ŞEVKİ KOCA’YLA SÖYLEŞİLER

AYHAN AYDIN

DÖRDÜNCÜ SÖYLEŞİ

Siz özellikle Alevi, Bektaşi, Mevlevi ekseninde, Bektaşilik üzerinde yapmış olduğunuz derin araştırmalar ve çalışmalarla tanınıyorsunuz zaten bu inanç gözesinden gelen ve çok ünlü, çok sevilen Turgut Koca’nın oğlu olarak da çok uzun yıllar öncesinden bu felsefe içinde yoğruldunuz.

Alevilik, Bektaşilik’teki tasavvuf anlayışı insana nasıl bakıyor, insanın yeri nedir, ne olmalıdır bu inanç ve felsefede?

 

Çok teşekkür ederim.

Sorunun didaktik tarafı var ona geçmeden önce lütfunuz olursa tasavvuf kavramına geçmek istiyorum.

Bilindiği gibi bu konuda çok nazariyeler var.

Bir tanesi suffanın kökünden geldiğini iddia eder. Geçmişte bu tür hikmet ilimleri ile uğraşanlar yünlü elbiseler giyerlermiş tasavvufu buradan türetenler var.

Bir kısmı Yunanca sofia’dan, hikmet sözcüğünden geldiğini söyler. Yine Bektaşi kültür geleneğinden ve Ehlibeyt ekseninde eshab-ı softa denilen Hz. Peygamber’in kırk kişilik bir meclisinden bahseder ve bunların batın ilimleri verdiğinden söz edilir.

Fakat tasavvufun teknik anlamdaki karşılığını Melami cephede suffa’yı boşanma anlamına alırlar, suf boşanma demektir. Bir başka ifade ile evin sofası vardır, yani boşalmış kısmı. Kayıtlardan boşalmış, özgür kalmış insan anlamına gelir. Amaçlanan da özgür bir insan profili çizmektir.

Bir kölelikten, bir köleliğe değil, bir kölelikten bir özgürlüğe giden yol olursa bu şeriat, tarikat, marifet ve hakikat mahkemelerinin bir anlamı olur. Teknik olarak tasavvufçuların üzerinde tutsak ettikleri kavram, insanları birtakım kayıtlardan azade kılmak, özgürleştirmek demektir. İş bu anlama gelince insanın da rolü ortaya çıkıyor. Bu arzımızın üzerinde şerefli kılan onu insan varlığıdır. Eğer insanoğlu yoksa dağın, taşın, kayanın kimseye faydası yoktur, dolayısıyla vacibi – ül vücutta olan bir feyiz akidesi insanla feyzi mukaddes olarak yeryüzüne inmesidir.

İnsanın morfolojik tanımıdır bu. Bir de içimizi insan yapabilme yeteneği olması lazım. Yani kastedilen, ayeti kerimede belirtirken gizli hazine küntü kenz olan o gizli hazineyi ve bütün güzellikler donanmış insanı ortaya çıkarmanın bir yolu olmalı ve bu bakımdan birtakım inanç yolları, tarikler ortaya çıkmıştır. Tarik Arapça, yol demektir. Bir sisteme götüren bir yol ama hiçbir zaman bir amaç değildir, araçtır. Amaç insanın özgür kalmasıdır. Buna bağlı Hünkar Hacı Bektaş-i Veli’nin Menakıbnamesi’nden bir anekdotu ile cevap vereyim: rivayet edilir ki, Mevlâna Celaleddin Rumi Hazretleri bir haber salar Hacı Bektaş-i Veli Hazretleri’ne, bana bir dede (mürşid) yolla diye haber gönderir. Hacı Bektaş-i Veli sorar “Molla bizden bir dede ister kim ister”. Şemsi Tebrizi “ben giderim” deyince, Şemsi gönderir. Hacı Bektaş-i Veli “korktum Molla bizden bir derviş isteseydi kendim gitmek lâzım gelirdi” der.

Bu bir anekdottur ama mutlak insanı yani dervişlikten kastedilen fakirlik benim iftiharımdır diyen, fakir olma sözcüğünün ta kendisi olan bir kavram olarak ortaya çıkar. Bir başka ifade ile insanın varlığı, şerefli bir mahlukun özgür olarak ortaya çıkışını ifade eder.

Mısri Niyazi Hazretleri bir sözünde “Hak yüzü insan yüzünden görünür, zatı rahman şekli nisan eylemiş” buyurmaktadır, yine “ben taşrada arar idim o can içinde can imiş” buyurur bir nefeste. Feylesof Rıza Tevfik’in

 

İbadet namına kalkıp oturma

Bağırma, tepinme, göğsüne vurma

Yahu, ya Hakk diye köpürüp durma

Zikr-i Hakk hazm için geviş değildir.

 

Levhi mahfuzdur yüzün anı şerh eyler sözün arif bilir iç yüzün cahil düşer zevale” demek ki insanda gizli olan güzellikleri küntü kenz sırrını, o gizli hazineyi, defineyi ortaya çıkartmak için bir yola ihtiyacı var. Bu bakımdan tasavvuf bir araç olarak hizmet etmiştir, amaç değildir. Amaç; insanın tasavvufudur, eğer cahiliye döneminden bir farkımız olması için kastedilen insanı anlamamız lâzımdır.

Hacı Bektaş-i Veli Hazretleri teorisini üç baz’a oturtmuştur; bir, delaletten kurtuluş yani sapkınlıktan kurtuluş, iki; sefaletten kurtuluş, üç; korku ve taassuptan kurtuluş. Bu onun pratik diksiyonu olmuştur. Bir başka ifade ile; şeriat, tarikat, marifet ve hakikat ismi verilen dört kapı kırk konağın deklarasyonudur bu üç madde. Delaletten kurtuluştur, sapkınlıktan kurtuluştur yani bir başka ifade ile fikri sabitten kurtuluştur. Bir şeyin sadece siyah, sadece beyaz olmadığını başka renklerin de olabileceğini, özgür bir insanın düşünebileceği yani bir anlamda felsefeye, bilime bütün bilimlere açık bir insan morfolojisi oluşturmayı amaçlamıştır. Bektaşi babası sürekli sıcaktan ve soğuktan şikayet ediyormuş, yazın sıcaktan, kışın soğuktan şikayet ediyor. Tutulmuşlar buna “Ya baba erenler! Allah da sana mevsim beğendiremiyor” demişler, “ilkbahar ile sonbahara bir şey dediğimiz var mı” demiş. Demek ki hayat sadece sıcak ve soğuk değil bunların bir bütünü. İkincisi korku ve taassuptan kurtuluş: taassubun fanatizmin ne boyutlarda neler yaptığını anlatmak istemiyorum burada, hepimizin gözü önünde birçok güncel hadiseler var, ama korku ile yapılan ibadetin de sürekli babasından dayak yiyen bir çocuğun yetişmesindeki pisikopatik şartları düşünün, demek ki Tanrıya da korkusuz yaklaşmamız lazım, bir naz ile yaklaşmamız lazım.

Sözgelimi; ya cennet beklentisi yada cehennem korkusu ile hiçbir şeyi pazarlık etmeden buna hevasıl hasın evbesi derler, çünkü üç tane tövbe tipi vardır. Bir tanesi tövbedir, tövbe suresinde yazılmıştır; tövbe edenler günahlarından tamamen arınmışlardır, hiç günah işlememiş gibilerdir. İkincisi; inabedir, genellikle Alevi canlar görgü cemi yaparlar, Bektaşiler baş okutma derler, bir mürşide gidip bağlanırsın günahlarından onun üzerinde sarfı nazar edersiniz. Bir de evbe vardır evbe hevai heves yani mutlak insanın, özgür insanın tövbesidir, o da şudur; Allah’ın rızalığından razı olma halidir, ister beni cehennemine koyar, ister cennetine onunla pazarlık edecek halim yok demektir. Bir de sefaletten kurtuluş; sağ ehli çalışkan insanlar olmaktır.

 Hz. Peygamber bir gün gezerken biriyle karşılaşır. “Ne yapıyorsun burada” der, “Ben sabah akşam namaz kılıyorum, Allah’a ibadet ediyorum” der. Peygamber “Senin geçimini kim temin ediyor” der “Benim bir deli kardeşim var o çalışır bana getirir. Ben de 24 saat namaz kılarım” der. “Hak katında o deli kardeşin senden daha öndedir” demek ki; alın teri ile çalışıp üreten insanlar olmak kısaca delaletten kurtuluş, sefaletten kurtuluş korku ve taassuptan kurtuluş yolu olarak biz eshab-ı soffanın yolundan giden bir özgür tasavvuftan bahsediyoruz.

Geçen Pazar günü Hürriyet gazetesinde bir fotoğraf gördüm “evrensel kardeşlik” diye bir röportaj yapmışlar. Mersin mezarlığında tabiri caizse Müslüman, İsevi, Musevi üç tane kabir resmi çekmiş fotoğrafçı, bakın evrensel kardeşlik diyor. Bunun dirisi kardeşlik yapsın, ölüsünü ne yapacaksın.

İnsanlar bu şekilde bir nevi hayalinde ve düşünde olan bazı yapay mutluluk resimlerini sunuyorlar ama bizim onlarla kaybedecek zamanımız yok, Çünkü gerçek ortada iken biz gerçeğe yalınlıkla ulaşabilecekken, aslında bizim ütopyalarla işimiz olmaması gerekir. İnsanın elindedir dünyayı cennete çevirmek, güzellikleri var edebilmek. Çok güzel örnek verdiniz kabir taşları ile Musevi, İsevi, Muhammedi üç dinin temsilcisi yan yana yatıyormuş.

Dirisi kavga ediyor; ölüsü ile yan yana yatıyor.

Ölülerden medet ummaya benziyor. Biz eren ve evliyalara bir şey söylemiyoruz. Yüzyıllardır onlara yakarışlarla, onlara sevgi seli ile geldi bu inanç Hacı Bektaşlarla, Pir Sultanlarla, Yunuslarla. Fakat şunu unutmamak gerekir ki; o büyük isimlerin dünyada yapmış oldukları, insanlığa vermiş oldukları güzellikler için biz onları anlıyoruz. Siz de çok güzel izah ettiniz tasavvufu Alevi, Bektaşi inancına sahip olanlar da gerçekten herhalde sizin bahsettiğiniz o güzelliklerden nasip almış olacaklar ki, bizim programlarımızda her zaman vurguladığımız bir husus var, Alevisi ile Sünnisi ile iyi insan iyidir, güzel insan güzeldir, yararlı olan yararlıdır. Dünyayı güzelleştiren insan mezhebi, inancı ile, dini ile ayrılmaz fakat bir de felsefi kaynağına indiğimiz zaman farklılıkları ile karşılaştığımızda onu özellikle belirtmek zorunda kalıyoruz. Alevi, Bektaşi, Mevlevi tasavvufunun temeline inilince sizin o söylediğinizi hayata geçiren değerlerimiz var, öncülerimiz var, rehberlerimiz var, pirlerimiz var, dedelerimiz var, babalarımız var yani büyük bir kaynağımız var onlardan beslenmişiz, onların yolunu zincirleme bir şekilde sürüyoruz.

O güzel tasavvuf akımından beslenen ve o silsileyi, sistemi yaşatan kurumlar özellikle Bektaşilikteki inançsal, ibadetsel formda kişileri ön plana çıkaracağız dervişlik, babalık, halifebabalık, dedebabalık nedir, nasıl yürüyor şu andaki durumu nedir bunlar çok merak edilen ve çok fazla da bilinmeyen belki de yalan yanlış bilinen şeyler.

Alevi, Bektaşi, Mevlevi kelimesini yan yana kullanıyoruz. Bektaşiliğin de inanç önderleri var sosyal, kültürel ve inançsal yapıyı yaşama geçirenler var bugün binlerce Bektaşi var. Onların da baş bağlaması, cem görmesi ve diğer hizmetleri devam ediyor ellerindeki yazılı metinlerle yüzyıllardır bu güzel, büyük bir inancı uyguluyorlar, yaşıyorlar.

Yaşanmış, tarihte kalmış bir şey değil ve dervişlik, babalık, halifebabalık, dedebabalık kurumları da bugün hayatta olan yaşayan kurumlar bu nedenlerle bu hatırlatmayı yapmakta ben çok büyük bir zorunluluk gördüm, bunlar üzerlerinde durulması gereken konular zaten merak edilen konular olmakla beraber, hatırlatılması gereken de maalesef çünkü bilinmiyor.

Bizim aidiyetler cihetinde baktığımız zaman dinler kavga konusu dahi olabilir. İman açısından bakmayın inanç ekseninden bakıldığı zaman şeriat kavramı her zaman için değişmiştir. Abbasi şeriatı başkadır, Emevi şeriatı başkadır, Osmanlı şeriatı başkadır. Şeriat kavramı Muhammedileşmedikçe ortaya çıkmayan bir hadise. Şöyle söyleyeyim; her Müslüman Muhammedi olmayabilir, her Hıristiyan İsevi olmayabilir, her Yahudi Musevi olmayabilir, her İbrani’de İbrahimi olmayabilir. Bunların her biri zaten İbrahim şeriat makamıdır, Musa tarikat makamıdır, İsa marifet makamıdır, Muhammet hakikat makamıdır. Muhammedi olursak Ademi oluruz dolayısıyla dinler arasında fark kalmaz. Muhammedi olmazsak işte işimiz o zaman zor.

Bu arada Ali’ye gelmek istiyorum çok kısa olarak, Ali; yücelik demektir, daima önümüzde olan daha önceki programlarımızda da söylemiştim, arkamda olan değil daima önümüzde giden yükseklik demektir, o büyük insanlık demektir Ali. Mehmet Ali Hilmi Baba bir nefesinde “Aynayı tuttum yüzüme Ali göründü gözüme” diyor, Turgut Baba erenler “Ali görünmezse yüzüne kır aynayı tükür yüzüne” derdi.

Şimdi o nefesin:

 

Ali evvel Ali Ahir, Ali batın Ali zahir,

Ali tayyip Ali tahir Ali göründü gözüme,

Ali candır Ali canan, Ali dindir Ali iman,

Ali rahim Ali rahman Ali göründü gözüme,

Hilmi gedai bir kemter, görür gözünü dilim söyler,

Her nereye kılsam nazar, Ali göründü gözüme.

 

Bu son iki mısra Bakara Suresi’ne telmihtir, 115’ncü ayette nereye dönerseniz maşrik’ten mağrıbe kadar Allah’ın yüzü o taraftadır. Demek ki Hakk’tan başka hiçbir şey yok, onun için Bektaşi, La ilahe illâllah’ta kalmaz, Lâ mevcuda illallah’ı kabul etmiştir. Hakk’tan başka hiçbir şey yoktur, bizler yörüngeyiz, yörüngenin zaten birbirine kavgası söz konusu değildir. Bunu bir anekdot olarak söyledim ve sorumuza gelmek istiyorum.

İmam Ali’nin bir sözü var, Nehc – ül Belâga’da yazar “Cemsiz fark şirktir, farksız cem zındıklıktır, farkta cem tevhittir” bunu Türkçe söylersek; her şeyi birbirinden ayrı görüp dirliği görmemek zındıklıktır, her şeyi bir görüp farkları görmemek müşrikliktir, her şeyde bir şeyi, bir şeyde her şeyi görmek ise tevhittir. Onun için Kuran’ı Kerim de Kulhuvallahu Ehad der tevhid için, Kulhuvallahu vahid demez. Araplar’da sayı say derseniz Arap size vahit, teaddi selase erbabe hamse diye gider, ehadle başlamaz ehad bölünemeyen birlik demektir. Onun için kulhuvallahu ehad diyor. Çünkü biri bir ile çarparsanız bir yapar, biri bir ile bölerseniz yine bir yapar diğeri sayılabilen ve toplanabilendir, biri birden çıkartırsan sıfır bir bir daha iki yapar demek ki ehadiyyet sırrının sembolü olan bir sistematik olarak tarikatı anlamak lazım. Yani kesreti değil vahdeti anlamak için olmalı tarikat, bu anlamda bir tarikat kültürü olursa bizim niçin kendimizi eğitmemiz gerektiği konusunda bir seyri süluk yöntemi koyabilir. Bektaşilik organizasyonunda bir merkez vardır 1499 yılında Hacı Bektaş-i Veli’den sonra kesintiye uğrayarak dağınıklık göstermiştir ve 1490’da II. Bayazıt döneminde Çinili Köşke geliyor Balım Sultan Dimetoka’da, kendisi mücerret ve bir erkânname yapıyor. Buna Bektaşi erkânnamesi de deniyor çeşitli isimleri de vardır. Bu erkânnamede Bektaşilerin bütün seyri süluklarını, evrakını, atacakları adıma kadar yazılmıştır. Burada bazı makamlar koymuşlardır aşıklık dönemi, dervişlik dönemi, babalık dönemi, halifebabalık dönemi ve dedebabalık kutup kutbiyet dönemi. Esasen kutup nazariyesi uzun bir hadise inşallah bir gün ayrı bir program yapma olanağımız olursa onu arz etmeye çalışacağım. Balım Sultan 1520’de göçmüştür, tarihçiler yanılırlar 1516 yazar kabirde halbuki sağlığından 4 sene evvel yaptırmıştı onun için öyle yazmıştır, bundan sonra birçok dede baba gelmiş.

 

Onların kayıtları var, sizin kitaplarınızda da ayrıntılı bilgi var sanırım?

 

Var. Birkaç ana başlık vermek istiyorum. Hacı Bektaş-i Veli’den hemen sonra dedebabalı sistemi yok bir kutbiyet var ama sistem olarak olmamış Balım Sultan’a kadar, ondan önce Seyit Ali Sultan bir süre kaldı 836’ya kadar ondan sonra Yağbalı Sultan 900’lü yıllara kadar ondan sonra Balım Sultan geliyor, H. 922’de Hakk’a yürüyor. Sonra Sersem Ali Dedebaba ile ilk dedebabalık başlıyor, oradan günümüzde Mustafa Eke Dedebabaya kadar 28 dedebaba bu sistemin başında durmuşlar.

Bu sistemi kısaca aşağıdan başlayıp anlatırsak, Bektaşilikte testik yolu vardır, tasavvufla yükselme yolu var, bir seydü sülük yolu var onu bilmeden dervişliği, babalığı anlamak mümkün değil. Bir nefis mertebeleri var, bir ruh mertebeleri var, Bektaşilik nefis mertebelerindeki insana nasip vermez, aşık sayılır çünkü bunlar yedi tane canavarı vardır, yedi devi vardır insanın, bunlardan bir tanesi Nefsi Emmare, ikincisi Nefsi Levame, üçüncüsü Nefsi Mühimme, dördüncüsü Nefsi Mutmaimme, beşincisi Nefsi Radiye, altıncısı Nefsi Merdiye, yedincisi Nefsi Radyat-i merdiye. Bu basamağa geldikten sonra ruh özgürdür artık; aşıklıktan maşukluğa geçmiştir.

Bu yedi basamağa çeşitli ifadeler verilebilir; ama bu Fatiha Suresi de bunlara remizdir. Ama bir başka Türkçe ifadesi daha var ki, yedi delikli tokmak bunu bilmeyen ahmakta derler, Anadolu’da. Bu yedi basamağı anlatır. Ondan sonra ruh mertebesine geçilir, ruh mertebesi kendi içinde altı basamak taşır, bu seyri süluktur Bektaşilikte. Onu yaşaması lazım o canın, nasip aldı devam ediyor bu altı basamağı, kalp, ruh, sır, hafi, ahva, ahvetül ahva, en gizli yani buna biz natıka konuşan Kuran hali deriz, bu noktaya geldi mi artık bu cana dervişlik yolu açılmıştır.

Tasavvufun anlamını anlatırsak organizasyon çok net çıkacak ortaya, ondan sonra dört tane sıfat kazanması lazım. Fatiha Suresi’nde dört tane sıfat vardır; bir tanesi uluhiyyet Tanrısallık, iki rahmaniyet, üçüncüsü rahimiyet yani özel bir bağış hali, dördüncüsü malikiye bu on yedinci basamağa gelir ve evren teorisi de tasavvufta on sekizinci basamakta oksijen girmiştir yani hayatiyet başlamıştır dervişlik verilir. Bundan sonra pratik hizmetler vardır kilerci derviş, kahveci derviş, türbedar derviş, mihmandar derviş, kurbancı derviş, ayakçı derviş, çerağcı derviş, gözcü derviş, ekmekçi derviş, aşçı dervişlik yirmi dokuzuncu basamağa geldiği zaman babalık verilir, o artık otuzuncu basamaktaki babadır.

Bundan sonra otuz birinci basamak başlar baba efendidir, otuz ikinci basamak kutbül emin ve kutbül yesar sırrıdır, kuzey kutbu ve güney kutbu gibidir halife babalar başlar ondan sonra da bir tek yer olur yeryüzünde otuz üçüncü kutup dede baba.

Bu bir organizasyon… Balım Sultan Erkânnamesi’yle, demek ki sistemin önce bir aşıkları var… O, bir seyri süluk görüyor. O seyri süluğu ikmal edebilmişse kendi ruhundaki cihadı yapabilmişse, kendi şeytanını Müslüman yapabilmişse; Hz. Peygamber’in buyurduğu gibi ona dervişlik basamağı geliyor

Dervişler bir babaya tabii olurlar, eskiden dervişlik risaleleri vardı. Osmanlı toprakları çok geniş bir yelpazede olduğu için her dervişe bir risale verilirdi, şimdi böyle bir risale verilmiyor. Yani kim hangi baba hangi dervişi çıkarttı. Dervişliğinde kendi meydan içinde hizmetleri vardır. Söylediğim gibi bu Fatiha Suresi’nin kastetmiş olduğu kamil insan formunu ve formatını edinebilmektir. Nazari bir medrese ilmi de değil tekke ilmidir, yani keşif yapım ve mükaşefe ile buna varabilir ancak ve mürşit tutarak.

 

Balım Sultan’dan bahsettik. Balım Sultan Erkânnamesi var, bu demin ki çok güzel sıraladığınız ve anlaşılır bir şekilde belirttiğiniz; belli kademeleri var aşıklık, dervişlik, babalık, halife babalık, dedebabalık.

Bunlar tarihler boyunca aynı şekilde uygulanmış değil mi?

 

Tabii. Aşağı yukarı şöyle söyleyeyim; H. 922’den bugüne kadar artık 28 dedebaba döneminden beri bu sistematik zaman zaman kesintiye de uğramış ama sistem yürümüş. Çünkü Erkânname ellerinde. Balım Sultan Erkânnamesi nasıl baba çıkar, nasıl derviş çıkar, nasıl halifebaba çıkar sözgelimi dünya üzerinde 12 tane halifebabadan fazla olamaz.

 

Bu bir kuraldır.

 

Kural. Çünkü On İki İmam ve Kutbiyet sistematiğidir on iki yıldız vardır, On İki Havari vardır, on iki burç vardır… On üçüncüyü bulamazsınız. Bir evrenin işleyiş kozmoğrafyasından çıkmıştır o şablon.

 

Yüzyıllar boyunca Bektaşilik içinde Balım Sultan Erkânnamesi uygulanmış orada bir problem yok. O Erkânnameye bağlı bütün babalar, halifebabalar ve dedebaba görevini, yükümlülüklerini, sorumluluklarını biliyor kendisine bağlı muhipler, talipler de o şekilde aynı eğitim içerisinde o yolun incelikleri ile yaşıyorlar.

Şu anda da aynı şekilde yürüyor, Mustafa Eke dedebaba yine Türkiye’de 8 tane mi, kaç tane halife babamız var?

 

Türkiye’de şu anda 12 tane halife babamız var. Teknik olarak şöyle yaparlardı bir tane boş bırakırlardı. Çünkü her an bu işi başarabilecek bir halife babadır, seyru sulük ona bir imkan olsun diye ama çok özel koşulları oldu ülkemizin, muhterem Bedri Noyan Dedebaba’nın Hakk’a yürümesinden sonra birtakım sıkıntılarımız oldu. Dolayısıyla bunu doldurmak gereği oldu. Çünkü bir de değişen bir dünya ile karşılaştık. Balkanlar’da sosyalist sistemlerin yıkılmasından sonra bir anda dergâhlar çıktı, Detroit Dergâhı Postnişini Flamur Baba Amerika’dan geldi geçenlerde nazarlarıma da getireceğim, halifelik aldı. Coğrafya bir anda genişledi. Yani bir başka ifade ile Allah sevgili kuluna önce merkebini kaybettirip sonra buldururmuş, biz elimizdeki dergâhları tekrar elimizde bulunca oraları irşat edebilmek için baba çıkartmak, atamak zorunluluğu doğdu.

Fakat söylediğim gibi bütün mesele bu işin pratik kısmıdır teoride bunu ikna etmemişse yani sizi bir kölelikten alıp bir köleliğe götüren bir sistem ise o tarikattan uzaklaşın, her zaman söylüyorum şeriat vardır tabii. Ama Hacı Bektaş’ın dediği gibi bir şeriattır, tarikat vardır nasıl bir tarikat? Hacı Bektaş’ın dediği gibi bir tarikattır, nasıl bir marifet? Hacı Bektaş’ın tarif ettiği gibi bir marifet, nasıl bir hakikat? Hakikat tarif edilmez. Onun için sona koymuştur Hz. Pir.

Hadirilik, Halvetilik, Celvetilik, Rufailik, Sadilik, Desotilik. Akla gelen bütün tarikatlarda marifet son basamaktır, kendini Allah yerine koyarlar. Haşa huzurdan ve onun için birçok tabiri caizse rezilhane ve kepaze karşılaşıyoruz tarikat şeylerinin.

 

Sizler de Bektaşi okulunun mensupları olarak, pir olarak Hacı Bektaş-i Veli ve onun dergâhını kabul ediyorsunuz o sistemi yürütüyorsunuz.

Coğrafi dağılım bakımından biraz önce söylediğiniz dedebabalık sistemine bağlı Balım Sultan Erkânnamesi’nin yürüdüğü Türkiye’de ve dünyadaki ana noktaları söyleyebilir misiniz?

 

Kısaca bir şey söylemek istiyorum, Hz. Pir postnişinini iki kalemle gitmiştir ve gerçeği de ifade etmem lazım burada, bunlardan bir tanesi yol evladı, bir tanesi bel evladı.

Bektaşilik ilahi düşünceyi mefkûre (fikir) dostuluğu ile kazanılabileceği kanaatindedir, Babagân kolu. Fakat Hz. pirin çelebi postnişinleri de var. Fakir o tarafa müthiş de saygım var. Herkes iman üzerine bir tartışma açamaz, fakir Babagân Kolunu anlatabiliyorum size ancak onun mensubu olarak.

Bektaşi babası yolda yürüyormuş subaşı ramazan günü çevirmiş, çıkar elindeki şişeyi ne şişesi taşıyorsun, su şişesi demiş, çıkar şişeyi deyince rakı ol ya mübarek demiş, subaşı gülmüş suyu rakı yaptın da şurada yangın var onu da söndürsene demiş, vallahi o işe Rufailer karışır demiş.

Şimdi fakirin ihtisas alanı Babagan Bektaşiliğin merkezleri, öbür tarafları bilmem.

Büyük merkezler olmuş; ama Bektaşilik mücerret esaslı gittiği için beş altı temel mücerret dergâhı sayılmış; bir tanesi Hz. Pir Dergâhı, bir tanesi Abdülkadir Geylani Sultan Medine’de, bir tanesi Dimetoka’da, bir tanesi de Şahkulu Sultan Dergâhı 16’ncı yüzyıldan itibaren şimdi aklıma gelmiyor daha sonra net olarak sayabilirim.

Altı temel merkezli büyük mücerret dergâh üzerinde şekillenmiş bunun bir kısmı Balkanlar’da tabiri caizse Mısır’da bir ucu, bir ucu Cezayir’de, bir ucu Fas’ta yani Osmanlı’nın Fütüvvet sınırları içinde müthiş bir organizasyon ve her yere baba lazım, derviş lazım irşat hizmeti lazım. Fakat en yoğunluklu olarak yine Osmanlı’nın Fütüvvet ilişkileri içinde görmek lazım nazarlarım bir kere söylemiştim Bulgaristan içinde Bektaşi Dergâhı arıyorsanız ortada aramayın yukarı doğru çıkın Romanya tarafına doğru yada Yunanistan’a giden sınırda bulun. Fütüvvet olmayan yerde Bektaşi Dergâhı pek açılmamış çünkü bir anlamda sadece kılıçla bir yeri fethedemezsiniz, gönül fethi olmadan o batın tahta kılıçlarınız olmadan fethedemezsiniz. 700 yıllık Osmanlı Balkanlar’da öyle köklü bir şekilde durdu ise kılıçla duramamıştır, kılıçla dursaydı KGB ile Rusya dururdu o da duramadı Sovyetler Birliği, gönül fethi yapmamışsanız ve böyle dergâhlar uyandırmışlar, Makedonya’da, Sırbistan’da, Karadağ’da, Mora’da hatta zaman zaman Cem Dergisi’nde de her aklıma geldikçe birkaç tanesini yazıyorum Selanik’te, Manastırda, Köstence’de, Dobruca’da, Polonya’da, Macaristan’da, İtalya’da bütün Balkanlar’da Fütüvvet açısı içerisinde birçok dergâh var ve bunlara bir irşat hizmetlisi olarak ya bir baba yollamışlar yada bir halife baba yollamışlar ama dünya üzerindeki sistem o kadar kontrollü ki dergâh sistemi oniki halifebabayı geçmemiş, bunu bir bilgi olarak sunmak istiyorum.

 

Çok teşekkür ediyorum efendim sizlere, programımıza katıldığınız için.

 

Fakire vazife düşerse onu bir vazife ederim, bütün canlara, dinleyenlere, nazar edenlere aşkı niyazlar ederim, kerem bulduk, gönüllü olduk aşk olsun, nur olsun.

 

CEM RADYO, 30 EKİM 2001

 

 

Kaynak: Şevki Koca, Bektaşilik ve Bektaşi Dergahları, CEM Vakfı Yayınları, Aralık 2005, İstanbul; Sayfa: 134-147