Kutsal Kitaplar İnançlar – I

“Kitap: Ciltli veya ciltsiz olarak bir araya getirilmiş basılı veya yazılı kağıt yaprakların tümüdür.” diye tarif eder Türk Dil Kurumu sözlüğü.

 

Arapça da –ketebe- yazmak fiilinden türemiştir. Aramice ve İbranice – kıtabo-yazılı birkaç sahifenin birleştirilmiş olmasını ifade eder. Kitap matbaanın 15. yüzyılda icadıyla basılı olarak gözükmeye başlar. Bu yüzyıldan önce kitaplar elle yazılmış ( El yazması ) denen sahife topluluğuydu. Bu el yazmaları da iki dönem de incelenebilir.

Önceleri kil tabletler ve papirus ruloları, hayvan derileri kullanılır.
Sonraları el yazmaları kitaplar haline dönüşür.
Önceleri kitap yazmak kısıtlı olduğundan, sayıları da azdı. Bu nedenle yazılan sahifeler halk kitleleri huzurunda okunur veya gezgin kişiler tarafından duyurulur. Yine eski çağlar da, kitaplar tek başına sessizce okunmak yerine, topluca dinlenirdi.

Bu nedenledir ki dilimize kitapla ilgili – başka dillerde de muhtemeldir- birçok deyimler girmiştir.

Bunlardan bazıları

Adam kitabın ortasından konuştu
Kitabını sevdiğim
Kitabına uydurmak
Kara kitaba bakmak
Kitap gibi kadın, oku, oku bitmez ( argo)
Kitapsızın teki
Hesaba kitaba sığmaz
Kitapta yeri var mı?
Kitaba el basarım
Kitabına yandığım
Senin kitabın var mı?
Kitapsızın teki
Kitaba aykırı

Dinime, kitabıma
Kitap, mushaf çarpsın
Kitabi
Hesap kitap bilmez
Uzar gider.

 

Son olarak bir Elazığ ezgisinde

“… Kara erik çağala

Ye ki yaran sağala.

Hangi kitapta yazir,

Ben sevem eller ala. “

Bu kitaplarla ilgili serüvenimi devamında ki başlıklar altında incelemeyi ve paylaşmayı planlıyorum.

1. Staoculuk’ta ki düşünce yapısı ve 12 kitaplarının kısa içerikleri.
2. Kitabı yazılı kaynağı olamayan dinler. ( Doğanın kitabı)


Kitaplı dinler
1. Yahudilik ve kutsal kitapları
2. Hıristiyanlık ve kutsal kitap İncil
3. Müslümanlık ve kutsal kitap Kur’an

Zaten az okuyan bir toplumun bireyleriyiz. Ayrıca okuduklarımızı da gerçekten anlayabilme donanım ve yetisine sahip olduğumuz da kuşkulu. Çoğu zaman okuduğumuz her kitabı doğru şeyler yazmış gibi algılayabiliyoruz.

Halbuki her okuduğumuz kitaba kuşku ile yaklaşmamız gerekir.

Kur’an okumadan veya okuyup ta anlamadan İslam dini – inancı üzerine ahkam kesenler olduğu gibi.

Herhangi bir ideolojinin temel prensiplerini okumadan anlayamadan, sadece kulaktan dolma yarım, kırpıntı bilgilerle de ahkam kesenleri çok dinledik gördük.

Uğur Mumcunun tabiriyle “Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olunamaz.“

Kitaplar konsun da ne kadar bilgi sahibiyiz?

Bunu herkes kendince yorumlayacaktır.


”Önsöz

Honeste vivere (Dürüst yaşamak)

Alterum non laedere (Hiç kimseyi incitmemek)

Suum cuique tribuere1 (Herkese kendi hakkını vermek)”


DÜŞÜNCELER – Marcus Aurelius ( 1 )

Marcus Aurelius’un adı anıldığında, insan kaçınılmaz olarak, Platon’un ünlü sözünü anımsıyor: “Hükümdarlar filozof, filozoflar hükümdar olsaydı, kentlerin yüzü ışırdı.”

Tarih boyunca gelmiş geçmiş tüm hükümdarlar arasında, belki de çok azı Marcus Aurelius gibi, hem filozof, hem hükümdardı. Belki de Marcus Aurelius, hükümdar olduktan sonra filozof olmaya kalkışsaydı, kolay kolay gerçekleştiremezdi bunu. Marcus Aurelius filozof olmasaydı da, Roma’nın en ünlü, en başarılı imparatorlarından biri olur muydu? Bu soruyu yanıtlamak güç-belki de gereksiz-görünüyor.

Sık sık, uzun süreler Roma’dan ayrı kaldı. Ön Asya’da, Suriye’de, Mısır’da, Yunanistan’da, savaşın sürdüğü Tuna yakasındaki ülkelerde, Avusturya’da, Moravya’da, Yunanistan’da görüyoruz onu. Marcus’un Düşünceler inin büyük bir bölümü bu ülkelerde yazılmıştır bu bölümlerin kimilerinin-örneğin II. Kitabın-başında, “Gran ırmağı kıyısında Quadi topraklarında yazıldı” sözcükleri yer alıyor. Aynı biçimde, III. Kitabın başında da, “Carnuntum’da yazıldığı” belirtiliyor.

Eski Stoacılık
Stoacılığın MÖ 300’de Atina’da Kıbrıslı Zenon tarafından kurulduğu kabul edilir. Eski İyonya felsefesinin, özellikle de Herakleitos’un etkisindeki Stoacılığın tümtanrıcı ve maddeci dünya görüşünün temelinde, güç ve gerilim fikrî yatar. Gücün cisimden ayrılmaması onun cisimsel olduğunu gösterir. Bu güç, dünyanın ruhudur, Tanrıdır. Evrende her şey birbirine bağlıdır, dünya ruhuyla doludur, bu ruh ise hiçbiri yazgıdan kaçamayan şeylere can verir.

Zenon’a göre, erdem bütünlüğe ve dinginliğe ulaşmış bir zihin durumu olarak her zaman yararlı, erdemsizlik ise, parçaları arasında sağlam ilişkilerden yoksun, dolayısıyla huzursuz bir zihin durumu olarak her zaman zararlıdır. Bunların dışında her şey mutluluk açısından görecedir çünkü örneğin, sağlık da, zenginlik de hem iyiliğe, hem kötülüğe yarayabilir. Erdemli insan, mutlu olabilmenin bütün koşullarına sahiptir.

Dolayısıyla mutluluk, insanın doğma, yetişme ve yaşama koşullarına bağımlı değildir. Her insan doğal us yürütme yeteneğiyle iyi yaşama ulaşabilir. Değerlerinin doğruluğunun ya da yanlışlığının ölçüsü ise, kişinin duygusal denge ya da dengesizliğidir.

Korku, tutku, üzüntü gibi duygusal çalkantılar erdemsizliğin göstergeleridir çünkü güçsüz ve kendi içinde bölünmüş bir zihinden kaynaklanırlar. Oysa her zaman iyiye sâhip olan erdemli insan, dengeli ve dingindir sıradan insanları sarsan geçici olaylar onun erdemini etkilemez.

Erdemli insan, kendisinin ve başkalarının maddi koşullarını iyileştirmek için çalışır, ancak bu eylemlerinin değeri, dışarıdan bakıldığında görülen başarısıyla değil, yöneldiği amacın erdemliliğiyle ölçülür.

Bu ahlâk görüşüyle Stoacılık, Antikçağ’ın en etkili felsefe görüşlerinden biri oldu çünkü geleneksel ırk, toplumsal konum ve cinsiyet sınırlarını aşarak, ortak bir insanlık ülküsü geliştirdi. Aynı zamanda toplum için üyelerinin ahlaklılığına ve usa dayalı bir “doğal hukuk”un geliştirilmesine katkıda bulundu. Bu yüzden Stoacılık bütün Antikçağ boyunca MS 2. yüzyıla değin yandaş buldu.

Felsefeyi ilk kez, Mantık, Fizik (metafizik) ve Etik olmak üzere üç dala ayıran filozofun Zenon olduğu söylenir. Zenon metafiziği, Sokrates-öncesi doğa felsefesi

dizisinden oluşur. Her şeyi kapsayan ussal bir etken olan tanrısal bir ilke, bütün evrene biçim ve yön verir. İnsan zihni de tanrısal usun bir “parçası” olarak evreni kavrayabilir.

Ancak ölümünden sonra Stoa okulunun başına geçen Assos’lu Kleanthes, öğretiyi bütünüyle benimseyerek geliştirmiştir. Böylece, Stoacılık Zennon’dan, Epiktetos’a, Epiktetos’tan Marcus Aurelius’a dek, bölünmez bir bütün oluşturur. Stoacı ahlakın ana fikrî, yüce ‘iyi’nin, erdeme ulaşmak için gösterilen çabada bulunduğudur.

Erdemde ve kötülükte basamak yoktur bütün kötülükler birdir. Bilge kişi erdemi, dolayısıyla da mutluluğu elde etmiş kişidir. En yüce iyilik erdemdir. Erdem doğaya uygun olarak yaşamaktır. Doğaya uygun olarak yaşamaksa usa uygun olarak yaşamaktır. Erdem insanın kendi benliğinde uyum sağlamasıdır benzerleriyle, giderek tüm doğayla uyum içinde yaşamasıdır.

Zenon’a göre, mutlu olmak için erdem yeterlidir. Erdem tek başına eksiksiz bir mutluluğu sağlayabildiğine göre, erdem dışında hiçbir şey bir değer sayılamaz bu nedenle, sıradan insanların değer saydıkları şeyler, zenginlik, maddi zevkler, ün, saygınlık, sağlık, dahası yaşamın kendisi bile bilge için ilgisiz kalınacak şeylerdir.

Orta Stoa
Stoacılık MÖ 2. ve 1. yüzyıllarda, felsefe öğretilerini birbirine yaklaştırma çabası göstermiştir. Orta Stoa adıyla anılan bu dönem Stoacılığı, Platon ve Aristoteles felsefelerinden birçok düşünceler alıp bunları kendi öğretisiyle kaynaştırmış, bütünleştirmiştir. Böylece, Eski Stoa’nın (Zenon, Kleanthes, Khrysippos’un) ahlâk anlayışı daha ılımlı bir hale gelmiş, Stoacılığa duyulan kuramsal ilgi artmıştır.

Yeni Stoacılık yada Roma Stoacılığı
Roma, Stoacılığı önce Orta Stoa öğretisinin eklektik biçimiyle tanımıştı. Bu eklektizme karşı Roma’da doğan tepki bir yandan Eski Stoacılığın başlıca köklerinden biri olan kinizmin yeniden uyanması, giderek gezici kinik vaizlerin türemesi öte yandan da, Yeni Stoa ya da Roma Stoası denen bir akımın ortaya çıkması olmuştur bu akımın amacı, Eski Stoa öğretisini yeniden kurmaktı. Bu akımın başlıca temsilcileri Seneca, Epiktetos ve Marcus Aurelius’tur. Roma Stoacılığının bu üç büyük temsilcisinin ortak yanı, öğretinin ağırlık merkezine ahlakı yerleştirmeleri olmuştur.

Marcus Aurelius’un Stoacılığı’nın
metafiziğine, özellikle Herakleitos’un öğretisine dayanır. Buna göre, yalnızca maddi olan, cisimsel olan asıl gerçektir çünkü yalnız maddi olan varlık bir şey yapmaya ve bir şey yapılmaya elverişlidir bundan ötürü, evrenin ilkesi maddi bir şeydir. Bu ilke de bir etkin, bir de edilgin öğe içerir: devindiren “neden” (etken) ile devindirilen ilk madde (protohyle).

Klâsik Stoacılıkta evren, tanrısal olarak belirlenmiş bir olaylar Roma Stoacılığının üçüncü önemli temsilcisi Marcus Aurelius’un, Stoacı öğretilerin zamanla, başlangıçtaki gerek fiziksel gerekse mantıksal alandaki sistematik güçlerini büyük ölçüde yitiren, ahlaksal yanı gittikçe daha ağır basan bu öğretinin büyük ölçüde etkisi altında kalması doğaldı çünkü imparatorun hocaları ve dostları arasında, ona Epiktetos’u tanıtan Iunius Rusticus Apollonius Claudius Maximus ve Cinna Catulus gibi kimseler bulunuyordu.

Stoa felsefesinin dinsel yanı, en güçlü biçimde Marcus Aurelius’ta görülür. Seneca da, Marcus Aurelius da ruhun ölümsüzlüğüne inanırlar oysa Epiktetos ölümden sonraki bir yaşamın varlığını kabul etmez.

Marcus Aurelius’un imparator oluşu, görevinin yüksek sorumluluğunun bilincinde olmasını gerektiriyordu. Marcus Aurelius’un, bu “içebakışı” nedeniyle, Düşünceler adlı yapıtı kimilerince, “Kendime Bakışlar” diye de anılır. Kendi kendisiyle söyleşidir “Düşünceler” baştan sona. Kitap boyunca, Marcus Aurelius, kendi kendisine öğütler veriyor, uyarılarda bulunuyor.

Düşünceler’de, Marcus Aurelius’un, “ideâl” insan-olmak değilse de-olabilmek, olmak yolunda kendini geliştirme sürecini buluyoruz. Düşünceler de, Marcus Aurelius’un içsel yaşamını buluyoruz. Stoacı dünya görüşü açısından, evrende, doğaya, günlük olaylara, insanlara, insanın çeşitli hallerine, duygularına, tutkularına, insan ilişkilerine Stoacı bir görüngeden bakıyor Marcus Aurelius.

Bunlara Düşünceler’den alıntılarla örnekler verelim:

Evrenin birliği: Her şey birbirine bağlıdır, onları birbirine bağlayan bağ kutsaldır: hemen, hemen hiçbir şey insana yabancı değildir. Çünkü her şey birbirleriyle ilişkili olarak düzenlenmiş olup, birlikte evrenin düzenini oluştururlar. Var olan bütün şeylerden oluşan bir tek dünya vardır, onları kuşatan Tanrı tektir, öz tektir, yasa tektir, tüm düşünen varlıklarda ortak olan us tektir gerçek de tektir, eğer aynı türden olan ve aynı usu paylaşan tüm varlıkların yetkinliği doğruysa.”

Yaşam: “..her birimizin yalnızca şimdiki zamanda, bu kısacık anda yaşadığını unutma geri kalan günlerimiz ya çoktan geçip gitmiştir ya da bilinmeyen gelecektedir. Dolayısıyla her birimizin yaşamı kısadır…”

Ölüm: “..insan yaşlı da ölse genç de ölse, ölünce aynı şeyi yitirir: şimdiki zaman insanın yoksun kalabileceği biricik şeydir, çünkü sâhip olduğu biricik şeydir, hiç kimse sâhip olmadığı bir şeyi yitiremez.”

“Ölüm anında kendi kendine şöyle diyebiliyorsan, şu dünyadan çekip gitmek senin için daha kolay olacaktır: ‘Çok tuhaf bir yaşamı ardımda bırakıyorum uğrunda onca çaba harcadığım, onlar için onca
yakardığım, öylesine özen gösterdiğim arkadaşlarım bile, belki de, ölümümden ötürü bir anlamda ferahlayacaklarını umarak, çekip gitmemi istiyorlar.’ Öyleyse bu dünyada daha uzun yaşamak için neden var mı?

Ama bunun için, arkadaşlarından daha az sevgiyle ayrılmamalısın, tersine, kişiliğine uygun olarak, onlara dostluk, iyilik, sevecenlik göstermelisin.”

Zaman: Marcus Aurelius, zamanın hızla akışını: “insanın uçarken görüp gönül verdiği bir serçenin daha ona sevdalanır sevdalanmaz, kanat çırparak gözden yitip gidişine” benzetiyor.

Her şeyin sürekli bir akış içinde olması: Düşünceler in birçok yerinde karşılaştığımız, “akan ırmak, ya da “akan madde” imgesi, “panta rei” (her şey akar) diyen Herakleitos’tan esinlenmiş olsa gerek: “özümüz, artsız aralıksız bir akış”tır, diyor Marcus Aurelius.

“Kumulların üst üste yığılarak öncekileri gizlemeleri gibi, yaşamda da geçmişteki olayların, ardından gelenlerce hızla gizlenip yok olduklarını düşün…”

Değişim-dönüşüm: “Her şey dönüşür, sen de sürekli bir dönüşüm içindesin ve bir anlamda, sürekli bir çözülme içinde. Tüm evren de böyledir.”

Ünün geçiciliği: “En uzun süren ünler bile kısadır (…) kısa bir süre sonra ölmeye yazgılı bir zavallı ölümlüler kuşağından ötekine geçer onlar da.”

İnsan ilişkileri: Yaşamını bir imparator yalnızlığı içinde geçiren Marcus Aurelius, insan ilişkilerinin değerini derinden duyuyordu: “Bugüne dek, tanrılara, ana babana, kardeşine, karına, çocuklarına, öğretmenlerine, eğitmenlerine, arkadaşlarına, akrabalarına, hizmetçilerine nasıl davrandın? Şimdiye dek onların hepsine ‘hiç ‘hiç kimseye doğru olandan başka hiçbir kötü şey söyleme, hiçbir kötü şey yapma’ ilkesine uygun olarak mı davrandın?

Ne güzel şeyler gördüğünü, ne çok haz ve acıyı küçümsediğini, ne çok ün kazanma fırsatını dikkate almadığını, kaç vefasıza gönül borcu duyduğunu anımsa.”

İçine çekilme: “… İstediğin anda kendi içine çekilebilirsin çünkü insanın çekilebileceği hiçbir yer kendi içinden daha dingin, daha erinçli olamaz her şeyden önce de, içlerinde yalnızca düşünmenin bile kusursuz bir erinç verdiği ilkeleri varsa.

Bunca olumsuz, iç kapatıcı koşullarda, erdemi “biricik iyi” sayan, onu usla temellendiren bir felsefi öğretiyi benimseyip yaşam boyu onun ilkelerine bağlı kalan, “doğru” yaşamayı ilke, bilgeliği ideâl edinen, bu uğurda yılmadan çaba harcayan, sürekli olarak kendini denetleyen, kendi kendisiyle hesaplaşan bir filozof-imparatoru, yaklaşık iki bin yıl önce yaşamış Marcus Aurelius’u okumanın, kuşkusuz yalnızca yöneticilerde değil, tüm insanlarda, iyi, dürüst, ussal bir yaşam sürüp sürmediklerini irdeleme isteği uyandırabileceğini, onları günümüzde neredeyse sözlüklerden çıkarılmayı hak edecek bir anlam yoksulluğuna uğrayan, içi boş bir sözcüğe dönüşen “etik” kavramı üstünde düşündürebileceği umudunu taşıyorum.

 


KAYNAKÇA


1. DÜŞÜNCELER-Marcus Aurelius

2. Yapı Kredi Yayınları: Cogito-133 (2. Baskı: Mart 2006)

3. Derleyenler Halit Yıldırım ve Şadan Karadeniz