Kuran’daki Bazı Kavramların Tarihsel Kökenleri

İSLAM KAYNAKLARINA GÖRE HZ. İBRAHİM (A.S.)

Hz. İbrahim (as) M.Ö. 2000′li yılların başlarında yaşamış, üç göksel dinin ve bu dinlerin peygamberlerinin atası olarak kabul edilen peygamberdir. Doğduğu ve yaşadığı yerler hakkında üç dinin kitaplarında ve bilginlerin verdiği bilgilerde farklılıklar vardır. İslâmi kaynaklara göre Hz. İbrahim, Harran’da dünyaya gelmiş, sonra babası ile Babil’e gitmiştir. Harran, bilindiği gibi günümüzdeki Şanlıurfa ili sınırları içindedir.

Puta tapanlar arasında yaşamış olmasına rağmen hiçbir puta tapmadığı ve tek bir ilâhî gücün varlığına inanıyordu. Kur’an-ı Kerim’de adı en çok geçen peygamberdir. Putları nasıl kırdığı ve bu nedenle putlara tapanlarca ateşe atılmasına rağmen yanmadığı anlatılır. Hz. İbrahim, ateşe atılma olayından sonra putlara tapanlar ve onların başı olan Nemrut’un bulunduğu bölgeden ayrılır, eşi Sara ( Sarai), yeğeni Lût ve diğer adamlarıyla birlikte, önce Harran’a, ardından Ürdün ve Mısır’a gider, daha sonra da Filistin’e geçer.

Hz. İbrahim, ilerlemiş yaşına rağmen çocuğu olmayınca, Allah’a (cc) yalvarır, sâlih bir çocuk ister. Bir oğlu dünyaya gelir, sonra onun kurban edilmesi gerektiği bildirilir. Bunun bir sınama olduğu söylenir. Allah’a (cc) inanıyorsa oğlunu kurban edecektir. İsmail’i kurban etmeye hazırlanır. Sınamayı başarmıştır. Kurban edeceği oğlu yerine gönderilen koçu kurban eder. Ayrıca, bütün insanlar tarafından ebediyen anılmak üzere mükâfatlandırılır.

Kur’an-ı Kerim’de, Hz. İbrahim’in hayatından kesitler anlatılmış olmasına rağmen ölümü hakkında bilgi yoktur. İslâm âlimlerinin yazdığı kitaplarda belirtildiğine göre ölüm meleği, çok yaşlı bir kişi görünümünde geldiğinde, Hz. İbrahim ona yemek ikram eder. Meleğin, yemek yemeğe gücü yoktur. Hz. İbrahim O’na yaşını sorar. Kendisinden iki yaş büyük olduğunu öğrenir. Bunun üzerine O’nun durumuna düşmemek için Allah’tan canını almasını ister. Bu isteği kabul edilir. Ebedîyete göçtüğünde, kimi kaynaklara göre 175, kimilerine göre 200 yaşındadır.

Kur’an-ı Kerim’e göre Hz. İbrahim, Hz. Nuh’un soyundandır. İnananların babası ve Allah (c.c.) dostudur. O’nun emirlerine uymuştur. Oğlu ile birlikte Kâbe’yi inşa etmesi, kendisinin Müslüman olduğunun delili olarak kabul edilir. Çünkü Musevilikte ve Hıristiyanlıkta Kâbe kavramı yoktur.(1)

Halbuki Brahmani ( Brahimi ) inancında Brahman tapınaklarının ancak ve ancak Brahmanlar ( din adamları) tarafından inşa etmeleri ön şartı olduğu görülüyor. Kabe’nin Hz. İbrahim ve Hz. İsmail tarafından yapılması bu bağlamda ilginç bir benzerlik göstermiyor mu?

Hz. İbrahim ( Abraham), Hiram – Brahma kimdir?

Hintlilerin en kutsal bölgesinde bir çok kentin adı gaon ekiyle biter. İbranice’de gaon “dahi, din alimi” anlamına gelir. Ayrıca bu bölgede Yadava asillerin favori yeri Naşik vardı. İbranice’de Naşik “Asil Prens” anlamına gelir. Ayrıca Satana’ya yakın Kandeş (Kardeşi Habil’i öldüren Adem’in oğlu Kabil/ Kenan/Kain, Kenan Ülkesi) bulunmaktadır. Ayrıca Kodeş bölgesi de bulunur. kod ve kad “ilk”, “başlangıç” veya “Tanrı” anlamına gelen Sanskritçe kelimelerdir. İbranice’de kadeş Yahudi takviminde ayın ilk günüdür.

Dikkat ederseniz bütün bu isimler her iki dilde de benzeri anlam ve dini anlam taşımaktadırlar. Okurların bu konuyu özenle irdelemesini öneriyorum.

Hz. İbrahim, Tevrat’ta İbranice adı Avram daha sonra Abraham olarak anılır. Hz. Nuhun üç oğlu vardı, bunlar: Sam, Ham ve Yafet’tir. Hz. İbrahim Sam soyundandır yani Sami ırktandır. Babası Tarah’tır (Azer olarak da bilinir, İbranicesi Terah), kardeşi Haran ( Urfa Harran’ı anımsayalım) ve oğulları İsmail ve İsak’tır. Tevrat’ta göre Sara’nın oğlu İsak’ın ikiz oğullarından Yakub sonrada İsrail adını alır ve on iki oğullu İsrailoğullarının on iki kavmini oluşturur. Bunlardan onu ortadan kaybolur (günümüzdeki Yahudileri kendilerinin kalan iki kavmin torunları addederler), ancak son günlerde on iki kavim tekrar bir araya gelecek diye bir kehanet vardır. Hz. İbrahim’in Hacer’den (İbranicesi Hagar) oğlu Sara’nın kıskançlığı yüzünden Hacer ve İsmail Mekke’ye yerleşir ve Arapların soyunun ondan geldiği kabul edilir. Aşağıdaki bilgiler oldukça şaşırtıcı bilgilerdir, ama bunları doğrulayacak başka araştırmalar da var. Anlaşılan hemen, hemen bütün dinlerin ortak bir kaynağı var.

Yahudiler Tarihi ” Kitabında, Yahudi tarihçi ve ilahiyatçı Flavius Josephus (M.S. 37 – 100), Yunan filozof Aristo’nun “..bu Yahudiler Hint Filozoflardan gelmedirler, Hintliler onlara Kalani derler.”

Soli’li Clearchus şöyle yazmıştır: “Yahudiler menşei Hint Filozoflardır. Filozoflara Hindistan’da Kalanilar ve Suriye’de Yahudiler denilir. Başkentlerin adı çok zor telaffuz edilir, ona “Jerusalem” (Küdüs) denilir.

Godfrey Higgins “Anacalysis” kitabında (Cilt I, sayfa 400) şöyle yazar. (3)

“Seleucus Nicator tarafından İsa’dan üç yüz yıl önce Hindistan’a gönderilen ve yazdıkları gün geçtikçe doğrulanan Megasthenes şöyle diyor: Yahudiler Kalani adında bir Hint kavim veya mezhepti…”

Martin Haug, Ph.D., “The Sacred Language, Writings, and Religions of the Parsis”, (Zerdüşt/Mecüsi; “Farsilerin Kutsal Dil, Yazı ve Dinleri”- sayfa 16) kitabında şöyle yazar: (4)

“Magiler (Zerdüşt ve Mazda rahipleri) dini kitaplarını gökten indirdiği inanılan Abraham’a (Hz. İbrahim) atfederler.”

Çok ilginçtir ki Hindu tanrı Brahma ve eşi Saraisvati ve Yahudi Abraham (Avram) ve eşi Sarai arasında tesadüfün ötesinde bazı dikkat edici benzerlikleri vardır. Bütün Hindistan’da Brahma inancına ait sadece bir mabet olmasına karşın bu inanç yelpazesi Hindistan’ın üçüncü en büyüğüdür, hatta ana kaynağıdır diyebiliriz. Kendi inançlarına Brahimi derler. Hz. İbrahim a.s. inacına da İbrahimi denmesi ne büyük benzerliltir?

Ayrıca Sur Kralı Hiram ile Hz. Süleyman’nın mabedini yapan Hiram ustayıda dikkate almak gerkmez mi?

(Not; Yahudi inancında İbrahim’in kurban etmeye götürdüğü oğlu İsmail değil İshak’tır.)

İSRA SURESİ VE AKLA GELEN SORULAR

 

“ Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

Ayet 1: Bir kısım ayetlerimizi kendisine göstermek için, kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren O (Allah C.C.) yücedir. Gerçekten O, işitendir, görendir. …”

Mescid-i Aksa

Mescid-i Aksa;, kutsal sayılan mekânlardan biri. Ömer’in halifeliği döneminde küçük bir mescit olarak ortaya çıkan yapı, Emeviler döneminde büyütülmüş ve genişletilmiş. 705 yılında ise tamamlanmıştır. Bununla birlikte daha sonra çeşitli sebeplerden dolayı birkaç kez yıkılan mescit baştan inşa edilmiştir. Bugünkü yapı, mescit 1033 yılında bir deprem sebebiyle yıkılınca Fatimiler tarafından yaptırılan yapıdır; yine de yapıya yüzyıllar boyu farklı hükümdarların altında birçok eklemeler ve değişiklikler yapılmıştır. Kur’an’da geçen isra olayının burada olduğuna inanılır. Diğer adı Harem-üş-şerif’dir (Al-Haram al-Qudsi al-Sharif).

Mescid-i Aksa, Kudüs şehrinde bulunan Müslümanların ilk kıblesidir. Türkçede “En Uzaktaki Mescit” anlamına gelir. “Beyt-i Makdis” veya “Beyt-i Mukaddes” adı da verilir.

Yapımına Hz. Davud tarafından başlatıldığı ve oğlu Hz. Süleyman tarafından tamamlandığı rivayet edilir. Mescid-i Haram’dan sonra yapılan en eski ikinci mescittir. Her ikisi de Yahudilerce kral kabul edilen Hz. Davud (King David), Hz. Süleyman (King Solomon) inşa ettikleri ise her ne hikmetse İslam mescidi oluyor. Bu çok ilginç bir montaj ve yorumdur.

Kur’an’a göre, Hz. Muhammed (a.s) Recep ayının 27. gecesinde önce Mescid-i Harâm’dan alınarak Mescid-i Aksa’ya Burak ile götürüldü (İsrâ Suresi).

• Altın kubbeli olan ve Mescidüs Sahra olarak da anılan Kubbetüs Sahra ile karıştırılmamalıdır.

 

• Gayrimüslimlerin Mescid-i Aksa’ya adım atmaları yasaktır.

Mescid-i Haram

Mescid-i Haram; Kâbe’nin de içinde bulunduğu alanı çevreleyen büyük mescide Mescid-i Haram denilmektedir. Hürmetli Mescid anlamına gelen bu ifade Kur’an’da 16 ayette ismi geçmektedir.

Mescid-i Haram’ın ortasında bulunan Kâbe’nin doğu köşesine işaret taşı olarak farklı renk ve özelliğe sahip olan siyah taş anlamına gelen Hacer-ül Esved yerleştirilmiş ve gümüş bir çerçeveyle çevrilmiştir. Bu taşın Hz. İbrahim’den günümüze kadar gelen bir hatıra olduğu kabul edilir. Bu nedenle de tüm Müslümanlar için çok değerlidir.

Kâbe, İbrahim ve İsmail’den sonra birçok değişikliklere maruz kalmıştır. Çeşitli dönemlerde kısmen ya da bütünüyle yeniden inşa edilmiş ve günümüzdeki haline ulaşmıştır. Şu anda Kâbe, Mescid-i Haram ile birlikte toplam 361.000 metrekarelik bir alanı kapsamaktadır.

MİRAC

Miraç’ta anlatılan Hz. Muhammed’in (a.s) Cebrail (a.s) ile birlikte dolaştığı 7 gök katı şöyle anlatılır.

 

”Dünya semasına kadar geldik. Kapının açılmasını istedi.

” Gelen kim?” denildi.

” Cibril!” dedi. (…)

Derken kapı açıldı. Kapıdan geçince, orada Hz. Adem’i a.s. gördüm.(I)

-

Sonra Hz. Cebrail a.s. beni yükseltti ve ikinci semaya geldik. Kapıyı çaldı.

(…) Hz. Cebrail:

” Bunlar Hz. Yahya ve Hz. İsa’dır a.s, onlara selam ver!” dedi. (II)

-

Sonra Cebrail a.s. beni üçüncü semaya çıkardı. Kapıyı çaldı.

Kapı bize açıldı. İçeri girince Hz. Yusuf’la a.s. karşılaştık. (III)

-

Sonra Cebrail a.s. beni dördüncü semaya çıkardı. Kapıyı çaldı.

Kapı açıldı. İçeri girdiğimizde, Hz. İdris a.s. ile karsılaştık. (IV)

-

Sonra Hz. Cebrail a.s. beni yükseltti. Besinci semaya geldik. Kapıyı çaldı.

İçeri girince, Harun a.s. ile karsılaştık. (V)

-

Sonra Cebrail a.s. beni yükseltti ve altıncı semaya geldik. Kapıyı çaldı.

Hz. Musa a.s. ile karsılaştık. (VI)

-

Sonra Sidretü’l-Münteha’ya çıkarıldım. Bunun meyveleri (Yemen’in) Hecer testileri gibi iri idi, yaprakları da fil kulakları gibiydi. Cebrail a.s. bana:

” İşte bu Sidretü’l-Müntehâ’dır!” dedi.(VII)

(…)

Sonra bana, her günde elli vakit olmak üzere namaz farz kılındı, oradan geri döndüm. “ (5)

İslami kaynaklara göre Mirac sürecinde namaz farz kılınmıştır. Bunun belli bir anlatımı var ama burada ona değinmeyeceğim.

 

NAMAZIN TARİHSEL KÖKENİ

 

İslam’ın en önemli kavramlarından biri de ‘namaz’dır.

Dilimize Farsçadan geçmiştir.

Namaz’ın kökeni ise, İslam’a ait birçok kavram gibi farklı bir kültüre aittir. Hindular, bedenlerinde akan güneş enerjisini canlandırma amacıyla ‘Surya Namaskara’ tekniğini kullanırlar. Bu teknik, Hindu dini gibi çok eski zaman dilimlerinde dahi görülmektedir. Hinduizm’in ortaya çıkış tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte Hinduizme dair M.Ö. 3000li yıllara ait çeşitli kalıntıların varlığı ise bilinmektedir.

Bu bilgilere göre de dini ritüel olarak ‘namaz’ kavramının, Pers ( İran) toplumuna Hintlilerden geçtiğini söylemek, herhalde yanlış olmaz.

 

Sanskritçe ‘Surya’ Güneş, ‘Namaskara’ ise selamlama, bağlantı demektir. Surya Namaskara ise, Güneşle bağlantı anlamına gelir.

 

Hareketleri günümüz Sünni İslam inanç ritüeli ‘namaz’ hareketleri ile birebir olmasa da, çok benzerdir.

Zaten bir kültürden, diğer kültüre geçen her hangi bir ayin mutlaka bir şekilde deforme edilecektir. Bu durumun da unutulmaması gerekir.

 

İslam öncesi Arap toplumunun da namaz kıldığı bilinmektedir. Kökeninin ise Brahmanlardan geldiğini Hz. İbrahim’le a.s. ( Avram, Abraham, Brahma) olduğu genel kabul görür.

 

İslam dini ile bağlantılı olarak verebileceğimiz en önemli örnek Kuran’dır. Kuran’da eski Arap toplumunun namaz kıldığı yazılıdır.

 

Enfal–35. “Ve ma kane salatühüm ındel beyti illa mükaev ve tasdiyeh fe zukul azabe bi ma küntüm tekfürun.”

 

Meali; ‘Onların Kâbe’deki namazları, ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildir. Küfrünüzden dolayı azabı tadın!’

 

Arapça salât = namaz

 

Puta tapanların da günde 5 vakit namaz kıldığı biliniyor.

 

Bu namazlar sırayla;

 

Şaharit salât -sabah namazı

Musaf salât – öğle namazı

Minha salât – ikindi namazı

Neilat Şerarim salât – akşamüstü namazı

Maarib salât – akşam namazı (1)

 

Kuran’da 3 vakit namaz kılınması gerektiği belirtiliyor.

Günümüzde ise bu sayı Emevi dönemi uygulamalarıyla 5 vakte çıkmıştır.

Bu durum da, eski putperestlerin kıldığı namaz vaktine geri dönüldüğüne delil olabilir mi?

 

Aynı şekilde abdest de putperestlerde vardı. Bir Yahudi mezhebi olana Esenniler ( Hz. Meryem’inde ait olduğu mezheb) cünüp olunca boy abdesti alırlardı. (2)

 

Ayrıca ‘namaz’ ritüelinin isminin Arapçada Salât, Türkçemize ise kökenine daha yakın bir isim olarak (Namaskara) ‘namaz’ diye geçmesi, benim aklıma bazı sorular getiriyor. Türk kavimlerin, İslamiyetle tanışmadan ve kabul etmeden önce de namaz kavramıyla Farslar vasıtasıyla tanıştıkları ve bugünkü haliyle kullanmaya devam ettikleri de varsayılır. İslamiyeti kabul ettikten sonra ise ritüele devam etmekle beraber ismine her hangi bir değişiklik yapmadığını akla gelebilir.

 

YEDİ GÖK KAVRAMI

Şimdi 7 kat gök mevzusuna bir el atalım. Çünkü bazı Müslümanlar, 7 kat gök kavramını bir mucize olarak da yorumluyorlar. Bu 7 kat göğün atmosferin katları olduğunu savunuyorlar. Bu konunun tarihte nasıl yer aldığını ve aslında mucize olmaktan çok, İslam dinini nasıl yorumlandığına hep birlikte bir göz atalım.

 

Öncelikle 7 kat göğün, atmosferin katmanları olmadığını görmemiz gerekiyor.

 

Bunun için de ilk önce Kuran’ı incelememiz gerekir.

 

”2/29- O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra göğe yöneldi, onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi bilir.”

 

”41/12- Böylece Allah onları iki günde yedi gök olmak üzere yerine koydu. Her göğe kendi işini bildirdi. Biz en yakın göğü kandillerle süsledik ve koruduk. İşte bu çok güçlü ve her şeyi bilen Allah’ın takdiridir.”

 

”67/5- And olsun biz, en yakın göğü kandillerle donattık ve onları, şeytanlar için taşlamalar yaptık. Ve onlar için alevli ateş azabını hazırladık.”

 

”37/6- Gerçekten biz dünya göğünü (o yakın göğü) bir ziynetle, yıldızlarla süsledik.”

 

Yukarıdaki ayetleri incelediğimizde, kandillerin en yakın gökte olduğunu görüyoruz. Kandiller diye tanımlanan gök cisimleri ise yıldızlardır.

 

Yıldızlar atmosfer içinde olmadığı için, Müslümanların mucize olarak tanımladığı bu ayetler yeniden akıl süzgecinden geçirmek gerekir. Ayrıca atmosfer 7 kat değildir. Sıcaklığına göre X kat, kirlilik oranına göre Y kat, oksijen oranına göre Z kat olarak ayırmak yanlış olmaz.

 

Şimdi gelelim, Kuran’ın dünya tasvirine ve 7 kat göğün mitoloji de ne anlama geldiğine;

 

Aşağıdaki resim Yunanlı Anaximander’in uzayıdır ve aynı zamanda Kuran’ın uzayıdır.

 

Anaximender M.Ö.550 yılında yaşamıştır.

 

 

Anaximander’e göre, dünya basık bir silindir şeklinde, uzayın ortasında boşlukta duruyor, güneş ve ay ve yıldızlar etrafında dönüyor. Yıldızlar da güneş ve aydan yakın.

 

Yıldızlar yakın gökte asılı kandiller, onlardan uzakta kendi dairelerinde dolaşan ay ve güneş.

 

Kuran’ın anlatımına göre dünya düzdür.

 

Ayetlerin birinde, Zülkareyn’in “güneşin battığı yere gittiği”, sonra da “doğduğu yere gittiği” yazar. Ancak Dünyayı düz sanan biri güneşin battığı yere sonra da doğduğu yere gider. Kuranda hatta Güneşin kirli bir suya battığı yazar.

 

Ayrıca Kuran yıldızların, güneşin ve ayın tavanda asılı duran ve ışık saçan objeler olarak tanımlıyor. Ayı bir nur, Güneşi de bir lamba olarak yaratıldığını söylüyor. Yani Kuran’a göre üstümüzde bir tavan vardır, bu objelerde tavandan sarkarlar.

 

”79/28- Tavanını yükseltti, onu bir düzene koydu.”

 

”50/6- Artık üstlerindeki göğe bakmazlar mı ki, onu nasıl bina etmiş ve süslemişiz, onun hiç bir çatlağı yoktur.”

 

”22/65- Görmedin mi ki, Allah bütün yerdekileri ve emriyle denizlerde akıp giden gemileri hep sizin buyruğunuz altına verdi. Göğü de izni olmaksızın yere düşmekten o (koruyup havada) tutuyor. Şüphesiz Allah insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir.”

 

Evet, üstümüzdeki gök (tavan’ı) yükseltmiştir ve bu tavanda hiçbir çatlak dahi yoktur. Kendisi bu tavanın düşmemesi için tutuyormuş.

Zamanın insanları fark ettiler ki, tüm gök cisimleri aynı düzlem (Kuran yorumlayanlara göre bu düzlem tavandır) üzerinde durmuyor. Kuran’daki ve diğer mitolojilerdeki 7 gök kavramının ortaya konuş amacı budur. Tüm gök cisimlerinin aynı düzlem üzerinde durmamasını ise şu şekilde anlamışlardır; Güneş ve ay tutulmalarında bir gök cismi, bir diğerinin arkasına veya önüne geçer. Bu şekilde tüm gök cisimlerinin farklı göklerde olduğunu savunmuşlardır.

 

7 gök kavramının mitolojideki yerine devam edelim. Bu işlediklerimiz şu ana kadar sadece ön bilgiydi.

 

Anaksimender’den sonra insanlar astronomide büyük ilerlemeler kaydettiler. Önce gezegenler fark yıldızların, çok kuvvetli teleskoplarla bakılmadıkça birbirlerine göre hareket ettikleri görülmez. Bir bütün olarak dünyanın etrafında dönüyor gibi gözükürler. Eskilerin, yıldızları gökyüzüne asılı sanmaları boşuna değildir. Gezegenler ise, hareket ettiklerinden fark edil(di)irler. Daha Platon zamanında çıplak gözle, gökte dolaşan 5 cisim daha görülebilmişti: Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn. Yıldızların Ay ve Güneşten daha uzakta olması gerektiği de düşünülmüştü; tabii bir şey bildiklerinden değil, onları göğün tavanına asılı sandıklarındandır.

 

Ptoleme’nin evreni (M.S. 150)

 

 

İnsanlar gökte hareket eden 7 cismi tanrısallaştırmışlar, her gün birine tapmışlardır. 7 günlük hafta buradan gelir. Her güne de tanrılarının ismini vermişlerdir.

 

1. Pazar – Sunday – Dimanche (GÜNEŞ)

2. Pazartesi – Monday – Lundi (AY)

3. Salı – Tuesday – Mardi (TWIA kuzey ülkelerinin SAVAŞ tanrısı, MARS Akdenizin SAVAŞ tanrısı)

4. Çarşamba – Wednesday – Mercredi (WODEN kuzey ülkelerinin tanrısı, MERKÜR Akdenizin tanrısı)

5. Perşembe – Thursday – Jeudi (THOR kuzey ülkelerinin yıldırım tanrısı, akdenizin ZEUS’U) – JUPİTER

6. Cuma – Friday – Vendredi (FRIA kuzey ülkelerinin güzellik/aşk tanrıçası, VENÜS Akdenizin güzellik/aşk tanrıçası)

7. Cumartesi – Saturday – Samedi (SATÜRN). (alıntıdır)

Yedi sayısının kutsallığının, eski Babillilerin gökte saptadıkları yedi yıldızdan doğduğu sanılır.

 

Yedi kat gök, yedi kat yer, haftanın yedi güne bölünmesi, dünyanın yedi günde yaratılması inançları bu temele dayanır. Araplarda Seba olarak geçen yedi sayısı, Arap inançlarına göre birçok bakımdan kutsaldır.

 

Evet, yedi katlı gök hangi milletin inanışında varmış, ona bir göz atalım…

 

Göktürklerde kozmolojik bir anlam kazanmış; 7 iklim, 7 yıl, 7 gün, 7 gök kısrağı ( gökkuşağı) gibi.

 

Sümer’de: 7 dağ aşmak, 7 kapı geçmek, 7 kat gök, 7 tanrısal ışık, 7 ağaç gibi.

 

Mısırda; 7 ilim, yedi kapı, 7 basamak, baştaki 7 delik, 7 göksel ırmak gibi.

 

Ural-Altay kavimlerinde gök katları 7 dir.

-

Bu 7 gezegen bilgisi Kuran’da olmadığı gibi ayrıca yıldız- gezegen ayrımı da yoktur.

 

Ama kulaktan dolma söylentilerle, göğün 7 kat olduğu, katlarda çeşitli peygamberlerin yaşadığı aktarılmıştır.

 

SONUÇ:

Sizce bütün yukarıda ki bilgileri neden yazmış olabilirim?

En başta Isra Suresi ( bir başka isimle Beni İsrail Suresi ) ilk ayetinde ki meale göre Hz. Muhammed (SAV.) surede adı geçen simgesel gece yolculuğunu ( Burak adındaki kanatlı binek ile – burada Pegasus’u da anımsayalım !) Mesci-i Haram ile Mescid-i Aksa arasında yapmıştır.

Ancak Mescid-i Aksa’nın ilk yapımına, Halife Ömer ( halifelik dönemi 634 – 644 ) tarafında küçük bir mescid olarak yapılmaya başlandığı ve 705 yılında tamamlandığı da ayrı bir tarihi gerçektir.

Kura’nı Kerim ise 610 – 632 yılları arasında 23 yılda nazil olmuştur.

Isra Suresi’nin 621 yılında nazil olması kuvvetle muhtemeldir.

O halde Isra Suresi nazil olurken, Mescid-i Aksa daha mevcut değildir.

Olmayan bir mescide yapılan ( simgesel yolculuk da olsa ) kolayca anlaşılır değildir.

Bilenler bu konuyu nasıl açıklar veya yorumlarlar?

Eğer Kudüs’ün daha önceleri (bir on yıl kadar) Müslümanların da kıblesi olması edeniyle bu simgesel yolculuk öyle adlandırılmış ise o başkadır.

Kudüs’ün kıble olması da Hz. Süleyman’ın Mabedi ( tapınağı ) ile ilintili olmasın?

Kim bilir belki de KUTSAL HAÇ KİLİSESİ ( Hz. İsa’nın vaftiz edildiği Hıristiyanlarca çok kutsal olan kilise ) ile ilgili de olabilir (mi)?

Sorular, sorular, sorular!

 

Kaynakçalar:

 

1) Ahmed Cevdet Paşa, Peygamberler Tarihi

2) Hayrullah Örs, Musa Ve Yahudilik, s.399–405; Doç. Dr. Ali Osman Ateş, Asr-ı Saadette İslam; Şaban Kuzgun, Hz. İbrahim Ve Hanefilik, s.117; Epstein, Judaism, s.162

3) Godfrey Higgins “Anacalysis” kitabında (Cilt I, sayfa 400).

4) Martin Haug, Ph.D., “The Sacred Language, Writings, and Religions of the Parsis”, (Zerdüşt/Mecüsi; “Farsilerin Kutsal Dil, Yazı ve Dinleri”- sayfa 16)

5) İbn-i habib, Muhabber, s.319; Halebi

6) Mehmet Efe, Doktora tezi; Kur’an’da Ritüellerin Arka Planı

Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Temel İslami Bilimler (tefsir)

Tez Danışmanı; Prof. Dr. Salih Akdemir