Mevlânâ Celaleddin-i Rumi (d. 1207 – ö.1273), İslam ve tasavvuf dünyasında tanınmış bir şair , düşünce adamı ve Mevlevi yolunun öncüsüdür.
(Mevlânâ Celaleddin-i Rumi adındaki “Rumi” sözcüğü, o dönemde Anadolu’ya “Diyarı-ı Rum” denilmesindendir; “Efendimiz” manasına gelen Mevlânâ ise, kendisine karşı duyulan büyük saygının belirtisi olarak verilmiştir.) Dönemin İslam kültür merkezlerinden Belh kentinde hocalık yapan ve Sultan-ül Ulema (Bilginler Sultanı) lakabıyla anılan Bahaddin Veled ‘in oğludur. Mevlânâ, babası Bahaeddin Veled’in ölümünden bir yıl sonra, 1232 yılında Konya’ya gelen Seyit Burhanettin’in manevi terbiyesi altına girmiş ve dokuz yıl ona hizmet etmiştir. Harzemşah hükümdarları Bahaddin Veled’in halk üzerindeki etkisinden her zaman tedirgin olmuştu; çünkü o, insanlara son derece iyi davranır, ayrıca onlara her zaman anlayabilecekleri yorumlar getirir, derslerinde kesinlikle felsefe tartışmalarına girmezdi. Söylenceler, Bahaeddin Veled ile Harzemşah hükümdarı Aleaddin Muhammed Tökiş (ya da Tekiş) arasında geçen bir olaydan söz eder: Bahaeddin Veled bir gün dersinde, felsefeye ve felsefecilere şiddetle çatmış, onları İslam dininde var olmayan şeylerle (bid’at) uğraşmakla suçlamıştı. Ünlü İslam felsefecisi Fahrettin Razi buna çok kızdı ve onu Muhammed Tökiş’e şikâyet etti. Hükümdar, Razi’yi çok sayar, ona özel olarak itibar ederdi. Razi’nin uyarıları ve halkın Bahaeddin Veled’e gösterdiği ilgi ve saygı bir araya gelince, kendi yerinden kuşkuya düşen Tökiş, Belh kentinin anahtarlarını ona gönderdi. Bu, “Benim yerime iktidarı sen kullan” anlamına gelen bir davranıştı. Söylendiğine göre, bu davranışı “Bir yerde iki sultan olmaz” diye karşılayan Bahaeddin Veled, hemen göç hazırlıklarına başladı; ailesini, kitaplarını, sadık müritlerini yanına alarak ülkeden ayrıldı (1212 ya da 1213). Nişabur kentinde ünlü şeyh Feridüttin Attar onları karşıladı. Aralarında önemli konuşmalar geçti. Küçük Celaleddin de bu konuşmaları dinliyordu. Attar, “Esrarname” (“Sırlar Kitabı”) adlı ünlü kitabını Celaleddin’e hediye etti ve yanlarından ayrılırken küçük Celaleddin’i kastederek, yanındakilere “Bir deniz bir ırmağın ardına düşmüş gidiyor” dedi. Bahaeddin Veled’e de, “Umarım yakın bir gelecekte oğlunuz âlem halkının gönlüne ateş verecek ve onları yakacaktır” diye bir açıklama yaptı. (Mevlânâ “Esrarname”yi her zaman yanında taşımış, “Mesnevi”sinde Attar’dan ve onun kıssalarından sık sık söz etmiştir.)
Kafile, Bağdat’ta üç gün kaldı; sonra hac için Arabistan’a yöneldi. Hac dönüşü, Şam’dan Anadolu’ya geçti ve Erzincan, Akşehir, Larende’de (günümüzde Karaman) konakladı. Bu konaklama, yedi yıl sürdü. On sekiz yaşına gelmiş olan Celalettin, Semerkandlı Lala Şerafettin’in kızı Gevher Hatun ile evlendi. Oğulları Mehmet Bahaeddin (Sultan Veled) ile Alaeddin Mehmet, Larende’de doğdular. Selçuklu sultanı Aleaddin Keykubat sonunda Bahaeddin Veled’i ve Celaleddin’i Konya’ya yerleşmeye razı etti. Onları yollarda karşıladı. Altınapa Medresesi ‘nde konuk etti. Başta hükümdar olmak üzere saray adamları, ordu ileri gelenleri, medreseliler ve halk, Bahaeddin Veled’e büyük bir saygıyla bağlanıyor, müridi oluyordu. Bahaeddin Veled 1231′de Konya’da öldü ve Selçuklu Sarayı’nda “Gül Bahçesi” denilen yere defnedildi. Hükümdar yas tutarak bir hafta tahtına oturmadı. Kırk gün, imarethanelerde onun için yemek dağıtıldı. Bu mesnevi de böylece sona erdi.
Babasının vasiyeti, Sultan’ın buyruğu ve Bahaeddin’in müritlerinin ısrarlı ricaları sonucu Celaleddin, babasının yerine geçti. Bir yıl süreyle dersleri, vaazları ve fetvaları o verdi. Sonra, babasının öğrencilerinden Tirmizli Seyyit Burhaneddin Muhakkik ile buluştu. Tirmizli olduğu için “Tirmizi” diye anılan Burhaneddin, Konya’daki bu buluşmada genç Celaleddin’i o çağda geçerli olan bütün İslam bilim dallarından sınava soktu ve gösterdiği başarıdan sonra “Bilgide eşin yok; gerçekten seçkin bir ersin. Ne var ki, baban hâl ehli (gönül ve ruh adamı) idi; sen kâl ehlisin (söz adamı). Kâl’i bırak, onun gibi hâl sahibi ol. Buna çalış, ancak o zaman onun gerçek vârisi olursun, ancak o zaman Güneş gibi âlemi aydınlatabilirsin” dedi. Sultan Veled (Mevlânâ’nın oğlu) ünlü “İbtidaname” (“Başlangıç Kitabı”) adlı kitabında olayı böyle anlatır. Bu uyarıdan sonra, Celaleddin 9 yıl boyunca Burhaneddin Muhakkik Tirmizi’ye müritlik etti, “seyr-ü sülûk” denen tarikat eğitiminden geçti. Halep ve Şam medreselerinde öğrenimini tamamladı, dönüşte Konya’da hocası Tirmizi’nin gözetiminde art arda üç kez çile çıkardı; riyazete (her tür perhiz) başladı. Hocası artık Kayseri ‘ye dönmek istiyor, Celaleddin onu bırakmıyordu. Günün birinde Tirmizi, öğrencisinden habersiz yola çıktı, ama yolda atı tökezleyip düşünce ayağı incindi. Dönüp Konya’ya geldi ve Celaleddin’e “Neden beni bırakmıyorsun” diye sordu. O da hocasına “Neden gitmek istiyorsun?” dedi. Tirmizi bu soruya şu yanıtı verdi: “Buraya güçlü bir gönül aslanı yöneldi, sana gelecek. Ben de bir din aslanıyım. Biz birbirimizle geçinemeyiz, birbirimize ağır geliriz.” Bu açıklamadan sonra Tirmizi, Kayseri’ye gitti ve 1241′de orada Hakk’a yürüdü. Celaleddin, Konya’ya yönelen o gönül aslanını bir süre bekledi. Ne var ki, hocasını unutamıyordu. Bütün kitaplarını ve ders notlarını topladı. “Fihi-Ma Fih” (“Ne Varsa İçindedir”) adlı yapıtındaki açıklamalarında sık sık hocasından alıntılar yaptı. Beş yıl boyunca medrese fıkıh ve din bilim okuttu, vaiz ve irşatlarını sürdürdü. Tebrizli Şems,
1244′te Konya’nın ünlü Şeker Tacirleri (Şeker Furuşan) Hanı’na baştan ayağa karalar giymiş bir gezgin indi: Adı “Tebrizli Şems” idi. Yaygın inanca göre Ebubekir Selebaf adlı ümmi bir şeyhin müridi idi. Gezici bir tüccar olduğunu söylüyordu. Sonradan “Makalât” (“Sözler”) adlı kitabında da anlattığına göre, bir aradığı vardı. Aradığını Konya’da bulacaktı, gönlü böyle diyordu. Yolculuk ve arayış bitmişti. Ders saatinin bitiminde İplikçi Medresesi’ne doğru yola çıktı ve Mevlânâ’yı atının üstünde danişmentleriyle birlikte gelirken buldu; atın dizginlerini tutarak sordu ona: “Ey bilginler bilgini, söyle bana, Hz Muhammed mi büyüktür, yoksa Bayezıt Bistami mi?” Mevlânâ yolunu kesen bu garip yolcudan çok etkilenmiş, sorduğu sorudan ötürü şaşırmıştı. “Bu nasıl sorudur?” diye kükredi. “O ki peygamberlerin sonuncusudur; O’nun yanında Bayezit’in sözü mü olur?” Bunun üstüne Tebrizli Şems şöyle dedi: “Neden Hz. Muhammed ‘Kalbim paslanır da bu yüzden Rabbime günde yetmiş kez istiğfar ederim’ diyor da , Bayezit ‘Kendimi noksan sıfatlardan uzak tutarım, bedenimin içinde Allah’tan başka varlık yok’ diyor; buna ne dersin?” Bu soruyu Mevlânâ şöyle karşıladı: “Hz. Muhammed her gün yetmiş makam aşıyordu. Her makamın yüceliğine vardığında önceki makam ve mertebedeki bilgisinin yetmezliğinden istiğfar ediyordu. Oysa Bayezit ulaştığı makamın yüceliğinde doyuma ulaştı ve kendinden geçti, gücü sınırlıydı; onun için böyle konuştu.” Tebrizli Şems bu yorum karşısında “Allah, Allah” diye haykırarak onu kucakladı. Evet, aradığı oydu. Kaynaklar, bu buluşmanın olduğu yeri “Merec-el Bahreyn” (“iki denizin buluştuğu nokta”) diye adlandırdı.
Oradan, birlikte, Mevlânâ’nın seçkin müritlerinden Selahaddin Zerkub’un hücresine (medresedeki odası) gittiler ve halvet (iki kişilik kesin bir yalnızlık) oldular. Bu halvet süresi hayli uzun oldu (kaynaklar 40 gün ilâ 6 aydan söz eder). Süre ne olursa olsun, Mevlânâ’nın yaşamında bu sırada büyük bir değişme oldu ve yepyeni bir kişilik, yepyeni bir görünüm ortaya çıktı. Mevlânâ artık vaazlarını, derslerini, görevlerini, zorunluluklarını, kısaca her davranışı, her eylemi terk etmişti. Her gün okuduğu kitapları bir yana bırakmış, dostlarını, müritlerini aramaz olmuştu. Konya’nın hemen her kesiminde, bu yeni duruma karşı bir itiraz, bir isyan havası esiyordu. Kimdi bu gelen derviş? Ne istiyordu? Mevlânâ ile hayranları arasına nasıl girmiş, ona bütün görevlerini nasıl unutturmuştu. Şikâyetler, ayıplamalar o dereceye vardı ki, bazıları Tebrizli Şems’i ölümle bile tehdit ettiler. Olaylar böyle üzücü bir görünüm kazanınca, bir gün canı çok sıkılan Tebrizli Şems, Mevlânâ’ya Kuran’dan bir ayet okudu. Ayet, “İşte bu, ‘sen’ ile ‘ben’in arasındaki ayrılıktır” anlamına geliyordu. Bu ayrılık gerçekleşti ve Tebrizli Şems bir gece habersizce Konya’yı terk etti (1245).
Tebrizli Şems’in gidişinden son derecede etkilenen Mevlânâ kimseyi görmek istememiş, kimseyi kabul etmemiş, yemeden içmeden kesilmiş; sema meclislerinden, dost toplantılarından büsbütün ayağını çekmişti. Özlem ve aşk dolu gazeller söylüyor, gidebileceği her yere gönderdiği ulaklar aracılığıyla Tebrizli Şems’i aratıyordu. Müritlerin bazıları pişmanlık duyup Mevlânâ’dan özür dilerken, bazıları da Tebrizli Şems’e büsbütün kızıp kinlenmekteydiler. Sonunda onun Şam’da olduğu öğrenildi. Sultan Veled ve yirmi kadar arkadaşı Tebrizli Şems’i alıp getirmek üzere acele Şam’a gittiler. Mevlânâ’nın geri dönmesi için yanıp yakardığı gazelleri ona sundular. Tebrizli Şems, Sultan Veled’in ricalarını kırmadı. Konya’ya dönünce kısa süreli bir barış yaşandı; aleyhinde olanlar gelip özür dilediler. Ama Mevlânâ ile Tebrizli Şems gene eski düzenlerini sürdürdüler. Ancak bu durum pek fazla uzun sürmedi. Dervişler, Mevlânâ ‘yı Tebrizli Şems’ten uzak tutmaya çalışıyorlardı. Halk da Mevlânâ’ya, Tebrizli Şems geldikten sonra ders ve vaaz vermeyi bıraktığı, sema ve raksa başladığı, fıkıh bilginlerine özgü kıyafetini değiştirip Hint alacası renginde bir hırka ve bal rengi bir külah giydiği için kızıyordu. Tebrizli Şems’e karşı birleşenler arasında bu kez Mevlânâ’nın ikinci oğlu Alaeddin Çelebi de vardı.
Sonunda sabrı tükenen Tebrizli Şems, “Bu sefer öyle bir gideceğim ki nerede olduğumu kimse bilmeyecek” deyip 1247 yılında bir gün ortadan kayboldu. (Ama Eflaki, onun kaybolmadığını, aralarında Mevlânâ’nın oğlu Alaeddin’in de bulunduğu bir grup tarafından öldürüldüğünü ileri sürer.) Sultan Veled’in deyişine göre Mevlânâ adeta deliye dönmüştü; ama sonunda onun gene geleceğinden umudunu keserek yeniden derslerine, dostlarına, işlerine döndü. Bu dönemde Mevlânâ, Tebrizli Şems ile kendi benliğini özdeşleştirme deneyimini yaşıyordu (bu, bazı gazellerin taç beytinde kendi adını kullanması gerekirken, Tebrizli Şems’in adını kullanmasından da anlaşılmaktadır). Aynı zamanda Mevlânâ o sırada kendine en yakın hemhal olarak (aynı hali paylaşan dost) Selahattin Zerküb’u seçmişti. Tebrizli Şems’in yokluğunu onunla gideriyor. Selahattin Zerküb, Mevlânâ’nın gözünde Şems ile özdeşleşiyordu. Selahattin, erdemli ama okuması yazması olmayan bir kuyumcuydu. Aradan kısa bir zaman geçince, bu kez müritler Tebrizli Şems yerine Selahattin’i hedef edindiler. Ne var ki bu kez Mevlânâ ve Selahattin kendilerine karşı yaratılan gergin havaya pek aldırmadılar. Selahattin’in kızı Fatma Hatun ile Sultan Veled evlendirildi.
Mevlânâ ile Selahattin on yıl süreyle bir arada bulundular. Selahattin’i öldürme girişimleri oldu ve bir gün Selahattin’in Mevlânâ’dan “bu vücut zindanından kurtulmak için izin istediği” rivayeti yayıldı; üç gün sonra da Selahattin öldü (Aralık1258 ). Selahattin’in cenazesinin ağlayarak değil, neyler ve kudümler çalınarak, sevinç ve şevk içinde kaldırılmasını vasiyet etmişti. İstediği her şey yapıldı.

Hüsamettin Çelebi

Selahattin’in ölümünden sonra, yerini Hüsamettin Çelebi aldı. Hüsamettin’in babası, Konya yöresi ahilerinin reisiydi. Onun için Hüsamettin, “Ahi Türk oğlu” diye anılırdı. Varlıklı bir kişiydi ve Mevlânâ’ya mürit olduktan sonra bütün servetini onun müritleri için harcadı. Beraberlikleri Mevlânâ’nın ölümüne kadar on yıl sürdü. O aynı zamanda Vezir Ziyaettin Tekkesi’nin de şeyhiydi ve böylece iki ayrı makam sahibiydi.
İslam tasavvufunun en önemli ve en büyük yapıtı olan “Mesnevi-i Manevi” (genellikle yalnız “Mesnevi” diye anılır) Hüsamettin Çelebi aracılığıyla yazılmıştır. Bir gün birlikte sohbet ederlerken Çelebi bir konudan yakındı ve “Müritler”, dedi, “tasavvuf yolunda bir şeyler öğrenmek için ya Hakîm Senai’nin “Hadika” (“Bahçe”) adlı kitabını okuyorlar ya Attar’ın “İlahiname”sini, “Mantık-ut-Tayr”ını (“Kuş Dili”) okuyorlar. Oysa bizim de eğitici bir kitabımız olsaydı herkes bunu okuyacak ve ilahi gerçekleri ilk elden öğrenecekti”. Hüsamettin Çelebi sözünü bitirirken, Mevlânâ sarığının katları arasından bükülmüş bir kâğıt uzattı genç dostuna; Mesnevi’nin ünlü ilk 18 beyti yazılmıştı ve hoca, müridine şöyle diyordu: “Ben başladım, gerisini sen yazarsan ben söylerim.”
Bu çalışma yıllar boyu sürdü. Yapıt, 25 bin 700 beyitten oluşan 6 citlik bir bütündü. Tasavvuf öğretisini birbirinden çıkan ilgi çekici öyküler aracılığıyla anlatıyor, olayları yorumlarken tasavvuf ilkelerini açıklıyordu. “Mesnevi” bittiği zaman artık epeyce yaşlanmış olan Mevlânâ yorgun düşmüş, ayrıca sağlığı da bozulmuştu.17 Aralık 1273′te de öldü. (İlk eşi Gevher Hatun ölünce, Mevlânâ Konya’da ikinci kez Gera Hatun ile evlenmiş ve ondan Muzafferettin Âlim Çelebi adında bir oğlu ve Fatma Melike Hatun adında bir kızı olmuştu. Mevlânâ’nın soyundan gelen Çelebiler, genellikle Sultan Veled’in oğlu Feridun Ulu Arif Çelebi’nin torunlarıdır; Melike Hatun torunlarıysa Mevleviler arasında “İnas Çelebi” olarak anılır.) Mevlânâ tam bir vahdet-i vücud (varlık birliği) savunucusudur. Ona göre, her varlık Hakk’ın bir ayrı tecellisidir ve yaratılmışlara uygulanan her eylem aslında Yaratan’a uygulanıyor demektir. Onun için, soyut bir Allah sevgisi yerine, somut bir sevgi, yani Hakk’ı halkta ve halkı Hakk’ta sevmek gerekir.
Mevlânâ biçimci değildi, her türlü kısıtlamanın karşısındaydı. Edep, vefa, sabır, eğitim gibi ahlak kavramlarının gerçek anlamını aramayı ve insanlara bunu öğretmeyi iş edinmişti. Ona göre, asıl konu “insan”dı. Din, felsefe, ahlak, insanı daha mutlu etme yolunda gelişen araçlardı. Bu araçlara takılıp kalmak, gelişmeyi ve gelişme hızını kesecek yanlış davranışlardı. Doğru olan, gerçeğe giden yolu bulmaktı ve bu yol, “aşk” tan geçerdi: Sonsuz bir sevgi. Bu sevgi hoşgörü ve vefa kavramlarıyla desteklenecek, beslenecekti.
Mevlânâ için, sözünü ettiği bu aşk anlatılmaz, yaşanır; yaşayarak öğrenilirdi. Bu nedenle, bir gün kendisine “Aşk nedir efendim” diye soran bir öğrencisine “Ben ol da bil” yanıtını verdi.
Mevlânâ’nın ilkelerinden ve İslam inancına getirdiği yorumdan Mevlevi tarikatı doğdu, ama Mevlânâ bir tarikat kurucusu değildir. Mevlevilik onun ölümünden sonra oğlu Sultan Veled ile halifesi Hüsamettin Çelebi’nin birlikte hazırladıkları bir örgütlenmeye göre kurulmuştur.
İnsan düşüncesine yepyeni bir mesaj veren ve İslam düşünürlerinin fikir sistemlerini, inanç akidelerini ruh, akıl ve sevgi üçgeni içinde sunan, insanlığa ahlak, din, ilim ve akıl yolunda heyecan katarak yeni ufuklar açan Mevlânâ Celaleddin-i Rumi; ilahi bir ışık, manevi bir güneş, Muhammed Ali’nin bendesidir. Ehlibeyt bendesidir.
Bugüne kadar gönüller tutuşturan ve bundan sonra da insanı etkilemeye devam edecek olan veli, kutup, pir, insan-ı kâmil, büyük şair gibi sıfatlarla isimlendirilen bu büyük insan, insanlığa ışıktır.
Gönüller sultanı Hz. Mevlana aşkın kemalidir; ama yalnız aşkın mı? Hayır, o tüm güzelliklerin kemalidir; ilmin de hikmetin de, aklın da…
Onun insan düşüncesine verdiği en büyük mesaj aşk, sevgi ve birliktir.
O, bir veli hüviyetiyle gönüller coşturmuş; bir pir, bir mürşit olarak insan kalbini saflaştırmış; bir bilgi kaynağı olarak insan aklını nur ile yıkamış; akıl ve gönülleri kirden kurtarmış; gelmiş geçmiş tüm peygamberlerin temsilcisi olmuştur.
Onun içindir ki hangi âlim Mevlânâ’yı tanısa yücelmektedir. Onun yoluna gönül koyan herkes kemale, sevgiye, insanlığa, bilgeliğe, hoşgörü ve yüksek ahlaka ulaşmaktadır.
O, hiç bir şeyi inkâr etmez; ama her şeyi birler, bütünleştirir ve sevdirir. O, kimseyi ayrı görmez. Çünkü o, her şeyin Allah’ın zuhuru ve tecellisi olduğunu bilir ve bunu insan gönlüne ve insana hâl olarak yansıtır.

“İnsan yaratılmışların en şereflisidir” düsturuyla her dilden, her dinden, her renkten insanı kucaklayan Hz. Mevlânâ sevginin, barışın, kardeşliğin, hoşgörünün sembolüdür
Hz. Mevlânâ’da insan, ölümlü ile ölümsüzü, iyi ile kötüyü, ilahi ile beşeri benliğinde toplayan bir birleştiricidir. İnsan; ölümsüzlüğün, ölümlü beden içinde tekâmül seyrini yaşamak için bu âlemdeki görünümüdür. İnsan, varlık ağacının meyvesidir. Bir rubaisinde şöyle seslenir:
“Suret suretsizlikten meydana geldi… / Varlık peteğini ören arıdır… / Arıyı vücuda getiren, mum ve petek değildir… / Arı biziz, şekil ve çokluk sadece bizim imal ettiğimiz mumdur… / Şekil ve cisim bizden vücuda geldi… / Biz onlardan değil; şarap bizden sarhoş oldu, biz şaraptan değil…”
Hz. Mevlânâ varlığın özü, yani yaratıcı kudretle insanın özünü birleştirmiştir. İnsanın şeref ve yükümlülüğü, zevki ve çilesi işte bu birlikten kaynaklanmaktadır. Bu birlik insanı varlığın gayesi yapmıştır. Varlık, anlamını insanla kazanır. Yaratıcı, eserini insanla seyreder; zira insan Hakk’ın gözü ve aynasıdır.

Hz. Mevlânâ şöyle seslenir:
“Sen cihanın hazinesisin, cihan bir yarım arpaya değmez. Sen cihanın temelisin, cihan senin yüzünden taptazedir. Diyelim ki âlemi meşale ve ışık kaplamış; çakmaksız ve taşsız olduktan sonra o, iğreti bir rüzgârdan başka nedir?”
Yüce Hüdavendigâr, “Mümin müminin aynasıdır” hadisini açıklarken şöyle konuşur:
“Tanrı’nın adlarından biri de ‘el-mümin’dir. İman eden kula da ‘mümin’ denir. ‘Mümin müminin aynasıdır’ demek, ‘Tanrı onda, o aynada tecelli etti’ demektir.” O halde Hakk’ı insanda görmek gerekir. Bunu yapmayan, görmesini bilmiyor demektir.

Yine Mevlânâ şöyle seslenir:
“Murat sensin. Neden oraya buraya koşuyorsun? O, sen demektir. Ama sen, sakın ben deme, hep sen diye söyle. Göz dürüst görürse, sen O olursun. O da sen olur.”
“Ey Tanrı kitabının örneği insanoğlu! Ey şahlık güzelliğinin aynası mutlu varlık. Her şey sensin. Âlemde ne varsa senden dışarı değil. Sen ne ararsan kendinde ara, çünkü her varlık sende.”
İnsanın bu şerefi bedava değildir. Bu şerefin beraberinde getirdiği sorumluluk ve ıstırap da büyüktür. İnsanın şerefi gibi, sorumluluğu ve ıstırabı da varlığın en büyük sorumluluk ve ıstırabıdır. Mevlânâ’nın kavgası, eşyaya boyun eğen insanı, eşyaya boyun eğdiren bir yaratıcı benlik haline getirmek içindir.

İnsan, ne olduğunu anlamak için nereden geldiğini anlamak zorundadır. Mevlânâ’ya göre böyle bir anlayış, Yaratıcı kudretten koptuğunun bilincinde olan insanın nasibidir:
“Tanrı, ululuk sırlarını insanda belirtmiştir. İnsanın önünde canla, gönülle, bedenle gerçekten bir secde ettin mi ne yana dönersen orası gönlüne Kâbe olur.”
Mevlânâ yine bir beytinde,
“Bedenin her zerresinden bir feryat duy, bir inilti işit; çünkü sen büyük bir şehirsin; belki de bir şehir değil, binlerce şehirsin sen. Her şey sensin; her şeyden öte ne varsa o da sensin; o da senden ibaret.”
İnsan, geçirdiği bu kadar maceraya rağmen kendi değerinin henüz farkında değildir. Kendisini kuşatan dünyanın nice tufanına tanık olmasına rağmen, kendi içinde sakladığı tufanların henüz idrakine varamamıştır:
“Âdemoğlu dediğin, dünya sandığına konmuş bir aslandır. Sandık kapanmış, kilitlenmiştir. O da kendisini yorgun ve bitkin göstermektedir. Ama günün birinde bir coştu, bir kükredi de sandığı kırıp parçaladı mı nelere gücü yettiğini, ne işler edeceğini o vakit görürsün.”
“İnsanların taş yüreklerinde öylesine bir ateş vardır ki perdeyi kökünden yakar. Perde yandı mı, insan Hızır hikâyelerini de tamamen anlar. O eski aşktan gönlün içinde yeniden şekiller meydana gelir.” Ve yine şöyle seslenir yüce Mevlânâ:
“Sen ya Tanrı nurusun ya da Tanrısın; onun mazharısın. Şu dönen göğü Tanrı’ya layık görme, yıldızlarla ayda irade, bir özgürlük var sanma. Güneşlerin güneşi sensin. Şu gökkubbede dönüp duran güneş, başı bağlı bir topal eşek gibidir.”

Din, dil, ırk ayırmayan, her şeyi ve herkesi Tanrı’nın bir parçası olarak gören yüce Mevlânâ’nın kadını bu düşüncenin dışında tutmadığını anlatmaya herhalde gerek yoktur. Her zerrenin Tanrı’nın birer parçası olduğunu belirten bu büyük insanın cinsiyet ayırımı yapabileceğini düşünmek ancak cahilliktir. Ona göre Tanrı katında cinsiyet yoktur. Dolayısıyla maddi âlemde de cinsiyet ayırımının getirdiği davranış farklılıkları olmamalıdır.
Hz. Mevlânâ aşkla, müzikle, sema ve şiirle beslenip gelişen bu dinler üstü yolda kadına da büyük bir önem vermiş, her konuda olduğu gibi bu konuda da çağın ötesinde düşünmüş ve uygulamıştır. Kadını hayatın diğer parçaları gibi, belki de daha fazla önemsemiştir. Onları hayatın içine çekmeye çalışmış ve devrin şartlarına aldırmadan, hiç çekinmeden insanlığın kadınla birlikte var olduğu mesajını tüm âleme vermiştir.

“Mesnevi”sinde,
“Kadın bir nurdur, sevgili değil; kadın yaratıcıdır, yaratılmış değil…” sözleriyle kadına bakışını çok net olarak tanımlayan Hz. Mevlânâ, onu “yaratan kudret” mertebesine çıkarmış ve yaratıcılığın simgesi olarak göstermiştir. O her şeyden önce, kadının kapanmasının ve örtünmesinin aleyhindeydi. “Fi-hi Mafih” adlı eserindeki bir fasılda, karısını örten, kapatıp kimseye göstermeyen erkeği “koltuğunun altına bir somun ekmeği saklamaya çalışan insan”a benzeterek kınamıştır. Gizlenmenin ve örtünmenin, karşısındaki insanın daha çok merakını arttıracağını ve görme duygusunu kamçılayacağını belirten Mevlânâ, bunun sadece kötülüğü arttıracağını ifade etmiştir.

Kadının veya erkeğin değil, insanın iyisi ve zararlısı olduğunu söyleyen Mevlânâ, bu görüşlerini hayatında da uygulamıştır. Onun birçok kadın müridi vardı ve onların davetlerine hep uyar, aralarına katılır, onlarla şiirler okur ve onlarla sema ederdi. Hz. Mevlânâ’yı seven kadınlar onun başına güller serperdi.

Hz. Mevlânâ tek kadınla yaşamış, cariye ve köle kullanmamıştır. Oğlu Sultan Veled‘e yazdığı bir mektupta zevcesini hoş tutmasını, ona saygı göstermezse kendisini de incitmiş olacağını belirtmiştir.

Hz. Mevlânâ öyle bir potadır ki oraya atılan her madde, orada yeteneğine göre en uygun gelişimini bulmuştur. Oraya düşen her zerre güneşlere ışık salan bir hal almış, padişahlara buyruk yürütmüş, tahtsız taçsız gönüller hakanı sayılmış ya da yokluğa karışmış, addan sandan geçmiş, insanlığa bir iksir olmuş, soluk alanların ciğerlerine işlemiş, yeni bir arayış gücü vermiştir.