Kutsal Kitaplar, İnançlar – II

( Stoacılığın Kutsal Kitapları I – V )

 

 “ Din kavramı çok ilginçtir. Kökeni bilgisizlik yüzünden ayrı düşenlerin bir araya getirilmesi anlamında bir kavramdır. Halbuki asıl amaç onları bir araya getirmek, onları uyandırarak ayrı olmadıklarını göstermektir. “

( OSHO – Bir doğu bilgeliği )

 

I. Kitap
Rusticus’tan: karakterimi düzeltip geliştirmem gerektiğini kendimi sofizm tutkusuna kaptırmamayı, soyut sorunlar üzerine incelemeler yazmamayı, ahkam kesen nutuklar atmamayı.
Beni kışkırtan ve incitenlere kin gütmemeyi ve bana yeniden yaklaşmak istediklerinde, onlarla barışmaya hazır olmayı özenle ve dikkatle okuma alışkanlığını, yüzeysel bir izlenimle yetinmemeyi, kim olursa olsun gevezelerle hemen aynı görüşü paylaşmaya hazır olmamayı bana kendi kopyasını ödünç vererek Epiktetos’un notlarını tanıma fırsatı sağlamış olmasını.
Apollonius’tan: ahlaksal özgürlüğü, hiçbir şeyi rastlantıya bırakmamayı mantık dışında bir an bile olsa başka hiçbir şeye bel bağlamamayı en şiddetli acılarda, bir evladın yitirilmesinde, uzun süren hastalıklarda bile hep aynı kalmayı onda, aynı insanın hem enerjik, hem de gevşek olabildiğinin canlı bir örneğini görmüş olmayı.
Sextus’tan: başkalarının iyiliğini istemeyi örnek bir aile babası olmayı doğaya uygun yaşama kavramını yapmacık olmayan ağırbaşlılığı arkadaş çevresinde sakınımlı ve özenli davranmayı bilgisiz ve fikirleri bilimsel dayanaktan yoksun olanlara hoşgörü göstermeyi.
Hiçbir zaman öfke yada başka duyguların en küçük bir belirtisini bile göstermemeyi, ama aynı zamanda hem duygularını belli etmemeyi, hem sevgi dolu olmayı gösterişe kaçmadan övmeye hazır olmayı ve böbürlenmeksizin engin bir kültüre sâhip olmayı.
Maximus’tan: Cömertliğe, bağışlamaya, açıklığa eğilimli olmayı zorla doğru yolda tutulan biri değil, doğruluktan ayrılmayan bir insan olduğu izlenimi vermeyi hiç kimsenin onun tarafından küçümsendiğini yada kendisinin ondan üstün olduğunu sanmamasına, ne de onun zayıf olduğunu düşünmesine yol açacak biçimde davranmamayı.
Babamdan: ölçülülüğü, inceden inceye düşünüp taşındıktan sonra alınan kararlarda direnmeyi şan şeref sayılan şeylere aldırmamayı işini sevmeyi ve işinde sebat göstermeyi ortak yarara katkıda bulunabilecek durumdaki kimselere kulak verme eğiliminde olmayı herkesi yan tutmaksızın, ödüllendirme isteğini nerede ciddi, nerede bağışlayıcı olmak gerektiğini ayırt edebilme yeteneğini oğlancılığın yasaklanmasını başkalarına karşı anlayışlı olmayı, dostlara, ne pahasına olursa olsun şölenlerine katılmama yada yolculukta ona eşlik etmeme özgürlüğünü bağışlamayı.
Dostlarına özen göstermeyi, onları sıkmamayı, ne de onlara düşkünlük göstermeyi her durumda kendi kendine yetmeyi ve dinginliği. İleriye bakmayı, her şeyi, en önemsiz ayrıntıları bile düzenlemeyi, ama bunu gösterişsizce yapmayı.
Hiçbir zaman kaba, katı ya da sert olmadı, ne de “ter döktü!” denebilecek biriydi, tersine, tüm eylemleri tek, tek düşünülmüştü dingince, düzenli, sağlam, tutarlı bir biçimde. Sokrates için söylenen tam da ona uyardı: birçoklarının karşı koymak için fazla zayıf, kendilerini bırakmak içinse aşırı düşkünlük gösterdikleri bir şeyin tadına varmak kadar onsuz yapabilme yeteneğine de sahipti.
Düşünceler in sistemli bir biçimde düzenlenmiş tek kitabı olan I. Kitapta, Marcus Aurelius, etik ve felsefi gelişimine katkısı olan insanlara (tanrılara da) duyduğu gönül borcunu dile getiriyor.


II. Kitap

Gran ırmağı kıyısında Quadi topraklarında yazıldı.
Nasıl bir evrenin parçası, dünyayı yöneten hangi varlığın türemesi olduğunun sana ödünç verilen zamanın sanırlılığının, onu zihninin sislerini dağıtmak için kullanmadıkça, bu sınırlı zamanın yok olup gideceğinin, senin de yok olup gideceğinin ve o zamanın bir daha eline geçmiyeceğinin bilincine varmanın vakti geldi, geçiyor.
Yapmakta olduğun şeyi gerçek bir Roma’lıya ve gerçek bir insana yaraşır biçimde, azimle, gösterişten uzak, titiz bir ciddilik, özen, özgürlük ve doğrulukla yapmaya çalış kendini tüm öteki uğraşlardan kurtar her edimi, yaşamının en son edimiymiş gibi yaparsan, bunu başarırsın her türlü hafiflikten sakınarak, mantığın kuralından sapmaksızın, ikiyüzlülükten, bencillikten, yazgının sana getirdiği her şeyden hoşnutsuzluk duymaktan kaçınarak. Dingin ve dindar bir yaşam sürmek için ne denli az şeyin gerektiğini göreceksin çünkü tanrılar bu ilkelere uyan birisinden artık başka hiçbir şey istemeyeceklerdir.
Ama sakınman gereken bir şey daha var: her kim yaşam yorgunuysa, her atılımını ve her düşüncesini yöneltecek bir amaçtan yoksunsa, bir eyleme giriştiğinde aptallıklar yapar.
Her zaman, o anda yaşamı terk edecekmişsin gibi davranmalı, konuşmalı ve düşünmelisin. Ama insanları terk etmek, eğer tanrılar varsa, korkulacak bir şey değildir çünkü onlar senin kötü bir şeye karışmanı istemezler.

Evrensel doğa, güç ya da yetenekten yoksun olduğu için, iyi ile kötünün ayrım gözetmeksizin iyi insanların da, kötü insanların da başına gelmesine izin vermek gibi ciddi bir yanılgıya hiçbir zaman düşmezdi. Gerçekten de, ölüm ve yaşam, ün ve tanınmamışlık, acı ve haz, varsıllık ve yoksulluk, hiç ayrım gözetmeksizin iyilerin de kötülerin de başına gelir, çünkü bunlar, başlı başlarına, ne doğru ne de yanlıştırlar. Bu nedenle de, ne iyidirler, ne de kötü.
Üç bin yıl ya da bunun on katı bile yaşasan, hiç kimsenin yaşamakta olduğu yaşamdan başka bir yaşamı yitirmediğini, yitirmekte olduğu yaşamdan başka bir yaşam yaşamadığını aklından çıkarma bu nedenle en uzun yaşamın da, en kısa yaşamın da sonu aynı yere varır. Çünkü şimdiki zaman herkes için aynıdır, bu nedenle geçmekte olan da aynıdır bunun için de yitirilen, bir andan başka bir şey değildir. Aslında hiç kimse ne geçmişi ne de geleceği yitirir, çünkü sâhip olmadığı şeyi kim alabilir ondan?
Öyleyse şu iki şeyi unutma:
• Birincisi, ezelden beri her şey aynıdır ve hep aynı döngü yinelenir, bunun için yüz yada iki yüz yıl veya sonsuz bir zaman için aynı görünümü görmek hiç fark etmez
• İkincisi, insan yaşlı da ölse genç de ölse ölünce aynı şeyi yitirir şimdiki zaman insanın yoksun kalabileceği biricik şeydir, çünkü sâhip olduğu biricik şeydir, hiç kimse sâhip olmadığı bir şeyi yitiremez.
Başına gelen herhangi bir şeye öfkelenmek evrenin doğasına aykırıdır çünkü o tek, tek bütün varlıkların özel doğalarını içinde barındırır.
Tek sözcükle, bedenimize ait olan her şey akan bir ırmaktır, ruhumuza ait olan her şey de salt düş ve yanılsamadır yaşamımız yabancı bir ülkede savaş zamanı ve yolculuktur, ölümden sonraki ünümüz ise unutuluştur.

 

III. Kitap
Hippokrates birçok hastalığı iyileştirdikten sonra, kendisi de hastalanıp öldü.
Kalde’li yıldızbilimciler birçok kişinin ölümüyle ilgili kehanette bulundular, sonra onlar da yazgıdan kaçamadılar.
Büyük İskender, Pompeius ve Gaius Caesar birçok kenti yerle bir ettiler, on binlerce atlı ve yayayı savaş alanında kılıçtan geçirdiler, ama gün geldi, onlar da bırakıp gittiler yaşamı.
Herakleitos, dünyanın nasıl ateş tarafından yok edileceği üstüne öylesine uzun, uzun tartıştıktan sonra, vücudu su topladı, bedenine inek pisliği sıvanmış olarak öldü.
Demokritos’u pireler öldürdü, Sokrates’i ise bambaşka bir pire türü. Bütün bunların anlamı nedir? Gemiye bindin, yolculuğu tamamladın, limana vardın: kıyıya çık. Başka bir yaşama doğru gidiyorsan, öte dünyada bile tanrılar eksik değil öte yandan artık hiçbir şey duymayacağına göre acıları ve hazları duymayacaksın ve ondan üstün olduğu ölçüde ona hizmet edenden çok daha aşağı olan bedenin kabuğuna hizmet etmeyeceksin: çünkü biri zihin ve koruyucu ruhtur, ötekiyse toprak ve çürümüşlük.
Öyleyse, rast gele ve boş şeylerin, özellikle de merak ve kötülüğün düşüncelerinin arasına girmesine izin vermemelisin sana ansızın “Şu anda ne düşünüyorsun?” diye soracak olurlarsa, hiç duraksamadan, açıkça “Şunu, şunu” diye yanıtlayabileceğin şeyleri düşünmelisin yalnızca. Öyle ki, içindeki her şeyin, yalın ve düzenli, haz yada zevk, rekabet, kıskançlık, kuşku ve insanın onları düşündüğünü itiraf etmesinin yüzünü kızartacağı bütün öteki şeyleri aklından geçirmeyi küçümseyen toplumsal bir varlığa yaraşır olduğu yanıtından açıkça anlaşılsın.
Hiçbir zaman istemine karşı, bencilce, düşüncesizce ya da gönülsüzce davranma birbirine karşıt nedenler sürüklemesin seni düşünceni allayıp pullayarak güzelleştirmeye çalışma. Fazla konuşmaktan, gereğinden fazla işe kalkışmaktan kaçın.
İnsan yaşamında adaletten, gerçekten, ılımlılıktan ve yüreklilikten-kısaca, davranışlarının usa uygun olmasını sağladığı için kendi kendinden ve seçim şansı olmaksızın sana verdiğinden ötürü yazgıdan memnun bir zihinden- diyeceğim, bundan daha iyi bir şey bulabilirsen, bütün yüreğinle ona yönel ve bulduğun bu en yüce iyilikten yararlan. Eğer hiçbir şey sana, dürtülerine egemen olan, içindeki koruyucu ruhtan daha değerli görünmüyorsa ve içgüdülerine egemen olmayı, düşüncelerini inceden inceye gözden geçirmeyi, Sokrates’in dediği gibi, kendini duyuların ayartıcılığından kurtarmayı ve tanrıların yetkesine boyun eğmeyi ve başkalarına özen göstermeyi başarmışsan bununla karşılaştırıldığında başka her şeyi önemsiz ve değersiz buluyorsan, içinde başka hiçbir şeye yer verme çünkü bir kez yolundan ayrılıp başka bir şeye yönelecek olursan, sana özgü ve gerçekten senin olan biricik şeye, artık dikkatin başka yöne çekilmeksizin en yüce saygıyı gösteremezsin. Çünkü insanın ussal ve toplumsal iyinin karşısına, örneğin, kalabalıktan gelen övgüler, mevki, varsıllık yada tensel hazlar gibi, farklı bir doğası olan şeyler koyması doğru değildir.
Öyleyse, derim ki, en iyi olanı yalın bir biçimde ve tam anlamıyla özgürce seç ve ona bağlan. “Ama iyi olan, yararlı olandır”. Eğer ussal bir yaratık olarak sana yararlı ise, seçimine sıkı, sıkı tutun ama sana yalnızca bir canlı varlık olarak yararlı ise, onu sına ve yargını büyüklük taslamadan sürdür dikkat edeceğin tek şey, seçimini sağlam bir dayanağa göre yapmaktır.
Günün birinde seni verdiğin sözü tutmamaya, onurunu kırmaya, bir başkasından nefret etmeye yada kuşku duymaya yada onu lanetlemeye, gerçek duygularını gizlemeye yâhut duvarların ve perdelerin arkasında kalması gereken şeyleri arzulamaya
zorlayabilecek hiçbir şeyi hiçbir zaman kendine yararlı sayma.
Beden, ruh, zihin: izlenimler bedene, dürtüler ruha, yargılar zihne aittir. İmgeler aracılığıyla izlenimler almak, hayvanlarla ortak yanımızdır dürtüler tarafından kuklalar gibi oradan oraya oynatılmak yabanıl hayvanlarla, doğaya karşı günah işleyen insanların, bir Phalaris’in ya da bir Neron’un bir özelliğidir.

IV. KİTAP
Sende hoşnutsuzluk uyandıran şey nedir? İnsanların kötülüğü mü? Şunları anımsa: ussal varlıklar birbirleri için doğmuşlardır hoşgörü adaletin bir parçasıdır insanlar istemeden kötülük yaparlar birbirleriyle savaşırlar, birbirlerinden kuşkulanır, nefret ederler, birbirlerini yaralarlar, en sonunda da ölür, toprağa dönüşürler. Bir düşün bunu ve artık yakınma!
Zihninde tuttuğun ve sık, sık başvurduğun ilkelere şu iki ilkeyi de ekle:
• Birincisi, dışsal şeyler zihnini etkilemez, her zaman onun dışında, devinimsiz kalırlar bütün tedirginlikler içimizdeki düşünceden kaynaklanır.
• İkincisi, şu anda gördüğün her şey çok kısa bir zamanda değişime uğrayacak, artık var olmayacaktır. Senin kendinin de böyle ne çok değişikliğe tanık olduğunu sürekli olarak düşün. Evren değişimdir yaşamsa kanı.”
Doğum gibi ölüm de doğanın bir gizemidir: aynı öğelerin birleşip ayrışması. Öyleyse, bunda utanç duyulacak bir şey yoktur, çünkü ussal yaratıkların ne doğasına, ne de yapısına aykırıdır bu. Çok kısa bir süre içinde sen de onlar da ölmüş olacaksınız, bir süre sonra da adınız bile kalmayacak sizden geriye.
Şu iki ilkeyi her zaman göz önünde tutmalısın: birincisi, yalnızca, hükümdar ya da yasa koyucu mantığının insanlığın iyiliği için buyurduğu şeye göre davran. İkincisi, sana doğruyu gösterecek ve dayanaksız bir düşünceden uzaklaştıracak birini bulursan, fikrini değiştir. Ancak bu yeni düşünce, her zaman, adalet ya da ortak çıkara yararlı olduğu inancına dayanmalıdır.
Bütünün bir parçası olarak geldin dünyaya. Seni üreten şeyin içinde yok olacaksın yada, daha doğrusu, bir değişim süreci aracılığıyla yaratıcı usa döneceksin yeniden. Aynı sunağın üstüne saçılmış birçok tütsü taneciği: biri daha önce düşmüş, öteki daha sonra ama arada hiçbir fark yok.
Ölümünden sonra ün kazanmayı tutkuyla isteyen kişi onu anımsayacak kimselerin her birinin çok geçmeden, sırası gelince öleceğini, onların ardından gelenlerin de başına aynı şeyin geleceğini, anısının, sürekli olarak bu kişilerin birinden öbürüne geçerken, sırayla bir yanıp bir sönerek sonunda tam bir yok oluşa varacağını düşünmez. Senin anını saklayacak kişilerin ölümsüz olduklarını, bu nedenle senin ününün de ölümsüz olacağını varsayarak bile, bunun sana ne yararı var? Övgünün, bâzı pratik amaçlar dışında, ölülere hiç yararı olmadığını söylememe gerek var mı? Gerçekten de, doğanın sana bağışladığını şimdi yersizce önemsemiyorsun da, başkalarının senden sonra hakkında ne söyleyeceklerine takıyorsun zihnini.
Bir biçimde güzel olan her şey kendisi için güzeldir ve toplayabileceği övgülerden bağımsız olarak kendi içinde tamdır. Övgü, övülen nesneyi ne daha iyi kılar, ne daha kötü. Bunu günlük dilde herkesin güzel olduğunu söylediği şeyler için de söylüyorum, örneğin, maddi şeyler ve sanat yapıtları için. Çünkü gerçekten güzel olan şeyin başka bir şeye gereksinimi yoktur, yasa gibi, gerçek gibi, iyilik ya da alçakgönüllülük gibi. Bu şeylerin hangisi övüldüğü için güzeldir, ya da değeri küçümsendiği için değerini yitirir? Zümrüt, onu övmezlerse daha mı az güzel olur? Ya altına, fildişine, erguvana, lire, kılıca, çiçeğe, fidana ne diyelim?
İster kusursuzca düzenlenmiş, ister rast gele bir araya gelmiş olsun, evren gene de bir düzendir. Senin içinde belli bir düzen varken, bütünün içinde düzensizlik olabilir mi, özellikle bütün şeylerin birbirinden ayrı, ama gene de kaynaşmış, uyum içinde birbirine bağlanmış olduklarını düşününce?
Sonradan gelen, her zaman önceden gelene sıkı sıkıya bağlıdır çünkü burada söz konusu olan gereklilikten ötürü bir arada durmaya zorlanan bağımsız olguların basitçe sıralanması değil, mantıksal bir zincirlenmedir tıpkı varlıkların uyumlu bir biçimde eşgüdümlü oluşu gibi, olaylar da meydana geldiklerinde basit bir sıralanma değil, olağanüstü ve sıkı bir karşılıklı bağıntı gösterirler.
Herakleitos’un şu sözünü her zaman anımsa: “Toprağın ölümü suyun doğuşu suyun ölümü havanın doğuşu havanın ölümü ateşin doğuşudur ve bunun tersi.”
Yolunun nereye çıktığını unutan adamı da anımsa ve onun şu sözlerini: “İnsanlar, en kalıcı birlikteliği yaşadıkları şeyle uyuşmazlık içindedirler”, yâni evreni yöneten usla “her gün karşılaştıkları olayları kendilerine yabancı gibi görürler” “uykuda gibi davranmamalı, konuşmamalıyız” çünkü uykuda da deviniyormuşuz, konuşuyormuşuz gibi gelir bize “çocukların ana babalarına davrandıkları gibi de davranmamalıyız” yâni yalnızca bize ne öğretiliyorsa onu yapmamalıyız.
Bu adam şu adamın cenazesine katıldı, sonra sıra ona geldi, onun cenazesine katılan şu öteki adama da sıra geldi ve bütün bunlar çok kısa bir zaman içinde oldu! Asaca, insansal olan her şeyin gelgeç ve değersiz olduğunu her zaman düşün: dün bir balgam damlası, yarın bir mumya ya da bir avuç kül. Öyleyse şu anı doğayla uyum içinde geçir, sonra da yaşamını dinginlik içinde bitir, tıpkı bir kez olgunlaşınca toprağa düşen, böylece onu üreten toprağı kutsayan ve onu büyüten ağaca gönül borcu duyan zeytin tanesi gibi.
Ölümü küçümsemeye yardımcı olacak, basit ama gene de etkin bir yol, yaşama sıkı, sıkı tutunanları usundan geçirmektir. Vaktinden önce ölenlere göre daha fazla ne elde etmişlerdir? Onlar da toprağın altında yatıyorlar.
Her zaman en kısa yoldan git en kısası doğayı izleyen yoldur. Bu yol seni sonunda her şeyi en sağduyulu biçimde söylemeye ve yapmaya götürür. Çünkü böyle bir amaç seni dertlerden ve çatışmalardan, her türlü kaygıdan ve gösterişten kurtarır.

 

KAYNAKÇA


1. DÜŞÜNCELER-Marcus Aurelius
2. Yapı Kredi Yayınları: Cogito-133 (2. Baskı: Mart 2006)
3. Derleyenler Halit Yıldırım ve Şadan Karadeniz