sürekli birbirinden uzaklaştığını belirledi. Bilinen fizik kurallarına göre gözlemin yapıldığı noktaya doğru hareket eden ışıkların tayfı mor yöne doğru, bu noktadan uzaklaşan ışıkların tayfı da kızıl yöne doğru kayar. Hubble, gözlemleri esnasında yıldızların ışıklarında kızıla doğru bir kayma fark etmiştir. Sonuç itibariyle bugün için bilinen gerçek, yıldızların ve gökadaların sadece bizden değil, birbirinden de uzaklaşıyor olmalarıdır. Her şeyin sürekli olarak birbirinden uzaklaştığı bir evren ise sürekli “genişleyen” bir evren anlamına gelmektedir.

- Bizler, doğanın gizemlerini bilim ve akıl ile çözüyor, böylece doğa yasalarını öğreniyoruz. Bizi gerçeğe yönelten bilimsel yöntemleri akıl ile değerlendirip, erdemlerle birleştirerek töresel bakımdan olgunlaşmamızı sağlıyoruz.

Gerçeği,”bir olgunun evrende her bakımdan var olduğunun adı” olarak ifade etmek olanaklıdır. Us da ki hakikat ise, evrendeki gerçeğin görünümüdür.

Her türlü gizemci (mistik) ve doğaötesi (metafizik) görüşlere karşı olan bilimsel düşünme doğada olup biten olayları, doğaüstü kuvvetlerin varlığını tasarlayarak değil, gene doğal olaylara başvurarak açıklamaya gider.

 

İnsanlık, uzun geçmişinde, aynı amaçlar için mitoloji, din ve metafizik gibi bilim dışı yollarla da evreni anlama çabalarını sürdürmüş ancak bu çabaların hiçbiri başarılı olamamış, bilimsel yöntemlerin sağladığı güvenilir bilgiye ve olguları açıklama gücüne erişmemiştir.

Evren’in gerçeklerinin ne olduğu, nerede olduğu konusu, uzun yüzyıllar boyu düşünürleri ilgilendirmiştir. İlk İon düşünürleri gerçekleri doğada aramışlar, ancak bilimin henüz emekleme döneminde sadece us yardımı ile yapılan bu arama yalnızca düşünsel ve kurgusal olmaktan öteye gidememiştir.

Bilimsel bilginin yetersizliği, bilimsel yöntemin az bilinmesi nedeniyle insanoğlu zaman, zaman nesnel gerçekliği bulabilmek, bilebilmek için “magic” dediğimiz büyüye bile meyleder olmuştur.

Bir başka düşünür grubu -genellikle din bilimciler¬ – ise işin kolayına kaçarak evrendeki tüm gerçeklerin Kutsal Kitaplarda var olduğunu öne sürmüşlerdir. Daha da ileri gidilerek Kutsal Kitap sözcüklerinin zahiri (görünen, görünürdeki, yapmacık) anlamlar içerdiği, asıl içeriklerinin gerçek bilgi olduğu, o bilgilerin ise ancak özel kişiler tarafından okunacağı savlanmıştır. Kabala, Gnostisizm, Tasavvuf dediğimiz akımların ana amacı Evren’in Gerçeklerini ezoterik (içrek) yolla bulmaktır. Ne var ki gelişen bilimler ve insan usu, gerçeklerin, zahiri olsun batini olsun bu dinsel yöntemlerle bulunabileceğini yadsımaktadır. Raymond de Sebonde adlı İspanyol düşünürü, Papalık tarafından yasaklanan “Tekvin’e Göre Doğal Tanrıbilim” adlı yapıtında şöyle diyor: “- insanların elinden çıktığı kesin olan Kutsal Kitaplar yerine, Tanrı’nın ürünü olduğu için herkesin anlayabileceği Doğa denilen büyük yapıtı yeğlerim.”

Gerçek bilgiler yok edilemez ve çürütülemezler ama sınırlandırılırlar, eş deyişle geliştirilirler ve genişletilirler Örneğin: Newton fiziği Galile fiziğini, Einstein fiziği Newton fiziğini çürütmemiş, sadece sınırlandırmış, genişletmiştir. Benzer şekilde Lobaçevski Riemann geometrisi, Euklides geometrisini sadece sınırlandırmış ama ortadan kaldırmamıştır.

“ İnatla yürütülen çarpıtmanın gücü yadsınamaz ama bilim tarihi bu gücün hiçbir alanda uzun sürmediğini göstermektedir
.”

Charles DARWİN

Binlerce yıldır gözlediğimiz doğa olaylarında bir takım düzenlilikler fark etmekteyiz. Bunların zamanla belli sebep-sonuç ilişkileriyle ifade edilebileceğini anlayıp bunlara Doğa Yasası demişiz ve demekteyiz. Modern fen bilimleri çerçevesinde bu yasalar doğru değil, geçerli olarak nitelenir. Dahası, bunların birtakım gözlem ve/veya deneylerle geçerliliklerinin sınırlanabileceği önceden kabullenilir.

Evrende her şey doğar, gelişir ve ölür. Bugün yerlerinde duran kayalar bile çok önceleri orada değildiler, daha sonraları da orada olmayacaklar. Demek ki her şey sonludur, bu nedenle de görelidir, ancak göreli nesnelerin özdeksel yapısı sonsuza sürüp gidecektir.

Sonuç olarak “Bilimin bulduğu gerçekler bugün için saltık, yarın için göreli gerçeklerdir” diyebiliriz.

Gerçeği aramanın önemini vurgulayan düşünürler, şu yargıya varmaktalar: İnsanoğlu doğayı ve onun yasalarını tanıdığı, düşüncesinin hareketini dış dünyanın hareketine uydurduğu zaman gerçeğe ulaşır, nesnel gerçekliğin sadece yasalarını bilmekle kalmaz, bu yasalara uyarak nesnel dünyayı değiştirme yolunu da bulur ki, böylece özgürlük de bir anlam kazanmış olur. Zira, ancak doğanın zorunlu yasalarının bilinmesi ile, insanoğlu gerçek özgürlüğünü kazanabilir.

- Gerçeğin duygusal yönü, sanatı
- Gerçeğin düşünsel yönü, felsefeyi
- Gerçeğin pratik-nesnel yönü ise bilimi ve teknolojiyi yaratır
.

18.yüzyılın ünlü düşünürü Efrahim Lessing’in bu konudaki yaklaşımı hayli ilginçtir;

“- Şayet Tanrı karşıma dikilse ve bir elinde tüm gerçekleri tuttuğunu ve diğer elinde de gerçeklere götüren aracı (yöntemi) bulundurduğunu söyleyerek bana -seç bunlardan birisini – dese, büyük bir alçak gönüllükle ben O’na “

“ – Ey Tanrım, sen bana gerçeklere götüren aracı ver, diğer elinle tuttuğun gerçekleri kendine sakla” derdim.

Lessing’in bu sözleri, Tanrı’nın elindeki hazır gerçekleri almaktansa, gerçeği araştırıp bulmak ve ortaya koymak isteyen gerçek aydının usçu davranışını simgelemektedir.

Doğa bilimi,19.yüzyıl sonu ve 20.yüzyılın başında eski mekanik doğa anlayışını çürüten buluşlara tanıklık etti. Atomun parçalanmaz olduğu düşüncesi yıkıldı ve Charles Darwin’in Evrim Teorisi, doğada değişimin esas olduğunu ortaya çıkardı.

Aydınlanma düşünürleri, insanın aklı ile evreni anlayabileceğine dair bir anlayış geliştirmiştir. Doğa yasası aynı zamanda akıl yasasıdır. Aydınlanmanın bazı düşünürleri, doğada keşfedilen fiziksel yasaları var oluşun tamamına yaymak istediler. Buna göre doğa yasaları, evrenin bir parçası olan insan ve dolayısı ile toplumsal yaşama da uygulanabilirdi.

Ayrıca aydınlanmanın en büyük özelliklerinden biri de “ dinin dogmalarının reddedilmesi ve her şeyin doğa parantezine alınması ” olmuştur.

Böylece bu hareketin en büyük ilkesine ulaşılmıştır ki bu “ gerçeğin aranması” dır. Gerçeğin aranması kutsal kitaplar veya Aristoteles gibi, doğrulukları peşin olarak ve sınanmadan kabul edilmiş kaynakların incelenmesi yoluyla değil, doğanın gözlemi yoluyla olmalıdır. Çünkü doğanın yasaları bir üst iradenin ürünü olarak anlaşılmaz ve gizemli nitelikte olmayıp, matematik kurallara boyun eğen ve her zaman aynı olan kurallardır. M.Ö. 399 yılında idam edilen Atinalı filozof Sokrat’ın ifadesine göre “- Evrende tesadüfe tesadüf edilmez ”. Toplumun düşünsel ve töresel eğitimi yolunda çalışanların en büyüğü olan Sokrat, yetmiş yaşında iken dinsizlik ve gençlerin ahlakını bozma suçlarıyla yargılanmış ve tutuklanmıştır.

Somut bir Tanrı tanımayan Sokrat, savunmasında şunları söylemiştir:
“DIŞ SES Gerçeği aramaktan vazgeçmem koşulu ile özgür bırakılacağımı söylüyorsunuz. Size şöyle derim: teşekkür ederim Atinalılar. Fakat ben sizlere değil, beni bu görevle yükümlü kılmış olduğuna inandığım Tanrıya itaat edeceğim. Öz varlığım ve gücüm yettiği sürece felsefe ile uğraşmaktan vazgeçmeyeceğim. Önüme çıkan herkese ruhunu yalnız ün ve servete kaptırıp bilgelik ve gerçek ile öz varlığını yetkinleştirmekten uzak yaşamaktan utanmaz mısın demeye devam edeceğim. Ölümün nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum, belki iyi bir şeydir. Ondan da korkmam. Ama görevden kaçmanın kötü bir şey olduğunu biliyorum. İyi olması mümkün olan bir şeyi de, kötü bildiğim şeye tercih ederim.”

Evrendeki gerçeklere egemen olan doğa yasalarına bilimsel yöntemle ulaşma yolunda, evrimleşme sürecinde büyük çaba gösteren insan aklı yüzyıllar boyu öldürülmüştür. Bilimi durduranlar sunusunda, aklın karşılaştığı engeller ve bu yolda verilen kurbanlar detaylı açıklanmıştı. Ortaçağ karanlığını kaldıracak ve aklı cezaevinden çıkaracak olan Rönesans ve Reform hareketinin etkisiyle, insanlarda Hümanizm diyebileceğimiz belli bir ruh değişikliği olmuştur. Bu zihinsel değişikliğin yetiştirdiği rasyonalist filozof Montaigne, din adamlarının şiddet ve kaba güç siyasetine saldırarak bir yazısında “- insanın kendi kanıları uğrunda başka insanları yakarak öldürmesi, o kanılara yüksek bir değer vermemesi demektir ” diyerek, işkencecilerin bağnaz eylem ve yaklaşımlarını çürütmeye çalışmıştır.

1909’da İspanya’da laik okulları kuran Ferrer, kilisenin ve gerici akımların hileleriyle öldürüldü. Alman Prof. Strauss bilimsel eleştirileriyle kiliseyi kızdırdığı için hocalıktan atıldı.

Fransız Ernest Renan aynı nedenle Coilege de France kürsüsünden kovuldu. Alman Büchner üniversiteden çıkarıldı. Bu genel bir bakış çerçevesindeki tarihi süreçte akıl, bilim ve özgürlük savaşçılarının neler çektiğini dehşet ve nefretle görmekteyiz.

Bilimin gelişmesi kimi kültürel koşulların, özellikle doğayı anlama ve denetim altına almaya yönelik belli bir düşünce ortamının oluşmasına bağlı kalmıştır. Bu ortamın oluşmasına başlıca engelin geçmişte olduğu gibi bugün de teolojiden geldiği kolayca yadsınamaz. Modern bilim, teolojiye karşın bir gelişmedir. Teoloji dinsel metafiziktir evreni Tanrı kavramına dayanarak anlamlı kılma, açıklama girişimidir. Teolojik açıklamayı bir tek fırça vuruşuyla resim yapmaya benzetebiliriz. Tanrı kavramı öylesine geniş ve yüklü tutulmuştur ki açıklama kapsamı dışında kalan hiçbir olgu gösterilemez. Her şeyi bildiğini ve açıkladığını iddia eden Teoloji evrenin gerçeklerini açıklamada yetersiz kaldığı için bilim ortaya çıkmıştır. Nitekim, teoloji, ileri sürüldüğü gibi evrensel doğruları içeren bir bilim olsaydı, ona ters düşen yeni bir bilimin etkinlik kazanmasına olanak olabilir miydi?

Teolojinin özgür düşünceye, yeni arayış ve açılımlara karşı gösterdiği olumsuz tavrın kökeninde yatan nedir?

Kimi bilimsel buluşlar neden sert, acımasız tepkilerle karşılanmış ve yasaklanarak gözlerden uzak tutulmak istenmiştir?

İnsanları yanlışlardan korumak için mi?

Örneğin, bugün biri çıkıp suyun bayır aşağı akmadığını, buzun soğuk değil sıcak olduğunu, güneşin dünyayı değil, dünyanın güneşi aydınlattığını ileri sürse herkes gibi teologlar da gülüp geçmekle yetinir. Oysa, daha 300 yıl öncesine değin bunları söylemek teologların gözünde bağışlanmaz birer suçtu.

18. yüzyıl teologlarından John Wesley (1703-1791) daha da ileri giderek astronomideki yeni gelişmeleri bir tür dinsizlik saymıştır. Teolojiden gelen tepki, herkesin bildiği doğruların yadsınmasına değil, “ kutsal doğrular” diye zihinlere yüklenmiş birtakım dogmalara ya da metafiziksel öğretilere ters düşen bilimsel buluşlara yönelik olmuştur. Zira teolojik öğretilerin kuşku, irdeleme ya da özgür tartışmaya dayanma gücü yoktur.

Bütün karşı koymalara ve bağnazca yaklaşımlara karşın insanlık kendi evrimine koşut olarak, her çağda doğa kitabını gittikçe artan bir hızla okumayı başarmış iken, akılcı çalışmaların yönlendiricisi olan bilim, akıl ve bilgelik den oluşan “ olumlu akıl ” 2500 yıldan beri hep öldürülmüş olup, katilleri bugün bile yaşamaktadır.

Teizm’de akılcılık yerine nakilcilik vardır
.

Bilimsel uğraşın özünde sorgulamak varken, inanç ise doğası gereği sorgulamayı, eleştirel yaklaşımı, kuşkuyu (şüpheyi) reddeder.

Olumlu bilim ve akıl ilerledikçe Tanrı’ya insan nitelikleri vermenin, bir ilkel zihniyet örneği olduğu daha belirgin olarak ortaya çıkmıştır. Gökten inme buyruklar, insanların Adem ile Havva’dan üremeleri, her şeyin Tanrı buyruğu ile oluşması, evrenin ve onun gerçeklerinin doğa ötesi bir güç tarafından tasarımlandığı inançları, bilim ve akıl yoluyla çürütülmüştür. Kopernik, Galile, Newton ve çok daha sonra Darwin, kurdukları deneysel bilim yöntemleriyle dinsel inançları kökünden sarsınca, Evrenin Ulu Mimarına insan nitelikleri vermenin bilim ve akla ne kadar aykırı düştüğü iyice görüldü.

Tanrı’ya insan nitelikleri verilirse, ahiret gününe, orada yargılanmaya, ya ödüllenip cennete, yada cezalandırılıp cehenneme gidileceğine inanmak gerekir. Bunu bilim ve akıl ile bağdaştırma olanağı yoktur.

Bunun ahlak üzerindeki önemli ve kötü etkilerini İngiliz düşünürü Anthoney Shaftesbury şöyle açıklamaktadır: “ – cennet ve cehennem inançlarının telkin ettiği bencil umut ve korku, ahlakı bozmaktadır. Oysa insanların düşünü ve eylemleri için tek değerli etken, erdemin kendi güzelliğidir. Umut ve korku ile yapılan iyilikte erdemin bir zerresinin bulunabileceğini iddia etmek, bilim ve akıldan pay almamak demektir.”

Gökler, biz ölümlülerin gözleri önünde serilmiş açık bir kitaptır doğa bu kitabı satır, satır yazmıştır. Bizler her yüzyılda bu kitaptan ancak bir satır çözebilmekle bütün bir yapıtı okudum, bildim sanırız.”

Bir başka deyişle: “ Gökler, insanların önüne konmuş açık bir kitaptır. Doğa, bu kitabı gözlerimizin önüne sermektedir. Geçen her yüzyıl, bu kitaptan ancak bir satır çözümlemiş olmakla beraber, bütün yapıtı anlamış olduğunu sanır.

Hiçbir put yapmayacaksınız. Tapınmak için ne resim, ne heykel, ne de süslü taşlar dikeceksiniz. Putlaştırılmış olan her şeyin, insanların kuruntusundan doğduğunu bilecek ve onun önünde eğilmeyeceksiniz. Gözlerinizi gökyüzüne çevirip Ay’ı, Güneş’i ve bütün yıldızları gördüğünüz vakit, onlara tapınma duygusuna kapılmayacaksınız.”

Jean Bruller Vercors “ You Shall Know Them (1953) adlı yapıtında şöyle diyor: “ İnsanın bütün sorunları, ne olduğumuzu bilmemekten ve ne olacağımıza karar verememekten kaynaklanır. ”

Darwin’in “ Türlerin Kökeni ” adlı kitabından sonra şiddetlenen tartışmalar günümüzde de devam etmektedir.

Genetik eğilimler aşılabilir, tutkular tersine çevrilebilir, ya da yeniden yönlendirilebilir ve ahlak değiştirilebilir.

Doğa yasaları mutlak düşünce ürünü olmayıp, doğadan okunabilenlerden süzülen, yanlışlanabilir olmaya açık özetlerdir

Bilimsel düşünce ve yöntemlerin gelişmesi, bilimin ilerleyişi her zaman olduğu gibi dinsel dogmaları derinden sarsmaktadır.

Dine akılcı bir temel bulma halen devam eden bir arayıştır. Katolik dünyasında
bugün bile etkisini sürdüren skolastik düşünce, Hıristiyanlığa böyle bir temel oluşturma çabasının ürünüdür. İslam dünyasında ise teolojik bağnazlık hiçbir zaman tümüyle kırılamamıştır. Son yıllarda Evrim Kuramına karşı Akıllı Tasarım adı altında sözde bilimsel bir olgu karşımıza çıkarılmaktadır.

Doğa, anlaşılmaz bir kaos değildir. Gerçeğin bütün görünümleri zorunlu ve karşılıklı bağlarla birbirlerine bağlı, birbirleriyle ilgilidir. Doğa Yasaları insan iradesinden bağımsız işler. Ancak Doğa Yasalarını öğrenen insan onların etkilerini hızlandırabilir, ya da topluma yararlı olacak şekilde yönlendirilebilir.
Bilimin her yeni bulgusu, insanı salt gerçeğe yaklaştırmaktadır.

Bu bağlamda insanın bilgisi de gerçeğin bütününü içermediğinden görecelidir ve evrim sürecinde, koşullara da bağlı olarak sürekli gelişir ve sonsuza kadar derinleşir. Böylece insan, tutsak edilmemiş yada tutsaklıktan kurtarılmış usunu özgürce kullanabildiği sürece, gerçeğin çeşitli yönleri daha fazla aydınlatılacaktır.

Metafizik anlayışta ise eskiyi koruyan dünya düzeni vardır.

Metafizik zorunlu olarak “ var olanı ”, eş deyişle “ eskiyi ” savunur. Bu yaklaşım ve benimseyişler sonucunda metafizik görüş bütün varlıkların tek varlık tarafından yaratıldığını ve bu yüzden de bütün varlıkların durgun bir aşamalar süresi ( hiyerarşi ) düzeni içinde bulunduğunu ileri sürer. Bu aşamalar sırası Tanrı tarafından belirlenmiştir. Asla bozulamaz. Bütün bu yaklaşımlardan ayrı olarak metafizik deyimi bir de, Varlık Bilimi (ontoloji) alanında kullanılır ki, gerek us gerek sezgi ile elde edilen saltığın bilgisi anlamını içerir. Bu saltık (mutlak), açık bir deyişle Tanrıdan başka bir şey değildir.

İnsan, usu ile doğaya egemen olmak ve onu değiştirmekle beraber, teknoloji yoluyla doğaya egemen olma süreci binlerce yıl boyunca, ama çok ağır bir tempo ile ilerlemiştir. Uzun yıllar boyunca çok ağır ilerleyen bu gelişmenin son 200 yıldan bu yana, özellikle de son 30 – 40 yıl içinde birden hızlanması, “ doğa bilimleriyle ” – “ tekniğin ” işbirliği etmesinden kaynaklanmaktadır.

Doğaya egemen olma tutkusu Bacon’la başlamış olup, çağımızda tarihi süreç içerisindeki ilkel toplumlarda aletlerin rastlantılarla bulunmasına karşılık bugün Doğa Bilimi, Bacon’un açtığı yolla planlı programlı çalışmalarıyla doğanın yapısını, bu yapının düzenini ve yasalarını kavramakla, doğanın güçlerini çözme olanağını bulmuştur.
Galile’nin 400 yıl önce söylediği “- doğanın kitabı matematik harflerle yazılmıştır, bu harfleri çözmek gerek ” sözü, gen haritasının bulunması ve gen şifrelerinin çözülmesiyle kesin olarak doğrulanmıştır.

Evren, dünya ve insan üzerine yapmaya çalıştığım incelemeler sonucunda insanoğlunun tek bir soydan gelerek, sosyal, fiziksel ve kültürel bazda bir
evrim yaşadığını ve bu evrimin de, evrenin yapısına bağlı olarak sonsuza değin gelişip değişerek devam edeceğini düşünüyorum. Doğal yapısı itibariyle insan öznel olduğu için çevreye uyumu nedeniyle, başlangıçta hayali olan düşsel gerçeğe sarılabilir. Bu bağlamda, tasarımlarımızı doğanın gerçeklerine uygun kılmalıyız.

Gerçekler evrendedir. Bilinçte oluşan olgulardır. Bilinen gerçekler ve bulunacak yeni gerçekler evreni oluşturmaktadır. İnsan usunu tutsaklıktan kurtarıp bilimsel bilgiye ve evrime yöneltmek istediğinden bizler de usumuzu, düşüncelerimizi tutsaklıktan kurtarmalı, gerçekleri özgür düşüncemizle bulmalıyız.

İnanmak ise, bilimsel bilgiye güvenmenin dışında metafizik bir önermenin doğruluğuna kanaat getirmektir. Bir inanç sisteminin doğruluğunu kabul etmek, sadece bireyin iradesine bağlı bir seçimdir. Bu seçimin gerekçesi subjektif (öznel, soyut) olup, objektif (nesnel, somut) hale getirilemez, tartışılamaz yada akla uygun olup olmadıklarına bakılamaz. Bir inanç sisteminin doğruluğunu ölçme kriteri, ona inanan kimselerin öz varlığı, özgür düşünebilme yetisi ve kabul ettikleri yaşam biçimleri olabilir. Sistemin akla daha yakın olması bir avantaj değildir aydın Din Adamı ve akıl dini diye bir kavramı öne sürmek çelişkiden başka bir şey değildir. Zira Aydın aydındır, Din Adamı ise sorgulamaksızın metafizik öğretiyi yansıtır.

Kendi evrimine koşut olarak Doğa Kitabını her çağda gittikçe artan bir hızla okumayı başaran insanlık, bu yaşamsal işlevini elbette ki sürdürecek ve evrenin gerçeklerini arayıp bulmaya devam edecektir.

Unutmamalıyız ki yerinde duranlar ve geldikleri noktada sahip olduklarıyla yetinenler, özgürlüklerini yitirenlerdir.

“ Aydın insanlık tam ve kesin olmadığı için hep gelişen ve evrimsel doğrultuda ilerleyen hedefi, ulaşmayı umduğu gerçeklerdir. Yanılsamalardan arınmak için konulan bu hedef, gerçekler aydınlandıkça yeni karanlıklara odaklanır. Her değişmez sayılan yargı bir dogma, her ulaşılan aydınlık bir aşamadır.

Sorgulamak, bilimsel yöntemle yanıt aramak, bulduklarını aklının süzgecinden geçirip benimsemek ve her bulduğunu yeniden sorgulayabilmek, durağanlık yerine gelişim içeren etkin bir yaklaşımdır. Gelişim, bilimsel bilgiyi artırmanın yanında kişinin yetkinleşme yolunu da açar “

“ Ben kendi adıma bilimin bittiği yerde değil, başladığı yerde olmaya çaba göstereceğim. Bilimin bittiği yerde bırakın tutucular, taassup yolunda kendini tutsak edenler ve kendini özgür hissetmeyenler yer alsın.


“ İnsan bir şeyi bilince, bildiğinde ısrar etmelidir. Bir şeyi bilmeyince, bilmediğini itiraf etmelidir. İşte asıl bilgi budur. ”

- KONFÜÇYÜS -


Kaynak


1) Ekrem Işılay, Doğanın Kitabı Konferansından alıntı.