Bilgelik evi ve Ortadoğudaki Bilgisizlikler

“ Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?”

(Kuran-ı kerim Zümer Suresi, Ayet 9 )

 

“ Hayat da en hakiki mürşid ilimdir.”

( M. Kemal Atatürk)

 

“ İlim, ilim ilmektir,

İlim kendin bilmektir.

Ya sen kendin bilmezsen!

Bu nice okumaktır?”

(Yunus Emre)

 

“ Hiç bir şey bilmeyiz. Doğru ancak gerçeğin derinliğinde bulunulabilir.”

( Democritus)

 

“ Bilmediğini bilmek en iyisidir. Bilmeyipte bildiğini sanmak tehlikeli bir hastalıktır.”

(Lao – Tzu)

 

“ Eğitim her şeydir. Şeftali bir zamanlar sadece acı bir bademdi, karnabahar ise üniversite eğitimi almış bir lahanadan başka bir şey değildir.”

( Mark Twain)

 

“ Sana bir şeyi nasıl bilebileceğini anlatayım mı?

Bildiğin zaman bildiğini anla, bilmediğin zamanda bilmediğini anla.”

( Konfiçyüs)

 

 

 

Çevre coğrafyamızda yine aymazlık, kibir ve cehalet kol gezmektedir. Görünen kurbanlar şimdilik Afganistan, Suriye ve İran gibi ülkelerdir.

Ne yazık ki asıl görünmeyen büyük kurbanın yöneticileri ise kendisinin kurban olduğunun farkında bile değiller.

 

Kibir ve cehaletleri, Irak’ta kendilerinin de ödemeye pek yanaşmadıkları büyük bir fatura getirdi.

Dile kolay, sekiz yıl süren işgalin ardından son Amerikan birliği de Aralık ayında Irak’tan ayrıldı. Arkalarında Saddam döneminden daha yoksul ve daha çaresiz bir ülke bıraktılar. Conilerin “demokrasi getireceğiz”,“özgürleştireceğiz” yalanlarıyla gerçekleştirdiği işgal bir milyondan fazla insanın ölümüne neden oldu; dört milyon insan yerinden yurdundan oldu. Bugün iç savaşın eşiğindeki ülkede, bombalar hiç susmadı!

Haber ajanslarına düşen fotoğraflarda hep kan gölüne dönmüş sokaklar, hurdaya dönmüş araçlar, harabeye dönmüş binalar ve olan biten karşısında acıyla kaskatı olmuş insanlar var.
ABD’li neoconlar  “ petrol denizinde yüzen Irak’ı “ kolay lokma sanıyorlardı. Fakat öyle olmadığını aradan geçen yıllar gösterdi.

Başta George W. Bush olmak üzere çoğunun Ortadoğu’nun tarihi, etnik-dini yapısı hakkındaki bilgisi son derece kısıtlıydı. Belki de Ortadoğu insanını kendilerinden o kadar aşağıda görüyorlardı ki, bu konuda bilgilenmeye bile ihtiyaç duymuyorlardı.

Batının Doğuya yönelik yüzyıllardır süren olumsuz bakış açısı 11 Eylül saldırılarının ardından daha da arttı.

 

Paskalya gibi en önemli dini bayramının takvimini bile saptayamayan, karın tokluğuna tarım yapan, şiddet ve barbarlığın kıskacındaki Ortaçağ Avrupa’sı, eğitimde ancak ve ancak Aristo’nun mantık ve söz söyleme seviyesine ulaşabilmişti. Oysa Bilgelik Evi’nden çıkan Arapça eserlerin birkaç yüzyıl sonra başta Endülüs olmak üzere birkaç yoldan Avrupa’ya girmesiyle Rönesans ateşi de yanmış olacaktı.

Yani Batı bir anlamda aydınlanmasını Doğuya borçluydu. Ayrıca bir başka tarihi not: Abbasi ideologlarına göre Büyük İskender’in M.Ö. IV. yüzyılda III. Darius’u yenerek Pers ülkesini fethetmesiyle Pers ilmi toptan Batıya aktarılmış ve burada Greklerin daha sonraki ilerlemesine zemin hazırlamıştı. İskender, İranlıların kitaplarına ve ilmine de el koymuştu.

 

Bağdat merkezli aydınlanma hareketi
Peki, günümüzden bakılınca inanılmaz gibi görünen Bağdat merkezli aydınlanma nasıl gerçekleşmişti?
Arapların M.S. VII. yüzyılda kuzeye doğru yaptığı fetihler onları hem kültürel hem de maddi olarak zenginleştirdi. Bugünkü İran ve Irak topraklarını ele geçiren Araplar, burada antik Sümer/Babil, Hint, Mısır, Yunan ve Pers uygarlıklarıyla karşılaştılar. Bu onlara bilimsel yetenek ve kültürel bilgi sağladı. Bu bölgede Edessa’dan (Urfa) İran’daki Cundişapur (Gundişapur) şehrine, bugün Türkiye’de bulunan Harran’dan Orta Asya’nın vaha şehri Merv’e kadar önemli düşünce merkezleri ortaya çıktı.
Yeryüzünde astronomi ve matematik ilk olarak suyun bol olduğu ve tarımın yapıldığı yerlerde gelişmiştir. Nil Deltası-Mısır, Mezopotamya-Babil/Sümer, Anadolu-Yunan uygarlıkları bunun birkaç örneğidir.

İnsan, doğanın esaretinden kurtulmak, gökyüzünü anlamak, takvimi oluşturmak için bilime yöneldi. Buna ek olarak, fetihlerden sonra ticaretin artması ve şehir hayatının doğması ihtiyaçları da çeşitlendirdi. Yeni bilgilere ihtiyaç duyuldu. Abbasi halifeleri ve çevresindekiler hem bu ihtiyaçlara yanıt verilmesi hem de görkem kaynağı olduğu için astronomi, matematik, tıp ve felsefeye yatırım yapmaya başladı.
Eski bir Pers yerleşim yeri olan Bağdat’a altın günlerini yaşatan ise Ebu Cafer El Memun adlı Abbasi halifesi oldu. El Memun 786’da doğdu, anne tarafından İranlıydı. İyi bir dini ve felsefe eğitimi alan Halife, akılcılığı benimseyen Mutezile öğretisine bağlıydı. Mutezile bilginleri, akla başvurma yöntemlerini Eski Yunan ve Helenistik dönem filozoflarından almışlardır. Memun, özgür iradeyi ve kişinin kendi eylemlerinden bütünüyle sorumlu olduğunu vurgulayan Mutezile öğretisini de halkına benimsetmeye çalıştı. Memun, 832’de Beytü’l-Hikme (Bilgelik Evi)adlı bir akademi kurdu.

Bilgelik Evi,bazı kaynaklarda, Bilimler Evi, Hikmet Evi, Hikmet Kitapları Hazinesi (Hizânetu Kütübi’l Hikme) veya yalnızca Hikmet Hazinesi (Hizânetü’l Hikme) olarak da geçer.
Halife eski bilimsel çalışmaları bulup getirsinler diye elçilerini uzak diyarlara gönderdi.

Örneğin; Bizans’tan, o zaman değin İslam ülkelerinde bulunmayan önemli yapıtların yazmaları getirtildi. Böylece Platon, Aristo, Hipokrat, Galenos, Öklid’in eserleri elde edildi. Ptolemaios’un astronomi alanındaki şaheserinin iki süper güç arasında imzalanan bir barış anlaşmasının şartlarından birisi olduğu bile söylenir. Memun, Abbasi ordusuna yenik düşenlerden savaş tazminatı olarak sadece altın değil değerli yazılı eserleri de istiyordu.
Bilgelik Evi’ndekiler farklı din ve kökten geliyorlardı. Buraya Bizans, İran ve Hindistan’dan akan bilgilerin Arapçaya çevrilmesi tam bir sektör haline gelmişti. Bizans topraklarının alınmasıyla VII. ve VII. yüzyıllarda Konstantinopolis’in dayatmacı dini bağnazlığına ve ilkçağ bilimlerine karşı artan düşmanlığına maruz kalan farklı din ve milliyetten insanlar da rahat nefes almışlardı. Memun’un diğer dinlere karşı sergilediği açıklık ve hoşgörü sayesinde imparatorluğun dört bir yanından bilginler Bağdat’a akın etmeye başlamışlardı. Bu arada, El-Halili kitabında, araştırmacıların Bilgelik Evi’nde sadece Antik Yunan’a ait eserleri çevirmediğini kendi katkılarını da sundukları şeklinde önemli bir hatırlatma yapıyor.

Buradaki âlimler eski eserleri incelerken hataları ortaya koymakla kalmıyor, yerine doğrularını koyuyorlardı.
Örneğin; Memun, Müslüman bilginlerin Antik Çağdan beri aktarılan astronomi bilgilerinin doğruluğunu araştırabilmeleri için gözlemevleri yaptırdı. Bilimler tarihindeki ilk gözlemevleri X. yüzyılın başında Bağdat ve Şam’da kuruldu. Bu, belki de dünyadaki devlet eliyle yapılan ilk bilimsel proje sayılabilir. Halife, astronom ve matematikçilerden ekvatorun uzunluğunu ölçmelerini istedi.
Arap bilimi değil Arapça bilim
Bağdat, Semerkand, İsfahan, Kahire’de, Endülüs’teki çalışmalar sayesinde Arapça, bilimin evrensel dili olarak Yunancanın tahtına oturdu. Bu arada, söz ettiğimiz iki kitapta da önemli bir uyarı var: El-Halili kitabında, “Arap bilimi” değil “Arapça bilim” diyor. Arap, İranlı, Müslüman ya da Hıristiyan bilimciler olmasına karşın, önemli olan o sıralarda kullanılan ortak dilin Arapça olmasıdır.
Jonathan Lyons’un kitabının başlığı; ” Araplar Batı Medeniyeti’ni Nasıl Dönüştürdü? “

Olsa da, yazar “Arap ilmi”, “İslam aydınlanması” gibi tanımlamalar kullansa da “Okuyuculara not” diye koyduğu iki sayfada, Bilgelik Evi’ndeki eserlerin tamamının Araplara ve Müslümanlara ait olmadığını belirtme ihtiyacı duyuyor. İranlılar, Yahudiler, Yunanlılar, Süryaniler, Türkler, Kürtler ve başkalarının da bu dönemde bilim, teknoloji ve felsefenin tüm alanlarında çok önemli roller oynadığını vurguluyor.
Bilgelik Evi geleneği içerisinde Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Bâce, Kindi, İbn-i Heysem, Ebu Bekr Zekeriyya Razi, İbn-i Tufeyl gibi dünya düşünce tarihinde isimleri saygıyla anılan kişiler yetişmiştir. Onlar ki, Rönesans bilimcilerinden önce Güneş Sistemi’nin temelini attılar, tansiyonu, gözün- ışığın yapısını tarif ettiler. Hepsinden öte ‘bilimsel yöntemi‘ kullandılar.
Avrupa’da Alkindus diye tanınan Kindi, felsefesinde, Platon, Aristo ve Plotinus’un görüşlerinin bir sentezini yapmıştır. Bugün dünyanın her yerinde kullanılan ‘cebir’ sözcüğü Harezmi’nin El’Kitab’ül-Muhtasar fi Hısab’il Cebri ve’l-Mukabele (Cebir ve Denklem Hesabı Üzerine Özet Kitap) adlı eserinden gelir. Avrupa’daAvicenna olarak bilinen İbn-i Sina’nın Tıp Kanunu, 1600’lere kadar standart bir Avrupa metni olarak kaldı. Optik, kimya ve coğrafyaya ilişkin Arap kitapları da aynı şekilde uzun ömürlü oldu. Bu büyük âlim bir neviAristo ile Descartes arasındaki köprü oldu. Aslında sadece o değil hepsi XVI. yüzyıl ve ötesine uzanan etkileriyle Descartes, Kopernik, Galileo ve Newton’ın çığır açan çalışmalarını şekillendirdi.
Bu arada, Prof. El-Halili’ye göre Newton’dan yedi yüz yıl önce yaşayan İbn-i Heysem (d.965-ö.1038 ya da1040) ilk gerçek bilim adamıdır ve Newton’ın, özellikle “optik alanındaki buluşları” onun çalışmaları üzerinden yükselmiştir.
El-Halili, şöyle devam ediyor.
“İbn-i Heysem, modern ‘bilimsel metot’un babası unvanını hak ediyor. ‘Modern bilimsel metot’u; deney ve gözleme dayalı bilgilerin kullanılması, formüller ve testlerle ortaya konulan hipotezlerin test edilerek bilinmeyenlerin açıklanması, yeni bilgilerin ortaya konması, ya da var olanların düzeltilmesi olarak tanımlayabiliriz. …Genellikle bilimsel metodun, XVII. yüzyılda Francis Bacon ve Rene Descartes’e kadar ortaya konmadığı iddia edilir. Ancak, bu alanda İbn-i Heysem’in ilk olduğu hususunda, benim hiçbir kuşkum yok. Deneysel bilgi ve sorgulanabilir sonuçlar söz konusu olduğunda; Heysem, genellikle ‘ilk gerçek bilim adamı’ sayılmaktadır…”
Bilgelik Evi neden yaşamadı?
Peki, Bağdat merkezli bu aydınlanma girişimi neden başarılı olamadı? Yanıtı Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Hasan Aydın’ın Postmodern Çağda İslam ve Bilim adlı kitabında geniş haliyle veriliyor.

 

Kısaca söz etmek gerekirse:
Moğol İstilası ve Haçlı Seferleri Doğu açısından gerçekten de yıkıcı olmuştur. Bunların İslam dünyasındaki bilimsel gelişmeleri engellediği doğrudur. İlhanlı Devleti Hanı Hulagü, VIII. yüzyılda Abbasilerin bilim merkezi olan Bağdat’ı ele geçirmiş ve kütüphanelerdeki kitapları Dicle nehrine dökmüştür. Nehrin sularının günlerce mürekkep aktığı söylenir. Moğol istilasının tahribatı ve Haçlı Seferleri’nde Akdeniz ticaretinin kaybedilmesi, Arap dünyasını“kasabaya” çevirmiş, zihinler daralmıştı. Öbür tarafta, Haçlı Seferleri’yle Akdeniz ticareti İtalyan tüccarlarının eline geçecek, burjuvalaşan İtalya şehirleştiğinde Rönesans ortaya çıkacaktı.
Feodal toplumların durağan bir yapıya sahip oldukları bilinir.

İslam dünyasında bu yapı, mutlak olduğuna inanılan şeriat ilkeleriyle pekiştirilmiştir. Çöl koşullarının zorluklarının bir yansıması olarak İslam dinine etki eden kaderci zihniyeti, durağan toplumsal yapının bir destekçisi olarak düşünmek olası. Durağanlık, dini bilimlerde de egemen olmuştur, önceki bilginlerin aşılamayacağı, onların her şeyi halletmiş oldukları inancı iyice pekiştirilmiştir.
Aydın, eski Yunanlı filozofların görüşlerini tanrısallaştırmayı ve ezberci eğitimi İslam aydınlanmasının önündeki engeller olarak sayıyor. Tanrısallaştırmaların olduğu bir ortamda eleştiriden söz etmek anlamsızlaşmakta ve eskiler bir dogma gibi izlenmektedir.

Çünkü kutsanan eleştirilemez ve yadsınamaz; sadece şerh edilir; bilgi de yorum ve şerhe indirgenir. Eğitim ise kutsanan bilgilerin ezberlenmesi olarak görülür. İslam dünyasında yazılan yapıtların çoğunun kısmi farklarla birbirinin benzeri oluşunun temelinde bu “kutsallaştırıcı ve ezberci” mantık yatar.
Yani, bir zamanlar aydınlanma ışığının yandığı yerlerde akıl ve bilim karşıtlığı kısa sürede yaygınlaştı.

Bu alanda en büyük darbeyi, “Dünya doğa yasalarına göre işlemez. Neden-sonuç ilişkisi olamaz. Allah tüm doğal olayların nedenidir ve sürekli olarak dünyaya müdahale etmektedir…” diyen İmam Gazali vurdu. Gazali, “haram olmamakla birlikte aklı güçlendireceği ve vahye olan inancı zayıflatacağı…” gerekçesiyle matematiğe, hatta satranç gibi zekâ oyunlarına dahi karşı çıktı.
XXI. yüzyılda bile Arap dünyasında akılcılık ve deneyselliğe çok az değer veriliyor.

El-Halili,Nobel ödüllü Müslüman bilim insanı Pakistanlı Abdüsselam’ın (1926-1996), halkı arasında “bilim rönesansı” başlatmak için çok uğraştığını ancak başarılı olamadığını hatırlatıyor. Petrol zengini Körfez ülkeleri dahil bu coğrafyadan bilimsel çalışma neredeyse hiç çıkmıyor. Öyle ki, Batının tanınmış herhangi bir üniversitesinden çıkan bilimsel çalışmalara onlarca Arap ülkesi bir araya gelse yetişemiyor. El-Halili’ye göre araştırmaya-eğitime yeterince kaynak ayrılmaması, katı bürokrasi, tutuculuk ve en önemlisi insanların içine işlemiş olan korku, bu geri kalmışlığın başlıca nedenleri.

Sonuç:Etrafında fırtınalar kopartılan ve uygulamaya konulması muhtemel Türk Milli Eğitimdeki yeni;  4+4+4 uygulaması, umarım ve dilerim gelecekte yeni bir ‘bilgelik evi yıkılması’ örneği olmasın.

 

***
Kaynakçalar hakkında bazı açıklamalar.

“ Yazıda bu olumsuz bakış açısını delen iki yeni kitaptan söz etmek istiyorum.

Birisi Avustralyalı gazeteci-akademisyen Jonathan Lyons’un Türkçeye yeni çevrilen kitabı Hikmet Evi – Araplar Batı Medeniyeti’ni Nasıl Dönüştürdü?

Diğeri ise fizik profesörü Jim el-Halili’nin kaleme aldığı The House of Wisdom: How Arabic Science Saved Ancient Knowledge and Gave Us the Renaissance (Bilgelik Evi-Arapça Bilim Antik Bilgileri Nasıl Kurtardı ve Rönesansı Bize Nasıl Verdi?).
Haber ajansı Reuters’in eski muhabir/editörü olan Jonathan Lyons, aralarında Türkiye, İran, Endonezya’nın da olduğu ülkelerde görev yapmıştır. Halen Avustralya Melbourne’da Küresel Terörizm Araştırma Merkezi’nde görev yapıyor.
Babası Iraklı Şii annesi İngiliz olan 1962 doğumlu El-Halili ise, İngiltere’deki Surrey Üniversitesi’nde fizik profesörü. El-Halili, bilimsel birçok makale ve kitabın yanı sıra BBC’de popüler bilim, bilim ve İslam dünyası üzerine programlara da imza atmış.
Her iki kitap da, IX. yüzyılda Bağdat’ta başlayan aydınlanma girişiminden, burada kurulan Bilgelik/Hikmet Evi’nden söz ediyor. Abbasi halifesinin himayesinde Yunanca, Süryanice, Farsça ve Sanskritçe yapıtların Arapçaya çevrildiği bu dönemde, Aristo, Pisagor, Arşimet, Hipokrat’ın yanı sıra nice Fars ve Hint kökenli âlim yeniden hayat bulmuş.
Ancak, Lyons’ın kitabında da belirttiği gibi Batının Arap mirasını kasıtlı olarak unutması, yüzyıllar öncesine dayanıyor. Haçlıların gölgesinde şekillenen Müslüman aleyhtarı propaganda, Arap kültürünün modern bilimin gelişiminde oynadığı esaslı role ilişkin her türlü kabulün üstünü örtmeye başlamış. Yine Lyons’un deyişiyle “Arapları, Yunan ilminin iyi niyetli fakat hiçbir etkisi olmayan bekçileri olarak bir kenara itmişler.” Doğrudan doğruya Aristo, Pisagor ve Arşimet gibi âlimlerin soyundan geldiklerini iddia etmeye pek meraklı olan Batılı düşünürler, Antik Yunanlılar ile Avrupa Rönesansı arasındaki dönemde hiçbir büyük bilimsel gelişme olmadığını öne sürüyorlardı. “  (Gül Atmaca)

***
Halkın kütüphaneleri
Bağdat’ı Medinet-üs-Selam (Barış Şehri) adıyla kuran (MS 766) El Mansur, sayıları giderek artan ciltlerce Farsça, Sanskritçe ve Yunanca kitabı incelemek, çevirtmek, çoğaltmak ve saklamak için büyük İran şahlarının kütüphanelerini örnek alarak bir hilafet kütüphanesi kurmuştu.
Seçkinler arasında yazarlarla kitaplarına hami olma geleneği kısa süre sonra büyük kütüphanelerin oluşmasını sağladı. Bazıları halka açık olan kütüphanelerde okuma odalarıyla kitap çoğaltmak için gerekli malzemeler de bulunuyordu. Emeviler Şam’da ilk Arap kütüphanesini kurarak Greklerle Hıristiyanların simya, tıp ve diğer ilim alanlarındaki eserlerini bir araya toplamıştı. Mısır’ın Fatımi Sultanları da büyük kitap koleksiyoncularıydı ve Şii inancını yaymak için çeşitli ilmi kurumlara hamilik yapıyorlardı. Dünyanın en eski üniversitelerinden sayılan ve Bağdat’ta 1227 ya da 1234’te kurulan Müstansıriye Medresesi’nin, yani İslam okulunun rivayete göre aldığı ilk bağış, Halifenin şahsi kütüphanesinden gönderilen 80 bin kitaptı.

***
Bağdat’a özgü bir kâğıt; ( bagdatixon)
Arapların Çinli esirlerden kâğıt yapmayı ve kullanmayı öğrenmesi gelişmeleri hızlandırdı. Çünkü kâğıt, daha önce kullanılan papirüs ve parşömenden daha ucuz bir materyaldi. Talas Savaşı’nda (751) geçirilen bir esir, kâğıt yapma sanatını Orta Asya’daki Semerkand şehrine getirdi. Burası çok geçmeden Müslümanların başlıca kâğıt üretim merkezi haline geldi. Bu zanaat ayrıca Suriye, Yemen, Kuzey Afrika ile ağır, perdahlı kâğıt üretiminde uzmanlaşan İspanya’nın Jativa (Şatibe) şehrinde de gelişti. Bağdat’ta bir kâğıt fabrikasından ilk söz edildiği tarih 795 yılıdır. Abbasi başkenti daha sonra çok kaliteli mallarla dolu yüzlerce tezgâhı olan iyi bir kırtasiye çarşısına, Sûkü’l Varrâkin’e sahip olmuştur. Aslında, Bağdat kâğıdı bu bölgede çok değerliydi ve bazı Yunanca Bizans kaynakları bu ürünü doğrudan Dicle üzerindeki bu şehirle ilişkilendirerek kâğıttan bagdatixon şeklinde söz etmektedir.

***
Doğunun ışığını arayan İngiliz Lyons’ın “Bilgelik Evi” üzerine kitabında dikkat çeken bir bölüm ise Ortadoğu’ya dini nedenler ya da yağma yapmak için değil, Doğulu ilimlerden payını almaya gelen az sayıdaki Avrupalıdan söz etmesi. Şöyle tanımlıyor onları:
“Yurttaşları Müslümanlara karşı kanlı Haçlı Seferleri’nde çarpışırken, bilgiye susamış bir avuç gözü pek Hıristiyan ilim adamı, İslam ülkelerine seyahat ederek bilim, tıp, felsefe alanlarında Rönesansın temelini oluşturan paha biçilmez mücevherlerle dönüyordu…”
Kitapta, Haçlıların Kudüs’ü yağmalayıp, Müslümanları kılıçtan geçirdikten 10 yıl sonra yani 1109’da İngiliz âlim Adelard’ın Antakya’ya geldiğini yazıyor. Adelard’ın Öklid’in geometrik sistemi, Harezmi’nin astronomi tabloları dahil bazı eserlerin çevirisine de katıldığı belirtiliyor.

Lyons’a göre Adelard Arap ilmiyle ilgilenen ilk Avrupalı bilim insanıydı.

 

KAYNAKÇALAR

1-   Hasan Aydın, “Postmodern Çağda İslam ve Bilim”, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, 2008, İstanbul.

2-     Jim Al Khalili, “The House of Wisdom/ How Arabic Science Saved Ancient Knowledge and Gave Us the Renaissance, Penguin Press, 2011, NY.

3-     Jonathan Lyons, “Hikmet Evi/Araplar Batı Medeniyeti Nasıl Dönüştürdü?”, Doğan Kitap, Çeviri: Şaban Bıyıklı, Mehmet Savan, 2012, İstanbul

4-     Prof. Dr. Süleyman Çelik, “Bilim ve İslam”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, 16 Aralık 2011.

5-  Taha Akyol, “Anadolu’da Bilim”, Hürriyet, 12 Aralık, 2011.

6-    Gül Atmaca, makalesinden alıntılar.