ANADOLU’DA ALEVİLİK ÖNCESİ GELİŞMELER

Mehmet Yaman Dede

Anadolu’da Alevilik, yüzyıllar süren oluşum sürecinde, bir çok değişkeni birlikte ele alarak incelemek gereken çok kapsamlı bir olgudur. Bazı araştırıcıların yaptıkları gibi, Anadolu’da Aleviliğin doğuşunu bir veya birkaç nedene bağlamak, bilimsel açıdan oldukça sakıncalıdır. Anadolu’da Aleviliği, doğrudan İmamet sorununa; Hz. Ali-Muaviye mücadelesin veya sadece Anadolu’nun içinde bulunduğu sosyal, siyasi, ekonomik ve dinsel atmosfere bağlamak v.b. zorlama yargılar, sorunu analize yönelik çalışmalar olmaktan çok, işin kolayına kaçmaktır. Doğal olarak bu şekilde yapılmış Anadolu’da Aleviliğe yönelik sözde araştırmalar, sözde Alevilik uzmanlarının, deyim yerindeyse “Alevi (Bektaşi) sırrının çözüldüğünü dahi ifade edebilmektedirler. İnancımız odur ki, kamuoyu bir gün bu bilim sömürgenlerine gereken yanıtı verecektir.

 

Anadolu’da Alevilik, oluşumu açısından çeşitli mekân ve zaman dilimlerini göz önüne almak gereken, ancak nihai ola­rak Anadolu’da gelişimin halâ da sürdüren bir olgudur.

 

Bu nedenle, Anadolu’da Alevilik incelenirken bu olguya etki edebilecek bütün olaylar kronolojik ve sistematik olarak incelenmek gerekir. Konuya yönelik önyargılı yaklaşımlar ise, araştırmayı daha başlamadan kısırlaştırır. Şöyle ki: varıl­mak istenen sonucun niteliği önceden düşünülmüş ise, bura­da araştırıcı işe önyargıyla başlamış demektir. Oysa yargıyı verecek, inceleme doğrultusundaki sonuçtur, araştırmayı ya­panın önyargıları ya da isteği değil…

 

Konuyu, tarihsel süreç içerisinde incelemeye geçmeden önce, araştırıcının tarih araştırmaları konusunda yaşadığı zor­luklara da değinmek istiyorum. Bunlardan bazılarını şöyle sı­ralayabiliriz: Tarih, ilk elde, günümüzde yaşayan tarihçinin geçmişte yaşamış olan “başkasını” okuyarak yaptığı bir bilimdir. Tarihçiyle nesnesi arasında zamansal ve mekânsal bir mesafeleşme vardır. Geçmişte yaşamış başkasından tarihçi­ye arda kalan belgeler, anı, tanıklık ve kronikler gibi metinler­dir. Tarihçi için belgelerdeki bu olgular, sanki kendisi tarafın­dan yapılmış birer gözlemdir. Ne var ki, asla yinelenebilir ve sınanabilir olmadıklarından, bunlar ancak tekil gözlemler ola­rak kalırlar.

 

Tarihçinin ve doğal olarak bizim de karşılaşacağımız zor­luklara da değindikten sonra, şimdi esas konumuza dönebili­riz. Anadolu’da Aleviliğin doğuşunu incelerken, başlangıç noktamızı, Hz. Muhammed’in ölümü ve Dört Halife Dönemi oluşturacaktır.

 

1- HZ.MUHAMMED’İN ÖLÜMÜ VE DÖRT HALİFE DÖNEMİ:

 

İslâm Tarihindeki ilk siyasî ve dinsel ayrılıkların bu dönem­de oluşmaya başladığı gerçeğinden hareketle, bu dönemde olmuş bazı önemli olayları ayrıntılarıyla inceleyeceğiz. Hz. Muhammed’in peygamberliği döneminde, Müslümanlar ara­sında kayda değer bir ihtilafın varlığından söz etmek ise zordur, Müslümanlar arasındaki ayrılık rüzgârlarının başlangıç noktasının, Hz. Muhammed’in Hakk’a yürümesi ve bunun sonucu olan “kimin halife olacağı” sorunu oluşturmaktadır. Biz burada sırasıyla, vasiyetname, imamet, Ebubekir, Ömer ve Osman’ın halifelik dönemleri ve Hz. Ali’nin halifeliği dönemini inceleyeceğiz.

 

1- VASİYETNAME OLAYI:

 

Bu olay, Şii-Sünni ihtilafına kaynaklık eden en önemli olaylardandır. Vasiyetname olayı, Hz. Muhammed’in ölme­den önce bir kalem ve kâğıt isteyerek vasiyetini yazdırmak istemesi ve bu arzusunun yerine getirilmemesi şeklinde orta­ya çıkmıştır. Buhârî, Müslim ve Taberî tarafından nakledilen olay, şu şekilde olmuştur: “Hz. Muhammed, hastalığı şid­detlendiğinde yanındakilere: Bana bir kalem ve kağıt getirin size bir kitap (vasiyet) yazdırayım ki, benden sonra ihtilafa, sapıklığa düşmeyesiniz, demiştir. Bunun üzerine, orada bulunan Müslümanlar arasında ihtilaflar baş gösterdi. Bir kısım, onun bu son emrinin yerine getirilmesini sa­vunurken, diğer bir kısım da Hz. Muhammed’in bu sözleri­nin geçirmekte olduğu hastalık tesiriyle söylenmiş olabi­leceğinin, esasen kendilerine Allah’ın kitabı ve peygambe­rin sünnet’inin yeteceğini söylüyordu. Bu ihtilaflar ve kargaşa üzerine Hz. Muhammed, odadakilerden çıkmalarını istedi ve daha sonra da vefat etti. Böylece vasiyetname yazılamadım Bu konuda kaynakların verdiği bu ve benzeri ri­vayetler, daha sonraları Şîa ile Ehli Sünnet arasında önemli bir ihtilafa yol açmıştır.

 

2- İMAMET MESELESİ:

 

a) İmametle İlgili İddilar:

 

“Vasiyetname” olayıyla da bağlantılı olan “İmamet” mese­lesi yani Hz. Muhammed’den sonra kimin halife olacağı soru­nu, Müslümanları bölen en önemli ihtilaftır denilebilir. Hz. Mu­hammed’den sonra halife’nin kim olacağı konusunda, Şiî ve Sünnî kaynaklar kendi görüşlerini destekleyen hadisler ve ri­vayetleri kullanmakta ve haklılıklarını kanıtlamaya çalışmaktadırlar. Daha önce de sözünü ettiğimiz gibi Hz. Muham­med vasiyetnamesini yazdıramamıştır. Ancak, Şîa tarafından belirtilen birçok olay, Hz. Ali’nin, Peygamber’den sonra, halife olması gerektiğinin Ali hakkında söyledikleri sözler, Gadiru Humm olayı ve Hz. Fatıma’yı ona eş olarak lâyık görmesi vb. gibi sıralayabiliriz. Ehli Sünnet ise, statükocu tavrı doğ­rultusunda, Hz. Ali’nin halifeliğini teyid eden delilleri de ya yok saymakta ve yahut da, farklı yorumlamaktadır. Halifelik konusuna yönelik ileri sürülen rivayetlerden bazı örnekler su­narak konumuzu sürdüreceğiz.

Şia’ya göre, Hz. Muhammed, Hz. Ali hakkında söylediği sözlerle onu halife tayin ediyordu. Üstelik Peygamber, Hz. Ali’nin katıldığı hemen hemen bütün savaşlarda, onu komutan olarak atamıştır.Taberî’nin nak­lettiğine göre, İbni İshak şunları anlatmıştır: “Hz. Muham­med, ailesine ve işlerine bakmak üzere Ali’yi Medine’de bı­rakmış, ona Medine’den ayrılmamasını emretmişti. Bu du­rum üzerine, münafıklar, Ali’nin hakkında yalan haberler yaymaya başladılar. Ali, aşağı sayılarak, önemsiz görüle­rek geride bırakıldı, diye söylediler. Ali, münafıkların bu gibi sözlerini işittikten sonra, silahını alarak yola çıktı. Cüref’de bulunan Hz. Muhammed’in yanma gelerek: Ey Tanrı elçisi! Münafıklar, senin beni istiskal edip ve önemsiz sayarak Medine’de bırakmış olduğunu söylüyorlar, dediğinde; Tanrı Elçisi: Onlar yalan söylüyorlar, ben seni, arkamda kalanlara bakmak üzere, Medine’de bıraktım. Sen Medine’ye dön, ailemde ve kendi ailende halefim ol.

Ey Ali, Musa’ya nisbetle Harun ne ise, sen de bana nisbetle o mevkide bulunmaya razı değil misin?

Fakat benden sonra Peygamber gelmeyeceğine göre, ancak Peygamberlik derecesi bunun haricindedir, buyurdu. Bundan sonra Ali Medine’ye döndü.

Sünni taraf ise,  namaz kıldırmanın,  Müslümanlığın en önemli meselesi olduğunu, Hz. Muhammed’in ise ölmeden önce bu görevi Ebu Bekir’e vermesinden dolayı ve mağarada Ebu Bekir’in Hz. Muhammed’in yanında bulunuyor olmasın­dan dolayı ve Hz. Muhammed’in sağlığında imam tayin etme­diği iddiasından hareketle, hilâfetin Hz. Ali’nin hakkı olduğu şeklindeki yaklaşımları reddetmektedir. Oysa İslâm Tarihi in­celendiğinde, görülecektir ki, Hz. Ali’nin diğer sahabilere üs­tünlüğünü gösteren yüzlerce olay mevcuttur. Buhari, Müslim, İbni Mâce, Tirmizî, Neseî ve Taberî gibi en güvenilir kaynak­lar incelendiğinde, İslâm’ın gelişmesinde Hz. Ali’nin tartışmasız en büyük hizmetleri gördüğünü söylemek mümkündür.

 

b) Sakife Toplantısı:

 

İmamet sorununa yönelik, şimdi de Hz. Muhammed’in Hakk’a yürümesi (632) sonrası gelişmeler üzerinde duralım. Hz. Muhammed’in ölümü sonrası Müslümanlar başsız kalmış, bu durum kargaşa ve belirsizlik yaratmıştır. Hz. Ali ve bazı ai­le üyeleri, Hz. Muhammed’in defin işlemleriyle uğraşırken, Ebu Bekir ve Ömer de dahil, diğer Müslümanlar, bir halife arayışına yönelmişlerdir. Bu bağlamda, Ensar’ın bu amaç­la yaptığı Sakîfe toplantısından da söz etmek gerekir. Bu top­lantıda Ensar, Hz. Muhammed’den sonra Halifeliğe Sa’d bin Ubâde’yi aday göstermişti. Sa’d bin übâde ise bu öneriyi kabul etmişti. Ömer, Sakife toplantısını haber alınca Ebu Bekir’e gelerek durumu anlatmış ve Ebu Bekir ile Ömer derhal “Saklfetu Beni Sâide” denilen avlu’ya gelmişlerdir. Ebu Bekir burada yaptığı konuşmada halifelik hakkının Kureyş’e ait olduğunu, muhacirlerin üstünlüklerini bir bir sıralar, Emirli­ğin muhacirlere yani Kureyş mensuplarına ait olduğunu an­latır. Daha sonra söz alan Ensar’dan biri “O halde bir emir onlardan, bir Emir bizden seçilsin” der. Bunun üzerine Ömer araya girer ve Hz. Muhammed Kureyş’tendir, diyerek halifenin Kureyş’ten seçilmesi gerekliliğine işaret eder. Saki­fe toplantısını nakleden Taberî, daha sonra bir kaç konuşma sonrası, Ömer’in Ebu Bekir’e biat ettiğini ve bazı Ensarlarında Ömer’i izleyerek, Ebu Bekir’e biat ettiğini naklediyor. Bu arada Ensar’dan bir bölümü, “Biz Ali’den başkasına biat et­meyeceğiz.” dediler .

 

Sözünü ettiğimiz Sakife toplantısını iki şekilde ele almak mümkündür. Bunlardan birincisi, bu olayın tamamıyla siyasi bir güç mücadelesi olarak ele alınmasıdır. Yani bu olay, gü­nümüz siyasi güç odaklarının, partilerin yaptığı gibi bir müca­dele ve liderlik yarışının doğal bir örneğidir. Bu halde, halife­lik mücadelesinde yaşanan bu olaylar, Müslümanlıkla, fazi­letle, dürüstlükle vb. moral değerlerle değil, siyasetle, siyasi mücadeleyle ilişkilendirilmelidir. Halifelik mücadelesinde ya­şanan olayları ikinci şekilde, moral değerler bağlamında ele alırsak, Hz. Ali dışındaki halifelik mücadelesine katılanları ak­lamak, haklılıklarını iddia etmek olanaksızdır.

 

Nakledilen rivayetler doğrultusunda, görülen, halifelik me­selesinin bir oldu-bitti ile sonuçlandığıdır. Zira Ebu Bekir ve Ömer’in halifeliğe yönelik bu davranışları ve neticenin kendi istekleri doğrultusunda oluşu, eğer hak üzere ise, ya da Hz. Muhammed, Ebu Bekir’i halifeliğe lâyık görmüş ise Hz. Muhammed’in yakın akrabasının, Hz. Ali’nin ve Müslümanlardan bir bölümünün Ebu Bekir’e biat etmeyişi, Peygamber’in bu yönde bir isteği olmadığını kesin kes kanıtlamaktadır. Ebu Bekir’in halifeliği, (Ömer ve Osman’ın halifelikleri de dahil), deyim yerindeyse, peygamberin Ehl-i Beyti’ne rağmen gerçekleşmiş, bu nedenle de tartışmalı bir halifelik olagelmiştir. Tüm bu saydıklarımızdan dolayı, Sünni alimlerin hilafete iliş­kin formülasyonlarında ısrarı sürdürmeleri, tarihsel gerçekle­re tamamen aykırı ve dayanaksız olmaktadır.

 

Sakife toplantısı sonrası gelişmelere de kısaca değinelim ve tarihçilerce nakledilen iki olay ile konuyu sonuçlandıralım:

 

A- Taberî’nin naklettiği olay. “… Ömer’in Ebu Bekir’e biati sonrası, halk yerlerinden sıçrayarak Ebu Bekir’e biat ettiler. Ancak Ali ve Zübeyr biate yanaşmadılar. Zübeyr kılıcını kı­nından çıkardı ve “Halife olarak Ali’ye biat edilmeden önce kılıcımı kınama sokacak değilim.” dedi. Ebu Bekir ile Ömer bunu duydular. Ömer, Zübeyr’in kılıcını elinden alarak, “Kı­lıcını taşa vurunuz.” dedi. Bundan sonra Ömer kendisi onların yanına gitti. Onları Ebu Bekir’in yanına  gelerek biate mecbur etti ve: “Siz elbette ya biat ederek, yahut arzu etme­diğiniz halde zorlanarak biat edeceksiniz,” dedi. Nihayet onlar da biat ettiler. Burada biat ettikleri bahsi yanlıştır. Çünkü Hz. Ali ve haşimîler, altı ay kadar Ebu Bekir’e biat etmemiş­ler, Hz. Fatıma’nın Hakk’a yürümesinden sonra biat etmişler­dir.

 

B- El-İmame ve’s Siyase’den nakledilen olay: “Ebu Bekir ve Ömer, Ensar ve Muhacirlerden bir grubun Hz. Ali ile birlik­te Hz. Fatıma’nın evinde olduklarını öğrenince, Ömer yanın­da birkaç kişiyle oraya gider ve içeridekileri dışarı çağırır. Hiç kimse çıkmayınca, evi içeridekilerle birlikte yakacağını söy­ler. Kendisine içeride Hz. Fatıma’nın da bulunduğunu söyle­yenlere aldırmaz. Hz. Fatıma bağırarak yardım ister. Bunun üzerine Hz. Ali dışarı çıkarak onlarla birlikte Ebu Bekir’in ya­nına gider. Hz. Ali’den biat etmesini isterlerse de o, “Benim bu işteki hakkım sizinkinden fazladır. Siz bu makamı Ensar’dan aldınız ve onlara Resûlullah’a yakınlığı delil getirdiğiniz ve biz Ehl-i Beyt’ten zorla aldınız… Hz. Muhammed sizden oldu­ğu için, bu işe onlardan daha yakın olduğunuzu söylemişti­niz. Ben de sizlere, sizin Ensar’a karşı sürdüğünüz delilleri ile­ri sürüyorum; Biz Resûlullah’a hayatında da ölümünde de en yakınız..” der. Daha sonra biat etmeden ayrılır.

Sakife Toplantısı sonrasında meydana gelen bu gelişmele­ri vermemizden amaç, halifeliğin nasıl çözüme bağlandığını, gözler önüne sermektir. Taberî ve diğer kaynaklar incelenir­se halifeliğin nasıl çözüme bağlandığını Ebu Bekir ve Ömer’in tavırlarına bakarak görmek mümkündür. O kadar ki Hz. Muhammed’in vefatını izleyen günlerde Hz. Fatıma’nın da içinde bulunduğu eve gelen Ömer’in evi yakacağını, Hz. Ali’nin bi­atini istemesi, halifeliğin hangi mecrada Ebu Bekir’e tevdi edildiğini açıkça gözönüne sermektedir. Tüm bunları görmez­den gelen Sünni camia, hiçbir dayanak olmaksızın ve ortada tarihsel bilgiler varken, bu gerçeklerin dile getirilmesinden dahi rahatsız olmaktadır.

 

C) Hz. Ali’nin Ebu Bekir’e hangi koşullarda biat ettiği:

 

İmamet meselesine yönelik üzerinde durulması gereken bir diğer husus da, Hz. Ali’nin, hangi koşullarda ve niçin biat etti­ğinin ortaya konulmasıdır. Daha önce sözünü ettiğimiz geliş­meleri özetle verecek, bir hatırlatma yapacağız ve bu hususu bilgilerinize sunacağız. Sözünü ettiğimiz üzere, Hz. Muhammed’in ölümü öncesi yazılamayan bir “VASİYETNAME” İslam dünyasında ilk ayrılık tohumlarını atmıştı. Bu olayın ardından Müslümanlar, bir idareci arayışına yönelmişler ve Sakife Top­lantısı vb. olaylar sonucunda, Ebu Bekir halifelik makamına gelmişti. Hz. Ali, halifeliğin kimin hakkı olduğu tartışmasına, Ebu Bekir ve Ömer’e verdiği şu açık ve net yanıtla karşılık vermişti: “Sizin Ensar’a karşı sürdüğünüz delilleri ileri sürüyorum; Biz Resûlullah’a hayatında da ölümünde de en yakınız.” Hz. Ali, Ebu Bekir’e, Hz. Fatma’nın ölümüne kadar biat etmemiştir. Zaten Hz. Fatıma da Fedek Olayı nedeniyle, Ebu Bekir ile bir daha konuşmamış ve vefat etmiştir.

 

Ebu Bekir, sözü edilen çeşitli olaylar sonucunda halifelik makamına gelmiştir, ancak halifeliği, Hz. Ali’nin ve Müslümanlardan bir bölümünün biat etmemesiyle halâ “meşru te­meller üzerine oturmuş” değildir, iktidarının meşruluğu tartış­malıdır. Bu arada, Hz Ali’yi zorla biat ettirmeleri mümkün ola­mayan Ebu Bekir ve Ömer, onun kendiliğinden biat etmesini bekliyorlardı. Hz. Ali’nin Ebu Bekir’e biatında bize göre iki ana etken rol oynamıştır. Ebu Bekir’in çeşitli olaylar sonucu fiilen halifelik makamında oturuyor oluşu ve Müslümanların bölünmesine, ayrılığına sebep olmamak düşüncesi, Hz. Ali’yi Ebu Bekir’e biat etmeye sevk etmiştir. O zamanın koşullan değerlendirildiğinde, Hz. Ali’nin bu davranışı siyasal anlamda bir başarısızlık olarak görülse de, yaşadığı toplumun siyasal istikran açısından, çok yerinde bir karar olduğu görülmekte­dir.

 

3- EB.Ü BEKİR, ÖMER VE OSMAN’IN HALİFELİK

DÖNEMLERİ :

 

Daha önce, Ebu Bekir’in halifeliğe gelişine kadar olan gelişmeleri ele almıştık, Esasen biz burada Ebu Bekir, Ömer ve Osman’ın halifelik dönemlerinden ayrıntılı olarak bahsetme­yeceğiz.

 

Ebu Bekir döneminde (632-634) zekât vermekten kaçınan bazı Arap kabilelerine askeri müdahalede bulunmuş, yine bu dönemde bazı kişilerce peygamberlik iddiaları ortaya atılmış­tır. Bu olayların dışında sorun olarak nitelendirilebilecek olay­lar olmamıştır. Ebu Bekir ölmeden önce, hasta iken, yerine Ömer’i halife adayı olarak önermiş ve sahabeler de Ömer’i halifeliğe getirmişlerdir. (634)

 

Ömer’in halifelik dönemi (634-644) daha çok fetihlerle geçmiştir. Bu dönemde devletin fetihler sonucu yayılmasıy­la, devlet örgütü de yavaş yavaş kabile yapısını aşarak daha organize bir yapıya bürünmüştür. Vasiyetname ve İmamet meseleleri bahislerinde ele aldığımız Müslümanlar arasında baş gösteren ayrılıklar, Ebu Bekir ve Ömer’in halifelik yılla­rında pek su yüzüne çıkmamış, deyim yerindeyse bir olgun­laşma sürecinden geçmişlerdir. Ömer, azatlı bir köle tarafın­dan hançerlenerek öldürülmüştür (644).  Ömer ölmeden önce, kendisinden sonraki halifenin seçimini şûra’ya havale et­mişti. Bunun üzerine toplanan şûra, Osman’ı halifeliğe seç­miştir.

 

Osman’ın halifelik dönemi, (644-656), daha önce tohumları ekilmiş bulunan bölünmelerin, çıkış noktası bulduğu, su yü­züne çıktığı bir dönem olmuştur. Osman’ın idarî tavırları da bu karışıklıkları körükleyici rol oynamıştır. Akrabalarına, ya­ni Emevi ailesine gösterdiği aşırı yakınlık ve valiliklere onları tayin etmesi, yakınlarına savaş ganimetlerinden hisse ayır­ması vd. etkenler, Osman’a karşı Irak, Mısır, Hicaz ve Suri­ye de yoğun bir hoşnutsuzluk duyulmasına yol açmıştır. Öyle ki Osman, atadığı Emevi Valiler halka kötü davranıyor olmasına karşın, bir bölümü akrabası olan bu valileri koruyucu bir tutum takınmıştır. İşte sözünü ettiğimiz bu nedenlerle, hal­kın Osman’a hoşnutsuzluğu artmış, sonuçta, Mısır, Basra ve Kûfe’den yola çıkan gruplar, Osman’ın evini kuşatmış ve onu öldürmüşlerdir (656) .

 

4- Hz. ALİ DÖNEMİ:

 

Osman’ın isyancı gruplarca öldürülmesi sonrası, Hz. Ali halifeliği ashabın ısrarları üzerine kabul etti. Esasen Hz. Ali (598-661) iç karışıklıkların çok yoğun olduğu bir dönemde ve bu karışıklıkları sonlandırmak amacıyla halifelik teklifini kabul etmiştir. Daha önce onun halifeliğini destekleyen Talha ve Zübeyr, umdukları valilik veya hilafette ortaklık talepleri reddedilince, Osman’ın kanını talep iddiasında bulundular. Yine, önceleri Osman’a açıkça cephe olan Ayşe ise,  Hz. Ali’ye biat edildiğini haber alır almaz, Osman’ın kanını talep iddiasıyla Talha ve Zübeyr’le birlik oldu. İşin ilginç yanı, Hz. Ali’ye biat edilinceye kadar, Ayşe, Talha, ve Zübeyr de dahil hiç kimse onu Osman’ın ölümünden sorumlu tutmamıştı. Tamamıyla siyasi nedenlerle, Talha, Zübeyr, Ayşe ve Muaviye, Hz. Ali’ye biat edilmesi (656) sonrası, onun Osman’ın ölümünden sorumlu olduğunu iddia etmeye başlamışlardı. Bu gelişmeler, Hz. Ali ile Ayşe, Talha ve Zübeyr’in orduları arasında Cemel Savaşı’na; ve daha sonra da yine Hz. Ali ile Muaviye arasında Sıffin Savaşı’na yol açmıştır. Cemel Sava­şı, (656) Hz. Ali’nin ordusunun galibiyetiyle sonuçlanmıştır. Hz. Ali bu olaydan sonra Şam’da hüküm sürekte olan ve ken­disine biat etmeyi reddeden Muaviye’nin yarattığı bu ikiliğin çözümüne girişti. Muaviye, Hz. Ali’yi Osman’ın katlinden sorumlu tutuyor ve Şam’da bunun propagandasını yapıyordu.

 

Hz. Ali’nin anlaşma girişimi sonuçsuz kalınca Sıffin Savaşı (657) başlamış oldu. Hz. Ali savaşı kazanmak üzereyken, Muaviye’nin en yakın adamı Amr İbn-ül As’ın, askerlerin mız­raklarının ucuna Kur’ân nüshalarını bağlatarak “Allah’ın kita­bı sizinle bizim aramızda hakem olsun” diye bağırtması sonu­cu kendi askerlerinin saldırıdan vazgeçmesi Hz. Ali’yi isteme­diği bir anlaşmaya zorladı. Amr’ın hilesi ise yaramış işe ve iki taraftan da hakem seçilmek yoluna gidilmiştir. Ancak Muaviye’nin hakemi Amr, Hz. Ali’ye rağmen hakemliğe getirilen Ebu Musa’yı kandırmış ve Muaviye’yi halife ilan etmiştir. Bu çözümü kabul etmeyen bir grup hem Hz. Ali, hem de Muaviye’ye düşman olmuşlar ve Hariciler adını almışlardır. Böyle­ce Müslümanlar, üçe bölünmüş oluyorlardı, Hz. Ali ölü­münden bir süre önce, Medain’i zaptederek halka eziyet eden Haricilere bir askeri sefer düzenlemiş ve bir bölümünü yok et­miştir. Daha sonra Kûfe’ye çekilen Hz. Ali’ye, intikam almak isteyen İbni Mülcem adlı bir Harici tarafından kılıçla saldırılır ve üç gün sonra da şehid olur. (661)

 

II- EMEVİLER DÖNEMİ:

 

Sözünü ettiğimiz gibi Muaviye (610-680) “kısas” adıyla din kisvesine büründürdüğü siyasi amaçlarını ne pahasına olursa olsun elde etmek için uğraşmış, Hz. Ali’ye savaş sırasında ye­nileceğini anlayınca hile yoluna başvurmuş ve Hz. Ali’nin öl­dürülmesi ile de Emevi Saltanatını kurma emeline ulaşmış­tır. Hz. Ali’nin ölümü sonrası, Kûfeliler oğlu Hz. Hasan’ı ha­tife seçtiler. Ancak Hz. Hasan kendi yandaşları arasındaki ayrılıklardan ürkerek Muaviye ile savaşı göze alamadı ve onun­la anlaşarak halifelikten çekildi. Anlaşmaya göre, Hz. Ali ta­raftarlarına eziyet edilmemesi, hutbelerde Hz. Ali’nin kötülenmemesi, halifeliğin Muaviye’den sonra soyuna geçmemesi konuları hükme bağlanıyordu. Ancak daha sonraları siyasi gücünü iyice sağlamlaştıran Muaviye, “Hasan’la olan ahdim ayağımın altındadır.” demek suretiyle anlaşma hüküm­lerini bir bir çiğnemiştir. Peygamberin ashab-ı kiramı da dahil olmak üzere, Hz. Ali yandaşlarına her türlü eziyeti yaptırmış, camilerde Hz. Ali’ye lanet okutmuş ve kendisinden sonra oğ­lu Yezid’in halife olmasını sağlamak yoluna gitmişti. Hz. Hasan’ın da öldürtülmesi sonucunda, Emevi hanedanının önün­deki en büyük engel olarak Hz. Hüseyin bulunmaktaydı.

 

1- Kerbelâ Olayı (680):

 

Muaviye’nin ölümü sonrası tahta çıkan Yezid’in ilk buyru­ğu, kendisine herkesin biat etmesini sağlayıcı zorlama ön­lemleri almak oldu. Bu buyruğu valilerine bildirdi. Medine Va­lisi bu buyruğu Hz. Hüseyin’e bildirdiğinde, Hz. Hüseyin aile­siyle Mekke’ye gitti. Hz. Hüseyin’in Mekke’de olduğunu öğre­nen Kûfeliler, Mektup yazarak ve elçiler göndererek onun ya­nında olduklarını, ona biat edeceklerini bildirdiler ve kendisi­ni Kûfe’ye çağırdılar. Bunun üzerine Hz. Hüseyin durumu ye­rinde görmek üzere amcasının oğlu Müslim’i Kûfe’ye gönder­di. Müslim, Kûfe’de Hz. Hüseyin adına yirmi bin kişinin biatını aldı. Bu arada Yezid, Müslim’in öldürülmesi için emir verir. Yezid’in adamları, Kûfe’de yoğun bir sindirme operasyonuna girişirler ve Müslim’i bularak öldürürler. Bu olaylar sonucunda Kûfelilerin bir çoğu Hz. Hüseyin’in yanında yer almaktan vazgeçer. Bu gelişmelere rağmen Hz. Hüseyin’in çeşitli anlaşma önerileri, Yezid’in komutanlarınca reddedilir. Hz. Hüseyin son olarak Yezid’in ordusuna karşı kendi haklılığını ifade eden ve kendisinin ve ailesinin niçin öldürülmek istendiğini soran, çok etkileyici bir konuşma yapar. Doğal olarak bu konuşma, tamamıyla para ile satın alınmış, mevki hedefleri olan bu ordu mensuplarını etkilemez. Daha sonra Yezid’in or­dusunca yapılan katliamda, Hz. Hüseyin, ailesi ve dostların­dan birçoğu kılıçtan geçirilir, çadırlar yağmalanır. Ancak Pey­gamberin  soyuna  mensup  insanları  katletmekle  dinmesi mümkün olan bu Emevi kini, Hz. Hüseyin’in esir edilmiş kız kardeşleri ve kızları ile alay edilmesiyle de sürer. Bu kıyımdan sadece erkek olarak Hz. Hüseyin’in hasta oğlu Zeynel Abidin (Ali) kurtulabilmiştir.

 

Kerbela Olayı, İslam alemindeki bölünme halkalarına en şiddetli bir yenisini daha eklemekteydi. Hz. Hüseyin ve yanındakilerin feci bir şekilde öldürülmesi ve Peygamber’in so­yuna yönelik Emevilerin izledikleri bu siyaset ve karalama, halkın pek yakında tamamıyla Emeviler aleyhine tavır alma­sına neden oldu. Mesela, Hicaz halkı topyekün Emevi iktida­rına cephe aldı ve Abdullah bin Zübeyr’e biat ettiler. Böylece, biri Şam’da, öteki Mekke’de olmak üzere iki halife ortaya çık­mış oldu. Şam’da ve Irak’ta olaylar hızla birbirini kovaladı. Ye­zid bir kaç yıl sonra öldü. Yerine geçen oğlunun halifeliği de çok sürmedi. Irak’ta Muhtar-üs-Sakafi ayaklanıp, Kerbelâ’da Hz. Hüseyin’i ve yanındakileri öldürenleri sırasıyla bularak, iş­kencelerle öldürdü ve öçlerini aldı. Emevilerin, kan ve nefret­le kurulması mümkün olan saltanatları, ancak 80 yıl yaşaya­bildi. 750 yılında Emevi hanedanını iktidardan deviren Haşimiler soyundan Abbasiler, onlardan öyle bir öç aldılar ki, ölü­lerinin kemiklerini mezardan çıkarıp yaktılar.

 

III- ABBASİLER DÖNEMİ :

 

Daha önce de söz ettiğimiz üzere, Emevilerin Hz. Ali’nin soyuna karşı giriştiği kıyım hareketi bütün Arap dünyasında ve hatta Arapların ilişkilerde bulunduğu toplumlarda dahi bü­yük bir nefrete yol açmıştı. Bu şekilde oluşmuş birçok ayak­lanma kanlı bir şekilde bastırılmıştı. Bu durum İran, Irak ve Horasan bölgelerinde büyük hoşnutsuzluk yaratmış ve Abba­siler de bu durumdan faydalanmayı bilmişlerdir. Özellikle Ebu Müslim adlı bir Türk, halktan Ehlibeyt adına biat topla­mak suretiyle gücünü arttırmış ve altıncı İmam Câfer-i Sadık bu davranışı tasvib etmeyince de iktidara Abbasoğulları gelmişti. Abbasiler, hilafeti Ehlibeyt adına almakla birlikte, der­hal kendilerine en güçlü rakip olarak gördükleri Ehlibeyt so­yu mensuplarına zulüm etmeye başlamışlardır. İzledikleri baskı metotları yönünden Emevileri aratmayan Abbasi Ha­nedanı, idari yapı kadrolarında değişiklikler yaptı ve Hora­sanlılar vb. Arap olmayan unsurlar, idari mevkilere geçmeğe başladılar. Hatta Horasanlı Ebu Müslim bile, Hanedanın güç­lenmesi sonrası, kendisinden çekinilerek Halife Mansur tara­fından öldürtülmüştür

Abbasiler döneminde, Türk topluluklarının İslam dinini benimsemeleri de artmıştır. Çünkü Emeviler, Araplar dışındaki Müslüman ulusları aşağı görüyorlardı. Abbasiler idaresinde bu yaklaşım terkedilmişti. Nitekim Abbasilerin iktidarı elde et­meleri de büyük ölçüde Arap olmayan ulusların da yardımıy­la gerçekleşmişti. Abbasiler dönemi fetihler bakımından pek başarılı geçmesede, bu dönemde bilim alanında birçok bilgin yetişmiştir. Abbasi Hanedanı, o dönemde bölgeye deh­şet saçan Moğollar tarafından yıkılmıştır. (1258)

 

IV- TÜRKLERİN İSLAM’A GİRİŞLERİ :

 

Daha öncede sözünü ettiğimiz gibi, özellikle Abbasilerin hüküm sürdüğü dönemde (750-1258) Araplar dışındaki uluslarca İslam, yoğun olarak benimsenmeye başlanmıştır. Türk’­ler ve Acemler bu ulusların önünde geliyorlardı. Sonrada görüleceği gibi bu iki ulus da büyük imparatorluklar kurmayı başarmışlardır. Özellikle Abbasi idari kademelerinde Türk ve Acem Müslümanların yer alması, bu topluluklarda İslâm’a karşı yakınlaşmayı da birlikte getirmiştir. 751 yılındaki Talas Savaşı ve bu savaşta Abbasi kuvvetlerinin Türklerinde yar­dımıyla Çin tehlikesini önlemesi, Türk-Arap ilişkilerinde yeni bir dönemi başlatmıştır. Moğolistan’dan Tuna boylarına kadar çok geniş bir alanda yaşayan Türkler, İslâmiyet’i benimsemeden önce Şaman Kültürünün etkisi altında bulunuyorlardı. Ayrıca az miktarda, Budizmi, Maniheizmi ve Hıristiyanlığı benimseyen Türk grupları da vardı. Türklerin İslam’ı benimsemelerinde, bu dinin Türklerin eski inançlarıyla, olan benzerlikleri de önemli rol oynamıştır.

 

Abbasiler ve diğer İslâm devletlerinin ordularının büyük bir bölümünü oluşturan askerlerin Maveraünnehir’den sağlan­ması, Türk kitlelerini yeni din ve medeniyet çevresine sok­mak konusunda aracı olması, bu bölgenin önemini arttırmak­taydı. Ayrıca Horasan ve Maveraünnehir’de hüküm sürmüş olan Samaniler de, (819-1005) gittikçe artan oranda ordu ve devlet yönetiminde Türklerden yararlanma yoluna gitmişler­di. İslâm’ın Orta Asya bozkırlarında yaşayan Türk kütleleri arasında yayılmasında, Maveraünnehir’deki ilmi ve ticari faaliyetlerinde önemli etki olmuştu. Türkler ile sürekli iliş­kilerde Müslüman tüccarlar ile, uç bölgelerdeki medreselerde yetiştikten sonra bu ticaret kervanlarına katılan mutasavvıf dervişlerde Türk kütleleri arasında İslâm’ın yayılmasına önayak olmuşlardı. İşte bu gibi nedenlerle, Türkler arasında İs­lâm hızla yayılmıştı. Netice itibariyle Türkler İslâm’ın bir çok unsurlarını, Araplardan değil, Acemler aracılığıyla aldılar. İslâm medeniyeti Türklere, İran harsının merkezi olan Horasan yolu ile Maveraünnehir’den geçerek geliyordu.

 

V- ŞİÎ – SÜNNÎ AYRILIĞI VE ANADOLU’DA ALEVİLİK:

 

Türklerin, Müslümanlığı benimsemeleri bahsini de ele al­dıktan sonra, Şii-Sünni ihtilafına kısaca değinerek bu durumun Anadolu’ya ne şekilde yansıdığını ele alalım. Bilin­diği üzere, İslâm’da bölünmeler, vasiyetname ve imamet meseleleri ile başlamış, Emevilerin, Ehlibeyt’in haklarını gasp etmeleriyle devam etmiş ve özellikle Kerbela olayı ile had safhaya varmıştır. Bu durum, Abbasilerin, Ehlibeyt’in hakkını almak amacıyla gelip, sonra yine Ehlibeyte ve taraftarlarına zulüm uygulamalarıyla da sürdürülmüştür. Sözü edilen tüm bu gelişmeler, Şia (Alevi) görüş yandaşlarının artmasına, dolayısıyla İslâm dünyasının Sünni-Şii şeklinde ikiye bölün­mesine yol almıştır. Yine Sünniliğin resmi mezhep olarak sürekli iktidarda oluşu ve varolan baskılar ve zulümlerde ona pay biçilmesi de, Şiiliğin bir muhalefet karakteri kazanması sonucunu doğurmuş ve Şiilik taraftarları giderek artmıştır. Ancak, Şiiliği bayrak edinen ve bu sayede güçlenmeleri mümkün olan Safevilerin, Şii görüşleri bir muhalefet hareketi olmaktan çıkarıp iktidara taşıdığı söylenebilir. Özellikle Şah İsmail döneminde Safeviler, Anadolu’ya yönelik yoğun bir propaganda faaliyetine girişmişler Anadolu’daki topluluk­ları yanlarına çekmeye çalışmışlardır. Selçuklu ve Osmanlı devletinin, kuruluş yıllarından daha sonraları halktan kopuk bir idare sergilemeleri, resmen Sünniliği benimsemeleri ve bazen ekonomik, bazen sosyal karakterli sorunları olan Anadolu’daki kitleleri baskı yoluyla sindirmeye çalışmaları, onların egemen devlete ve onun resmi mezhebi Sünniliğe cephe almaları sonucunu doğurmuştur.

 

Burada, şehirde ve köyde yaşayan Anadolu halkını da ay­rı olarak incelemek gerekir. Şehirde devlet örgütlenmesi ol­duğundan, medreseler vb. eğitim kurumlan ve resmi devlet temsilcilerinin varlığından dolayı, kendi resmi mezhebini yani Sünniliği egemen kılabilmiştir. Ancak kırsal bölgelerde, köy­lerde yaşayan çiftçi kitleler, İslâm’ı benimsemekle birlikte, oruç, namaz vd. şer’i hükümlere uymamışlar, bir takım şaman inançlarımda sürdürmüşlerdir. Anadolu’nun büyük bir bölümü, işte bu sözünü ettiğimiz görüşlere sahip, Alevi Türk­men babalarının, Horasan abdallarının manevi nüfuzu altında idiler.

 

Anadolu insanını, Hz. Ali ve onun soyuna yapılan, yüzyıl­larca süren haksızlıklar ve kıyımlar çok derinden etkilemiştir. Anadolu insanının günlük yaşantısının her alanında bu izleri görmek mümkündür. Onların gözünde Emeviler ve Abbasiler ne ise, Selçuklular ve Osmanlılar da odur. Onlar Sünni Ortodoksinin temsilcileridir ve Hz. Ali’ye de soyuna da haksızlık eden onlardır. Görüldüğü gibi Anadolu insanının, Ali ve Eh­libeyt sevgisi en üst düzeydedir.Anadolu insanı, namaz kılmıyor, oruç  tutmuyor,   camiye   gitmiyordu, eski  Türk geleneklerini de muhafaza ediyor, kadın erkek bir arada tar­lada, evde, cemevinde omuz omuza onurlu ve koşullan zor bir yaşam sürüyordu. Öyle ki onların bu yaşam tarzları, inan­ca sadece biçimsel önem veren Osmanlı idarecilerini bazı utanmazca fikirlere sevk ediyordu. Temiz Anadolu insanı hakkında zalim Osmanlı Padişahlarının Şeyhülislâmlarına dikte ettirdikleri fetvalar incelendiğinde görülecektir ki, hiç bir suçları olmaksızın bazen yurtlarından sürülmüşler, bazen iftiralara uğratılmışlar, bazen da Osmanlı Padişah­larının ve komutanlarının Islâm’ı adına öldürülmüşlerdir. İşte Anadolu’da Alevilik, bu bin yılı aşkın maceranın, tüm yok edilme çabalarına karşın, ayakta kalmanın onurlu bir des­tanıdır.

 

Yol içinde yol ararsın

Yol Muhammed Ali’nindir

Yetmiş iki dil içinde

Dil Muhammed Ali’nindir

 

******

Söyler Pir Sultan’ım söyler

Hakkın birliğini birler

Doğmuş alemlere parlar

Nur Muhammed Ali’nindir

 

(Pir Sultan Abdal)

 

MEHMET YAMAN’ın, ALEVİLİK, “İnanç- Edeb-Erkan” isimli kitabından kendi istek ve onanıyla alınıp yayınlanmaktadır.