ALEVÎ – BEKTAŞÎ FELSEFESİ

(Tasavvuf)

 

“Bu alem bir ağaçtır, meyvası olmuş Âdem

Matlub olan meyvadır, sanma ki ağaç ola.”

(Gaybî)

TASAVVUF kelimesi, arapça SÜF (yün) ya da Yunanca SOPHIA (hikmet, bilgelik) kelimesinden türetilmiş ve İslâm felsefesini etkilemiş bir akımın adıdır.

 

TASAVVUF, Tanrı’nın niteliğini ve evrenin oluşumunu, Varlığın Birliği (VAHDET-İ VÜCÛD) anlayışı ile açıklar. Yani, TANRI-DOĞA-İNSAN BİRLİĞİ’ni benimseyen bu felsefede temel düşünce: “Evrende ancak bir tek vücudun bulunduğuna inanmak ve başka varlıkları o vücudun görüntülerinden ibaret saymaktır. Evrende var olan her şeyi ve kendisinin de Mutlak Vücud’da (Tanrı Varlığında) gören için, gerçek mutluluk doğmuştur; bu nedenle, Hakk’ı uzakta ve dışarıda arayanlara karşı Yunus Emre ne güzel demiştir:

 

“Hak cihâna doludur, kimseler Hakk’ı bilmez

Kendinden istesene, O senden ayrı olamaz.”

Tasavvufun amacı, ahlaksal yönden en yüksek dereceye erişmek, Kur’an, hadîs ve din bilgilerinin ışığında gerçeğe (Hakk’a) ulaşmaktır. Tasavvufun birçok tanımları vardır:

 

Tasavvuf, saygı ve sevgi yoludur.

 

Tasavvuf, Hakk’ın ahlakıyla donanmış olmaktır.

 

Tasavvuf, özgürlük, iyilik, alçak gönüllülük ve eli açıklıktır.

 

Tasavvuf, kendi isteklerini bırakıp, Hakk’ın verdiğiyle yetinmektir. Çünkü insanın isteklerinin sonu yoktur; birini elde etse, gönlü öbürüne takılır.

 

Tasavvuf, Tanrı’nın seni senden gidermesi ve kendisiyle diriltmesi (mutlu etmesi)’dir.

 

Tasavvuf Hak’dan başka olan her şey ile (mâsiva ile) ilgiyi keserek, Cenâb-ı Hak’la birlikte olmaktır.

 

Tasavvuf, gönül derdini tedavi etmektir, ünlü tasavvufçular şunlardır:

 

Hasan-ı Basrî, Cüneyd-i Bağdadi, Bayezîd-i Bistamî, Ahmed Rüfaî, Tâc-ül Arifin Seyyid Ebü’1-Vefâ, Abdülkadir Gaylanî, Mühiddin-i Arabî, Hallac-ı Mansur, Seyyid Nesîmî, Ahmed Yesevî, Hacı Bektaş Velî, Mevlâna, Yunus Emre ve Ahî Evren.

 

Tasavvuf, Tanrı’nın sırrına erişmeyi, O’nunla birlik olmayı amaçlar. Bu amaca erişmenin tek yolu AŞK’tır. Hak ile Hak olmanın, Sevgiliye erişmenin yolu olan bu aşk, cinsel bir aşk değil, Tanrı aşkıdır (aşkullah), gerçek bir aşktır. Âşık, her şeyde Tanrı’nın güzelliğini görür. İnsan, bu güzelliğin bir parçasıdır. Tanrı’dan bir ışık (nur) taşır. Tanrı, insanı yaratırken kendi nurunu ve güzelliğini (cemâlini) ona vermiştir.

 

“Aşk kitabın açtım okur yazarım

Hakk’a doğru açılmıştır nazarım.”

(Kul Budala)

 

Alevî-Bektaşî yolu, tasavvuf felsefesini öğreten, uygulayan ve yayan bir okuldur. “İslâm düşünce ve ahlâkının, dünyaperest Emevî bezirgânlarınca karartılmaya, yozlaştırılmaya başlandığı sırada, peygamberâne hayata bir dönüş ve dünyaperestliğe bir reaksiyon olarak ortaya çıkan büyük TASAVVUFÎ-HAREKET, ferdî ve sosyal bir disiplin olarak, Hz. FÂTIMA ile Hz. ALİ’nin sergilemiş bulundukları hayatın bir taklidi gibi­dir. Hz. Ali, İslâm inkılâbının, Peygamber’den sonra, bir nu­maralı adamı ve Hz. MUHAMMED’i madde ve mânada temsil kabiliyeti bakımdan en yüksek şahsiyettir.”‘2)

 

 

“Üstümüzde esen sevda yelidir

Bizi mesteyleyen aşkın selidir

Muhabbet kevserdir, sâkî Ali’dir

O sâkî elinden mestâneyiz biz.”

(Prof. Ali Nihat Tarlan)

 

Hz. Muhammed’in vefatının birinci gününde Emevîlerin aşağılık oyunlarıyla başlayan Hilâfet yarışında insanî bir er­demle uzaklaşan, yüce bir olgunluk örneği gösteren Hz. Ali ile kendisinden sonra aynı yolda yürüyerek erdem, hak ve ada­let uğrunda canlarını feda eden İmam Hasan ve İmam Hüse­yin ve evlâdının Tanrı’ya kavuşmak için kurdukları terk-i tec­rit (maddeye tapmama) yolundaki “Ölmeden önce ölmek” ve “Nefsini bilen, Tanrısını bilir” ilkelerini kendilerine inanç tanı­yarak, bu yoldan Allah’a kavuşmak çığırı üzerinde kurdukla­rı TASAVVUF inancını, insanları gönül sevgisine götüren bir TASAVVUF EDEBİYATI halinde inananlara sunmuşlardı. Daha sonra bu akım, Pîr Hacı Bektaş Velî tarafından Anadolu’ya taşınmıştır.

 

Medrese Allah’a karşı “korku”yu, tekke ise “sevgi”yi öğretiyordu. Medresedekiler, Müslümanların bile ancak az bir bölümünü “Cennetlik” saydıkları halde, tekkedekiler dünyadaki bütün milletlere aynı gözle bakacak kadar hoşgörülü duygular besliyordu. Medrese, şiir ve müziği hatta en küçük bir eğlenceyi bile haram ettiği halde; tekkeler insanı coşkuya, gü­zelliğe, iyiliğe, sevgiye eriştiren her aracı, şiiri, müziği, sema­hı destekliyorlardı. Sonraları, medresenin sıkıcı, dar kuralları­na reaksiyon niteliğini taşıyan tasavvuf yolu, az zamanda güçlenmiş, mutluluğu onda arayan herkesin durağı olmuştur. İşte Emevî taraftarlarınca asırlardır hor görülen ALEVÎLER, bu tasavvuf yolunun yolcularıdır. Fakat acımasız ve câhil yo­bazlık, Hallâc, Nesîmî ve Pîr Sultan gibi erlerle birlikte nice masum insanı öldürmüş, ocaklar söndürülmüş, köyler yıkıl­mıştır.

 

Kur’ânda Hz. Âdem (insan) hakkında buyurulan “Bütün melekler, Allah’ın emri üzerine Âdem’e secde ettiler; yalnız şeytan etmedi” (Bakara, 34) ve benzeri âyetler, Alevî-Bektaşî yoluna ışık tutmuştur. Bu tarikatta, “Âdem, âdeme, yüz yü­ze (cemâl cemâle) Tevhîd halkası ibâdetinin (Cem’in) anla­mı” budur; Kur’ân âyetlerine dayanmaktadır. İnsanın yüzün­de Hakk’ın tecellîsini görmeleri de Kur’ân’a dayanır. “Tanrı gökte durduğu ve semada zannedildiği sürece, insanların onu anlaması da tanıması da olası değildir. Tanrı tanımazlar, işte bu “olmaz”ın çocuklarıdır. Oysa, Alevî’nin Tanrısı akıl ve ruh ile algılanabilen, gönül ile kucaklaşabilen, içe doğan, İNSAN İLE BÜTÜNLEŞEN, KORKULAN DEĞİL SEVİLEN, ŞER DÜ­ZEN DEĞİL, İYİLİK VEREN bir TANRI’dır. Böyle bir Tanrı’nın Tanrıtanımazı olabilir mi? En önemlisi ENEL HAK diyen bir kişi, hiç kendi kendini inkâr eder mi?” Aradan ikiliği kaldı­rıp, birliğe (Tevhid’e) ulaşmanın, ENEL HAK demenin şart olduğunu ŞAH HATÂYI şöyle anlatıyor:

 

“Tevhîd ile bitmez işler bitmiştir

Tevhîd ile tâlib Hakk’a yetmiştir

Tevhîd ile dünya karar tutmuştur

Dermansız dertlerin dermanı tevhîd

 

CAN HATÂYÎ’m tevhîd derya denizdir

Tevhîd etmeyenler bizim nemizdir

Pirim Şeyh Safi’den sermâyemizdir

Oniki İmam’ın erkânı tevhîd”

 

“Ölmeden önce ölmek” sırrına mazhar olanlar, Hakk’a eriş­me (Fena fillâh) mertebesine yükselirler. Bunun yolu, bizi kö­tülükler yapmaya sürükleyen nefse hâkim olmaktır. Nefsi yenmek içinse, AŞK olmalıdır; bizi Mutlak Güzelliğe (Allah’a) götürecek ancak odur. Bu yol gerçekten çok zor, çok uzun ve tehlikelidir; fakat o menzile erişen yokluktan, kötülükten, çir­kinlikten kurtulur; her şeyde Hüsn-i Mutlak’ı (Gerçek güzelli­ği, Tanrı’yı) görür; kendi özüne baktığı zaman da orada Vücûd-i Mutlak’ı (Gerçek Varlığı, Tanrı’yı) görür; çünkü kendi­sindeki “hiçlik” yok olmuş, “Varlık” unsurunun öz kaynağına erişmiştir. “Hak ile Hak olmak = Fena fillâh” yani “Mutlak Vü-cud’da yok olmak” işte budur. Hallâc-ı Mansur bunun için “Ene! Hak” demiştir. Yalnız gönülde Tanrısal coşku (Vecd ve hâl) belirmeden, “Enel Hak” makamına erişilemez.

Yunus Emre, “Aşk mezhebinin din olduğunu, Şeriat ehlinin o menzile eremeyeceğini, aşk şarabını içtiğinden beri kendini yitirdiğini yani nefsini yenerek kendi varlığından geçtiğini ve Tann’ya eriştiğini” şöyle anlatır:

 

“Bir sakiden içtim şarap arş’tan yüce meyhanesi

Ol sakinin mestleri yüz canlar ânın peymânesi

 

Bu meclisin mestlerinin Enel Hak demleri olur

Yüz Hallâc-ı Mansur gibi en kemdürür dîuanesi

 

Aşk şarabın içenlere gel bir nazar eyleyi-gör

Bunca yıldır nice döner ol meclisin piyâlesi

 

Yunus bu cezbe sözlerin câhillere söylemegil

Bilmez misin câhillerin nice geçer zamanesi”

 

Tasavvuf, kişinin zaaflarından, benliğinden sıyrılarak üstün bir yaşayışa, gönül temizliğine, ilâhî bir kişiliğe yükselmesi, “kendisinden fânî (yok), Hak’la bakî (var) olması”dır. Böyle­ce “Hak adamı” olan kişi, kendinden çok başkalarını düşü­nür.

 

Ünlü mutasavvıf Sırrî Sekatî:

 

- Bir kere “Elhamdü lillâh dediğim için otuz yıldır Allah’a
tevbe ve istiğfar ediyorum, der.

- Nasıl olur, insan Allah’a şükrettiği için tevbe mi edermiş?
diye sorulunca:

- Vaktiyle Bağdat çarşısında büyük bir yangın çıkmıştı, pek
çok hasar vardı. Herkes sokaklara fırlamış, mal derdindeydi.
Birisi bana:

 

- Müjde, senin dükkân kurtuldu, dedi. Ben de “Elhamdü lil­lâh” dedim. Sevinmiştim. Fakat biraz sonra kendimden utan­dım. Öylesine bir ana-baba gününde, başkalarının zararını hatıra getirmeksizin, yalnız kendimi düşünerek elhamdü lillâh dediğim için otuz yıldır tevbe istiğfar (Tanrı’dan af) diliyorum.

 

 

 

Allah, insanları yaratıp, sınav alanına göndermeden önce ruhlarını huzurunda toplamış ve “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (Araf-172) diye sormuştu. Onlar, “KAALÛ BELÂ= Evet,   Rabbimizsin” diye  cevap  vermişlerdi.  Tasavvuf “ELESTÜ BEZMİ” denilen bu ikrar ve îmana bağlı olan Ale Bektaşîler, tuttukları yolun “Hak yolu” olduğunu bilme” zahir erbabınca kendilerine atılan taşlara ise “Eyvallah geçmektedirler.

 

Aydın bir Sünnî din bilgini diyor ki:

 

“Bektaşîlik, sadece insana değil bütün canlılara, bütün hayata saygının destanî menkıbeleriyle doludur. İnsana saygı, dinler-üstü bir realitedir. Çünkü din de insanın mutluluğu için bir vasıta, bir vesîledir. O halde, dinin vermek peşinde olduğu şeyi peşinen benimseyen ve ona hizmet eden yaklaşımlar, kutsaldır İnsanın rahatsız edilmesi bir tek yerde ve zamanda mümkün olabilir: İnsanı rahatsız edenlerin rahatsız edilmesi halinde…

 

Bektaşîliğin bu insan sevgisi; dîni, kinlerini ve inatların beslenmesinde bir idealize edici araç gibi kullanan bağnaz-yobaz tipe ters düşmeyi zaruri kılmıştır. Gerçekten de, tarih boyun­ca; Bektaşîler, yobaz çevreler tarafından hep horlanmış, hep itilmişlerdir. Çünkü Bektaşîlik; Softa, bağnaz, şekilci, insan ve hayat gerçeğinden habersiz gözü bağlı gidişe sürekli isyan içinde olmuştur. Türk insanı, çağlar boyu ruhunu karartan, ufkunu daraltan ve hatta gırtlağını sıkan RESMÎ-FIKHÎ yobaz­lık ve bağnazlığın hayatı çekilmez hale getiren baskılarına karşı çıkarken hep Bektaşîliğe, BEKTAŞÎLERE SIĞINMIŞ, çıkardığı isyan sesini kendine maletmekten korktuğu anda, gam yüklenmekten hiç çekinmeyen Bektaşî tipi devreye sok­muş, isyan ve karşı çıkışını onun dilinden ifadeye koymuştur. Bektaşîlik ve Bektaşîler Türk toplumunun, âdeta nefes almak İçin sığındığı SON PENCERE gibidir. Türk hiciv, mizah, hik­met ve nüktedanlığına damga vurmuş hemen bütün tasavvufî espriler “Bektaşî” imzalıdır.

 

Birçok Türk aydını; gelecekte İNSANIN SAYGI VE SEVGİ GÖRECEĞİ BİR DÜNYANIN YARATILMASI için bir seferber­lik açılırsa, bu seferberlikte en büyük fikrî paylardan birine BEKTAŞÎLİK’in sahip olacağına inanmaktadır.”

 

 

Küntü Kenz remzinin olduk agâhı

Ayn-el yakın gördük cemâlullâhı

Ey hoca bizdedir Sırr-ı ilâhi

Biz Hacı Bektaş’ın fukarasıyız.”

(Edib Harabı)

MEHMET YAMAN’IN kendi istek ve onayıyla, Alevilik İnanç Edep Erkan isimli kitabından alınıp yayınlanmaktadır.