ŞEVKİ KOCA’YLA SÖYLEŞİLER

 

AYHAN AYDIN

İKİNCİ SÖYLEŞİ

 

Koyun beni Hakk aşkına yanayım

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Yolumdan dönüp mahrum mu kalayım

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

 

Kadılar müftüler fetva yazarsa

İşte kement işte boynum asarsa

İşte hançer işte kellem keserse

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

 

Ulu mahşer olur divan kurulur

Suçlu suçsuz gelir anda derilir

Piri olmayanlar anda bilinir

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

 

Pir Sultan’ım arşa çıkar ünümüz

O da bizim ulumuzdur pirimiz

Hakk’a teslim olsun garip canımız

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

 

 

Bu gelenek ve kültür içerisinden süzülüp gelmek aynı zamanda sorumluluk gerektiriyor. Çünkü tarihten alınmış olan miras gelecek kuşaklara aktarılırken yaşayan bir inanç ve kültür olarak da gençlere özellikle birçok şeyin verilmesi, doğru şekilde aktarılması gerekiyor.

Bu nedenlerle sorumluluk biraz daha artıyor sizler ve bizler açısından kolay bir yol değil, öyle değil mi?

 

Son derece haklısınız. Özellikle taşıdığımız Batıni yükün önemine ve içinde yaşadığımız ülke koşullarını da göz önüne alırsak bu yola emek vermiş olanların sadece ilmi değil aynı zamanda siyasi, sosyal, hukuki her alanda bir başka sorumluluk yüklendiği de ortada.

 

Siz araştırmacı lafının arkasını dolduran güzel bir isimsiniz. Araştırmak demek sadece yazılı metinler üzerinde yapılan birtakım fikri jimnastikler, yorumlar, okumalar değil de bir de alan araştırmaları var bunun önemi yadsınamaz. Siz fırsat buldukça olanaklar ölçüsünde birçok ülkeyi de gezdiniz ve en son bugünkü programımızın ana konusunu teşkil edecek son seyahatinizden bahsedeceksiniz… Makedonya, Mısır, Bulgaristan, Girit birçok ülkeye ziyarette bulundunuz. Nasıl doğdu bu fikir, bu geziler nasıl başladı, nerelere gittiniz?

 

Naçizane söylüyorum bu yola bir çivi çakan kim varsa onun kulu kölesi olurum, öncelikle bunu söylemek arzusundayım. Bu konuşmanın başında da Cem Radyo’nun değerli dinleyicileri, Fakiri tanıyanlara ayrıca saygı, sevgi ve aşkı niyazlarımı iletmek istiyorum. Mesele Fakir burada didaktik olarak bir şeyler anlatmak istemiyor, bu meseleyi hatta sohbeti de aşan muhabbet anlamına getirmek gerekiyor. Çünkü sohbette birisi anlatır birisi de dinler, sanki medrese de hoca var elinde falaka karşı da öğrenci var. Muhabbette karşılıklı iletişim vardır, hub kökünden gelir Kuran’ı Kerim’de. Muhabbet karşılıklı olduğu için sohbetten farkı vardır. Kabul buyurursanız analitik bir program yapmaktan ziyade daha muhibbi, daha didari, daha cemali bir program haline getirmek istiyorum ve bunu bir muhabbet formatına indirmek istiyorum.

Ünlü Mimar Sinan, Selimiye Camii’ni yaparken, bitirmiş camiyi karşısına geçmiş bir seyredeyim şu eserimi demiş; kubbeye bakmış, minareye bakmış bir de küçük çocuk seyrediyor yanında, evlat beğendin mi demiş camiyi, vallahi amca yaptın ama bunda bir sakatlık var demiş, nesi yanlış demiş Mimar Sinan, minare yamuk demiş, olacak iş değil ama çocuk doğru söylüyor, nasıl anladın demiş Mimar, kubbenin üzerine doğru gidiyor minare yarın orada namaz kılacaklar minare devrilirse herkes ölecek demiş, hemen çağırın ameleleri diyor Mimar Sinan, minareye bir ip bağlıyorlar, oğlum sen de karşıya geç diyor. Bunlar çekiyor düzeldiği zaman emir ver dursunlar diyor, adamlar çekiyorlar oldu mu oldu demiş çocuk; tamam demiş, düzeldi bırakıp gitmiş.

Bu çocuğun sözüne uydum böyle işler yaptırdım… Niye yaptırdım bunu?, “Bir şeyin şuunu vukuundan beterdir” demiş. Bu çocuğun söz yarın büyür Mimar bir cami yapmış ama minaresi yamuk diye. Hadiseleri erenlerimin nazarlarının gözünde de bu açıdan bakarak izah etmek istiyorum. Biz doğru olan caminin minaresini düzelteceğiz, yoksa zannedildiği gibi izlenimlere ekosantirik düşüncelere bir anlamda meyil vermek arzusunda değilim.

Bizim tarih kültürümüzde bir harp tarihi anlatılır bizde bildik bileli, bir kültür tarihi anlatılmaz. Bütün Osmanlı tarihine bakın hatta eski Selçuklu tarihlerine; genellikle didişmeler üzerine kurulmuştur tarih, oysa bir de kültür tarihi vardır toplumun ve Diyarı Rum’a, Hacı Bektaş-i Veli’nin teşrifleri ilim gelmiştir. (Sanıldığı gibi Hacı Bektaş-i Veli 80 yaşında değil 26 yaşındaydı) Diyar-ı Rum dediğimizin de sınırı yok, ilmin varabileceği sınırdı orası. Genellikle de Tariki Bektaşiye Kültürü ve Ehlibeyt eksenindeki büyük kültür daima bunu bir saptama olarak söylüyorum, Ortodoks Hıristiyanlığı üzerinde yürümüştür. Ortodoks Bizans İmparatorluğu 17 tane Haçlı Seferi görmüştür ama bu Haçlı Seferleri sadece Müslümanlara yönelik değildir. Bilinmeyen taraf buradadır, aynı zamanda dönemin her gelen Bizans İmparatoru gelen bu adamları kendisinden uzaklaştırmaya çalışmıştır. Çünkü bunlar Hıristiyan, Müslüman demiyor herkesi talan ediyor, Katolik zihniyetidir bu oysa Ortodokslar bunlara karşı bir mukavemet ağı koymuşlardır ve dikkat edin bütün Fütüvvet yolları da Ortodoksların üzerinde olmuştur.

Osmanlı’nın gidebileceği en son sınır Avusturya, Macaristan’ı geçmiştir ondan sonra Katolik alemi başlamıştır, yedi düvel bir olmuştur. Bütün Balkanlar olsun ve bütün Osmanlı toprağının üzerinde olsun Antakya’sından nereye kadar giderseniz gidin Hıristiyan kültürü de Ortodoks kültürü üzerinde yaşamıştır. Ortodoks kültürü, Bektaşi kültüründe bir uzlaşma vardır. Sözgelimi Alevi, Bektaşi düşüncesinde o eksende fakir Orta Asya’ya da gitmişimdir çeşitli yörelerine, hiçbir yerinde bizde yaşanan bir Alevi, Bektaşi ekseni göremezsiniz; isterseniz Ahmet Yesevi’nin memleketine gidin, isterseniz geniş alanları dolaşın…. Dolayısıyla bütün düşünce sistematiği Hacı Bektaş-i Veli’nin girişi ile başlayan Anadolu topraklarında Balkanlar’a kadar giden Ortodoks mekanları üzerindedir. Fütüvvet yolu dedim enteresandır, bugün biz seyahatler yaptığımız için zaman zaman temaslar da yapıyoruz. Fütüvvet yolu Bulgaristan’ın kuzeyinden gitmiştir daima, Osmanlı’nın yayılma politikasının içinde de bu vardı. Çünkü Bulgaristan’ın güneyinde yol yok, iz yok orduyu geçiremezsin ve askerin gidebileceği yere önce kolanizatör dervişler gitmiştir her zaman. Yani önce gönül fethi yapılmıştır; sadece kılıç zoru ile hiçbir yere varamazsınız.

Aşağı yukarı 650 – 700 yıllık bir Osmanlı sadece kılıç zoru ile almaya kalkışılsa 700 sene sürdüremezdi. Bu birlikteliği, bu çeşitli dinlerden, çeşitli kültürlerden, çeşitli örflerden bileşkelerden olan düşüncelerin bir büyük insanlık düşüncesinde örtüşmesiydi.

Bugün Bulgaristan’a gidin Kuzey Bulgaristan’a orada birçok Hıristiyan’ın yanı başında da bir Bektaşi yatırı göreceksinizdir, halâ da öyledir. Hıristiyan’ın çocuğu olur Bektaşi babasına götürür başını okutturur, onlar için fark etmez bir aziz kültürü gelişmiştir, bir Alperen Kültürü gelişmiştir. Bugün teknik olarak anlatıldığında meselâ Kuzey Bulgaristan’a Demir Baba’dan çıkın Razgrat’tan, Hasköy’e gidin Otman Baba’ya, Demirviran’a gidin, Kızılcıkburun’a gidin, Karalar’a gidin nerelere giderseniz gidin Kuzeyinde Bulgaristan’ın bir aziz, bir Bektaşi yatırı görmemek mümkün değildir… Ama hemen yanında bir Ortodoks kilisesi ve Ortodoks azizi de görürsünüz.

Bu nasıl bir eklenmedir pek tarifi mümkün değil; ama ortak bir insanlık düşüncesinin ortak paydasını yaratmış gibi bir düşünce oluşturuyor. Meselâ bizim 1826’da bir ünlü Yeniçeri katliamı ve Bektaşi tarikatının kapatılması vardır, esasen o enteresan bir gelişmedir, 1826’da diğer tarikatları da serbest Bektaşiliği kapatıp diğerlerini serbest bırakmışlar görünse de zamanında onlar da bundan payını almışlardır. Bu büyük bir kırılma olmuş II. Abdülmecit zamanı 1869 – 1870’lerde dergâhlar yeniden açılmış ama dergâh eski kristirazosyonda açılamamış hiçbiri. Çünkü bugün Kuzey Bulgaristan’da olsun, Makedonya’da olsun, Üsküp’te olsun, Razgrat’da olsun akla gelen Balkanlar’ın neresi aklınıza gelirse; artık Yunanistan’ı olsun, Mora’sı olsun, Balım Sultan Erkânnamesi ile Kaygusuz Abdal Erkânnamesi arasında sıkışmış bir düşünce ekseni görürsünüz.

Kuzey Bulgaristan’ın Avlonya’sına bakınız bir tarafında Balım Sultan Erkânnamesi’ni yürüten bir yapı göremezsiniz, daima Kaygusuz Abdal döneminin hatta Kızıldeli süreklerinin, Otman Baba süreklerinin erkânnamesine dayalı cemler görürsünüz. Burada kimsenin de bir suçu yok burada büyük bir düşünsel kırılma olmuş. 1924’lere gelmişiz Cumhuriyetin başına ikinci bir kırılma yaşanmış Pir evi kapanmış. Pir evi, Hz. Pir’in bulunduğu Hacı Bektaş İlçesi Pir evi ve bağlı bulunan dergâhlar kapanmış, 677 sayılı hukuki kanunla, ikinci travma daha yaşamışız.

Canlar sanıyorlar ki, köylerinde yeni keşfedilmiş gibi bir Alevilik, yeni keşfedilmiş gibi bir Bektaşilik görüyorlar, oysa bu büyük kültür 700 yıldır Balkan’ından Trablusgarp’ına kadar; Cezayir’inden Gürcistan’ına kadar vardı.

Bugün Sarı Saltık’ın Dazing’de kabri vardır, Rusya’da kabri vardır, Bohemya’da kabri vardır, Babadağ’da kabri vardır, Kıbrıs’ta kabri vardır, Bayraktar Baba Dergâhı’nın altında… Yani canlara tenzihen söylüyorum biz bu düşünceyi yeni keşfetmedik; fakat imkanlarımız ve şartlarımız bize yeni karşımıza çıkardığı için tabiri caizse Cenabı Hak sevdiği kuluna merkebini önce kaybettirir üzer, sonra buldururmuş bizim yaşadığımız biraz da ona benzedi.

 

Yüzyıllardır yaşıyor bu inanç ve kültür ve yaşayacak. Hakk – Muhammet – Ali’yi söylüyor, dostluğu, barışı, kardeşliği söylüyor, Alevi – Bektaşi inanç ve kültürü, sizin de çok güzel belirttiğiniz gibi Balkanlar’a kadar uzandığı Gürcistan’ına, Kafkasya’sına… Anadolu’nun değil Ön Asya’nın, Balkanlar’ın her tarafına kadar uzandı bu dostluk ve barışı öğütleyen inanç. Bu kültür o kadar geniş bir coğrafyaya yayılmış ki meselâ Mısır’a kadar gitmiş. Mısır deyince piramitler, Nil ve Kahire akla geliyor fakat elbette ki Alevi – Bektaşi inancının da merkezlerinden birisidir, Mısır.

Niçin Mısır, oraya gitmekteki amacınız neydi, ne gördünüz, ne buldunuz Mısır’da?

 

Düşünce sistematiğimizin bir kere açığa çıkması lazım. Bektaşi ekseni batıni bir yoldur; yani zarfa değil, mazrufa önem verir. Dolayısıyla medreseyle ilgilidir, tekkeyle ilgilidir, dış yüze değil, iç yüze önem verir. Dolayısıyla bir tekke kültürü vardır Bektaşi yapılanması içerisinde. Kaygusuz Abdal Sultan’ın bir dergâhı var Kahire’de. Bu birçok kitapta Kasrül Ayn Tekkesi ile karıştırılır. Kahire’de iki tane dergâh var; bir Kasrül Ayn Dergâhı sahildedir. Mukattam Tepesi’ne Doğru, Kaygusuz Abdal El Magaravi Dergâhı’dır.

Kaygusuz Abdal bilindiği gibi Abdal Musa Sultan’ın halifelerinden Alaiya Beyi’nin oğlu ve aldığı görev üzerine Mısır’a gidiyor. Mısır’da irşatlar yapar ve dergâhlar kurar kendisi de orada bir mağaraya girer ve orada sır olur El Magaravi Dergâhı derler, sır olduğu mağarayı da gösterirler. Kaygusuz Abdal’dan 1945’e kadar bütün mücerret postnişinler buradan gelmiştir, çok yüksek bir dergâh kültürü yaşamışlar ve son postnişin de Ahmet Sırrı Baba idi. 1956 yılında Cemal Abdül Nasır burada iktidara geldiği zaman dergâhı kapattı. Fakir’in de bu noktada bir girişimi olmuştu zaten. Bu dergâhın yazılı belgelerinin hepsi Norveç gibi, İsveç gibi Felemenk ülkelerin üniversitelerin hepsine kayıtla devir oldu.

Hatta nazarlarıma biraz sonra göstereceğim Hülya Küçük Hanımefendi var, Konya Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Görevlisi, şu anda İsveç ve Hollanda’da staj yapıyor, o evrakların hepsini buldu ve fakire birer fotokopi yolladı. Yalnız bu dergâhın bazı emanetleri var ki, Fakirin girişi de o noktada oldu, Mısır Kültür Bakanlığı nezdinde olduğu için siyasi bir mahiyet taşıyor; yani bizim almamız teknik olarak mümkün değil devletten devlete geçecek. Türkiye’deki Kültür Bakanlığı’nda bu konuda duyarlılık göstermesi gerekir.

Zaten bu konuda birtakım naçizane girişimlerim oldu ve devam da edecek. Orada dergâh duruyor üzerine bir atom santrali yapmışlar ama dergâhın bütün yapılanması duruyor, bütün kabirleri duruyor. Hatta Ahmet Sırrı Baba’nın kabri üzerinde kendi heykeli de vardır, ona kadar kurulmuş onun üzerine bir şapka giydirmişler santrali kurmuşlar.

Çok özel bir izinle girilebiliyor içeriye, dergâhı almak mümkün değil, artık orası milli bir devlet. Artık böyle bir iddia sahibi içinde olmak komik. Ama emanetleri almak mümkün, kütüphanesiyle, meydan emanetleriyle ve bunları ya Pirevi’nde Hz. Pir’de yada daha merkezi bir yerde sergilemek ve bu kültürü de Mısır’da da bir kültürümüz olduğunu, bir tasavvuf kültürü olduğunu anlatabilmek için bundan da somut birtakım simgeler bulamayız, yaşantılar bulamayız.

Sadece Mısır mı, Girit. Şu anda yeni bir girişim var; Resmo, Kandiya ve Hanya Dergâhları var. 1945’lerden sonra oradaki insanları aldık, buradaki insanlar oraya gitti, ne oradaki Giritli olabildi, ne de oradaki Türk burada Türk olabildi. Bu karışık bir iş oldu. Orada bir kültür kalmış, dergâhların hepsini Ortodoks politeni onardı. Onların da Yunanistan’la zannediyorum milli bir devlet olabilme, Giritlilik şuuru var, kendilerine bir alt tarih arıyorlar ve burada da Rodos’un Kanuni döneminden beri fethinden beri, Rodos olsun On İki Adalar’da olsun bir Alp eren kültürü var, bunlarla bütünleşmişler. Dolayısıyla bu kültüre o kadar sahip çıkıyorlar ki, dergâhlarınızı onarmışlar.

 

Bu kültür, bu inanç, bu sevgi, bu aşk işte nasıl işlenmiş ilmik ilmik dört kıtaya bu anlaşılıyor anlattıklarınızla. Ama andaki acı durumu da var. Sadece şekil değil, öze köz şeklinde girmiş ve artık o közlerin alevlenmesi gerekiyor. Alevi – Bektaşi inancı dediğimiz zaman insanı merkez alan, 72 millete bir nazarla bakan çok derin bir felsefenin, çok derin bir felsefi ürünü olan bir inanç uzanıyor başka başka diyarlara… ve Mısır ve Girit. Çok ilginç gerçekten bu seyahatler esnasında edindiğiniz izlenimler belki de ilk kez duyuluyor bunlar.

Girit hakkında belki tarihte bildiğimiz şeyler var ama günümüzde neler olup bitiyor, bunları bilmiyoruz.

 

Çok enteresan şeyler vardı. Tire’de Horasanlı Ali Baba vardır, kabri de vardır. Fakat orada enteresan bir gelişme oldu; biz Tire’deki Ali Baba Dergâhı’nı elimizden çıkarttık, Atatürk’ün kanunla verdiği dergâhı koruyamadık, örnek vermek açısından söylüyorum. Elli yıllık kopuştan sonra bir Ortodoks metropolitenliği dergâhı onarıyor gelin bize postnişin verin diyor. Meselâ yine Bulgaristan, bizde yanlış anlaşılan bir şey vardı; Bulgaristan Bektaşiliğinde Romanya Bektaşiliğini de saymak lâzım çünkü bu Balkan sınırları her zaman değişiyor şimdi de değişti biliyorsunuz, dün Makedonya’da olan bugün Sırbistan’a geçiyor yarın ne olacağı belli değil. Bulgaristan’ın kuzeyi aynı zamanda Romanya’dır yani öyle insanlar görürsünüz ki 1940 yılına kadar Romanyalıdır, 1940’tan sonra Bulgar vatandaşıdır.

Balkanlar’da böyle bir şey var, orada Hasköy Haskova, Tekke Köyü vardır; Odman Baba’nın Velayeti’nin olduğu yerler… Zaten 20 haneli bir köy orası, Ustrunca vardır, Razgrat’da Demir Baba vardır. Bunlar aynı zamanda Romanya sınırına o kadar yakındır ki, o tarafta da birçok evliya bunlarla örtüşür. Turgut Baba’nın saptaması içinde Sarı Saltık’ın yine Romanya sınırı şimdi bir kısmı Bulgaristan içinde kalmıştır Kalikra diye geçer yada Kili diye geçer.

 

Tutrakan diye bir yer var. Biz geçen sene biliyorsunuz oraları ziyaret ettik Tuna Boylarına, Romanya sınırlarına kadar ilerledik ve gerçekten çok benzer özelliklere sahip bu yöre insanı kültür bakımından.

 

Enteresandır. Ünlü şair Nazım Hikmet sürgün yıllarında Varna’ya gider o ünlü peynirli pide getirdiler, diye güzel şiirini yazmıştır özlem yaratan, ama şiiri enteresan bitirir. Bugün peynirli pide getirirler memleketinde, insanın kendi evi, kardeş evinde gibi olmuyor der. Yaşamak güzel, kardeşim şiirlerinde Varna sınırlarında Sofya’da yazmıştır. Çünkü kendinden bir parça bulmuştur orada.

 

Biz de büyük bir hayranlıkla gezdik. İçim o kadar oralara kaynadı ki, kesinlikle Anadolu’dan ayırt edemedim oraları. Sizler de gidip gördünüz, bizler de gördük tabiatıyla, topraklarıyla, insanıyla çok özdeş yönler var Anadolu insanıyla. Kısmet olursa yine gider görürüz bu sefer inşallah sizinle gideriz.

 

İnşallah. Birtakım hayıflanmaları var Fakir’in. Şehitlik Dergâhı vardır. Bırakın yurtdışını şu anda Boğaziçi Üniversitesi’nin sınırları içinde şu anda bütün duvarları yıkılmıştır ama bütün kabirleri oradadır hazirenin. Yani yeniden yapma imkanı da vardır ve bütün mütevellisi de üniversiteye devir olmuştur bugün.

Günümüzde Karyağdı Baba Dergâhı vardı.. Şimdi dergâh yok ortada. Yani neye sahip çıkıldığını neye sahip çıkılmadığını, değerlerimize sahip çıkılmazsa bir başka ifade ile söyleyeyim, Muhiddin-i Arabi Hazretleri’nin bir sözü var; “geçmişinde yenilik olmayan, geleceğinde de yenilik yapamaz” diyor.

Geçmişinde bir devrimi olmayan devrimci olmayan, gelecekte de devrimci olamaz; geçmişte ilerici olmayan gelecekte de ilerici olamaz; geçmişte aydın olmayan gelecekte de aydın olamaz. Bu bir köprüdür. Tetova var, Balçık Bulgaristan’da. Orada Akyazılı Baba Türbesi vardır, Akyazılı Baba Odman Baba’nın dervişlerinden. Yine şükretmek gerekiyor iyi – kötü kabirler duruyor, orada aşure kaynatıyorlar; Hıristiyanlar ve İseviler de geliyor. O kadar geniş bir coğrafyada o kadar geniş bir kültür ki aslında lokal olarak bir tek yere gidip detaylı araştırma yapmak gerekiyor.

Fakirin yaptığı gibi pır pır pır olmuyor bu hadise. Çünkü tarih kitaplarının dışında o insanla güzel, o yaşayan insanla orası güzel, İstanbul’u eskisi gibi yapsak ne olur, eski insanları içine koyamadıktan sonra. Yaşar Kemal’in güzel bir sözü var “o güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler” o güzel insanları da bulmak ve yerleştirmek gerekiyor. Bir evi şereflendiren, içinde yaşayan insan ise bir mekanı, bir düşünceyi şereflendiren de onu hak etmiş insandır. Yine Gerlova yada Bulgaristan’da adım başı göreceksiniz nereyi gezseniz bir evliya vardır. O bazı evliyaları ziyarete dediğim gibi İseviler de gelir, Kuzey Bulgaristan’da Gök Oğuzlar vardır, Patriotlar vardır, Pomaklar vardır… Değişik etnik kültürden yapılar vardır, farklı örfleri dahi olmasına rağmen onların önce bir çocuğu olursa; önce Ortodoks papazına götürür, sonra bulursa Bektaşi yatırına okutur, sonra bulursa bir Rufai babasına götürür. Yani iç içe bir kültür bunu ayırmak çok zor.

 

Ben de Birinci Bulgaristan ziyaretim esnasında tanık olmuştum, bir Türk ailesi gelmiş adak adamış, kurban kesmişti Kızana Türbesi’nde. Dediğiniz gibi Türk, Bulgar, Hıristiyan farklı inanç ve kökenlerden herkes gelip adak adıyor, çocuğu olmayanlar çocuk diliyorlar, dua ediyorlar… Ateşler yandı, lokmalar pişirildi ve dağıtıldı.

 

Bugün Makedonya’da Tahir Emini Baba’nın bulunduğu bir dergâh var. Şu anda postnişini olduğu canlı bir dergâh, yaşayan bir Bektaşilik var. Biliyorsunuz bu Sosyalist sistem dağıldıktan sonra bütün bu ülkeler eski kültür varlıklarının inanışlarını aldılar, dergâhlarını aldılar. Yine Kosova’da olsun, Arnavutluk’ta olsun oralarda haklar alındı. Yalnız birtakım şeylerde hata yapıyoruz gibime geliyor. Bu ülkede 40 yıl sosyalist iktidar altında kaldılar diyoruz üretemediler, Yunanistan hiç sosyalist iktidar altında kalmamasına rağmen orada Bektaşi dergâhlarıyla dolu hepsi ölü. Sosyolojik bir problem var; Macaristan, Arnavutluk, Yugoslavya hatta Polonya, Bulgaristan akla gelebilecek her ülke orada karada hepsi sosyalist sistemin altında, diyoruz ki bunlar kültürünü geliştiremedi. Yunanistan hiç sosyalist sisteme girmemesine rağmen Reni’de vardı, Kesriye’de vardı, Katerin Dergâhı vardı, postnişinleri vardı onlar orada niye yürümedi öte yandan Girit’te mübadele vardı diyelim, şimdi sosyolojik bir analiz yapmak gerekir derken bunu kastediyorum.

Yerinde lokal çalışmalar yapmak gerekiyor o insanlarla. Böyle afaki Fakir’in anlattığı gibi konuşmakla bir şey çözmüyor.

 

Eğer Hacı Bektaş-i Veli, eğer Abdal Musa, Kızıldeli, Odman Baba gerçekten bu yolun bu inancın çeşmeleri olan bu büyük insanlar; evliyalar, erenler bu düşünce insanları, bu Pir Sultan Abdallar, Şeyh Bedreddinler, Kaygusuz Abdallar bu güzel felsefeyi bu büyük coğrafya içerisinde hakkı ile yaymamış olsalardı bugün bu inancın devam etmesi mümkün olur muydu?

Bir gerçeği de teslim etmek gerekmez mi, bugün milyonlarca insanın gönül kâbesi olmuş bu büyük isimler, bu büyük dergâhlar, bu ulu zatlar gerçekten de bizim yüzyıllar sonra bile önümüzü aydınlatmıyorlar mı, bizim yıldızlarımız kılavuzlarımız değiller mi?

Elbette biz bunları zikredeceğiz, onları anlatacağız, onların yolunu sürmeye çalışan değerlerimizi de mikrofonlarda sizlere sunacağız, onların fikirlerini aktaracağız, bu bizim görevimiz.

 

Sadece görev olsun diye değil, giyilmiş bir hilat bu her şeyden önce bir aydın sorumluluğudur. Çünkü başkası adına giyilir. Konuşmamızı türbeleri, dergâhları gezerek anlatmıştım. Fakir şöyle bir notlarıma baktım meselâ tabii bu sınırlar değiştiği için eski kitaplarda Sırbistan sınırları içinde gösterilen bir yer bugün farklı yerde olabiliyor. Meselâ Tetova Kalkandelen vardır, orada Harabati Dergâhı var ve başında şu an bir Bektaşi babası var fakat burası Sersem Ali Baba tarafından inşaa edilmiş, kurulmuş bir X Bektaşi dedebabası kabul edilir, Sersem Ali Baba’nın bir kabri de Hacı Bektaş İlçesi’ndedir bu merkattır orada. Yani vurgulamak istediğim Komonovası’ndan, İştip’te Köprülü denilen yerde işte o köprülülerin çıktığı yer devşirme olarak geldikleri sadrazam köprülülerin bulunduğu yerler. Bosna’da birçok Bektaşi dergâhı göreceksiniz ve inanç mekanları göreceksiniz, yine Yunanistan’da Koşu Kavak’ta göreceksiniz, Selanik’te göreceksiniz, Reni’de göreceksiniz, Kesriye’de göreceksiniz. Hatta burada pek alınmamış Vodorina’da, Odra’da, Eski Cuma’da, Bucak’da, Aya Dimitre Ayazması’nın hemen kıyısında Ali Paşa Dergâhı göreceksiniz o kadar iç içe bir kültürü göreceksiniz gittiğinizde. Dediğim gibi lokal olarak analiz etmek gerekmektedir. Böyle üstünden bakarak Nurettin Caca’nın havuzu gibi çözmek mümkün değil bu hadiseyi.

 

Aydın olmanın gereği dedik. Gerçekten de eğer tarihimizi, inancımızı, kültürümüzü bu büyük değerleri biz tanımazsak, bilmezsek nasıl geleceği inşa edebiliriz ki? Yani bizden önce yaşayan bizim atalarımız, bizim dedelerimiz bu topraklar üzerinde yaşayan insanlar nasıl bir dünya kurdular, nasıl bir sosyal kurum, inanç kurumu, kültür kurumu içerisinde yaşadılar, nasıl bir toplumsal düzen içerisinde yaşadılar? Biz bunu anlayamazsak, çözemezsek, buraları araştırmazsak, bunların eserlerini okumazsak şu andaki noktamızı nasıl tespit edebiliriz ki? Toplum yaşayan bir organizmadır, çünkü insanlardan oluşmuştur. İnsanların gelenekleri, görenekleri, bunlar yaşıyor değil mi, siz bunları da gördünüz?

 

Eyvallah erenlerim. Fakir çok didaktik bir örnek nazarlarıma arz etmek istiyorum. Birkaç sene önce iş hayatı gereği Kayseri Develi’ye gitmiştim, eski adı Everek’tir. Eski bir Ermeni kentidir, Everekli Seyrani, Aşık Seyrani’nin memleketidir. Orada dediler ki bir yatır var, Şevki Derviş gider misin? Kim dedim bu yatırda yatan? Havadan Baba, dediler. Nerede bu yatır gösterin, gidelim, dedim. O zaman yol yok, iz yok, koca bir dağı yürüyerek, aşarak gittik türbeye. Vardık, içeride baktım Bektaşi emanetleri var… Oldukça eski bir şey, bir de kabir taşı gördük; Havva’dan Baba ismini okudum. Yani herhangi bir eğitim görmemiş annesinden doğduğu gibi baba anlamına bir sözcük… Havva’dan Baba olmuş Havadan Baba… Ulaşamazsan oraya, o da o hale geliyor.

Göynüklü Emir Sıkkyin Baba vardı, Pir Ali Aksarayi vardı bunlar Melamiyedendir. Meselâ Ahmet Sarban Baba vardır, Kaygusuz Abdal ismi ile de yazı yazar, zannederler ki Alayiye Beyi Kaygusuz Abdal… Evet onlar da Ehlibeyt dostudur ama Alevi – Bektaşi ekseninde değillerdir, kurum olarak değillerdir. Gönül olarak başka eksen yok zaten tartıştığımızda gönül değil, kurum olduğu için problemler çıkıyor.

 

En azından çok basit ve somut bir örnek, yüzyıllar boyunca Kul Himmet ve Kul Himmet Üstadım aynı ozan olarak anılmışlar yani Kul Himmet veya Kul Himmet Üstadım ne fark eder ki denmiştir… Aynıdır ikisi de isimler aynı gibi zaten. Şiirler aynı konuları işliyor zaten, denmiştir. Halbuki ikisi ayrı ozanlardır, bu son dönem de çözüldü ikisinin ayrı ayrı kitapları çıktı İbrahim Aslanoğlu bunları neşretti ve ortaya bir gerçek çıktı. Uzun yıllar boyunca belki insanlar her ikisini de birbiriyle özdeşleştirerek anmışlardı.

 

Tabii gönülde fark etmiyor. Mesele kurumsal yapı içinde oluyor. Bektaşi terminolojisinde Sarı Saltık, Noel Baba karşılığı alınır. Demre’de hayatta kar düşmemiştir ne geyikle kızak yapmış ne bir şey Noel Baba.

Sarı Saltık Danzing’te Kaligra’da zamanında gidiyor oradaki bir derebeyinin Hıristiyan çocuklarını kurtarıyor; hu dediği için, ho diyor bugünküler. Ho getirdim çocukları, deniyor..

Bektaşiler onun için Sarı Saltık bayramı olarak kutlarlar Noel’in birinci gününü.

Düşüncemiz farklı olunca kaynaklarımız da farklı oluyor, Leskovik, Başkak, Fraşeri, Ketre, Bermaş, Görüce, Turan, Kanakuru… daha sayabilirim Kuzey Epir’in güneyinde ve altında yüzlerce dergâh var, yüzlerce evliya var. Yani bir düşünceyi sadece uygulamak istediğin kılıçla götüremezsiniz erenlerim; muhakkak onu tatbik eden bir ilahi insanlık kavramı vardır, büyük insanlık düşüncesi vardır ve bu büyük azizler hakikaten o feodal baskı altında ezilen Ortodoks toplumlarına bu meşaleyi sunabilmişler, zannediyorum bunun anlaşılmasıyla Türkiye içinde bulunduğu birçok sıkıntıyı da aşacak. Yeter ki tarihe bir başka gözlükle bakmasını bilin.

 

Yüzyıllar boyunca defteri dürüldü, ilden ile sürüldü bu insanlar… hep yanlış tanıtıldı, yanlış anlatıldı, karalandı, horlandı, dışlandı. Ve sevgili, çok değerli, bu ülkeyi onlarla var eden Sünni vatandaşlarımıza da çok yanlış anlatıldılar.

Yüzyıllar boyunca bir karalama sürüp gitti… Aslında aynı Türk, aynı kan, aynı bayrak, aynı vatan bunlar da sloganvari sözler değil. Biz burada bir güzelliği anlatmak istiyoruz, güzelliği paylaşmak istiyoruz.

Gerçekten de bu vatan, bu topraklar, bu insanların Alevi’si ile, Sünni’si ile, Bektaşi’si ile, Mevlevi’si ile yeter ki insanlar birbirlerine yanlış tanıtılmasın, yanlış anlatılmasın… Gerçekler gün yüzüne çıktıkça, güzellikler gün yüzüne çıktıkça görülecektir ki kökte bir fark yok.

 

Güzel insanlık düşüncesi herkes için geçerlidir. Merhum Turgut Baba şöyle bir söz söylerdi; “Cenab-ı Hak Müslüman’ın bahçesine taş yağdırıp da, gayri Müslim’in bahçesine yağmur yağdırmaz; ya da tersini yaptırmaz” derdi. Çünkü O adildir. Bugün Afganistan’dan Yemen’e kadar insanlar yoksulluk içinde, çile içinde… Başka devletlerin oyuncağı olmuşlar… Yahu sana hastane lazım değil mi, sen çocuğunun tahsilini yaptırmak istemiyor musun? Bu dertler herkes için ortak değil mi? Sünni’si için de ortak, Alevi’si içinde ortak, Halveti’si için de ortak, Celveti’si için de ortak. Herkes çocuğuma daha iyi bir tahsil yaptırayım, içinde bulunduğum konumdan daha iyi bir konuma çıkayım demek istemez mi? Mesele bunu kavrayabilmektir. Bu büyük azizler bunu vermeye çalışmışlardır yani bir aidiyetten kurtarmaya çalışmışlar.

 

O yüzden de tüm yeryüzü insanlığının ortak yolu olmuşlar.

 

Eyvallah. Başka manzumesi var mı erenlerim?

 

Fakir’in evinde Göçek Abdal Ankara Cebeci Kütüphanesi’nde de vardır bunlar. Zeytinburnu tarafında Taki Baba diye bir zat var onun elinde de orijinali var, İzmir’de Nazım Akbaşlı diye bir canımız var onun elinde de bir orijinal var yalnız versiyoneldir. Fakir’deki versiyonu Derviş Ömer Karaköklünün 1475’de yazılmış olan aynı metin 1800’lü yıllarda yada başka yıllarda yazılıyor bu. Dergâhların 1924’te kapanmasından sonra orada orijinal bir nüsha vardı o kayıp yani 1475 orijinal Odman Baba Velayetnamesi vardır diğerlerinin hepsi versiyondur, ama dil aynıdır. İnşallah bir finansman yaratıp da basmak istiyorum, çünkü Türk Kültürüne de otantik Türk nesrine çok güzel bir örnek yani bugün o Türkçe’ye, o zenginliğe.

 

Çağatayca değil mi?

 

Çağatay Türkçe’sinden bir de Hakaniye vardır. Meselâ Yunus Emre’nin şiirlerini Hakani lehçesinde yazmıştır yoksa çok zordur anlamak.

 

Hangi yazarımız daha orijinaline yakın kaleme aldı daha doğrusu kitaplaştırdı, meselâ Abdülbaki Bey?

 

Genelde Abdülbaki Gölpınarlı Bey daha isabetli yapmış çünkü bu biraz da onun dayandığı Mevlevi kültüründen gelen bir yapısı var onun.

 

Konumuz dışı ama bu farklı bir halkbilimsel konu meselâ tabii Şah İsmail Hatayi, Anadolu Hatayileri var diyor İbrahim Aslanoğlu bir çalışmasında tarihte de yaşayan Hatayi ile diğer Hatayiler birbirinden farklı diyor.

 

Turgut Baba’nın da Bektaşi Nefesleri diye bir kitabı vardı; orada iki Pir Sultan olduğundan bahsediyordu. Biri Serezli Pir Sultan, diğeri ise Banazlı Pir Sultan. Onun da kendine göre birtakım argümanları var, bunu izah etmeye çalışıyor.

Mesele şuradadır; tabii ki bu çalışmalar olacak, Yunus’un şiirini kim daha güzel çevirdi, kim daha kötü çevirdi… Böyle bir mukayese olması doğal. Herkes tuttuğu pencere içinde güzelliğini verecektir; mesele budur. Daha doğrusu şiir de tek başına bir şey ifade etmez. Onun ne anladığı, senin yada benim ne anladığımız önemlidir.

 

Bin kişi okusa bin farklı anlamda yaşar bir şiiri.

 

Onu uygulamaya çalışacağım. Meselâ Vahdet-i Küsut vardır, Vahdet-i Şuhut vardır, Vahdet-i Vücut vardır, Vahdet-i Mevcut vardır. Bütün Batıni ezoterik enfüsi düşüncelerin temelinde bu dört kavram kavga etmiştir. Ya Vahdet-i Küsutçudur, ya Vahdet-i Şuhutçudur, ya Vahdet-i Vücutçudur, ya Vahdet-i Mevcutçudur.

Bazı tarikatlar Vahdet-i Küsuta kadar gelmiş ama Tanrı ve kul ayrımı devam ediyor. Vahdet-i Şuhuta gelmiş şahadete dünyada Tanrısal bir görüntüye inanmış ama yine Tanrı ve kul ayrımı devamı irade iki Vahdet-i Vücutçular vücudu birlemeye çalışmışlar. Halbuki Vahdet-i Mevcut’çular vücut zaten birdir diyor, ikiye bölemezsiniz İlla hü derler. İşte Ahmet Yesevi ekolünden gelen Bahattin Nakşibendi ve Hacı Bektaş-i Veli iki ayrı ekol olarak gelmiştir. Bugünkü Nakşibendi 19’ncu yolda çıkmış Halvetilik’tir bu orijinalini söylüyorum dört kapı kırk makamda şekillenen. Onun içinde Vahdet-i Vücut ve Vahdet-i Mevcut kavramları vardır, dolayısıyla bunlar o kıta Avrupa’sının Olimpos kültürüne karşı, Olimpos’taki Zeus kültürünün Ortodoks kültürünün karşısında, özdeşliğini görmüşler ve Vahdet-i Vücut Allah’tan başka hiçbir gerçek yoktur, bizim de vücudumuz yoktur, bizden Enfal Suresi 17’nci ayet-i surenin ne yapıyorsak, Allah’tan yapıyoruz, benden bir şey yok demişlerdir. Dolayısıyla inandırıcı olmuşlardır. Yoksa kendilerine vücut vermiş olsaydılar ruhban papazlardan farkı olmazdı. Onları çok görmüştü Avrupalılar.

 

Kitap çalışması dedik…

 

Fakir’in bir çalışması buydu Vahdet-i Mevcut ile ilgili Melami Bektaşi Metaforunda İrşad Paradigması diye. Ünlü Muhiddini Arabi Hz. 1170’de Endülüs’te doğdu. İbni Sina ile, Farabi ile gelen düşünce ekolünün bir insanı. Bunlar zamanla gelişmiş Vahdet-i Mevcudu yarattı ve Fütuhat-ı Mekkiye gibi iki büyük kitap yarattı. Daha sonra Şeyh Bedreddin Hz. Varidatı yazdı. Büyük bir teoloji Vahdet-i Vücut düşüncesi. Bunları özetleyen bir çalışma idi. Yani kaynaklarını bundan alan Hacı Bektaşlar, Hacı Bektaş-i Veli ile Hacı Bayram Veliler, İbrahim Hakkı Busevi ile İsmail Hakkı ile Somuncu Baba ile Şah Hatayi ile zenginleşmiş bir çalışma. Bunun dışında da Fakir’in bazı çalışmaları var.

 

Çok önemli bir kaynak. Sizin çalışmalarınız çok çok önemli gerçekten. Zaten yayınlananlara hiç giremedik. Bir başka programımızda aslında yayınlanan eserlere de yer vermeliyiz. Çok önemli, eserler yayınladınız ve yayınlamak istiyorsunuz. Tüm çalışmalarınızdan dolayı size çok teşekkür ediyor, çalışmalarınızda kolaylıklar diliyorum.

 

Ben de erenlerime aşk-ı niyazlarda bulunurum. Cem Radyo dinleyenlere de aşk-ı niyazlarda bulunurum.

 

 

 

CEM RADYO, 12 HAZİRAN 2001

 

Kaynak: Şevki Koca, Bektaşilik ve Bektaşi Dergahları, CEM Vakfı Yayınları, Aralık 2005, İstanbul; Sayfa: 105-124