Alevi-Bektaşilik’te Sırrı Hakikat (Gerçeğin Gizi) – II

MURAT ŞAHİN

“İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.” Hacı Bektaşı Veli

Bu alıntıları neden aldım?

Müslümanlık eşittir Arap’tır demek ne kadar akıl dışı ise, Alevilik eşittir Türk demekte o kadar eksiktir.

Şaman ile Dede’nin hiç benzeşmediğini iddia etmek de Arap öncesi inanç önderlerinin bu günkü Arap Müslüman inanç önderleriyle benzeşmediğini iddia etmek de o kadar akıl dışıdır.

Günümüz İslam inanç uygulamaları dokusunda ( ibadet – dini ritüel ) eski Arap hatta İbrani ve Arami gelenek ve ritüelleri yoktur diyebilir miyiz?

Bu mümkün değildir. Dinler öyle gömlek değiştirir gibi değiştirilmez. Doğduğu toplumun ve etkilendiği toplumların eski inanç kalıntıları, yaşam biçimi, gelenekleri, kültürleri yeni inanç uygulamaları içersisine bir şekilde sızar, değişikliğe uğrayarak birlikte yaşarlar.

Çünkü o öğeler, doğduğu toplumun geçmişteki kimliğidir.

Günümüzde batı toplumları içerisinde yaşayan farklı dini, etnik grupların asimilasyona karşı dirençleri de hep bu farklı dini ve kültürel öğelerden beslenirler.

Böylece şunu söyleyebiliriz. Anadolu Aleviliğinin günümüz inanç uygulamaları Orta Asya Türk boylarının Şaman inanç uygulamalarından çok farklıdır, doğrudur. Ancak tarihsel süreçte bundan beslenip, dinsel ve kültürel evrime uğrayarak bugüne geldiği de yadsınamaz.

Toplumlar bu değişimi, dönüşümü ve evrimi asıl kimliklerini kaybetmeden hep sürdürecektir, sürdürmek zorundadırlar.

İslamiyet’i kabullenen diğer etnik olgu ve kültürlerde de durum pek farklı değildir.

Mezheplerin en önemli nedeni ve dinamiği de buradadır.

“Ünsal Öztürk buna bağlı olarak da Aleviliğin Şamanlık olmadığını, örneğin Alevi dedesinin şaman olmadığını, Alevi dedesinin şamana hiç benzemediğini ortaya koymaktadır. Örneğin Şamanların evlilik törenine katılmadığını, şamanın sadece kız kaçırma törenine katıldığını, Alevilikte ise evliliğin, ailenin çok saygın olduğunu, bu töreni dedenin yönettiğini söylemektedir.

Alevilikte kız kaçırmanın olmadığını da vurgulamaktadır. (s. 202) (1)

Hele Anadolu Alevi toplumunda kız kaçırmanın olmadığını iddia etmekte çok büyük bir bilgi eksikliğidir.

Bir kere kız kaçırma, dinsel değil, töreseldir. Anadolu’da ki Alevi toplumlarında da pekala yaygındır.

HZ. ŞİT (a.s) ( Sünni kaynaklardan )

1. Şit aleyhisselam hakkında genel bilgiler:

Şit aleyhisselam Adem aleyhisselam’dan sonra gönderilen – ikinci – peygamberdir. Adem aleyhisselam’in oğlu’dur. Babası vefat edince kendisine peygamberlik ve ayrıca 50 suhuf kitap verildi. Şit ismi İbranice olup Arapçada Allah’ın hibesi (hediyesi) manasındadır. Şit yerine Sis de denilmiştir.

2. Şit aleyhisselam’in hayatı

Adem aleyhisselamin oğullarından Kabil’in Habil’i şehid etmesinden 5 veya 30 sene sonra dünyaya gelen Şit aleyhisselamin alnına son peygamber Muhammed (S.A.V.)’in nuru intikal etti ve onun alnında parladı. Hz. Adem bu oğlunu diğer çocuklarından çok severdi ( Hz. Adem bile çocukları arasında ayırım yapmış!). Bütün evladı üzerine onu reis yaptığı gibi, vefat edeceği zaman bütün yeryüzünün halifeliği için onu tayin etti. Şit aleyhisselam babası Hz. Adem ile veya kardeşleriyle beraber Kabe’yi balcık çamuru kullanarak taştan yaptı ( Bir palavra daha! Halbuki Kabe’nin Hz. İbrahim tarafında yapıldığı genel iddiadır). Adem alehisselamin vefatından sonra, Şit aleyhisselama peygamber olduğu bildirilip vahiy geldi. Allahu Teala Şit aleyhisselama 50 suhuf (sayfa) kitap gönderdi. Hz. Şit’e nazil olan suhuf’da hikmet ve riyaziye (matematik) ilimleri, kimya, simya ilmi ve çeşitli sanatlar, ayrıca daha birçok şeyler bildirildi. Şit aleyhisselam dininin esasları, Adem aleyhisselam’in bildirdiği dinin esaslarına uygun idi. Şit aleyhisselam 1000 şehir kurup ( Palavranın böylesi! Hz. Şit bin çocuk bile doğurtsa yine bin tane şehre ihtiyacı olamaz. Nerden baksanız saçmalık, tutarsızlık bunu da insanlara yediriyorlar) sınırlarını tespit etti. Her şehrin kapısında : « La ilahe illallah, Adem Safvetullah, Muhammed Habibullah » ( bu kadar palavra olur!) yazılı idi. Şit aleyhisselamin çocukları ve torunları kurdukları şehirlerde huzurlu ve mesud yasadılar. Şam’dan Yemen’e ( ortada daha insancıklar yok iken Şam ve Yemen’i bile kurmuşlar. Bir palavra daha! )de giden Şit aleyhisselam, Habil’i şehit ettikten sonra Yemen’e gidip azgınlaşan Kabil’in çocuklarına ve torunlarına Allah’ın yasaklarını ve emirlerini anlattı. Bu kavim Hz. Şit’in davetini kabul etmeyip azgınlık gösterdiler. Hz. Şit onlar ile cihad etti. Bu savaşta kılıç ( yahu adam mağarada yaşıyor, kılıcı ona kim yapı?) kullandı. Şit aleyhisselam vefat etmeden önce yerine oğlu Enus’u halife tayin etti. Şit aleyhisselam vefat ettikten sonra kuvvetli rivayete göre Mina’daki mescidin minaresi dibinde medfün olan Adem aleyhisselam’in yanına defn edildi. Adem aleyhisselam vefat edeceği zaman oğlu Şit aleyhisselama: “Yavrum! Bu alnında parlayan nur, son peygamber olan MUHAMMED (S.A.V.)’in nurudur. Bu nuru mümin, temiz ve iffetli hanımlara teslim et ve oğluna da böyle vasiyette bulun” ( hani çocuklara anlatsan belki kanarlar, yetişkin insanlar bunları nasıl hazmediyorlar?) buyurdu. Abu Zer Gifari radiyallahu anh söyle rivayet etti: “Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e: Ya Resulallah! Allahu Teala kaç kitap gönderdi? Diye sordum. 104 kitap gönderdi. Sit’e 50 sahife indirdi… Buyurdu.” Şit aleyhisselam hakkında bilgimiz azdır, çünkü hakkında herhangi bir ayet inmemiştir. (2)

HZ.ŞİT (a.s) ( Sünni kaynaklardan)

Şit (a-s) Hz. Âdem’in beşinci çocuğudur, annesi Havva’dır ve Kur’an’da adı geçmeyen peygamberlerdendir (İbn Sa’d, Tabakatu’l-Kübra, Beyrut 1957, I, 39).

Şit’a (a.s) Şis de denir. Şis kelimesi İbranicedir. Süryanicede buna Şas ve Arapçada Şes denir. Esas manası “Hibetullah”dır. Türkçe karşılığı Allah’ın vergisi, hibe ve bağışı demektir (et-Taberî, Tarih, Mısır 1326, I, 76).

Rivâyetlere göre Âdem (a.s)’ın oğlu Kabil, kardeşi Habil’i öldürdüğü zaman, Âdem (a.s) ve Havva validemiz çok üzülürler. Yüce Allah bunun üzerine, onlara bir hibe, bir nimet olarak Şit’i (a.s) verir. Şit (a.s), Kabil’in Habil’i öldürmesinden beş sene sonra dünyaya gelir. O dünyaya geldiği zaman, Cebrail (a.s), Hz. Havva’ya “Allah bu çocuğu (Şit Aleyhisselâm’ı) Habil’in yerine verdi” diyerek teselli eder. Âdem (a.s) da o zaman “Bu çocuk, Allah’ın bize bir hediyesi, bir hibesidir” diyerek sevinir. (İbnu’l-Esir, el-Kâmil, Beyrut 1965, I, 47 İbn Asakir, Tarih, Beyrut 1979, VI, 354 el-Belâzûrî, Ensabu’l-Eşrâf, 1,3).

Âdem (a.s)’dan Hz. Muhammed (s.a.s)’e kadar devam eden bir peygamberlik nuru vardır. Bu nur, Hz. Havva Şit’a (a.s) hamile olunca, onun alnında parlamış, yani Âdem (a.s)’dan ona geçmiş ve Şit (a.s) doğunca da, onun alnında parlamıştır. Bunu fark eden Âdem (a.s), Şit’in (a.s) kendisinden sonra yerini tutacağını anlamıştır. Bu nur, peygamberden peygambere intikal ederek, nihâyet Abdülmuttalip’den Abdullah’a ve ondan da Hz. Muhammed (s.a.s)’e geçerek, son temelli sahibinde karar kılmıştır (Mesûdî, Mürucu’z-Zeheb, Mısır 1964, I, 37 vd.).

Âdem (a.s)’ın oğlu Kabil ve ondan türeyen Kabiloğulları, ilk putu yaparak yeryüzünde putperestliği başlatmışlardır. Aynı zamanda bir ateş evi yaparak içinde ateş yakmışlar ve ona tapmışlardır. Böylece ilk ateşperestliği de başlatmışlardır. Bununla beraber onlarda içki, zina, çeşitli çalgı aletleri alışkanlıkları da vardı (es-Sa’lebî, el-Arais, Mısır 1951, s. 47 Ya’kutu’l-Hamevî, Mü’cemu’l-Büldan, Beyrut 1956, V, 367).

Hz. Şit (a.s) bunları daima Allah’a inanmaya ve ibâdet etmeye davet etmiştir. Kabil ve çocukları onu dinlemeyince, kendi çocukları arasında Allah’ın emir ve yasaklarını tebliğ etmeye devam etmiştir. Zaten Şit (a.s), Âdem’in (a.s) çocuklarının en iyisi, en üstünü ve babasına en çok benzeyeni idi.

Hz. Âdem (a.s.) vefatından önce onu çağırmış, nasihatta bulunmuş ve: “Ey oğulcuğum sen, benden sonra halifemsin” diyerek takva üzerine hareket etmesini ve bu yoldan asla ayrılmamasını tavsiye etmişti. Şit (a.s) bu yoldan asla ayrılmadığı gibi, çevresindekilere de, asla bu yoldan ayrılmamalarını tavsiye etmiştir. Şit’in (a.s) kendisi, çocukları ve ona inananlar daima dürüst bir hayat sürdürmüşlerdir.

Hz. Şit (a.s)’a kaç sahife gönderildiği hususunda farklı rivâyetler vardır. Muteber olan rivâyete göre, kendisine Yüce Allah tarafından elli sahife gönderilmiş, o da, ona göre tebliğ vazifesini yerine getirmiştir.

Şit (a.s) aynı zamanda, Âdem Aleyhisselâm’dan sonra Kâbe’nin onarımı ile uğraşan, duvarlarını taş ve çamurdan yapan ilk kişidir (İbnu’l-Esir, el-Kâmil, Beyrut, 1965, I, 47 vd.).

Kabiloğulları yeryüzünü dolduracak kadar çoğaldılar. Aralarındaki putperestlik de gittikçe arttı. Yüce Allah, Şit (a.s)’ın neslinden olan Nuh (a.s)’ı onlara peygamber olarak gönderdi. Nuh (a.s) uzun zaman onları, Allah’a ibâdet etmeye çağırmaya devam etti. Fakat onlar Nuh (a.s)’ı yalanladılar ve isyanlarında devam ettiler. Nuh (a.s) onlarla başa çıkamayınca, kendini ve yanındaki mü’minleri onlardan kurtarması için Allah’a şöyle yalvardı:

“Rabb’im, kavmim beni yalanladı. Benimle onların arasını aç (aramızda hükmet), beni ve benimle beraber bulunan mü’minleri kurtar!” (es-Şuara, 26/117,118). Bunun üzerine tufanda boğuldular.

Allah onları helâk etti. Durumları Kur’an’da şöyle haber verilmektedir:

“Hatalarından dolayı boğuldular, ateşe sokuldular, kendilerine Allah’tan başka yardımcılar da bulamadılar” (Nuh, 71/25).

Böylece Âdem Aleyhisselâm’ın Şit Aleyhisselâm’dan başka nesli devam etmedi. Onun soyu Şit (a.s) ile devam etti. Dolayısıyla insanlığın soy direği, Şit (a.s) ile Âdem (a.s)’a dayanmaktadır (et-Taberî, Tarih, Mısır 1326, I, 76 vd.).

Allah’a güzel bir şekilde ibâdet eden ve insanları O’na ibâdet etmeye çağıran Hz. Şit (a.s) vefât edince, cenaze namazı çocukları ve torunları tarafından kılınmıştır. Rivâyetlere göre cenazesi, Mekke yakınlarındaki Ebu Kubeys dağında bulunan mağaraya, ebeveyninin yanına defnedilmiştir (Takiyuddin Muhammed b. Ahmed, Şifâu’l-Garam, Beyrut 1405, I, 442).

Dikkatlice okursanız baştan aşağı palavra ve tutarsızlıklarla doludur.

Hep rivayetler kaynak olarak gösteriliyor. At atabildiğin kadar, nasıl olsa yukarısı açıktır!

Hz. Şit’in soyu devam etti de, cinayetler, yolsuzluklar, fuhuşlar, rüşvetler, yalakalıklar, pislikler engellendi mi?

Demek ki Hz. Adem’in Kabil olan oğlundan soyunu yok etmekle iş bitmiyor.

Pekala hata nerde yapıldı?

Yoksa hata değil de normal olanı mı budur?
Yine dikkat ederseniz Hz. Şit ve Kabil’in kiminle evlendiklerine dair hiçbir bilgi belirti ve delil yoktur.

Hz. Şit peygamber, Güruh-u Naci ( Alevi inanç versiyonu)

Âdem ile Havva sürekli tartışıyorlardı. Havva Adem’e çocuk doğurduğunu, bütün hikmet ve marifetin kendinde olduğunu, her şeyin kendisine yani anaya ait olduğunu vurguluyordu. Adem’den ütün olduğunu iddia ediyor ve onu küçümsüyordu.

Adem nihayet dayanamadı.

– “ Gel seninle yarışalım ( Dünyadaki ilk yarışma talebi de gerçekleşmiş oldu!) görelim hikmet, marifet ve asıl kaynak kimdedir? ” dedi.

Aralarına niyet küpleri koydular. Hakk’a yalvardılar. Her ikisi de nefeslerini kendi küplerine üflediler ve küplerin ağızlarını bağladır.

Buna göre 40 gün sonar gelip birlikte küpleri açacaklardı.

Bundan sonra 40 gün Hakk’a niyaz edip yalvaracaklardı ve 40 gün sonra ne tür bir hikmet olduğunu göreceklerdi.

Ne var ki Havva meraklı ve sabırsızdı daha 39.cu günde gizlice küpünün ağzını açtı, açar açmaz da etrafa akrep, yılan, çıyan gibi tüm kötülükler (Akrep, yılan, çıyan neden kötülük olsun ki, Allah gereksiz ve kötü olan şeyi niye yaratsın ki?) yayıldı.

Ayrıca burada – Pandora’nın kutusu – mitini okumanızı şiddetle öneririm.

Küp boşalmıştı Havva çok korkmuştu. Bu defa da Adem’in küpünü merak etmeye başlamıştı. Adem’in küpünü açınca ne görsün küp ağzına kadar su ile doluydu. Suyun içerisinde doğum aşamasına gelen bir çocuk cenini vardı. Havva öfkelendi, küpü kapattı ve şiddetle salladı. Niyeti bebeği öldürmekti, gün boyunca salladı.

Vakit dolup 40. cı günde önce Havva’nın küpünü açtılar içi bomboştu.

Adem’in küpünü açtılar, ne görsünler? Suyun içinde doğmaya hazır mahzun bir çocuk yatıyor ( tüp bebek çalışmalarıyla uğraşan doktorlara duyurulur, bu küpü marifetli bulmaya çalışsınlar!).

Bebeği sudan çıkardılar, bakıp büyüttüler. Ama baktılar ki bebeğin bir ayağı topaldır. Çocuğun adını Şit – yani Naci koydular.

O zamana kadar Havva 36 doğum yapmıştı.

Kadınların on iki yaşında doğurmaya başlasalar hiç ara vermeden 36 yıl da üstüne koydun mu?

Eder 46 yıl doğurganlık.

Çok yüksek bir performans Hz. Havva’yı ve Hz. Adem’i bu özelliklerinden dolayı ebedi şampiyon ilan etmek gerekir.

Bu 36 doğumun her seferinde bir oğlan bir kız olmak üzere toplam 72 çocuk eder. Sakat bacaklı çocuk yarım insan sayılıp ( buçuk insan ) kabul edilir. Etimi mi sana 72,5 ( yetmiş iki buçuk ) millet. Sonrada insan buçuk olamayınca bu işi 73 millet olarak tatlıya bağlıyorlar.

Evet, hepsi kardeş olduğundan, yetmiş iki millete de ayni nazar ( gözle ) bakmaktan da abes görülmez.

Dikkat ederseniz buçuk insan burada dikkate alınmıyor!

Vay gidi köftehorlar!

NACİYE

Naciye cennet de huriler başı ( başhemşire gibi bir şey) idi. Hz. Adem ile Havva arasında sürekli tartışma oluyordu ( elbette olur, 36 defa kadını hamile bırakırsan olacağı budur). Havva yaşlanmıştı. Hz. Adem kendine yeni bir eş vermesi için Hakk’a yalvarıyordu. ( nankör Adem! kadın saçını süpürge etmiş, 72 çocuk doğurmuş yine yaranamamış!) Cenab-ı Hakk Naciye’yi kendisine eş olarak gönderdi. Naciye, Hz. Adem ile Havva’nı evine (insanlık tarihinin ilk kuması) geldi. Havva Naciye’yi görür görmez durumu anladı!

Nasıl anladığını ben hala anlamış değilim?

Havva, Naciye’yi çok kıskandı ( insanlık tarihinin ilk kıskançlık vakası) ve bir şeyler yapmaya karar verdi.

Hemen tarlada çalışan ( vay be tarım devrimi bile olmuş!) Adem’in yanına koştu.

Senaryo biraz Türk filmi gibi görünse de izlemeye devam edelim.

O’na bin bir cilve ve naz ( bakalım faydası olacak mı?) yaptı. Adem’in cinsel duygularını uyandırdı ( adamcağızın meğer derdi ilgiymiş!)

Adem Havva birlikte olmak isteyince de Havva kendini geriye çekti.

Diyeceksiniz bunda garipsenecek ne var?

Biz bu filmleri çok gördük.

Ey Adem, dedi seninle bir şartla birlikte olurum.

İnsanlık tarihinde ilk şartlı birlikte olma eylemi teklifidir!

“ Benden başka hiç kimseyi sevmeyeceğine, birlikte olmayacağına yemin edersen bu iş olur.”

Zamanlama (timing) mükemmel!

Adem yemin etti ve Havva ile birlikte oldular.

Hem de tarlada olacak şey değil, acelen ne baba?

Akşam Adem eve geldiğinde, Naciye’yi gördüğünde dizlerine vurdu, ah vah etti ama boşuna. Keleğe geldiğini anladı. İş işten geçmişti, bir kere söz vermiş oldu. Artık Naciye ile birlikte olamazdı.

Eh güzelim Naciye’yi geri göndermek de Hakk’a reva olmazı. Hadi hazır gelin gelmişken Haz. Şit de bekar, üstelik bir bacağı da sakat kim yarım adamı kocalığına kabul eder?

Allah’tan, Naciye melek huylu biri işe okey dedi kırk gün kırk gece düğünden sonra nikah oldu.

Görüldüğü gibi Naciye ile Hz. Şit’in akrabalıkları ( babasının yavuklusu olduğunu saymazsak) yoktur.

Bu nikahla aile içi cinsel ilişki ( ensest ) olayı bir nebze kurtarılmış ve mahallenin namusu da temize çıkmış oldu.

Yeniden “Kırklar Meclisi “ kurgusu

İmam Cafer-i Sadık Buyruğu’nda ise, Kırklar Meclisi şu şekilde anlatılmaktadır:
“Rivayettir ki, Muhammed Miraca gidince yolda bir aslan gördü, çıkarıp hatemi ( Arapça yüzük demektir ) ağzına verdi. Orada nişanı kaldı, ondan revan oldu. İlimlerin en yükseğine erişti, dosta kavuştu. Doksan bin kelâm söyledi. Otuz bini şeriat oldu. Tamamı yüz yirmi dört bin kelâm oldu. Altmış bini Ali’de – sır *- oldu. ”

“Muhammed Miraç’tan gelirken Mina’da bir kubbe gördü, kapıyı çaldı, içeri vardı. Kırklardan birisi,
-“Kimdir” diye sordu. Gaipten bir ses geldi:
-“Muhammed Nebi geldi” deyince Muhammed’e yer gösterdiler. Muhammed oturdu. Muhammed bunlara dedi ki:
-“Sizin küçüğünüz kimdir ve ulunuz kimdir”. Kırklar dedi ki
-“Bizim ulumuz küçüğümüz kırktır” deyip cevap verdiler. Ol vakit Muhammed dedi ki
-“Ya hani sizin biriniz ne oldu” dedi. Kırklar dedi ki
-“Seyidullah, gitti” dediler. Kırklar dedi ki
-“Ya Muhammed ne çok sordun, Selman’ı da burada hazır bil ya Muhammed” dediler.
Ol vakit, Muhammed bunlardan nişan istedi. Kırklar dedi ki
-”Kırkımız birdir, birimiz kırktır” deyip hemen kırklardan birisi kolunu kaldırdı. Hz. Muhammed neşterle kesti, kırkından birer damla kan aktı ve Selman geldi, bir tane üzüm getirdi. Muhammed bir üzümü ezdi, şerbet eyledi. Kırklar içti. Coştular. Muhammed semaha girdi. Sarığı başından düştü. Kırk pare oldu. Kırklar kuşandılar. ”

yukarıda anlatılan Miraç olayı ve kırklar meclisidir. Eğer dini bir kaynak olarak İmam Cafer-i Sadık buyruğuna inanan bir insan Kırklar Meclisi’ni bu şekilde yorumlar.

Alevi inanç söylenceleri arasında çok önemli bir yeri olan bu göksel Kırklar Meclisi olgusu, Peygamberin İslam’ı yaymaya ve yaşatmaya çalıştığı Mekke dönemindeki kendisine bağlı ilk kırk inananla yaptığı gizli toplantı ve tapınmaların, toplum bilincinde kutsanıp mitoslaştırılmasıdır. Bunun ilk örneğini 8.yüzyılın ortalarında İmam Muhammed Bakır ve Cafer Sadık döneminde yazılmış Umm-ul Kitab’da ( kitapların annesi ) görüyoruz.

Ãdem yaratılmadan önce (yaratılış ötesinde) Tanrı’nın kendi nurundan yaptığı ve kendi tahtının en yakınındaki kubbeye yerleştirdiği Ehlibeyt beşlisi dışında, onlara bağlı ve 12 nakib, 28 necib tanımlamasıyla (kırklar), 1000 renkli beyazlık denizinde yaşayan, farklı renklerde nurdan ruhsal varlıklar olarak burada geçen Salman, Mikdad, Abu Zer, Ammar vb. verilen adlar göstermektedir ki bunlar, Peygambere ilk inanan gerçek Kırklardan başkası değildir.

Bir başka görüş de “ Sır “ insan-ı Kamil ( bilge insan ) olmaktır. Bunu bilmeyende ne talip ne de Alevi olabilir.

Sır dediğin insanın duygularına hakim olmasıdır, kendini kontrol edebilme yetisi ve olgunluğudur.

Sır aşağıdaki nefeste de farklı şekilde gizlidir ( bence açıktadır ).

Nefesi yorumladığınızda sırrı görürsünüz.

Eğer gözlü isen dizil katara
Bu yol gözlünündür, körün değildir
Ne yitirdin, ne ararsın burada
Bu gül bülbülündür, hârın (dikenin) değildir

Benim mürşidimin gönlü ganidir
Mürşidin dîdârı Hak dîdârıdır
Girebilir isen gönül evidir
Giremezsen senin yerin değildir

Kapıya varmadan dibe geçilmez
Mürşit olmadan müşkül seçilmez
Çarşıya varmadan dükkân açılmaz
Mürşit eteğinde elin var mıdır?

İkilik tutanın hem yüzü kara
Cihanda kendine bir mürşit ara
Eğer âşık isen gel gir katara
Ãşık değil isen yerin değildir

Bak şu erenlerden gelen doluya
Çaylak kâr eylemez şahin avına
Pir Sultan’ım çağır gelsin pirine
Gelip yetişmezse pîrin değildir.

***

ÜÇLER, BEŞLER YEDİLER

Başköylü Hasan Efendinin kitabındaki yorumuna göre:

“1) Üçler nedir? Üçler vücut, can ve ruh dur. Can, kan demektir. İnsanın kan dolaşımını anlatmaktadır. Ruh ise irade ( istenç) demektir. Vücuda iyi bakılırsa, doğru beslenirse kan temiz olur. Ruha, bilince de doğru bilgi verilirse irde ( istenç) ruh, da düzgün olur.

2. Beşler nedir? Beşlerin dördü dünya, biri insanla ilgilidir. Dört element ateş, rüzgar, su ve topraktır. Ateş ile rüzgar bir su ile toprakta birdir. Aslında dördü de bir toprağa girmektir ve birdir. Beşincisi ise candır. Can üçlerin toplamıdır. Vücut kan ve irade toplamına can denir, yani insandır.

Yediler nedir? En önemlisi yedilerdir. Yediler olmaz is kırklar olmaz. Yediler dünyaya ait olan dört ve insana ait olan üçten meydana gelmektedir. Dört ateş, rüzgar, su ve topraktır. Üç ise can, canan ve çobandır.

Çoban çocuktur. Gelecektir, can erkek canan kadındır. Can ve canan bir gömleğe girerler, bir olurlar. Birleşmede çoban, yani çocuk olur. Çoban olmaz ise soy sürmez. Meydan boş kalır. Altı olursa insan soyu tükenir.”

Belki bazılarınız bu çoban, can, canan, ruh, kan terminolojilerine takılabilirsiniz.

Bunların hepsi Batınilikte ( ezoterizm ) bir dil ve anlatım yöntemidir.

Bunlar mutlak doğrudur. Bunları kabul etmek gerekir gibi yanılgılara düşünmeyelim.

Sınırlı bilgilerle, yaratılış anlamaya çalışılıyor. Farkına vardıkları bazı olayları da bu bilgiyi alacak kapasitede olmayanlara vermezler.

Bunlar da bir tür ‘ SIR ’ dır.

SIRLAR sadece bunlardan mı ibarettir.

Elbette hayır. Daha net anlayabilmek için “ Büyü,elementler ve okültizm “ ile ilgili yazılarımı yeniden okumanızı öneririm.

* Bu yazı serisi devam edecektir.

Kaynakça

1. Alevilerin Büyük Sırrı Ünsal Öztürk. (Yurt Kitap-Yayın, Kasım 2005, Ankara)
2. Heyet, Peygamberler tarihi ansiklopedisi cilt: 1, Hakikat kitapevi, İstanbul, tarihsiz