ŞEVKİ KOCA’YLA SÖYLEŞİLER

AYHAN AYDIN

BEŞİNCİ SÖYLEŞİ

Sevgili Şevki Koca şu ana kaç kitabınız yayınlandı?

 

Şu anda dört tane bitti. 

Potansiyel kitaplarımız var ama yayında değil.

Yayımlanmak üzere Edib Harâbî Baba Divanı var.

Onu da Dursun Gümüşoğlu ile hazırlıyoruz.

578 sayfalık orijinal Süleymaniye nüshasını aldık.

Zâten Harâbî Baba’nın 1937’lerde Hüseyin Erdekut Baba tarafından İzmir’de çıkartılmış dar bir kopyası vardı, bu bulduğumuzda aslında orijinal değildir.

Harâbî Baba’nın taslağıdır, orijinali kayıp.

Fakat çevirebildiğimiz kadarıyla bu metni hazırladık o da yakında Can Yayınları’nda basıma girecek.

Odman Baba Velâyetnâmesi’ni, Göçek Abdal’ı 1473 orijinal versiyonundan çevirdik.

Çağatay Türkçe’si ile ve bugünün otantik Türk diline çok çarpıcı örnekler getirecek bir güzellikte bir tadı var bu çalışmanın.

İnşallah yayınlama alanı bulabilirsek hem tarihsel açıdan bir bilgiyi yerine ikmal etmiş olacağız, bir de toplumsal kültürümüze katkıda bulunmuş olacağız.

(Bahsedilen bu iki önemli çalışma da yayınlanmıştır. Ayhan Aydın)

 

Çok daha geniş boyutlu ve ileriye dönük çalışmalarınız da var, Bektâşîlik tarihi ile ilgili.

 

Bütün Bektâşî dergâhlarının, 600 yıllık Osmanlı sürecinden cumhuriyete sarkmış olanlar da dahil, Balkanlar’dan Mısır’a kadar, Danzink’ten Cezâyir’e kadar olan geniş yelpazedeki Bektâşî dergâhlarını  bir araya getiren bir çalışma içindeyiz.

Bektâşî Dergâhlarının Postnişinleri, diye ve mümkün olduğunca resim ve belgelerle, fotoğraflarla donanmış bir şekilde tanıtmaya amaçlayan bir potansiyel çalışmamız var.

Ama bu uzun vadeli bir çalışma sanırım.

 

Nasıl oluyor da sınırlar aşan Hıristiyan dünyasındaki azizlerin gönüllerini fetheden ve Türk düşünce dünyasının derinliklerinde Türk dilini ve edebiyatını da İslâm çerçevesinde yaşatan Alevîlik, Bektâşîlik, Mevlevilik, Melamilik bu büyük inanç ve kültür Balkanlar’dan Avrupa’ya kadar yayılmış?

Nasıl bir yol ki insanların gönlünü fethetmiş?

 

Tarihsel olarak Selçukluların son dönemi yani III. Alâeddin Keykubat dönemlerinin içinde bulunduğu mobilizasyona adil topraklar içinde çok iyi bilmek gerekiyor.

Hacı Bektâş Veli Hazretleri 1242 yılında Horasan’dan geliyor, neyle geliyor?

Bir kültürle geliyor. Ortada Selçuklular’ın son döneminde merkezi birlikte kalmamıştı eyalet reisliği yapan Nurettin Caca gibi yada Karamanoğlu’nun beylikleri gibi parçalanmış bir milli birlik vardı, bir de Moğol saldırıları vardı.

Bu arada bir büyük düşüncenin gelmesi lâzım, birleştirici bir düşüncenin gelmesi lâzım menakıblarda Hz. Pir güvercin donunda gelir yani güvercinden daha masum bir  don olsaydı onunla gelirdik, der kitaplarda.

Bu mürşit köklü bir Yesevi ekolünden tasavvuf eğitimi almıştır. Yani bir başka ifade ile anti radikal bir düşünce, bir din anlayışı getirmiştir. Keskinliklere agresif yapılara karşı mütemeyyin olan  daha liberal, dini daha objektif tanımlayan ve daima dostluk ve insanlık mesajlarını içeren bir yapı getirmiştir, Hz. Pir.

Türkmen geleneğine göre bir kurultay toplanır.

O kurultayda menakıblara göre Osman Gazi’nin hanlığa atandığı dönem olarak geçer ve bu atama sırasında Hacı Bektâş Veli’nin kendisini kutsadığı anlatılır. Hatta burada Kumral Baba,  Şeyh Süleyman-i Türkmanî, Sarı İsmail, Ahi Evran, Taptuk Sultan gibi azizlerinde bulunduğu rivâyet edilir.

Bu büyük insanlık düşüncesi çok kısa zamanda gerek Hıristiyan dünyasının kendi iç çelişkilerindeki feodal baskılara maruz kalmış halk arasında ve gerekse büyük Moğol baskıları altında kalmış Anadolu halkı arasında bir birleştirici meşâle olur, topluma zâten felsefe yapabilme gücü vardır.

Anadolu toplumu felsefe yapabilen bir toplumdur, yapabildiği için bugün ayaktayız.

Yunus Emre’yi çıkartabilmiştir, Mevlâna Celâleddin’i çıkarmıştır, Hacı Bayram Veli’yi çıkarmıştır.

Genetik bir felsefe bilinci vardır, toplumsal katmanların her yerinde.

O bakımdan bir Acem yada bir Arap tasavvufu hiçbir zaman emperyalist bir şekilde Anadolu insanına yansımamıştır.

Bu kadar baskıya, bu kadar darbeye karşın Anadolu halkı direniş gösterebiliyorsa, bu 700 yıllık geleneksel felsefe yapabilme gücünden gelebilmektedir.

Hacı Bektâş din kadim anlamında bir felsefe sistemin adı değildir. Ama düşünerek akıl ve aşkın dengesini bularak buna yaklaşmıştır.

Keskinliklerden yani Kuran-ı Kerim ve âyetlerinin egzotorik yoğunluğu ile gelmiştir, Batıni yoğunluğu ile gelmiştir.

Yani insana gelen yorumları ile gelmiştir.

İnsanın dışında bir merkez tanımadığı için özellikle Ortodoks dünyasında gerekse Anadolu toprakları içindeki gayri kabil dini akımlar karşısında Bektâşîlik yıkmaya bir orta yol bulmuştur.

Ahilik gibi, bir orta denge bulmuştur, keskinlikleri ortadan atmıştır, aşıladıkları taassubu ortadan atmıştır.

Hz. Pir’in geniş felsefesi de üç temele dayanır; taassuptan kurtulmak, cehâletten kurtulmak, sefaletten kurtulmak.

Bizim Allah-Muhammed-Ali dediğimiz tevhid-i sıfat, tevhid-i efâl, tevhid-i zât dediğimiz bütün üçlemelerimizin temelinde büyük insanlığa yaklaşmak vardır.

Çünkü Cenâb-ı Hakk  “bilinmek istedim halkı yarattım” diyor, ben kulumun gören gözü konuşan ağzı duyan kulağıyım diyor.

İnsan, Cenâb-ı Hakk’ın mahzarında tecellisinden başka bir şey değildir.

Bütün şerefleri üzerinde toplayarak yaratılmış bir canlıyı nefsi-i emmâre batağında yanlış yollara sürükleyen dini akımlar karşısında bir süspansiyon rolü oynamıştır ve Osmanlı’nın kuruluş felsefesi temelinde de bu barışçı ve devşirme gelenek vardır.

Bir başka ifâde ile söylersem zürriyeten Müslüman değil, fıtren Müslüman yapmaya çalışan bir zihniyet vardır.

Dolayısıyla bakarsanız sadrazamların birçoğu Sırp’tır.

Sokullu Paşa, Osmanlı’nın günümüze kadar yansıyan birçok yasalarınız yapan değerli bir sadrazam Sırp prensidir.

Mimar Sinan Hz. Ağırnas’lı bir Ermeni çocuğudur.

Yeniçeri teşkilâtı kurulacağı sırada bir Pençik Kanunu yapıldı. Daha sonra da Yeniçeri antlaşmasına döndürüldü, devşirme kanunu yapıldı.

Bu devşirme kanununda da temel fikri mefkûre birliği arandı.

Büyük insanlık düşüncesine intisap edenlerin dinleri, imanları sorgulanmaksızın sadece insanlığa yapacakları katkılar düzeyinde büyük bir barış ortamı yaratıldı. Ve burada yapılan bir anlaşmaya göre Acemler, Araplar ve Yahudiler dışındaki kalan kesimlerden devşirme asker toplandı.

Bunlar 40 yaşına kadar evlenmezlerdi.

Müslüman olurlardı ve Bektâşî Tarikatı’na girerlerdi.

Giderek zamanla bu yapıların içinde de bozulmalar oldu.

Ama kuruluş felsefesi büyük insanlığı taşımakta hangi dinden, hangi niyetten olursan ol, Mevlâna Celâleddin Rumi Hazretleri’nin dediği gibi, yüz bin defa tövbeni kırsan yine gel, umutsuzluk kapısı değil burası.

Zâten din umut kapısı olmalı.

Maâlesef dini umutsuzluk kapısı haline getirenler yüzünden çekiyoruz günümüzdeki çileleri.

Hz. Pir bu büyük düşünceyi koyduğu zaman insanoğlunun genetiğinde yatan, genlerinde yatan o büyük saygın ruh yeniden canlandı.

Ve çok süratli bir şekilde gerek Balkanlar’da, gerek Karadeniz’in kuzeyinde, gerek Doğuda, gerekse Akdeniz’in kıyısında yüksek ölçekli bir tasavvuf bilinci ve dostluk köprüsü oluştu ve onların çoğu da Bektâşî oldular, birçok dergâhımız da oldu.

Söz gelimi Bulgaristan’ın Pazarcık İlçesi’nde Ballı Baba vardır. Ballı Baba Tetova’ya gelmiş bir azizdir. Ama Sersem Ali Dedebaba’yı Kanuni Sultan Süleyman sürgüne yollamışlardı. O da kendisine biat etti ve gitti Ballı Baba’ya.

 

Sizce bizim Osmanlı Tarihine bakış açımız nasıl olursa doğru bir bakış açısı olur?

 

Fakire göre şöyle olursa doğru olur; hepsi kötüdür dersem doğru olmaz.

Onun iyi tarafları da vardır, kötü tarafları da vardır.

Her siyasi mekanizma gibi, bunun neresinden baktığınıza bağlı.

Hiçbir evliyâ ve ulular siyasete bulaşmamıştır ama siyasetçiler daima onlara bulaşmışlardır.

O bakımdan Osmanlı’nın iyi tarafına baktığımız zaman; bizim genetik Anadolu kültürünü folkunu ve bütün jeneriğini eski Frigler’den gelen, Etiler’den gelen 1200 yıllık Bizans üzerine kurulmuş olan bütün o Batı medeniyetlerinin bir tümü latif ortamı olarak geldiği için, bütün güzel değerlerle bezenmiş olduğu görülür.

Dolayısıyla güzel değerler Ehlulullah yolunda büyük bir tasavvuf ülküsü yaratarak bir barışçı ruh yarattı.

 

Anadolu dışında en büyük dergâhlarımız hangileridir?

 

Dimetoka’da Seyit Ali Sultan Dergahı vardır.

Mısır’da Kaygusuz Abdal Dergâhı vardır.

Yunanistan’ın Katerin ve Reni Dergâhları vardır.

Girit’in Resmo, Kandiye, Hanya Bektâşî Dergâhları vardır.

Amerika Birleşik Devletleri’nde, Detroit’te Recep Ferdi Baba tarafından Taylor Bektâşî Dergâhı ismi altında büyük bir dergâh açıldı.

 

Yalnız Mısır Kaygusuz Abdal Dergâhı için müverrihler bir hata yaparlar; bir postnişinlik silsilesi ile tek bir dergâhtan, bir koyundan altı post çıkartır gibi, altı dergâh sayarlar.

Halbuki onların hepsi meşrutadır. Asıl dergâh Kasr-ül Ayn Dergâhı’dır, Nil Nehri’nin kıyısındadır, temel kuruluş buradadır.

Bu dergâh Abdal Musa döneminde Kaygusuz Abdal tarafından kurulmuş bir dergâhtır.

Fakat zaman içinde bu dergâhın meşrutaları oluşmuştur, bir başka Kaygusuz oluşmuştur, El Mukattam Dergâhı, Abdullah Ensari Dergâhı oluşmuştur.

Bunlara rağmen bir tek postnişinlik silsilesine bağlıdır. Burası önemli bir dergâhtır.

Önemli Bektâşî dergâhlarında Harabâti Baba Dergâhı vardır; Tetova’dadır.

Makedonya’da olan Çiçevo Dergâhı yada Karacaoğlan Dergâhı vardır.

Bunların bugün yaşayan postnişinleri vardır.

Mesela Tahir Emini Baba şu anda son postnişin olarak Tetova Dergâhı’nda postnişinlik yapmaktadır. 

Ziya Paşoli Baba da Çiçevo Dergâhı’nın postnişinliğini yapmakta.

Bunlar tarihi dergâhlardır.

Bunların dışında yakın zamanlarda özellikle 1990’dan sonra yeni yapılanan Avrupa içinde mesela Çiçevo yakınında Ninova Köyü’nde bir dini dergâh daha yapmışlardır.

Bir anlamda cemevi dergâh birleşimi bir kapsamdır. Daha geniş mahiyette bir kültürü vardır ve yapısı vardır.

Bunun dışında Danzing’de var, Rusya’da var, Filibe’de var, Yunanistan’ın Katerin ve Reni Dergâhı vardır.

Reni Dergâhı’nın eski ismi Durbaali Baba Dergâhı’dır.

Hz. Pir’in postnişinliğine kısa bir dönem bakmıştır. Durbalı Baba da derler.

Gazi Paşa’nın annesi buranın son postnişinlerinden Tayyar Baba’dan Bektâşî intisabı almıştır, Reni Dergâhı’ndan.

Yunan hükümeti de onun bilincine vardı. Bir dönem metruk kalmasına rağmen şu anda onarmaya başlamışlar ama içleri kuru dergâhlar, postnişin yok.

Girit’in Resmo, Kandiye, Hanya gibi bölgelerinde Bektâşî dergâhları vardır.

Şimdi Girit hükümeti tarafından onarıldı, ziyarete açıldı.

Yine modern çağımızda açılan 1954 yılında Recep Ferdi Baba tarafından Amerika Birleşik Devletleri tarafından Detroit’te büyük bir dergâh açıldı, Taylor Bektâşî Dergâhı ismi altında.

 

Şu anda hatırlayamıyorum ama yüzlerce dergâhımız var.

 

Mimarlar şahı Mimar Sinan’ın Bektaşi olduğunu biliyoruz. Onun hakkında biraz daha bilgi verebilir misiniz?

 

Mimari açıdan eserlerini değerlendirmeden önce kendisini tanımak lâzım.

Kendisi Bektâşîliğin engin, fikri kültürel potasında erimiş bir insan.

Kendisi 1490 yılında Kayseri’nin Ağırnas İlçesi’nde doğuyor ve Yeniçeri teşkilâtına giriyor.

Kabiliyetli de bir genç, bunu kısa zamanda kışla mektebinde alıyorlar mimar olarak yetiştirmeye başlıyorlar 1512’lerde.

 

Kısaca anılarını şöyle anlatıyor;

 

“Kendimi elimden düşmeyen pergele benzetirdim, pergel nasıl bir ayağı bir noktaya saptamıştır ve öbür ayağı ile gezer dolaşırsa, ben de hem mesleğime canı gönülden sarılıp mesleğimde yükselmek, hem de gaza yollarının verdiği fırsatla memleketler dolaşıp görmek isterdim.”

 

Yaşamından 40 yıl sonra yazılmış bir nefes vardır, uzundur ama kısaca okumak istiyorum:

 

Olup Yeniçeri çektim cefayı

Piyade eyledim nice gazayı

Yolumla, san’atımla, hizmetimle

Day-ı akran içinde gayretimle

Vuruştum taa tıfriyet çağında

Yetiştim Hacı Bektâş Ocağında

 

Rodos’uyla, Belgrat’ta azimet

İdip geldik sağ-u selamet

Yoluma eylediler altı sedvan

Seffer kıldı fuatça şahi devran

Adım Agop idi Sinan eylediler

Hacı Bektâş Ocağına kul eylediler

 

Bu şair ve yazar anlatırken onun ruh halini de anlatmış.

İşte bu mühtedi dedikleri, dönme dedikleri ama dostluk noktasında gerçek anlamda Müslüman olmuş olan insan kırk yıllık ömrüne; 81 cami, 65 tekke, 51 mescit, 55 medrese, 26 okuma odası, 18 imaret, 3 tane hastane, 7 büyük su kemeri, 8 büyük köprü, 18 kervansaray, 6 mahzen, 33 saray, 35 hamam, 17 türbe ve sayısız sebil ve çeşme yapmıştır.

Hatta İstanbul’un suyunu getirten Büyük Çekmece ve Terkos’tan bu zatın evine su çekti diye ceza vermişlerdir.

Osmanlı son döneminde maâşını kesmiştir.

Burada bir kadir bilmezlik yapılmıştır kendisine.

Süleymaniye Camii’nin, Selimiye’ye göre bir özelliği vardır. Süleymaniye Camii’ne kuşbakışı bakıldığında çekilen fotoğrafları ile yandan kubbeye aldığımızda Osmanlıca, Ya Ali Hü! yazar.

Sizin geçen seneki topladığınız  İnanç Önderleri Toplantısı’nın oturumlarda yazılardan bir yazar tarafından bir mimardan alıntı olarak yansıtılmış.

Güzel olan Süleymaniye ve büyük olan Selimiye’dir.

Çünkü dönemin padişahı; Ya Süleyman seni yendim dedi, Süleyman Peygamber’e bir nazire yapıldığını söyledi.

Bütün bunların inşaatlarında mekanik işçilik yapmamıştır Mimar Sinan, ama mimarlık çizimlerini yapmıştır.

O 1200 yılı Bizans’ın heybetli binalarının karşısında rekabet unsuru olarak hep Mimar Sinan dönemi onun açtığı çığırla gidilmiştir.

Bugün Arap kültüründe sabah akşam camiden bahsederler ama cami yapmasını dahi bilmiyorlar.

Kâbe-i mutaharanın dışındaki revaklara kadar bizim mimarlarımız yapmıştır.

Mısır’da, Kahire’de bütün büyük camileri de Osmanlı mimarları tarafından yapılmıştır.

Yani teknik anlamda yine Balkanlar’da o güzel köprüleri Mimar Sinan’ın açmış olduğu o şevkle yapılabilecek, o günkü mimarlar bugünkü mimarları görseler intihar ederler.

Mimar Sinan’ın bir estetiği vardır.

Mimar Sinan’la kimlik bulan Bektâşîliğin ulaştığı sınıfsal dokudur.

 

Yeniçerilik dediğimiz o sistemin içinden çıkan öyle dahiler, öyle güzel insanlar var ki, bunlar tarihin kayıtlarına geçiyor.

Nice ozanlar ve şairler Bektâşî?

 

Öyle bir kültür ki, hicri 749’da Hz. Pir’in Hakk’a yürüdüğü varsayılır, 750’de I. Murat iktidara gelmiştir, 20 sene sonra Odman Baba diye bir zât geliyor.

Hz. Pir’in Hakk’a yürümesinde, Bulgaristan’ın Hoskova Kasabası’na geliyor orada dergâh kuruyor ve irşada başlıyor. Mümkün müdür bir inşaat yapıp içine girmek?

Onun sanatı var, estetiği var.

O münevver bilincin yansıması var ve kabir taşında da, kısaca okuyabilir miyim Odman Baba’nın

 

Hanigâh-ı dergâhında aşk-ı can-ı baş’ıla

Hizmetirde bendelerdim nice âla vü gedâ

Horasan’da yediyüzdoksanda uruc eyleyip

Nice abd-i âl ile geçti Rumeli’ye haliye

Hem sekizyüzseksenüçte göçtü şol Od’man Baba

 

Demek ki o kadar eskilerden gelen bir Odman Baba kültürü var.

Bu kültürel dokunun mahsulü boldur.

Bu yaşadığımız kültür bir Kul Himmet, hatta çağımızda bir Aşık Veysel çıkabiliyorsa, bu kültür gökten zembille inmiş değil, onun alt yapısında var, toplumun yüreğinde var, bilincinde var.

Bizim bir ecdat kalemiz vardı kalenin ismi cedten de gelir, fakat temelde Osmanlı’nın kurduğu bir kale bu.

Mesele buranın yıkımı değildir. Biz neler yaptık ama Araplar yıkıyor. Bir öz eleştiri yapmamız lâzım.

Bugün bakınız Şehitlik Dergâhı (Rumelihisarüstü’ndeki Nafi Dergahı) perişan halde, Karyağdı Baba Dergâhı perişan halde.

Bırakın insanımız perişan halde.

Biz gönül kâbelerini kırmışız.

En başında eleştiriyi kendimize dönerek yapmamız lâzım.

Neyimizi koruyabildik?

1964 yılında Pir Evi müze oldu.

1964’e kadar mezbeleydi özel kanunla oldu.

Düşünün Hacı Bektâşî Veli gibi dünyayı etkilemiş bir şahsiyetin evine sahip çıkamadık biz.

Şahkulu Sultan Dergâhı 3 defa yakıldı, hırsızlandı.

1980’lerden sonra Alevî canların biraraya gelip onların gayretiyle ayakta durdu. Bugüne kadar devletten hiçbir şey görmediler.

Bütün mesele şuradadır: dışarıdakini eleştirmek kolaydır, kendin evini temizlemişsen dışarıdakini eleştirme hakkın vardır. Temizlememişsen, eleştirme hakkında ortadan kalkar.

Bugün bütün Balkanlar’dan, Balkan hükümetleri tarafından sosyalizmden çıkıldıktan sonra, vakıf arazilerine kadar bütün dergâhlar bulundu sahiplerine verildi, veriliyor.

Bulundu Bektâşîler’e verildi.

Sadece Bektâşîlere değil Halveti’yi buldu verdi, Celveti’yi buldu verdi, Dadiri’yi buldu verdi.

Bizler bunun bile farkında değiliz.

Bu genetik kültür onları da etkilemiştir. Çünkü bu insanlığın ortak malıdır.

Afganistan’da Talibanlar eski tarihi eserleri tahrif ettiler, onun ortak değer olduğunun farkında değiller, onların kafasının içinde putlar var, o putu kendi kafasının içinde kıramadığı için tarihi eserleri yıkıyorlar.

Aynı şekilde Ecyad Kalesi’ni Arap yıkar.

Buradaki Karyağdı Baba Dergâhı’nı da biz yıkarız.

Onlar oradan, biz buradan bu işi çok güzel başarıyoruz.

 

Çocuklarımıza anlatacak yol kalmadı.

Eskiden filanca tarihi çeşmeden çık, tarihi fırınının yanından geç, tarihi çam ağacının altındaki evdir, derdin.

Şimdi böyle bir tarifi yok ki! Bu eskilerde kaldı.

Bendim semt değiştirirsem kendim kaybolurum.

700 yıllık İstanbul çocuğuyum ama İstanbul’umu kaybettim.

Bu nedenlerle geniş düşünmek gerekir aziz dostum.

Meseleler öyle derin ve geniş ki, neresinden tutsanız sorun, sorun.

Mesala Kültür Bakanlığının ne iş yaptığını anlayabilmiş değilim.

Bu işten başka ne iş varsa onu yapıyorlar. Bir tek kendi işlerini layıkıyla yapmıyorlar.

Bir atasözü vardır; “Biz bu dünyayı atalarımızdan miras almadık, çocuklarımızdan miras aldık”.

Meyve çağındaki ağacı anlatamazsam çocuğa, eriğin nasıl yetiştiğini anlatamazsam, bu çocuk geleceğini nasıl kuracak, birilerini nasıl yönetecek, hayatı nasıl idame ettirecek?

Az buz değil, yapacak gerçekten de çok işimiz var.

 

CEM RADYO, 26 ŞUBAT 2002

 

Buradaki söyleşilerin bir okumasını da sayın Dursun Gümüşoğlu yapmıştır. Kendisine bu vesileyle  teşekkür ediyorum. (Ayhan Aydın)

 

Kaynak: Şevki Koca, Bektaşilik ve Bektaşi Dergahları, CEM Vakfı Yayınları, Aralık 2005, İstanbul; Sayfa: 148-159