FARKLI BİR HRSİTİYANLIK TARİHİ

 

“ Bir tarihçi olayları gerçek dışı kaleme alırsa, diğerleri de sonsuza kadar bunu devam ettirir.”

 

 

 

(Karl Ludwig Michelet)

 

 

 

“ Tarihçi, olayları değiştirmeden aynen yansıtmalıdır. “

Voltaire

Acaba tarihi gerçekler diye bize sunulanlar gerçekten doğrular mı?

Bugün Ortodoks dini Çevreler (hem Hıristiyan hem de Yahudiler) bu yorumlara şiddetli tepki gösteriyorlar. Ama araştırmacılar da, açılan yeni yoldan yürümekte kararlılar. Bundan beş yıla yakın bir süre önce yayımlanan ‘Hiram Key’ adli kitabın yazarları Christopher Knight ve Robert Lomas da bu araştırıcıların en sansasyonel olanlarındandır. Her ikisi de teolog olan bu iki İngiliz, bütün tepkilere rağmen 6 yıl boyunca Hıristiyanlığın bilinmeyen tarihini incelediler, sorguladılar ve sonunda kendilerinin bile ummadıkları noktalara vardılar.

Hıristiyanlığın tarihi, belki de yeniden yazılmalıydı!

İki genç adamın araştırmasının en sürpriz yanı, Hz. İsa ile ilgili ilk kez ‘elle tutulur ‘ açıklamalar ortaya koyması ama bunların yine Ortodoks dinin iddialarıyla 180 derece çelişik olmasıydı.
Hz. İsa’nın ‘doğduğu yer’ olarak bilinen Nasıra’ya ilişkin bir bilmeceye Knight ve Lomas ilkin takıldı. İncil, ‘Ona herkes Nasıralı İsa diyecek’ diyordu ama bütün tarihi bulgular sözü edilen tarihlerde Nasıra kentinin var olmadığını gösteriyordu. İki araştırmacı, İsrail’de uzun sure dolaştılar, belgeleri incelediler ve sonunda aradıklarını hem Nag Hammadi yazıtlarında hem de orijinal metinlerde buldular. Nasıra (Nazareth) Hz. İsa zamanında ortada yoktu ama ‘Nasıralı’ nitelemesi de bir dil ve çeviri hatasından ileri geliyordu: Doğru sözcük, ‘Nasorean’, yani ‘Nasorili’ydi’. Sina dolaylarında yerel dilde Nasorı ‘balık sürüleri’ anlamına geliyordu ve şaşırtıcı biçimde ayni sözcük aynı lehçede ‘İsa’ya inananları da’ niteliyordu! Araştırmalarını ilerleten iki yazar, Nag Hammadi yazıtları ve bölgede rastlanan eş kabartmalar dahil Hıristiyanların kullandığı ‘birbirini kesen iki yay’ biçimindeki amblemin net bir biçimde ‘balık’ seklini simgelediğini fark ettiler. Bu, Hıristiyan kültüründeki ‘balıkçılık’ mitine de uygun düşüyor ve Aziz Peter’in balıkçı olmasını, Hz. İsa’nin ağları balıklarla doldurması mitlerini de açıklıyordu. Son noktada ‘Nasıralı İsa’ nitelemesi, bir başka okunuşla beliriverdi: ‘Balıkçılar grubunun İsa’sı’ !

Nasori’lere ilişkin bu yorumları, söz konusu grubun Esenniler (bir Yahudi mezhebi) ile de iç içe yaşadığını, dahası, belki de bu ikisinin ayni insanlardan söz ettiğini ortaya çıkaran bulgular izledi. Roma imparatorluğu bütün Yakındoğu’ya egemen olurken, dinlerinin ve binlerce yıldır saklanan eski bilgilerinin elden gideceğini düşünen bir grup Yahudi şehirlerden uzakta inzivaya çekilmiş ve mağaralarda derviş hayati yaşamaya başlamıştı. Bunlar, insanin doğumdan itibaren ‘kirliliğe’ yatkın olduğunu düşünüyorlar ve sürekli su ile yıkanmayı gerekli görüyorlardı: ‘Vaftiz’in izleriydi bunlar! İçlerinden bazıları Kudüs ve dolaylarında insanların arasında dolaşıp onları ‘doğru yola çağırma’ işlevini üstlendikleri anlaşılıyordu ki, bunlardan biri ‘Nasorilerin İsa’sı’, diğeri de ‘Vaftizci Yahya’ olmalıydı.

Sonra Knight ve Lomas, İsa’nin adi üzerinde durdular: İncil yunanca yazılmıştı ve bu nedenle “Jesus” adi Yunan dilindeydi. Bu ismin Yahudi dilindeki karşılığı cok büyük bir olasılıkla “Joshua” olmalıydı aslında. “Joshua”, Tevrat’taki kurtarıcı “Mesih” imgesine yakın kişiliklerden biriydi. Diğer yandan İsa’nin “soyadı” haline gelen “Mesih” yani “Christ” (Hristos Yunanca vaftiz edilmiş demektir) sözcüğünün de bir özel isim olmayıp, Yahudi dinindeki “beklentiyle” ilişkili olduğunu vurguladılar Knight ve Lomas. Yahudiler, Tevrat’ta yazılı olan, kendilerini bağımsızlığa götürecek bir Mesih’i bekliyorlardı ama bekledikleri kişi “Tanrı’nın Oğlu” ya da bizzat “Tanrı” nitelemesiyle gelecek ve “dünyayı kurtaracak” biri değil, etten kemikten biriydi: Yahudilerin Kralı unvanıyla, Davut’un mirasını üstlenecek ve Yahudileri Roma zulmünden kurtarıp bağımsızlığını sağlayacak güçlü, savaşçı bir Mesih bekliyordu onlar. Bu durumda, isimde bir gariplik vardı sanki.

İki yazar, araştırmayı Hz. İsa’nın yakalanıp yargılanmasına ve çarmıha gerilmesine dek götürdüler. IV. yüzyıldan beri yüzlerce inanmış insan Yahudi topraklarını karış, karış aramış ama ne mahkeme tutanaklarına ne de ünlü çarmıha gerilme işleminin yapıldığı meydana ya da mezara ulaşabilmişti. Bir referans noktası arayan Knight ve Lomas, yargılama ve çarmıha (Çarmıh Fars’ça dört büyük çivi demektir) gerilme bölümüne ilişkin İncil’deki hikayede, kimsenin o güne dek dikkat etmediği bir “anormalliği” fark ettiler birden:

Efsaneye göre Vali Pilatus, Isa ile birlikte idama mahkum edilen Barrabas adında bir suçluyu halkın önüne çıkarmış ve adet gereğini birinin affedileceğini söyleyip halktan secim yapmasını istemişti. Çoğunluğunu Yahudilerin oluşturduğu halk da söz birliği içinde “Barrabas’ı affet, İsa’yı as” yanıtını vermişti valiye. İki yazar, bu Barrabas’in bir ikinci isminin daha olduğunu fark ettiler:
Matta İncili’nin 27:16 ayetinde bu adamın adi, bir kez geçiyordu:

Isa Barrabas!

İşler bambaşka bir noktaya yönelmeye başladı Knight ve Lomas için: Demek o
gün, inanışa göre, idama mahkum edilen iki Isa vardı! Bunlardan biri, “Yahudilerin Kralı” ( INRI Iesus Nasareth Ieudum Rerum – Nazaretli İsa Yahudilerin kralı ) iddiasıyla ortaya çıkmış ve bu unvan alaycı bicimde başının üzerine yazılarak çarmıha gerilmişti. Diğeriyse, Isa Barrabas idi ve Vali Pilatus tarafından affedilmişti. İki yazar, bir adım daha ileri gittiler ve o günün diline ilişkin verilerden yararlanarak, bu kökeni hiç bilinmeyen Barrabas adını çözümlediler: “Bar”, dönemin dilinde “Oğlu” anlamına geliyordu. “Abba” ise “Baba” demekti. İki sözcük birleşip tamlama haline geldiğinde “Babasının Oğlu” çıkıyordu ortaya ama bu tamlamanın özel anlamı, “Tanrı’nın Oğluydu! Yani Barrabas bir isim falan değil, bir unvandı ve Isa Barrabas harfi harfine “Tanrı’nın Oğlu İsa” demekti!

 

Demek ki, o gün Kudüs’te “Tanrı’nın Oğlu İsa” adıyla bilinen biri, olasılıkla başını derde sokmuş bir din adamı ya da vaiz Vali Pilatus tarafından affedilmiş, daha tehlikeli görülen, çünkü “Yahudilerin Kralı” unvanına sahip olduğu söylenen, halk arasında “ beklenen Mesih” olabileceği inançları yayılan bir başka İsa da çarmıha gerilerek idam edilmişti! Şimdi, bunların hangisi Hıristiyanların İsa’sıydı sorusuna yanıt bulmak kalıyordu ve Knight ile Lomas’a göre yanıt açıktı: Affedilen ve serbest kalan, “Tanrı’nın Oğlu” unvanlı derviş!

İddia, hemen fark edeceğiniz gibi “sağlam” bilimsel dayanaklara sahip değil ve yine dini belgelerden yararlanıyor.

Ama çözümleme ve varsayımın geçerli olma olasılığı hiç de düşük değil. Bu varsayım, iki yazarı şöyle bir noktaya da yönlendiriyor: Isa, affedildi ve bir Nasorili olarak, Essenilerin arasına geri dondu. Birinci yüzyılın ortaları boyunca, diğer yoldaşlarıyla birlikte mezhep inanışlarını yaymaya çalıştı, bunda bir ölçüde başarılı da oldu. Ne var ki Roma İmparatorluğu ani bir strateji değişikliğiyle yeni dini alıp “resmi din” haline getirince ve onu istediği gibi yoğurup muhalifleri de ezince, Essene ve Nasorilerin sahip oldukları tek şey, inançları ve bilgileri de ellerinden alındı. Roma’nın kurduğu Kilise de yüzyıllar boyunca yapay bir Hıristiyanlığı Bati dünyasına egemen kildi, muhalifleri yok etti.

 

 

 

İki yazar; “Hiram Key” kitabında İsa’nın döneminde yazılan ve bilinmeyen geçmişe ışık tutacak belgelerin İsa ve yoldaşlarınca Kudüs’te bir yerlere saklandığını 1000 yıla yakin bir sure sonra, Haçlı Seferleri sırasında bölgeye gelen Templier Şövalyeleri’nin ısrarla bu belgeleri arayıp bulduklarını ele gecen yazıtların şövalyelerce İskoçya’daki bir şatonun içine gizlendiğini de iddia ediyorlar. Buna göre, eğer İskocya’da ki Rosslyn Şatosu (Chappel) iyice aranırsa, bilmediğimiz daha pek çok şeyi içeren büyük bir gizem ortaya çıkacak. Bu, Esennilere de atalarından kalan, olasılıkla İ.Ö. 3. binyıla, hatta daha gerilere giden belki de bir gizemdir.

 

 

 

Kaynakça;

 

1. ‘Hiram Key’, Christopher Knight ve Robert Lomas