ALEVÎLİKTE AHLÂK

Mehmet Yaman


ELİNE – DİLİNE – BELİNE

DOĞRU OLMAK

 

“İslâm Dîni, güzel ahlâktan ibarettir.” (Hz. Muhammed)

Hayvanlıktan sıyrılıp insanlığa girerken sınır: Eline-Diline-Beline sahip olmaktır. Gerçek insan ve gerçek İslâm olabilmek, ancak ELİNE-DİLİNE-BELİNE sağ ve sahip olmakla, yani EDEB’li olmakla gerçekleşebilir. Anadolu’daki Alevî toplumlarının asla değişmeyen ve kayıtsız şartsız yerine getirmekle yükümlü oldukları ahlâki kurallar işte bunlardır. Görgü cemleri’nde tâlib’in beline bağlanan “Tığbend” kuşağına üç düğüm vurulur. Bunların anlamı, “Allah-Muhammed-Ali”nin simgesi olduğu gibi, “Eline-Diline-Beline” sahip olmak ve kendine güveni olmaktır. Çok güçlü bir AHLÂK SİSTEMİ geliştirmiş olan ALEVİLİK’te, ahlâk dışı bir davranışta bulunan kişi, yol dilinde DÜŞKÜN sayılır ve toplum dışına atılır. Zira, kişi kendisine hoş gelmeyeni, başkasına yapmamalıdır.

“Sen sana ne sanırsan, ayruğa da anı san

Dört Kitâb’ın manâsı budur eğer var ise.”

(Yunus Emre)

Cem’lerde İKRAR verirken tâlib, mürşidinden şu öğütleri (telkin’i) alır:

 

“… Mezhebini bir bil. Rehberini peder bil. Mürşidini, pîr’in vârisi bil. Yalan söyleme. Haram yeme. Gıybet etme, arkadan dedi-kodu yapma. Şehvetperest olma. Eline-diline-beline sahip ol. Kin ve kibir tutma. Kimseye haset etme. Garaz, buğuz, inat etme. Gördüğünü ört, görmediğini söyleme. Elinle komadığını alma. Elinin ermediği yere el uzatma. Sözünün geçmediği yere söz söyleme. İbretle bak, hilm (yumuşaklık) ile söyle. Küçüğüne izzet, büyüğüne hürmet ve hizmet eyle. Oniki İmam’ı, Ondört Mâsûm’u bir nûr bil. Bunları hak olarak tanı. Her yerde ve kendi özünde Hakk’ı hazır bil. Erenlerin sırlarına eriş. Gerçek mürşid Muhammed Mustafâ’yı, gerçek rehber Ali-el-Murtezâyı bil. Özünü bu yolda böylece tut. Evveli Hû, âhiri Hû…”

 

İşte, her Alevî, yaşamı boyunca bu kurallara uymakla yükümlüdür; mürşid ve cemâat önünde verdiği sözünde (ikrarında) durmazsa DÜŞKÜN edilir ve cezaya çarptırılır. Düşkün’e paylama, uyarma, cemlere alınmama gibi manevî cezalarla, para cezası, hatta toplumdan dışlama yargıları verilir.

 

Haram’dan, zina’dan, koğ’dan kaçarız

Hakk’a doğru menzil menzil göçeriz

Can baş meydanında ser’den geçeriz

Kurbana lâyıktır koçumuz bizim

(Kâtib)

Sırr-ı Hakk’a gerçeklere baş koştuk

Çiğ yerimiz yoktur, kürede piştik

Ne Yol’dan, ne Farz’dan, Sünnet’ten düştük

“Erenler Cemi”dir yerimiz bizim

(Şah Hatâyı)

Gerçekte insan’ın, Hz. Pîr Hacı Bektaş Velî’nin (ceddi pâki Hz. Muhammed Mustafâ ve Hz. Aliyy-el-Murtezâ’dan ve İslâm’ın özünden alarak) öğrettiği anlamda gerçek insan (insan-ı kâmil) olabilmesi için, Ulu Hünkâr’ın kurmuş olduğu en disiplinli AHLÂK KURUMU olan yolunun getirdiği ilk kurala noksansız olarak uyması gerekir. O da EDEB sözcüğünün geniş kapsamı içinde görülür. EDEB’den maksat, bir kişinin:

 

1-ELİNE

 

2- DİLİNE

3 – BELİNE

 

sadık olmasıdır. Toplumu geliştirdiği kadar aynı zamanda yıkacak olan bu insan uzuvlarının gördükleri işler çok büyük bir önem taşımakta ve bu önem de kısaca EDEB kelimesiyle Hacı Bektaş’ın yolunda en sarsılmaz bir kural halini almaktadır.

EL: Her maddî fenalık insan oğlunun elinden meydana geldiğine göre, el’e sadık olmak kaydının, insanı nasıl bir disipline bağladığı çok açık olarak anlaşılır.

DİL: Dil de el kadar önemlidir. Kaldı ki kötü bir eylemin en son evresini önce hazırlayan dil’dir. Dil’e sadık olmak da bu kadar önemlidir.

BEL: Bel’e sadık olmak ise, insanın hayvanî duygularının yasa-dışılığını bertaraf eder.

 

Bunları daha geniş anlamlan ile açıklamak gerekirse, Hz. Hünkâr’ın yolunda kişiye yapılan (Elinle koymadığını alma, kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma, kötü söyleme, haram yeme v.b.) şeklindeki ahlâki telkinleri ve bunlar üzerine yaptırılan yemin (ikrar) ile, kişinin bu niteliklerle bezenmesi ve buna söz vermesi, dünyaya yeniden ve masum (tertemiz) bir şekilde gelmesi demek olur. Kaldı ki düşünce âleminde dahi kötü düşünmeğe izin verilmez.

 

Hz. Hünkâr, Makalât’ında, “İnsanın üç iyi dostu vardır. Öldüğünde, bunlardan biri evde, öbürü yolda kalır; üçüncüsü ise kendisiyle birlikte gider. Evde kalan malı, yolda kalan dostlarıdır. Kendisiyle giden ise iyiliğidir.” der.

 

Hünkâr’ın kurduğu yolda gitmek isteyenlerde birçok nitelikler aranır:

 

Cömertlik, konukseverlik, gönül kırmamak, cesaret, yiğitlik, sabır, terbiye, ayıpları görmemek, doğruluktan ayrılmamak… Anlaşılıyor ki, bütün İSLÂM’ın nefis terbiyesine ilişkin olan İBÂDET’le sağlayacağı her husus Hz. Hünkâr’ın yolunda toplanmış, kurallaşmış bulunmakla İslâm’ın bizzat kendisi olmuştur. Bu oluş, Türk’ün İslâm oluşundan önce de sahip olduğu vasıfların gerçek yolunda devamıdır.

 

Sana yerden gökten büyük nasihat

Gördüğün ört görmediğin söyleme

Erenlerden, Pir’den budur emânet

Gördüğün ört, görmediğin söyleme

(Azbî Baba)

Kaldı ki, kişi bu niteliklerle donanmış olmak için, ALLAH üzerine yemin eder, MUHAMMED ve ALİ’yi (Şâh-ı Risâlet ve Şâh-ı Velâyet’i) tanır ve gerçek insan olmak için bu ikrarını Hz. Hünkâr yolundan yapar ve dönemez. Döndüğü anda çok ağır bir şekilde cezasını görür. Şerîat’ın koyduğu kurallarda bu durum yani ikrar sorunu yoktur.

 

Gel benlik eyleme nefsini öldür

Hak yoluna canın armağan getir

Kin ile kibiri aradan kaldır

Getirme benliği yükü nidersin

(Kâtib)

 

Hünkâr’ın yolunda herkes kardeştir. Eşitlik vardır. Allah’ın gerçek evi olan GÖNÜL kırılmaz ve oraya en küçük kuşku girmez. Bu tabiat içinde meydana gelen bir insan ne kadar ideal olur!… O’nun yolunda bütün bu esaslara bağlanan insan, yolun doktrinine göre açıkladığımız Hz. Muhammed ve Hz. Ali anlayışını, Hz. Hünkâr’ın kendinde biriktirir ve insan olur. İslâm olur. Gücüne ve yeteneğine göre ve kendisine bağışlanan Tanrısal hidâyeti oranında da (Âdem) olur.

İnsanı sevmek esas olduğuna göre birbirini seven insan, oluşturduğu topluluğun her türlü gelişmesini sağlar. Çalışır, her yapacağı işi Hak yolunda yaptığı inancı içinde doğruluktan asla ayrılmaz, her olayın Hakk’ın irâdesinin sonucu olduğunu bildiği ve buna inandığı için isyan etmez ve tek kelime ile meydana getirdiği toplumun her türlü maddi ve manevi yükselmesini sağlayarak, yurdunu da kalkındırır ve gerçek bir insan karakterinde yurduna lâyık bir insan olur.

 

Şimdi Alevîler’i hor görenlere soruyoruz:

 

Zâten İslâm’ın özü de, Alevîlerin bağlandığı bu ilkelerden başka nedir?

 

İşte, Ulu Hünkâr’ın yüceliği, Anadolu’da bütün bu ahlâk prensiplerini kendi ulusal yapısı içinde meczetmiş, hurâfe’den uzak, akla, vicdana ve gönül’e seslenmek suretiyle meydana getirmiştir.

Ne çâre ki, her Alevî-Bektâşi’nin gönlünde dâima yaşayan ve yaşayacak olan bu Sultân’ın kurduğu ahlâk prensipleri, onun duyduğu ve onun herkeste olmasını istediği kadar ne şimdiye dek anlatılabilmiş ve ne de onun bu kimliği Türk’ten başka unsurlara duyurulamamıştır. Bunun tek nedeni, İslâm’da olmaması gereken kör yobazlığın çıkar ve kinlerinin engel teşkil etmiş olmasıdır.

 

Hz. Hünkâr’dan sonra şimdiye kadar çeşitli zümrelerin bu aşağılık çabalan, bu ahlâk kurumunu, bu insanlık ekolünü çok haince sabote ettiği gibi, hâlâ daha da sabote etmektedir. Ne acıdır ki bu hal, itiraf etmek gerekirse, kendi yolunun bağlıları tarafından da yapılmış ve hala yapılmaktadır. İşte onun kurduğu esaslara uymayan yolunun mensupları, onun evrensel bir şekilde tanınmasına değil, hatta yurdun içinde dahi gerçek kimliğinin bilinmesine olanak vermemiştir. Bugün onun yoluna gerçekten bağlı somut örnek vermek pek güç ve çok azdır. Onun yolunu kınayanlar, bir dereceye kadar da haklıdırlar. Çünkü onun kurduğu yoldan gidiyorum iddiasında bulunanlar, bu özelliklerinden o kadar uzak ve tamamen aksi bir kimlikle meydana  çıkmışlardır ki, yabancıların böyle bir zümreye karşı yaptığı saldırılar da bu yönden yersiz değildir. Yoksa bu vasıflara sahip olsalar, yani Hz. Hünkar’ın yolunun gerçek sahipleri olsalardı, kim ne söylemeye cesaret edebilirdi?

Gönül arzu ederdi ki Ulu Hürkar’ın her türlü güzel hali, manevi gücüyle her insanda tecelli eylesin ve insanlık azminde olanlar da bu suretle insan olmuş olsun.

Sana yüzbinlerce şükran olsun ey Koca Hünkar ki, günlümüzün sultanı ve başımızın tacısın. Senin aşıkların gönülden öyle niyaz ve arzu ederler ki, senin gerçekliğini bütün dünyaya anlatabilecek kudret ve irfanda ve bütün insanlık alemine aşk ve ilim yönünden anlatmış olsun ve böylece aşıklarının da gönülleri mutlu olsun. Buna sen himmet et Yüce Pir. Allah, Eyvallah, Hü Dost!…

 

Alevilik-Bektaşilik doğruluk, dürüstlük, mertlik (fütüvvet) yoludur. Erkek kişiliğini, kadın dişiğini kaldırır, bu gibi beşeri duygulardan uzak olur. Bu da bir olgunluk (insan-ı kamillik) mertebesidir. Mert, dürüst, inançlı, ahlaklı ve olgun olmayan kimse, Alevi-Bektaşi olamaz. Bu yol ALİ’den başlar ve 12 şartı vardır: Eline, diline, beline hakim olmak.

Aşına, işine, eşine sahip olmak.

Gönül açıklığı, alın açıklığı, sofra açıklığı olmak.

Ayıp örtücü, sır tutucu, gazabını yutucu olmak.

İşte, ancak bu yolu sürenler gerçek İslam ve gerçek insandır.

Merhum Celalettin ULUSOY,  bu güçlü ahlak sistemi konusunda diyor ki:

“… Yoluna bağlı bir Alevi-Bektaşi’nin eliyle koymadığı bir şeyi, sonradan yerine koymak, ödemek suretiyle de  olsa, alması mümkün değildir. (Kuskusuz, ben Aleviyim diyen, fakat her türlü pisliği yapan kişiler, Alevi olamaz. Sünni Müslümanlar da, ahlak ve insanlıktan uzak bu tür kötü kişileri tarih boyunca Alevi Bektaşi Müslümanlara türlü iftiralarda bulunmuş, zulüm yapmışlardır. M.Y.) Ali’yi seven kişi, gözüyle görmediğini ve üstüne lazım olmayanı söylemez. Eşlerden herhangi birisi, özellikle koca, haksız bir nedenle veya keyfi olarak eşini boşayamaz. Kadın-erkek eşitliği her yerde ve her yönde gerçekleştirilmiştir. Kadın erkekten kaçmaya gerek görmez. Ahlak kurallarına saygısı ve iffetine güveni vardır. Ailede kadının özel bir ağırlığı vardır, sözü dinlenir bir saygınlığı vardır. Cem törenine ve kurban toplantılarına erkekle birlikte kadın da katılır. Alevi Bektaşi toplumunda ta başlangıcında bu tarafa kadının erkekten kaçması, haremlik-selamlık olmamıştır.

Alevi-Bektaşi toplumunda kadına verilen hak ve yetkiler, ona gösterilen saygı-özellikle geçmiş yıllarda – taassubun hazmedemediği bir davranış olduğu için, bu konuda çeşitli yalanlar ve iftiralar uydurulmuştur. Ruhu olgunlaşmamış kişiler, kendi öz benliklerini kötülüklerden ve kötü niyetlerden arıtamadıkları için, Alevi Bektaşi ayinlerine kadınların katılması MUM SÖNDÜ törenleri şeklinde insafsız ve bilgisiz iftiralara  konu yapmışlardır. Ham ruhlu yobaz kişiler, Alevi-Bektaşi inancındaki yüceliği ve temizliği bir türlü anlıyamamışlardır. Kendi kirli düşüncelerinden geçtiği gibi, er­keklerin hayvanı hislere kapılıp kadınlara saldıracaklarını sanmışlardır.

 

Oysa, Hünkâr Hacı Bektaş Veli, kadını ile erkeği ile tüm Alevî-Bektaşî toplumunda yüce bir ahlâk anlayışını geliştir­miştir Kadın erkek ayırmaksızın toplum içinde herkesin iffet ve namusuna saygılı, şehvani hislerden uzak, gerektiği tak­dirde güçlü toplumsal yaptırımlara (DÜŞKÜNLÜK gibi…) dayalı bir terbiye ve eğitim sistemi oluşturulmuştur. ”

 

 

 

 

 

MEDET YÂ ALLAH, YÂ MÜHAMMED –YÂ ALI

YÂ FÂTIMA - YÂ HASAN – YÂ HÜSEYİN

 

 

      Mehmet Yaman Dede’nin kendi isteği ve onayıyla, ALEVİLİK “İnanç- Edeb-Erkan” isimli kitabından alınıp, yayınlanmıştır.