Hz. Mevlana ve Mevlevilik

MURAT ŞAHİN

Mevlana 30 Eylül 1207 yılında bugünkü Afganistan sınırları içerisinde yer alan Belh şehrinde doğmuştur.

Mevlana 13. Yüzyılda yaşamıştır. 13. Yüzyıl, Orta Asya’da Moğol istilaları ile geçmişti ve yine bu yüzyılda Anadolu’da Anadolu Selçuklu Devleti hüküm sürmekteydi.
Alaaddin Keykubat ile yüzyılın başında parlak bir dönem yaşayan Anadolu Selçuklu Devleti, Gıyaseddin Keyhüsrev ile İzzetin Keykavus dönemleri ile yüzyılın sonuna doğru iyice zayıflar ve Anadolu Beylikleri dönemi başlar.Mevlana’nın asıl adı Muhammed Celaleddin’dir.

Mevlana ve Rumi, kendisine sonradan verilen isimlerdir.

Efendimiz manasına gelen Mevlana ismi ona, Konya’da ders vermeye başladığı tarihlerde verilmiştir. Bu isim yakın arkadaşı Şems-i Tebrizi ve oğlu Sultan Veled’den itibaren kullanılmış ve neredeyse gerçek adının unutulmasına yol açmıştır. Rumi ise Anadolulu demektir. Mevlana’nın, Rumi diye tanınması, geçmiş yüzyıllarda Diyar-ı Rum denilen Anadolu ülkesinin vilayeti olan Konya’da uzun müddet yaşamasından kaynaklanmaktadır.

Mevlana 30 Eylül 1207 yılında bugünkü Afganistan sınırları içerisinde yer alan Belh şehrinde doğmuştur.

Mevlana’nın babası Belh şehrinin ileri gelenlerinden, sağlığında “Bilginlerin Sultanı” yani “Sultan’ül Ulema” unvanını almış olan Bahaeddin Veled’ tir tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun’dur.

Sultan’ül-Ulema Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh’den ayrılmak zorunda kalmış, ailesi ve yakın dostları ile birlikte Belh’den ayrılarak önce Nişabur’a, oradan da Bağdat’a gitmiştir. Bağdat’tan sonra Kâbe’yi ziyarete gidip hacı olmuş ve dönüşte bir süre Şam’da kalmıştır.

Şam’dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Karaman’a gelerek burada Subaşı Emir Musa’nın yaptırdığı medreseye yerleştiler.

1222 yılında Karaman’a gelen Sultan’ül-Ulema ve ailesi burada 7 yıl kaldılar.

Anadolu Selçuklu Devleti’nin başında bu dönemde Alaadin Keykubat vardı ve Konya, devletin başşehriydi. Bilim ve sanata verilen önem ve hoşgörünün egemen olduğu Konya’da birçok bilim adamı ve sanatkâr özgürce çalışabilmekteydiler. Alaaddin Keykubad, Sultan’ül-Ulema Bahaeddin Veled’i Karaman’dan Konya’ya davet ederek Konya’ya yerleşmesini istedi.

Bahaeddin Veled Sultanın davetini kabul etti ve 1229 yılında ailesi ve dostları ile Konya’ya gelerek İplikçi Medresesi’ne yerleştiler.

Sultan’ül-Ulema 12 Ocak 1231 yılında Konya’da öldü.

Sultan’ül-Ulema öldükten sonra kendisine bağlı olanlar Mevlana’nın çevresinde toplandılar. Gerçekten de Mevlana büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi’nde büyük ilgi gören vaazlar veriyordu. Babasının ölümünden bir yıl sonra halifelerinden Tirmizli Seyyid Burhaneddin şeyhini ziyarete gelmişti. Ancak şeyhinin öldüğünü öğrenince oğlu Mevlana’nın eğitimiyle ilgilendi. Mevlana da dokuz yıl Seyyid Burhanettin’in hizmetinde bulundu ve onun yol göstermesiyle Halep ve Şam’a eğitime giderek ünlü bilginlerden dersler aldı.

Seyyid Burhaneddin 1240 yılında Kayseri’de ölünce Mevlana, cenaze için Kayseri’ye gitti ve onun kitaplarını alarak Konya’ya döndü.

Mevlana 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlana Şems’de “mutlak kemalin varlığını” , yüzünde de “Tanrı nurlarını” görmüştü.

Mevlana, her şeyden el çekip zamanının tümünü Şems’e ayırmaya başlayınca, etrafta bir takım söylentiler dolaşmaya ve halk da bundan rahatsızlık duymaya başladı. Halk tarafından çok sevilen, sayılan, vaazlarına büyük önem verilen Mevlana’nın tüm vaktini Şems’e ayırması, ortalıklarda gözükmemesi, vaaz vermekten vazgeçmesi herkeste bir hayal kırıklığına yol açmıştı. Hayal kırıklığı yavaş yavaş öfkeye dönüşmüş, bir süre sonra da öfke, eylem haline gelmişti. Şems sürekli halk tarafından tehdit ediliyor, gittiği her yerde aşağılanıp hakaretlere uğruyordu. Bunun üzerine Şems, 1246 yılının Şubat ayında ansızın ortadan kayboluverdi.

Halkın istediği olmuştu. Ancak bu sonuç Mevlana’nın tekrar eski haline dönmesini sağlamamıştı. Mevlana Şems’in hasretiyle yanıyor, kimse ile görüşmüyordu.

Halk ise iyice şaşkınlık içerisindeydi. Çünkü Şems’in gitmesiyle Mevlana’yı da kaybetmişlerdi. Bunun üzerine Mevlana’nın oğlu Sultan Veled, Şems’in peşinden Şam’a gönderildi. O da Şems’i, Mayıs 1247 de Konya’ya geri getirdi.

Barış dönemi kısa sürdü. Halk bu sefer Şems’i tamamen ortadan kaldıracak planların peşine düştü. Mevlana’nın oğlu Alaaddin Çelebi de bu işin içerisindeydi. Çünkü Mevlana, Alâeddin’in âşık olduğu evlatlığını Konya’ya ikinci gelişinde Şems’le evlendirmişti. Daha sonra hastalanan kadın ölünce, halk kadının kötü davranışlar sebebiyle öldüğünü bahane ederek Şems’e yüklenmenin dozunu arttırmaya başlamışlardı. Bütün bu olaylardan bıkan Şems, karısının ölümünden bir hafta sonra, 5 Aralık 1247 tarihinde kayboldu. Bir daha da kimse ondan haber alamadı.

Şems, ikinci kez kaybolunca, Mevlana yeniden yasa gömüldü ve bir süre sonra Şems’i aramak için Şam’a gitti. Ancak Şam dönüşünde Mevlanayı görenler büsbütün şaşırmışlardı. Çünkü Mevlana artık yas içerisinde değildi. Neyzenleri, kudümcüleri etrafına topluyor, sema ediyor, gazeller söylüyordu. Bu nasıl iş diye herkes birbirine soruyor ancak yine de çok sevdikleri Mevlana’ya uymaktan da vazgeçmiyorlardı.

Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkûbî ve Hüsameddin Çelebi, Şems’in yerini doldurmaya çalıştılar.

Mevlâna 17 Aralık 1273 Pazar günü Hakk’ ın rahmetine kavuştu.

Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah’ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen “Şeb-i Arûs” diyordu ve dostlarına ölümünün ardından yas tutmamalarını vasiyet ediyordu.

Mevlana’nın ölümünden sonra ona inanıp bağlananların sayıları arttıkça, Mevlana’nın oğlu Sultan Veled sema, zikir gibi törenleri belirli ve değişmez birtakım kurallar ile tanımlayarak Mevleviliğe bir tarikat özelliğini kazandırmıştır.

Mevleviliğin doğduğu 13. yüzyıl, gerek İslam dünyası, gerek Anadolu Selçukluları için bir sarsıntı ve çöküş çağıdır. Mevlevilik de böyle bir ortamda gelişmiş, Mevlana’nın çağını aşan sözleri, davranışları ve düşünceleri gelişip yayılmış ve geniş halk kitlelerince kabul görmüştür.

MEVLANA’NIN ESERLERİ

Mesnevi
Mevlana’nın başyapıtı Mesnevisidir.
Mesnevi klasik doğu edebiyatında, bir şiir tarzının adıdır. Edebiyatta aynı vezinde ve her beyiti kendi arasında ayrı ayrı kafiyeli nazım türüne Mesnevi adı verilmiştir. Uzun sürecek konular veya hikâyeler şiir yoluyla anlatılmak istendiğinde, kafiye kolaylığı nedeniyle mesnevi türü tercih edilirdi.

Mevlana Mesnevi’yi Hüsameddin Çelebi’nin isteği üzerine yazmıştır. Kâtibi Hüsameddin Çelebi’nin söylediğine göre, Mevlana, Mesnevi beyitlerini Meram’da gezerken, otururken, yürürken, hatta sema ederken söylermiş. Hüsameddin Çelebi de yazarmış.
Mesnevi’nin dili Farsça’dır. Halen Mevlana Müzesi’nde teşhirde bulunan 1278 tarihli, elde bulunulan en eski Mesnevi nüshasına göre beyit sayısı 25618 dır dır.

Divan-ı Kebir (Divan-ı Şems)
Mevlâna’nın çeşitli konularda söylediği şiirlerin tamamı bu divandadır. Divân-ı Kebir’in dili Farsça olmakla beraber, içinde Arapça, Türkçe ve Rumca şiire de yer verilmiştir.
Divân-ı Kebir 21 küçük divân (Bahir) ile rubâî divanının bir araya getirilmesi ile oluşmuştur. Divan-ı Kebir’in beyit sayısı 40.000′i aşmaktadır
Mevlâna Divan-ı Kebir’deki bazı şiirlerini Şems Mahlası ile yazdığı için bu divana Divan-ı Şems de denmektedir.

Mektubat
Mevlâna’nın başta Selçuklu hükümdarlarına ve devrin ileri gelenlerine nasihat için, kendisinden sorulan ve halli istenilen dini ve bilimsel konularda açıklayıcı bilgiler vermek için yazdığı 147 adet mektuptur.

Fîhi Mâ Fih
Fîhi Mâ Fih “Ne varsa içindedir” manasına gelmektedir. Bu eser Mevlâna’nın çeşitli meclislerde yaptığı sohbetleri içermektedir.

Mecâlis-i Seb’a (Yedi Meclis)
Mecâlis-i Seb’a adından da anlaşılacağı üzere Mevlâna’nın yedi meclisinin, yedi vaazının toplanmasından meydana gelmiştir.

MEVLEVİHANELER

Mevlevilerin toplanıp dua ettikleri, sema’da ve söyleşide bulundukları yerlere mevlevihane denirdi. Mevleviliğin ilkeleri, töreleri, musikisi burada öğretilirdi.

Mevlevihaneler iki büyük sınıfa ayrılmışlardı. Bunlar Asitaneler ve Tekkeler (Zaviyeler) dır dır.

Asitaneler çile çıkarılarak dede olunan okul niteliğindeki kuruluşlardı.

Tekkeler ise birer okul nitelindeydiler.

Her iki sınıftaki Mevlevihaneleri Şeyhler yönetirlerdi,

Tekkelerde, Şeyhten sonraki en büyük amir Aşçıbaşı denilen dedeydi (Ser-Tabbah). Aşçıbaşından sonra türbedar, neyzen başı, kudümzenbaşı, kazancı, semazenbaşı, baş dede ve meydancı dedeler gelirdi.

Asitanelerde ise Şeyh’in yardımcılığını Kazancı Dede yapardı.

Tekkeler, türbe, mescid, meydan, matbah (mutfak), semahane, mutribhane, çilehane, misafirhane ile şeyh dairesi ve dedelerin oturmasına ayrılmış odacıklardan oluşmuştu.

Matbah-ı Şeriflerde aynı zamanda tören yeri olarak kullanılan Meydan-ı Şerif denilen ayrı bir salon bulunurdu. Bu salonun mutfak kapısının karşına gelen yerinde Tekke’nin Şeyh’ine ait kırmızı bir post bulunurdu.

Mevlevihaneyi ancak dedelik aşamasına gelen dervişler açabilirlerdi. Bunun için de sadece dede olmak yetmez, dedeler arasında yetenekli ve seçkin olanlara şeyh unvanı ile birlikte herhangi bir kentte Mevlevihane açma görevi verilirdi.

Mevlevilikte çok büyük öneme sahip Konya Mevlevihanesinin yapısına bakarsak

Bu Mevlevihane dört yanı duvarlarla çevrili birçok yapıdan oluşmaktadır ve dört kapısı vardır.

Doğu Mevlana ile oğlu Sultan Veledin türbeleri ile semahane

Batı Çelebi Efendinin yardımcılarının hücreleri,

Kuzey Çelebi Efendi dairesi ve dedelerin oturdukları hücreler

Güney Büyük bir avlu, Meydan-ı Şerif isimli uzun ve geniş bir salon ile Matbah-ı şerif yani mutfak bulunurdu.

MEVLEVİLERDE AŞAMALAR (DERECELER)

Mevlevilikte üç sınıftan söz edebiliriz. Bunlar, dedeler, canlar ve muhiblerdir. Bu üç sınıfa girenlerin tümüne genel olarak derviş denirdi.
Muhibler bir şeyhe baş bağlayan, ondan izin alıp sikke tekbirleten, Mevleviliği benimsemiş kişilerdi. Sikke Mevlevilerin giydiği yüksek ve tepesi düz ve Mevlevilerce kutsal sayılan külaha verilen isimdir. Sikke tekbirletme ise tarikata giren kişiye sikke giydirilirken yapılan tören ve bu törende okunan duadır. Dua sonunda sikke öpülerek muhibin başına geçirilirdi. Muhibler için yol yöntem bakımından bir zorunluluk yoktu, sema öğrenmeleri isteğe bağlıydı.

Can ise Matbah-ı Şerif’te çile çıkarmakta olanlar dervişlere verilen isimdi. Çile asitanelerin birindeki Matbah-ı Şerifte 40’ar günlük 25 bölümden oluşan 1001 gün hizmet görmek ve bu esnada dedeler tarafından eğitilmek anlamında kullanılmaktadır. Bu 1001 günlük süre zarfında Can, Matbah-ı Şerif de yatar ve buradan dışarıya çıkmazdı. Eğer çıkarsa çileyi kırmış sayılır ve 1001 günlük çile yeniden başlardı.
Canlar gördükleri hizmetlere göre ayakçı, kandilci, meydancı gibi adlar alırlardı

Dedeler ise, asitanelerin birindeki Matbah-ı Şerifte biraz önce bahsettiğimiz 1001 günlük çilesini tamamlamış ve özel bir törenle dedelik sanını almış kişilerdi

Dedeler arasında yetenekli olup kendini gösteren ayrıca mesneviyi açıklayabilecek bilgiye sahip bulunanlara Şeyh unvanı ile herhangi bir kentte Mevlevihane açma görevi verilirdi

Konya dergâhı şeyhine Çelebi Efendi denirdi ve Çelebi Efendi Şeyhlik verebilme yetkisine sahipti.

Çelebi Efendilik makamına geçecekler önce Manisa Mevlevihanesine atanarak Osmanlı veliahtları ile tanışıklık kurmaları sağlanırdı

Konya mevlevihanesinde Çelebi Efendiden sonra Çelebi Vekili gelirdi, ondan sonra tüm tekkelerde olduğu gibi tekke şeyhinden sonra gelen en büyük amir olan Aşçıbaşı (ser tabbah) denilen dede gelirdi. Tekkenin gelir gider hesaplarını tutmak, dervişlerin yetişmelerini organize etmek, bu dedenin göreviydi.

Asitanelerde ikinci üst Aşçıbaşı Dede’nin yardımcısı olan Kazancı Dede, Üçüncü üst ise şeyhin yardımcılığını yapan, onun buyruklarını ileten Meydancı Dede idi.

Bazı büyük tekkelerde iç ve dış Meydancı Dede adları altında iki görevli bulunurdu.

MEVLEVİLİĞE GİRİŞ TÖRENİ

Mevlevi tarikatına girmek isteyen talip Mevlevi dergâhından bir dede aracılığı ile Meydancı Dede’yle tanıştırılırdı.

Taliple ilgili ilk soruşturma Meydancı Dede tarafından yapılır ve bu soruşturma olumlu sonuçlanırsa Meydancı Dede talibi çağırtır ve ona Mevleviliğin zorluğundan bahseder, çilenin zorluğunu anlatır ve kendisine birkaç gün süre vererek bunları düşünmesini ve halen Mevleviliğe girmek için istekli olup olmadığı konusunda kararını bildirmesini isterdi.

Talip birkaç gün sonra gelerek hala Mevleviliğe girmek istediğini bildirirse Meydancı Dede onu bir üst amiri olan Kazancı Dede ile tanıştırırdı. Kazancı Dede de aynı öğütleri talibe yineler ve yeniden düşünmesi için süre verirdi.
Bu süre içerisinde soruşturma her iki dede tarafından derinleştirilirdi.

Kişiliği bakımından olumlu bir kanı elde edilen talip üçüncü kez isteğinde direnip Mevleviğine girmek konusundaki ısrarını sürdürürsse bu kez mevlevihanede Şeyh’den sonraki en büyük amir olan Aşçıbaşı Dede’ye götürülür, o da çeşitli öğütlerde bulunduktan sonra talibe kabul edildiğini bildirerek, talibi Meydancı Dedeye teslim ederdi.

Meydancı Dede talibi doğruca meydan-ı şerif adlı salona götürür, abdest aldırttıktan sonra salonun dış kapısı yanına serilen ve “ ayak postu” denilen beyaz bir posta oturttururdu. Talibin başına arakıye denilen bir çeşit başlık, sırtına da resmi hırka giydirilirdi. Talip bu post üzerinde diz üstü üç gün üç gece oturmak ve uyumak zorundaydı. Talip bu üç gün içerisinde çevresini izlediği gibi Mevlevi hanede bulunanlar da bu süre içerisinde talibi inceleme şansına sahip olurlardı.

Bu üç gün sonunda talip yine isteğinde direnir ve tekkeye bağlı olanlar Aşçıbaşı Dedeye ve Şeyhe talip hakkında olumsuz bir görüş bildirmezlerse Meydancı Dede talipi Şeyhe götürürdü. Talipe son öğütler verilir, sikkesi tekbirlenir ve Matbah-ı Şerif’e gönderilirdi ve talip artık matbah canı sayılırdı.

MEVLEVİ TOPLANTILARI – SEMA

Mevlevilikte birçok tören bulunmaktadır. Bunlar arasında Sema, Kapıdan Geçme töreni, Bayram töreni, Cenaze töreni gibi törenleri sayabiliriz.

Bugün toplantımızdan sonra sema töreni izleyecek olmamız nedeniyle size sema’yı anlatacağım, böylece kardeşlerimin sema hakkında bilgi sahibi olarak gösteriyi daha bilinçli izleyebileceklerini düşünüyorum.

Sema manevi bir yolculuktur, bir dua’dır, bir ibadettir. İnsanın bütün maddi düşünceleri ve egosunu terk ederek, manen sevgi ve aşk ile Hakka, gerçeğe yücelmesi ve olgun bir insan olarak bütün yaratılmışlara hizmet için yeni bir anlayışla kulluğa dönüşüdür.

Mevlevi tarikatının zikir biçimine sema (ayin-i şerif) denmektedir. Sema sırasında ney, kudüm, rebap gibi sazları çalan bir saz topluluğu hazır bulunur. Bu topluluğa mutrib denir.

Sema için Mevleviler Mevlevi hanede toplanırlar, önce namaz kılınır sonra herkes yerini alarak semaya başlamak üzere Şeyh’ i beklemeye başlarlardı.

Mevleviler semada başlarına “ sikke “ üzerlerinde sema giysisi olan “ tennure “ , bellerinde “ elif lam “ denilen kuşak, sırtlarında derviş hırkası giyerlerdi.

Şeyh semahanenin kapısından meydana girer ve dervişleri “selamın aleyküm” diye selamlar, semazenbaşı da bu selama “ aleykümselâm “ diye karşılık verirdi.

Şeyh kırmızı postunun üzerine oturur, bundan sonrada diğer dervişler diz çöküp otururlar ve yer öperlerdi. Post birliği simgelemektedir.

Bundan sonra mutrip’den bir ayin han ayağa kalkıp rast makamında bir nat-ı şerif okurdu. Nat-ı Şerif, Hz. Muhammed’e methiyedir.

Ardın da neyzen başı neyle bir taksim yapardı. Ney Tanrının sesini, nefesini temsil eder.

Taksim bittikten sonra peşreve geçilir, şeyhle semazenler iki avuçlarını özdeş tempoyla ve sertçe yere vurarak (yerle görüşerek) ayağa kalkarlardı.

Şeyh postundan ortaya doğru bir iki adım yürür baş kesip selamlaşmadan sonra Şeyh semahane boyunca her adımda bir durarak ağır ağır yürümeye başlardı. Bu arada peşrev sürdürülür ve şeyhin adımlarına uyum sağlanırdı.

Bu şekilde semahane etrafında üç dairesel yürüyüş yapılırdı. Bu bölüm, bedende gizlenen, insanın gerçek varlığı olan can’ın can’a selamı anlamını taşımaktadır. Bu bölüme Sultan Veled devri denirdi.

Sultan Veled devriyle peşrev sonra erer, ayakta bir halka oluşturulur, şeyh halkanın ortasına gelip başkeserdi. Sonra postuna döner, semazenbaşı ve niyaz vaziyetine geçen diğer semazenlerle baş kesilirdi. Niyaz vaziyeti Allah’ın birliğine şahadeti temsil etmektedir.

Semazenler birer birer şeyhe doğru yürüyüp şeyh postu önünde baş keserek şeyhle görüştükten sonra posttan üç adım uzaklaşınca semaya başlarlardı. En son semazenbaşı da baş keserek semaya başlardı.

Semada her devinimin Tanrısal bir anlamı vardır

Çark atmak yani dönmek, Tanrıyı her yönde görmeyi ve her yönden nur almayı simgeler.

Ayak vurmak, nefsi ayaklar altında ezmek, onu yenmek demektir.

Kolları yana açmak olgunluğa yönelişi simgeler.

Semazenin başındaki sikke mezar taşını, sırtındaki hırka mezarını, tennuresi ise kefenini simgeler

Semazenlerin sağ elleri yukarıya, sol elleri aşağıya dönüktür. Bu Hak’tan alır halka saçarız, hiçbir şeyi kendimize mal etmeyiz. Görünüşte var olan, aracılık eden bir suretten başkası değiliz anlamını taşır

Mevlana sema için âşıkların bayramıdır demiştir.

Sema ayini besteleri dört selamdan oluşurdu. Her selamın bitiminde baş kesilir ve sema yeniden başlardı.
1.Selam: İnsanın bilgi yoluyla Allah’ı idrak etmesidir.
2.Selam: İnsan’ın yaratılışındaki büyüklüğü, muhteşemliği ve güzelliği gözlemleyerek Allahın kudreti karşısında hayranlık duymasıdır.
3.Selam: İnsan’ın hayranlık duygularının aşka dönüşüdür

4.Selam: Semazenin kulluğa dönüşüdür.

Dördüncü selamın bitiminden sonra mutrib susar, sema biter, semazenler yerlerine çekilir , “ yerle görüşüldükten “ sonra oturulurdu.

Bakara suresinin 115. ve 117 ayetlerinin okunmasından sonra sema töreni sona ererdi.

115 ayet şöyle demektedir

“Doğu da, batı da Allah’ındır. Ve her nereye dönerseniz dönün, Allah’ın yüzü oradadır. “

117 ayet ise şunları söylemektedir

“ Göklerin ve Yerin yaratıcısıdır O. Ve eğer bir şeye hükmederse OL! Der ve olur .”

MEVLEVİLİKTE SELAMLAŞMA

Mevlevi birbirlerini baş keserek selamlarlardı. Bu karşılaşmadan sonra karşılıklı olarak el öpüşürlerdi. Buna görüşme denirdi.
Baş kesmek, niyaz vaziyeti alarak beli hafifçe bükerek başı öne eğmekti.
Niyaz vaziyeti ise sağ kol üstte olmak üzere her iki kolu çaprazlama göğüs üzerinde birleştirmek ve sağ ayağın parmak uçlarıyla sol ayağın başparmağı üzerine basarak ayakta kımıldamadan durmaktı. Niyaz vaziyeti saygıyı ifade eder.

MEVLEVİLİKTE GİZLİLİK

Mevlevi tarikatına girmek isteyen talibin kişiliği ile ilgili soruşturmayı çeşitli aşamalarda Meydancı Dede ve Kazancı Dede gizli olarak yürütürlerdi.

Soruşturmaların dışında bazı törenler ve toplantılar vardı ki bunlara sadece belli aşamalardaki dervişler alınır ve buralarda konuşulanlar bir sır olarak saklanırdı.

Bu tür toplantılara bir örnek verirsek

Sema eğitimini tamamlayıp başarılı olan dervişler için bir tören düzenlenir (müptedi mukabelesi) ve bu törene ziyaretçi alınmazdı.

Matbah-ı Şerif’ e görevliler dışında kimsenin girmesi yasaktı. Tüm Mevleviler ancak belli günlerde buraya tören kılıkları ile girebilirlerdi.

Eğer tekkenin ayrı bir yemek salonu (somathane) yoksa Meydan-ı Şerif isimli salona ise yine görevliler dışında ancak yemek zamanı girilebilir ve yemek biter bitmez hemen terk edilirdi.
Bayram töreninden den sonra kurulan sohbet sofralarına sadece Şeyh ve üst aşamadaki dedeler ve canlar katılabilirdi. Muhibler ve ziyaretçiler alınmazdı.

Şeyh’in dervişlerle birlikte Matbah-ı Şerif’te yaptığı törensel “ sohbet toplantısı’na ” ancak belli aşamadaki dervişler alınır, diğerleri bu toplantıya katılamazlardı.

Sabah namazından sonra şeyh, dedeler ve canlar meydan-ı şerifte toplanır, Meydan sohbeti denilen bu toplantıda konuşulanlar bir sır olarak kalır ve muhibler bu toplantıya alınmazlardı.

MEVLEVİLİĞİN FELSEFESİ

Tasavvuf, kalbin dünya ile ilişkisini keserek Allah sevgisine bağlanmasıdır. Tasavvuf bir düşünüş ve inanış sistemidir. Tasavvufta evrenin sırları, hayatın anlamı, dünyaya geliş nedenimiz, ne olduğumuz, var olmanın sebebi, gerçek başlangıç ve sonumuzun ne olduğu araştırılır ve ortaya konmaya çalışılır.

Mevlana’nın tasavvufu hiç bir zaman bir bilgi sistemi ya da düşsel bir idealizm olmamıştır. Onun tasavvufu, aşk evreninde bir gelişmedir ki, toplumsal ve bireysel yaşama sınırsız bir ileri görüşlülük, tüm insanlar arasında birlik ve eşitliği amaçlayan sonsuz bir hoşgörü ve engin bir sevgi olarak yansır.

Düşüncelerini açıklarken, felsefesinden yararlandığı tasavvufa doldurulan yığınla terimi de kullanmaz. Gerek Mesnevi’ de gerekse Divan’ da, halkın kolaylıkla anlayacağı öyküler anlatır.

Mevlana fikir özgürlüğüne oldukça önem vermiş, sanatı mabede sokmuş, ibadetten saymıştır. Hayatın her anı şiir, musiki ve semadır. Her sanatın önü bilgidir. Mevlana insanları yaratılmışların en şereflisi kabul eder. Yaratılanı, Yaratanından ötürü sever ve kucaklar. Dil, din, mezhep, renk, millet farkı gözetmez.

Mevlana düşünceleriyle hümanist, moralist ve reformcu olarak görülür. Mevlana sürekli devinim ve gelişim yanlısı olduğu gibi, bilinçli bir davranışı ve uğraşı yaşamın özü olarak benimser. Yazgıya ve alınyazısına boyun eğmeyi, evrenin görkemli devinimi karşısında durgun ve eylemsiz durmaya yeğ tutmaz. İstekleri öldürmeyi değil, onları denetim altına alarak başkalarına zarar vermeyecek duruma getirmeyi amaçlar.

Mevlana, insanı sadece saygı duyulacak bir varlık olarak değil, insanı Tanrının en büyük yapıtı, üstelik Tanrı’dan bir parça olarak kabul eder. Mevlana her insanda büyük, küçük, Müslüman, Mecusi ayrımı gözetmeksizin Tanrı’yı görür, Tanrı katındaymışçasına secdeye kapanır.

Mevlana bir vahdet-i vücutçu dur. Vahdet-i vücut ( varlık birliği) (panteizm) iki görüşle ortaya çıkar. Biri “ ne varsa O’dur” diğeri “ ne varsa O’ndandır “ Evrende varlık olarak ne varsa hep O’nun kendisidir. Görülen tüm eşya, hep O’nun isimleri ve sıfatlarının görünmesinden oluşmaktadır. Gücü her yaratıkta ayrı ayrı belirmiştir. O’nun gücü ise kendisinden ayrılmaz. Eşyaya bakıldığında O’nun gücü görülür, kendisi bulunur. Evren, Tanrıdan başka bir şey değildir.

Mevlana Hak yoluna gidenlerin olgunlaşmaları için dört kural koymuştur. Aşk, musiki, sema ve zikir.

Mevlana felsefesinin temeli Tanrısal aşktır yani Tanrıya ulaşmaktır. Bu da bilim yoluyla değil, gönül ve aşk yoluyla olur.

Tasavvufu benimsemiş tarikatlarda başta gelen dış nitelikler “ zikir, sohbet, riyazet, sema ve kıyafettir”

Zikir Tanrının adlarının birini veya birkaçını sürekli yinelemektir.

Sohbet, dervişin şeyhince sürekli olarak eğitilmesidir

Riyazet, öz varlığın (nefsin) oruç, perhiz, inziva gibi yöntemlerle eğitilmesidir.

Sema dinsel bir danstır

Kıyafet ise tarikata bağlı olanların birbirlerini tanımaları için giyilen resmi giysilerdir.

Tasavvufta amaç Tanrıya ulaşmaktır. Her kişi yüz ve kılığı ile görünür. Ruh ve bedenden oluşmuş kişi, bedenine göre kişidir ama bedenden soyutlandığında ise Tanrıdır.

Kul, yazgısının ne yolda olduğunu bilemez. Kul akıl, düşünce ve ruh gibi temel dayanaklar aracılığı ile eylemlerinin yaratıcısıdır. Ancak kul kendiliğinden oluşan bu üç temel dayanağı kendi dileği ile seçememesi ve bunların yaratıcısının kendisi olmaması nedeniyle eylemlerinin de yaratıcısı olamaz.
Bilim, Tanrı’yı bilmek için seçilen bir yoldur. Bilginlik ise insanın özünde bulunan bir yetenektir.

Dinlere gelinde amaçları bakımında bir ve özdeştirler, Kuran Tanrı sözüdür ve bu nedenle Musa, İsa ve öbür peygamberler zamanında da Kuran vardır.

Gerçekte Aşk, Tanrı sevgisidir. Tanrı sevgisi, her yerde ve her nesnede vardır. Bir insan her nesneyi Tanrı için sever ve Tanrı için isterse ve bu aşk Tanrıya ulaşırsa, o insan er geç Tanrıyı içinde bulur. Aslında insan varlıklar arasında Tanrının niteliklerine sahip olan tek varlıktır. İnsan büyük bir evrendir, her şey insandadır. Çünkü insan Tanrının güzelliğini yansıtan bir aynadır

Tasavvufta insan, evrenin ruhudur, evren ise bir kalıptır. Bunun sonucunda sufiler kendilerini evrenin merkezi sayarlar… Sufiler salt varlığa ulaşmak için günlük olaylara sırt çevirerek, çevrelerinden el ayak çekerek ibadetlere ve öz varlıklarının isteklerini kırmaya yönelmişlerdir.
Mevlana ise bunun aksine yolumuz başından sonuna dek yaşam yoludur, huzurdur, barıştır, der.
Mevlana insandaki güzellikleri her şeyin üzerinde tutar, Mevlana kendini evrenin merkezi sayan bir sufi değildir, tasavvufu gerçeğe dönüştürmüş ve bu alanda bir reform yapmıştır. Mevlana ya göre kötülük, sevgiyle iyileşir. İnsan yanılgısız olamaz, yeter ki yanılgısını anlayıp pişman olsun. Mevlana kendini bilmeyi olgunluk sayar, bencilliği yerer, hoşgörülü olmayı öğütler, insancıl bir düşünceyle tüm kişileri doğruluğa iyiliğe ve kardeşliğe çağırır. Mevlana gerçek bilgiyi geçerli sayar, insanlığa yaralı bilimi yeğler.
Mevlevilik evrenin, doğanın, yeryüzünün ve yaşamın oluşunu, yaratılışını inceler. Ateş, su, hava ve toprağın gizini araştırır ve bu dört öğe dışındaki can denilen beşinci öğeyi, onun ölümsüzlüğünü, yok olamayacağını, sürekli olarak candan cana geçeceğini kabul eder. Mevlana ölümü sevgiliye (Tanrıya) kavuşma ve bir düğün gecesi (şeb-i arus) olarak kabul eder. İnsanın ölünce Tanrıdan bir parça olmayı sürdürdüğünü söyler

Mevlevilik Tanrı ile evrenin birliği görüşüne dayanır ve Tanrı yarattığı evrende görülür. Gerçek varlık tanrı’dır, Tanrı’dan başka varlık yoktur, Her şey Tanrı’dan gelir sonunda yine Tanrı’ya döner. İnsanda bulunan ruh geldiği yere kavuşabilmek için çırpınır durur, Kişiyi ruhun gizlerine ve gerçeğe ulaştıracak olan akıl değil Tanrı’ya karşı duyulan büyük özlem aşadır.

Kişi salt aşkla olgunlaşır ve Tanrısal gizleri kavrayabilir. Evrendeki tüm yaratıklar bu aşkla dönerler(sema ederler) , Tanrıyı anarlar( zikrederler). Kişi Tanrıyı gönlünde duyar ve gönlünü Tanrı Sevgiliye, aşkıyla doldurursa o’ndan başkasını göremez olur, her an Tanrıyla birlikte olduğunu sezer ve böylece Tanrının dile geldiği bir varlık olarak ortaya çıkar. İnsan Tanrıyı yansıtan bir varlık olduğu için insanı sevmek bir bakıma Tanrıyı sevmektir.

Mevleviliğin Temel İlkeleri üç bölümde toplanabilir. Bunlar

1.Mevlana yı pir tanımak ve yolundan ayrılmamak, Tanrıdan ve Hz Muhammedden sonra ona bağlanmak, Mesneviyi okumak

2. İçini arındırmak, bilim ve irfan sahibi olabilmek,

3.Alçakgönüllü, sabırlı, nazik, güler yüzlü olmak ve iyi ve güzel davranışlarıyla başkalarına örnek olarak insanlığa hizmet etmek

Müslümanlıkta ruhbaniyet yoktur, Tanrı ile kul arasına bir aracı konulmamıştır. Ancak çeşitli düşüncelerin ve dinlerin doğurduğu ortamda yönünü bulamayanların değer verdikleri kişilere duydukları güven ve inanç Pirlerin, Şeyhlerin, Mürşidlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Mevlana bu Pirlerden olmakla beraber bir tarikat kurmuş değildi. Mevlana ya inananlar ve onu örnek alanlar Mevleviliği kurmuşlardır.
Mevlana Tanrı korkusu yerine Tanrı aşkını ve Tanrıya duyulan bu aşkla kulu gerçek anlamda Tanrıya ulaştırmayı yani Tanrılaştırmayı önde tutmuştur(küp taş) .Her güzelliğin, her iyiliğin, her doğruluğun odak noktası insan olarak kabul edilmiştir.

Mevlana herhangi bir tarikata bağlı değildi. Kendi inancına bağlıydı, hiçbir dini küçümsemezdi, Mevlana’ya göre hangi dinden olursa olsun Tanrıya yönelen kişi Hak yoluna girmiş demekti. Amacı tüm dinleri Hak noktasında birleştirmekti ve bunun için akıl yolunu değil, aşkı seçmişti.

Mevlana ,” Tanrı bizim huyumuzu kendi huyuna uygun, kendine göre yarattı. Bizim niteliğimiz onun niteliğinden bir örnektir “ der.

Batı bilginleri Mevlana nın tüm dinleri birleştirmeyi ve tüm insanların ana bir yol üzerinde ve ulu ülküye doğru ilerlemelerini sağlamayı ilke edindiğini öne sürerler. Nitekim Mevlana nın cenaze törenine ona gönül veren herkesin katıldığı bir gerçektir

Mevlana ” seviyoruz, yaşamımızın iyiliği bu yüzden” “ inanıyoruz, yaşamımızın güzelliği bu yüzden” biz birleştirmek için geldik, ayırmak için değil” der

Mevlana “ gerçek âşıklar mezhep ve ulus anlayışından kurtulmuşlardır, onlar için mezhep ve ulus Tanrıdır “ Pergel gibi bir ayağımla şeriat üstünde sağlamca durarak, öteki ayağımla yetmiş iki ulusu dolaşıyorum “ der ve böylece evrensellik ve dinler konusundaki düşüncelerini açıkça belirtir.

Kaynakça: Ansiklopedik ve teolojik kaynaklar.