Ahmet Hezarfen

Bu çevirim merhum kayınvalidem Derviş Mustafa kızı Fatme Ahmed’in anısına ithaftır.

Doğum yeri,  Bulgaristan’ın Razgrad İlçesi’ndeki YUNUS ABDAL (Yonkovo) Köyü’dür.

Nüfus cüzdanında doğum tarihi 9 Ağustos 1921 olarak yazılsa da, yaş haddinden emekliye ayrılma zamanı gelince bir yıl daha çalışmak için, 1985’te mahkemeye başvurarak yaşını bir yıl küçültmüştür, asıl doğumu 1920’dir.

Türk ve Bulgar ilkokullarını bitirdikden sonra 1934/35, 1933/36 ve 1936/37 öğretim yıllarında Razgrad Rüştiye (Ortaokul)’sinde okudu.

1938 yılı gerek kaçak, gerek pasaportla Türkiye’ye göçme yolu ararken 2. Dünya savaşı çıktı. Göçemeyince, Şumnu’daki “NÜVVAB” medresesine gitti ve 4. Sınıfa yazılarak 1938/39, 1939/40, 1940/1941, 1941/42 ve 1942/1943 öğretim yıllarında okuyarak mezun oldu.

1943/1944’te okulun yüksek “ALİ” kısmını okumak için yazılsa da mali durumunun yetersizliği nedeniyle köyündeki Türk ilkokulunda öğretmen olarak çalışmaya başladı.

İki yıl öğretmenlikten sonra askere gitti. İşçi asker (trudovak) olarak Balçık, Şumnu ve Süleymanlık (Spasovo) askeri çiftliklerinde bir yıl çalıştı.

1946/47 öğretim yılı Silistre İlçesi Kızılburun Rüştiyesi’nde, diğer yıllar köyü Yunus Abdal Rüştiyesi’nde 1951 yılına kadar öğretmen olarak Türk  eğitimine ve kültürüne hizmet etti.

26 Ocak 1951’de ailece Türkiye’ye göçtü.

1952/53 öğretim yılında Isparta İli’nde İslamköy İlkokulu’na öğretmen olarak atandı.

Aynı ilin Sütçüler, Hamidiye ve Hamallar ilkokullarında çalışırken çocuklarını okutmak için Eşkişehir’e göçtü.

Eskişehir ilinin Nemliköy, merkeze bağlı Ertuğrul Gazi ve Tepebaşı ilkokullarında görev yaptı.

Siyasi nedenlerle Bolu İli Yığılca’ya nakil edildi.

Bolu İli’nin Selamlar, Ardıçdibi köyleri ilkokularında çalışırken sağlık nedeniyle naklini İstanbul’a istedi.

İstanbul’da Anadoluhisarı Deftedar Mehmetbey İlkokulu ve Paşabahçe İlkokulu’nda çalışırken, 1986’da yaş haddinden emekliye ayırdılar.

Yazar ayrıca 1983’te Edirne Eğitim Yüksek Okulu’nu bitirdi.

Emekli oldukdan sonra 1986’dan, 1991 yılına kadar, İstanbul-Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde Osmanlıca’dan yeni yazıya çevriler yaptı.

1992’den, 1995’e kadar DİSK’te; 1996’dan bugüne de CEM Vakfı’nda araştırmacı olarak çalıştı.

 

Ahmet Hezarfen, 27 Mayıs 2005’de Hakk’a yürüdü.

 

Bulgarca, Makedonca, Esperanto dillerini bilirdi. Bu dillerden çeviriler de yapmıştır.

 

YAYINLANAN KİTAPLAR

 

1- Ho Amca (Ho Chi Minh), Esperanto’dan Çeviri (Muhsin Yürük’le), Habora Yay., 

İstanbul, 1969

2- Faşizmin Zindanlarında, Bulgarca’dan Çeviri, (“Zad Jeleznite Reşetki – Bulgaristan’da Faşist Cezaevler Tarihi”, Yazar Kosaşki), Bilim Yay., İstanbul, 1980

3- 17.-20. Yüzyıllarında Osmanlı Devletinde Esnaf, İstanbul Esnaf ve Sanatkarlar Odalar    Birliği,  Ankara, 1999

4- Vak’anüvis Ahmet Lütfi Efendi Tarihi’nin 1. Cildi, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, 1999

5- Rumeli ve Anadolu Ayan ve Eşkiyası, 1. Cilt, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2000

6- Japonya (Tarih Tezi Işığında), Hikmet Kıvılcımlı, (Osmanlıca’dan Çeviri), Tarih Bilimi Kitapları, 2000

7-  Rumeli ve Anadolu Ayan ve Eşkiyası, 2. Cilt, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2002

8- Osmanlı Arşivi’nde Mühimme ve İrade Defterlerin’de Aleviler-Bektaşiler, (130 Adet Orijinal Belge (Osmanlıca – Türkçe), Karacaahmet Sultan Kültür Derneği, İstanbul, Ekim 2002

9 – Osmanlı Belgelerinde Dersim Tarihi, Etik Yayınları, İstanbul, Mart 2003

10- Osmanlı Belgelerinde Diyarbakır Tarihi, Etik Yayınları, İstanbul, Haziran Haziran 2003

 

DERGİLER

 

YÖN, ANT, TÜRK SOLU, YARINA DOĞRU, Tarih ve Toplum, Toplumsal Tarih, Belgelerle

Türk Tarihi, Cem, Karacaahmet, Şahkulu, Hacı Bektaş Veli, Yol, Kimlik ve Tarih/İdentitat und

Geschichte (Almanya), Kuvvayi Milliye, Kaynak, Mütefferika, Munzur.

 

GAZETELER

 

Yeni Işık (Sofya), Halk Gençliği (Sofya), Anayurt (Ankara), Demokrat Isparta, Türk Gücü

(Eskişehir), Sakarya (Eskişehir), Kervan (İstanbul), Niğde, Balıkesir, Beykoz, Balıkesir Politika, Niğdemiz Gazetesi.

 

ANSİKLOPEDİLER

 

Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi ile İstanbul Ansiklopedisi’nde Bulgaristan ve Bulgarlara ilişkin yazıları vardır.

Atatürk’ün Bütün Eserleri (Kaynak Yayınları) hem danışman ve birçok belge çevirisi vardır.

 

BASILACAK KİTAPLAR

 

v      Katip Çelebi’nin “Fezlekesi”, Çeviri, Mühimme Defterinden Belgeler, Kaynak Yayınları.

v      Rumeli ve Anadolu Ayan ve Eşkiyası, 3. ve 4. Ciltler, Kaynak Yayınları.

v      Kızıldeli (Seyyid Ali Sultan) Dergahı’na Ait Belgeler.

v      Osmanlı Arşiv Belgeleri Işığında Anadolu Ve Rumeli’deki Aleviler – Bektaşiler.

v      Anadolu ve Rumeli’de 16.-20. Yüzyıllarda Zanatkar, Esnaf, Çiftçi, Irgat, Vergi Toplayanlar ve Tümünün Belini Büken Kapitülasyonlar ve Dış Güçler. (5 Cilt)

v      Deliorman, Razgrat, Şumnu, Yunus Abdal Köyü, Yabanabad Kazası Araştırmaları.

v      Tarihin İzinde, Dergi Yazıları.

 

 

 

Kızıldeli Sultan Kitabı

 

Elinizdeki kitabın konuyla ilgili önemli bir boşluğu dolduracağına eminiz.

Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nden önemli bir emek ürünü olarak, Ahmet  Hezarfen tarafından çevrilen bu belgeler, Alevi İslam inancının altın sayfalarından birisinin yazıldığı Kızıldeli (Seyyid Ali) Dergahı’nın ilk kuruluş döneminden, son kuruluş dönemine kadarki zaman dilimindeki değişimi çok güzel bir şekilde gözler önüne sererken; Osmanlı Devlet yönetimindeki  Alevi İslam inancına sahip insanlara bakışındaki değişimi de çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır.

Bu sadece Kızıldeli Sultan Dergahı’yla da ilgili bir durum değildir.

Maalesef ana kurucu unsurlarından birisine karşı tarih içinde çok olumsuz bir tavır değişikliğine giden Osmanlı’nın bu değişimlerinin nedenleri çok iyi incelenmelidir.

CEM  Vakfı elinizdeki kitap çalışmasıyla örnek bir uygulamayı da hayata geçirmeyi hedeflemiştir.

Birbirini tekrar eden, kültür ve düşünce dünyamıza yeni bir boyut getirmekten uzak çalışmalar yerine emek ürünü, soru işaretlerini gideren, hem insanlara, hem de araştırmacılara yeni kapılar açan eserleri yayın dünyamıza kazandırmak, bu konuda yapılacak en iyi şey olacaktır.

Sosyolojik olarak bir dergahın tarihi sürecini de gözler önüne seren bu çalışma için Ahmet Hezarfen’e ne kadar teşekkür etsek azdır.

Yayın Kurulu üyelerimizden Sayın Ayhan Aydın; Ahmet Hezarfen’in diğer çeviri belgeleri içinden Kızıldeli Dergahı’na ait olanları ayırıp, düzenleyerek bir kitap çalışması boyutunda bunu yayın kurulumuza sunmuştur. Ayrıca kitabın yazarıyla Yunanistan’da Kızıldeli Sultan Dergahı’nda alan araştırması yaparak dergahın günümüzdeki durumu hakkında bilgi toplamıştır.

Dursun Gümüşoğlu ise belgeler üzerinde düzeltmeler yapmasının yanı sıra, Ahmet Hezarfen hastaneye kaldırılmadan tam bir gün önce, Ayhan Aydın ile birlikte, 21 Mayıs 2005 Cumartesi günü metin üzerinde en son düzeltmeleri Yazarla birlikte yapıp, esere son noktayı koymuşlardır.

Elininizdeki eserin bu haliyle yayına hazırlanmasında özellikle emeği geçen Sayın Dursun Gümüşoğlu’na ve Ayhan Aydın’a; Yayın Kurulu olarak ayrıca teşekkür ediyoruz.

 

Sevgili Okurlar;

 

Bilgi de, sevgi gibi paylaştıkça büyür.

Bazı çalışmalar ise ortak çalışmalar olarak birçok kişinin/kurumun katkılarıyla hazırlanır, yayınlanır veya geliştirilir.

Elinizdeki kitap konusuyla ilgili ilk kitap olma özelliğini taşımaktadır.

Ellerinde Kızıldeli (Seyyid Ali)’nın yaşamı ve Kızıldeli Sultan Dergahı’yla ilgili, buralarda hizmet yürütmüş babalar, dedelerle ilgili bilgi, belge sahibi olanlar olursa bunu bizlerle paylaşmalarını arzu etmekteyiz.

İlgili kitabın yeni baskılarında kaynak gösterilerek bunlar da değerlendirilecektir.

Bizim amacımız insanlığa, Türk kültürüne ve Alevi İslam inancına hizmet etmektir.

 

Bu konuda hiçbir zaman maddi kaygıları ön plana çıkarmadık, bundan sonra da çıkarmayacağız.

 

Önemli olan ortak üretimlerde bulunup, yararlı olabilmektir.

 

Bu vesileyle kitapla ilgili gerekli duyarlılığı göstereceğinize inanıyoruz.

 

Saygılarımızla.

 

 

CEM Vakfı Yayın Kurulu

 

 

 

İçindekiler

 

v      Önsöz

v      Kızıldeli Sultan Kitabı

v      Balkanlar’da Alevîler, Bektâşîler

v      Ahmet Hezarfen

v      Seyid Ali Sultân (Kızıldeli) Ve Dergâhı

v      Seyyid Alî Sultân’ın Tarihsel Kimliği

v      Seyyid Ali Sultân’a Şiirlerden Seçmeler

 

Belgeler

 

v      Seyyid Ali Sultân Zâviyesi Vakfı Hücceti

v      Kızıldeli Sultân Vakıf Arazileri

v      İran Elçisinin Dimetoka (Didymetikon-Yunanistan’da)’Daki “Kızıldeli Tekkesi”Ni Ziyaret Edeceği, Menzillerin Önlem Almaları

v      Dimetoka’dan Gelip Müslüman Olanlar Sonra Yine Eski Dinine Dönenler

v      Tekkenin Sınırları

v      Kızıldeli Sultân Tekkesi Mütevellisi Osman’ın Görevini Kötüye Kullandığı Beratın Çevirisi Ve Açıklaması

v      Kaza-İ Dimetoka Der-Li Va-İ Paşa

v      Karye-İ Büyük Viran Ma’a Cemaat-I Kızıl Divâne Sultân

v      Tuğra Mustafa Bin Mehmed Han (Avcı ) El- Muzaffer Daimen

v      Kızıldeli Sultân Zâviyesinin Serencamı (Sonu)

Hatt-I Hümayûnun Çeviri Ve Açıklaması

v      Dimetoka (Didyemetikon-Yunanistan’da) Kızıldeli Sultân Tekkesi Yakınında Yapılacak “Tatar Panayırı”Na Gelecek Alevî-Bektâşîlerin Yakalanıp Hapsedilmesi

v      Dimetoka-Kızıldeli Sultân Tekkesi Sapık İnançlılar  İle Dolu Olduğu

v      Kızıldeli Sultân Tekkesi’nin Satılan Büyükbaş Hayvanları Karacabey Harasına Götürüldüler (Yollarda Çoğu Öldü)

v      Hatt-I Humayun Çevirisi

v      1826’da Tekkeler Kapatılınca Dimetoka’da Seyyid Ali (Kızıldeli) Sultân Zâviyesi’nin Ucuz Satılan Mal Varlığı

v      Dimetoka’da Kızıldeli Sultân Tekkesini Yeniden Kurmak İsteyenler

v      Dimetoka’da Tekkeler

Balkanlar’da Alevîler, Bektâşîler

 

Anadolu ve Balkanlar; birbirini tamamlayan, tümleyen parçalar. Öyle ki, Anadolu’nun da, Balkanlar’ın da, tarihine baktığımız zaman çok renkli, çok boyutlu, geçmişi uzun bir kültür tarihiyle karşılaşılırız. Çok farklı etnik kökenli insanın yaşam alanı bulduğu bu topraklarda birbirinden oldukça farklı dinler ve inanç sistemleri de bir şekliyle varlıklarını sürdürebilmiş.

Hıristiyanlığın bir çok kolunun, mezhep ve tarikatlarının hayat alanı bulduğu bu topraklarda Yahudilik yanında farklı inançların karışımı olan Bogomilizm gibi yapılar da boy verebilmiş. İslâmiyet ise Anadolu ve Balkan topraklarına Türkler sayesinde girebilmiş.

Ama İslâmiyet’in Anadolu ve Balkanlar’da ilerleyibilmesi bugün kendilerine Alevî, Bektâşî, Mevlevî gibi isimler verilen ve o zamanlar da yine farklı isimlerle anılsalar da öz bakımından bir olan Babailer, Haydariler, Torlaklar, Işıklar vd. Kalenderi kollarıyla yani Alevî İslâm inancıyla mümkün olabilmiş. Altı yüz yıl boyunca ne Anadolu’da, ne de Balkanlar’da yaşayan Alevî İslâm inancı birbirinden kopmuş. Balkanlar’a Türk göçleri sürekli devam etmiştir.

Alevî İslâm inancının yayılması sürerken bazen ters yönde göçler de olmuş; Balkanlar’dan da Anadolu’ya yoğun göç dalgaları yaşanmış. Dolayısıyla Anadolu’nun da kültür ve inanç dünyasının zenginliği neyse, Balkanlar’ın da kültür ve inanç dünyasının zenginliği aynıdır. Buradaki Türk hakimiyetinin ve iskân politikalarının farklılığı Balkanlar’ı altı yüz yıl Anadolu’dan koparmadan gerek devlet yönetiminde, gerekse toplum yaşamında hep önemli ve canlı olmasını sağlamıştır. Fakat ne hikmetse cumhuriyet tarihinden sonra iş tersine dönmüş, bizler çarçabuk unutmuşuz Balkanlar’ı. Niçin unuttuk, nasıl unutturulduk bilmiyoruz ama, ortada çok ciddi bir hatanın ve eksikliğin olduğunu seksen yıl sonra bile halâ inkâr etmeye kalkıyoruz.

Bu unutuşun tek nedeni altı yüz yıl boyunca Türk hakimiyetinde olan topraklarda çeşitli devletlerin kurulmuş olması mıdır? Oradaki Türk nüfusunun az olması mıdır?

Zaman içinde yanlış politikalarla Balkanlar’da yaşayan milyonlarca insanımızın sürgün sayılabilecek zorlamalarla “Anavatan”a “davet edilmeleri midir?”

Tüm bunların sorunun yanıtı olduğunu sanmıyorum.

Tuna boylarını aşıp Viyana kapılarına kadar uzanan bir büyük kültürün yaşatıcılarına acaba Türk Devleti biraz ayıp etmedi mi?, halâ bu ayıp devam etmiyor mu? Aynen Anadolu’da olduğu gibi, Balkanlar’da da inancını, kültürünü yaşama konusunda türlü sıkıntılar çeken milyonlarca Alevî/Bektâşî her türlü zorluğa karşı hayat mücadelesi verip, bir zamanlar birlikte yaşadıkları, hatta hakimiyette oldukları halde herhangi bir ayrımcı muameleye tabi tutmadıkları bazı ulusların devlet yöneticileri tarafından uzun yıllar düşmanca muameleye tabi tutulmalarına rağmen dilini unutmamış, inancını unutmadan ayn-i cemlerini yapmayı sürdürmüşlerse bunda bir hikmet aramak gerekir.

Elbette Osmanlı yönetiminde ve hatta cumhuriyet döneminde de Anadolu’daki Alevîler’in yaşadıkları dramlara karşı, hala bu inanç canlı bir şekilde yaşıyorsa bunda bir hikmet aramak lâzım. Buradaki hikmet Alevî İslâm inancının ve bu inancı yaşatanların Ehl-i Beyt aşkıyla, Alevî tasavvufuyla kendi varlıklarını, her şart altında yaşatmak isteklerinden başka bir şey değildir. O nedenlerle Balkanlar’da da yaşasa, Anadolu’da da yaşasa, İran’da da yaşasa, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın Alevîlerin ortak, kollektif bir bilinçlerinden bahsetmek, aslında yozlaştırılmak istense de ortak bir “belleklerinin” olmasından bahsetmek gerekir.

İşte bugün Bulgaristan’da Deliorman’da cemler sürüyorsa, bugün Yunanistan’da Seyyid Ali Sultân aşkına sazlar çalınabiliyorsa, bugün Makedonya’da Harabâtî Dergâhı’nda, dergâhın malları yağmalanmaya çalışılırken hâlâ bir avuç insan hayatları pahasına mücadele verebiliyorlarsa, bu Alevî İslâm inancının ortak değerlerinden kaynaklanmaktadır.

 

Dememiz o ki, bizler CEM Vakfı olarak, maalesef ülkeyi yönetenlerin bir Balkan politikası olmamasına rağmen, kendi gayretlerimizle asil bir mücadele vererek bir Balkan politikası geliştirdik. Altı yüz yıl Balkanlar’da yaşanan kültür ve inancın yaşamasına devam etmesi için, orada bulunan insanlarımıza ulaşmak için, sorunlarını çözebilmek için, onların tanıtımlarını yapabilmek için, çok zor ama onurlu bir işi yaparak bir Balkan politikası oluşturmaya gayret ettik. Bu çerçevede her zaman Alevî İslâm inancının evrenselliğine katkıda bulanan çalışmaları destekledik. Bu konuda çok somut adımlar attık. Dünyada ilk kez Alevî İslâm inanç önderlerinin bir araya getirildiği CEM Vakfı İnanç Önderleri Toplantılarına başta Bulgaristan olmak üzere Balkan ülkelerinde yaşayan yüzlerce kendilerine dede, baba denilen kişi davet edilmiş, İstanbul’da ağırlanarak her türlü giderleri Vakfımız tarafından karşılanarak onların da görüş ve düşüncelerine ilk kez toplu olarak başvurulmuştur. Yine bu toplantılar sonucunda çıkarılan kitaplarda, bültenlerde Balkanlar’daki inanç önderlerinin görüş ve düşünceleri yanı sıra, buradaki inanç ve kültür dünyasına ilişkin yazılara yer verilmiştir.

CEM Vakfı’nın yayın organı olan Cem Dergisi’nde Balkanlar’la ilgili onlarca yazı yayınlanmıştır. CEM Vakfı ilki 1996’da olmak üzere muhtelif defalar başta Bulgaristan olmak üzere Balkan ülkelerine çok boyutlu geziler düzenleyerek, buradaki soydaşlarımızla bağların kuvvetlenmesi için etkinlikler yapılmıştır.

CEM Vakfı’nda görevli olarak çalışan araştırmacı-yazarlardan; Murat Küçük, Hakkı Saygı, Ahmet Hezarfen ve Ayhan Aydın başta olmak üzere özellikle bu topraklardaki yaşayan inanç ve kültür hakkında bilgi derlenmesi için çeşitli tarihlerde insanlar görevlendirilmiş, bu gezilerin sonuçları değerlendirilmiştir.

CEM Vakfı’nın gayretleri sonucunda açığa çıkan Alevî İslâm konusundaki hareketlenme sonucunda yoğun olarak şubelerin açılmasına Balkanlar’da eklenmiştir. Bu konuda öncülüğü Bulgaristan yapsa da, Yunanistan ve Makedonya’dan da şubeleşme konusunda teklifler tarafımıza iletilmiştir. Nihayetinde yine bir ilk olarak, Bulgaristan’da yasal olarak Türkçe isim kullanan bir Alevî derneği kurulmuş ve Razgrat merkezli olan bu dernek Cem Derneği ismiyle yasallaştıktan sonra, vakfımıza bağlanmıştır.

Bunun yanı sıra yine Bulgaristan’da Dulovo (Akkadınlar) ve Kırcaali’de de şubeler oluşturulmuştur. Bulgaristan’da tarihinde bir ilki gerçekleştirip geniş katılımın olduğu bir törenle Razgrat’ta bir Cem Kültürevi’nin temellerini attık. Daha birçok çabayla boyumuzu aşsa da, ekonomik olanaklarımızı çok zorlasa da, Alevî İslâm inancının aşkıyla Balkanlar’da birçok girişimimiz olmuştur, bundan sonra da olacaktır. Bu konularda yapılmak istenen bilimsel çalışmalar da, vakfımız tarafından değerlendirilmiştir.

Ahmet Hezarfen

 

 

Uzanca sayılabilecek bir ömre sahip olmasının hakkını verebilmiş kaç insan vardır yeryüzünde. Doğanın kanunlarına boğun eğmeden, kendi ilkeleriyle dünyanın doğal evrimini bir farklı boyutuyla kendi eylemleriyle farklılaştıran insan, insanlar var mıdır halâ? Elbette vardır. Dünya varolduğunca hep bazı canlılar daha yoğun yaşayarak, kendi varlıklıklarını, dünyanın genel varlığına feda ederek, onu besleyerek aslında ölümsüzleşmişlerdir.

Düşünürler, dahiler, bilim adamaları, sanatçılar, yazarlar, gerçek devlet adamları, gerçek inanç önderleri insanlığın ortak yararı için çalışmışlar, bu ortak yarar için ortak veya bireysel de olsa, yine genelin istifade edeceği yararlı işler yapmışlardır.

Gerçekten de, bugün de, gelecekte de bu tip insanlar olacaktır. Gecesini gündüzüne katarak çalışan, hep yararlı işler peşinde koşan, kendinde olan yeteneği başkaları için kullanabilen, özveride bulunan, olanla yetinmeyip daha fazlasını elde edebilmek için düşünen insan gibi insanlar sayesinde bugün daha huzurluyuzdur, yarına daha güvenle bakabiliyoruz.  İşte kendi enerjisini sadece kendi yaşamını sürdürmek için harcamayan, belli idealler için kendini feda edebilen, insanların sayısı arttıkça, dünyanın yaşadığı sorunlar azalacaktır. Ahmet Hezarfen de, dünyayı güzelleştiren insanlardan birisi. O da çok çalışan, kendi zevklerini, aşklarını bir tarafa bırakıp, sağlığını hiçe sayabilerek sürekli üreten gerçek değerlerden, yazarlardan birisi. Kendisi seksenaltıya varan yaşıyla hala ayakta, hala dinçse bunu, kendi ifadesiyle de sabit olduğu gibi, bir ortak insanlık aşkına borçlu. O çok küçük yaşta edindiği tecrübelerle ağır, usul ama sürekli, ama sabırla çalışarak birşeyler üretebileceğinin farkına varmış. Çok zorluklar görse de, engellerle karşılaşsa da hedefine doğru sürekli yürümüş.

Ahmet Hezarfen su gibi, hava gibi zorunlu bildiği bir görevi yerine getirerek, doğduğu topraklara, yetiştiği kültüre borcunu benzersiz bir eylemle ödedi. O yüzlerce belgede Osmanlı tarihinin az bilinen bir yönüne eğilerek, bıkmadan, usanmadan, yılmadan tozlu tarih sayfalarından kimi gerçekleri gün yüzüne çıkarttı. Bu belgeler içinde Osmanlı’nın toplumsal yaşamını gözler önüne seren çok sayıda belge yanında Alevî İslâm inancına ilişkin son derece mühim belgeler de vardı.

Belgeler üzerinde kaba bir tasnif yapınca gördük ki, belgeler içinde Alevî İslâm tarihinin çok önemli simalarından ve Balkanlar’da çok büyük bir etkiye sahip Seyid Ali Sultân’a yani diğer bir ismiyle Kızıldeli Sultân’a ait olan birden çok belge var.

 

Seyid Ali Sultân (Kızıldeli) ve Dergâhı

 

1380’lere uzanan tarihiyle erken dönem Balkan Alevîliği’nin oluşmasında çok etkin bir isim olan Seyid Ali Sultân (Kızıldeli) sadece Balkanlar’da değil, Anadolu’da da çok önemli bir inanç önderidir. Kendisinin kurduğu ve kendi adıyla ölümsüzleşen dergâhı dünyanın en önemli Bektâşî Dergâhlarından birisi olduğu gibi, günümüze kadar gelebilmiş, iyi korunmuş ender dergâhlardandır.

Seyid Ali Sultân bugün Yunanistan sınırları içinde kalmış Dimetoka (Didymetikon) yakınlarında bir yerde dergâhını kurarken, çerağlarını uyandırırken belki de kendinden altı yüz yıl sonra bile bu kadar sevileceğini, anılacağını bilmiyordu. Kendisinden sonra burada Alevî İslâm inancının da çok önemli simalarından Pir Balım Sultân’ın, birçok ozanın bu dergâhtan çıkacağını öngörmese de, burayı bir inanç ve kültür merkezi yaparak, Alevî İslâm tarihinde müstesna yerini almış oluyordu.

Bizler Ahmet Hezarfen’in 1412 yılından başlayarak 1900’li yıllara kadar uzanan bir zaman çizgisinde bu dergâhın tarihinde çok önemli bir yer edinen bazı önemli olayları, belgeleriyle okuyarak Alevî İslâm inancıyla ilgili değerlendirmelerimizi bile yeniden gözden geçireceğiz.

Osmanlı yönetiminin CEM Vakfı’nın her zaman üzerinde ısrarla durduğu ve gerçekliğine her zaman inandığı bazı uygulamaları daha net bir şekilde bu belgelerle görülmüş olacaktır.

Osmanlı’nın ilk kuruluşuna hakim olan anlayışın Türkmenlere dayandığını, Osmanlı yönetiminin kendi kurucu unsurları olarak Türkmenleri, Alevî İslâm inancından insanları ilk başlarda nasıl desteklediklerini, onların ibadet ettikleri mekânlara nasıl saygılı davrandıklarını, Arap İslâm anlayışının ülkeye hakim olduktan sonra ise, nasıl dışlandıklarını Osmanlı’nın kendi resmi tarihini de yansıtan, Osmanlı belgelerinden anlamış oluyoruz.

1826 yılında Kızıldeli yakınında Tatar Pınarı mevkiinde Muharrem Matemi için toplanmaya gelenlerin tutuklanma kararını, İstanbul’da yapıldığı gibi bir uygulamanın buralarda da yapıldığını görüyoruz. Bu çalışmada tekkelerin maddi imkânlarını, Osmanlı’nın Bektâşîliğe kuruluşundakinin aksine ön yargılı bakışının sonuçlarını belgeler ışığında görülmektedir.

Kızıldeli (Seyyid Ali Sultan) Dergâhı kapandıktan sonra, oraya bağlı olan insanlar inançlarını bütün baskılara rağmen günümüze kadar yaşattıklarını görüyoruz.

 

1945/1947 yılları arasında Yunan gerillalarından dolayı tam anlamıyla bölgede bir kaos yaşanmış. Özellikle Karakaçanlar adı verilen Yunanlı çobanlar tekke civarındaki köylere baskınlar yapmış, erkekleri öldürmüşler. Kızıldeli’den göç etmiş olanlar Uzunköprü Kavak mahalle, Muratlı’da Yeniköy, İstanbul Firuzköy, Avcılar, Gaziosmanpaşa ve Zeytinburnu’na yerleşmişler ve inançlarını yaşamaya devam etmektedirler. Ayrıca Bursa İsmetiye, Atıcılar, Uzunköprü Yeniköy, Umurca, Beyköy, Kırklareli İslâmbey köyü, Silivri Ortaköy’de Kızıldeli süreğine mensup insanlar bulunmakta bunlar dini hizmetlerini de Lütfü Akyurt Baba’dan görmektedirler.

1826 yılında dergâhların kapatılmasından sonra kendi evlerine çekilen insanlar bir dönem istedikleri gibi baba seçimi yapamamışlar. Bununla ilgili çok muntazam bir kayıtta elde bulunmamaktadır. Hatırladıkları isimler olarak  Koca Lâtif  Dede, Bektâş Ağa olarak bilinmekte, 1918 yılından itibaren ise bir kısım seyyid Ali Sultan’a bağlı olanlar Türkiye’ye göç etmişler, özellikle Demirköy, Muratlı, Ortaköy’e yerleşmişlerdir. O dönem Şahkulu dergâhında Tahsin Baba’dan el alarak hizmetlerine devam etmek suretiyle bu güne gelmişlerdir.

Lütfü Akyurt Baba ile yapılan görüşmenin sonucudur:

1826 yılında dergâhların kapatılmasından sonra kendi evlerine çekilen insanlar bir dönem istedikleri gibi baba seçimi yapamamışlar. Bununla ilgili çok muntazam bir kayıtta elde bulunmamaktadır. Hatırladıkları isimler olarak  Koca Lâtif  Dede, Bektâş Ağa olarak bilinmekte, 1918 yılından itibaren ise bir kısım seyyid Ali Sultan’a bağlı olanlar Türkiye’ye göç etmişler, özellikle Demirköy, Muratlı, Ortaköy’e yerleşmişlerdir. O dönem Şahkulu dergâhında Tahsin Baba’dan el alarak hizmetlerine devam etmek suretiyle bu güne gelmişlerdir.

16-17 Nisan 2005 tarihinde Ayhan Aydın ve Ahmet Hezarfen tarafından yapılan Yunanistan gezisinde tekke ile ilgili resimler çekilmiş ve mezar taşlarının yukarı dergâhta korunmuş fakat aşağı dergâhta tamamen tahrip edilmiş olduğunu tespit edilmiştir.

 

 

Seyyid Alî Sultân’ın Tarihsel Kimliği:

 

Seyyid Alî Sultân’ın hayatı ile ilgili en detaylı bilgiye Doç Dr. Bedri Noyan (Dedebaba)’ın “Bektâşîlik ve Alevîlik Nedir” adlı eserinden ulaşıyoruz.

 “Milâdî 1397 yılında Dimetoka’da dergâh yaptırmış canlar uyandırmıştır. Orada Hakk’a yürümüş ve bu dergâhta sırlanmıştır. Dergâh Kızıldeli Irmağı kenarında güzel bir tepe üzerinde kurulmuştur. Bu ırmağın adından dolayı Kızıldeli lâkabıyla anılmaktadır. Balım Sultân’ın babası Mürsel Baba da Dimetoka’ya bu dostunun yanına gitmiş, orada kendi adına bir zaviye kurmuş ve burada post-nişîn olmuştur. Seyyid Alî Sultân’ın isteği üzerine evlenmiş, bu evlilikten Balım Sultân doğmuştur. Ahmet Hamdi Zeza Paşa’nın Arapça kitabında (s. 50) da adı “Hızır Lâle Seyyid Alî Sultân” olarak yazılı olup resmin altında Seyyid Hüseyin Ata oğlu Seyyid Alî Sultân’dır. Hızır Lâle diye lâkablandırılmıştır. Doğumu 710 ve ölümü 805(1310-1402)dir diye kaydı vardır.

 Hacı Bektâş Velî vefât edince Seyyid Alî Sultân Pîr evî’nde post-nişîn olmuş, Rumeli fütûhatına katılmak için padişâh kuvvetlerine katılmış, yerine Habib Emirci’yi bırakmış akınlara girmişti. Sonraları Timur ortalığı karıştırınca Pîr Evi’ni kapatmıştı. Seyyid Alî Sultân Dimetoka’da Kızıldeli ırmağı kenarındaki dergâhında Hakk’a yürümüş yerine Yağ Balî Baba geçmiştir. Onun vefatıyla da Balım Sultan post-nişîn olmuştur.

Bir söylentiye göre, düşünde Hz. Muhammed’den buyruk alarak Hacı Bektâş Velî’ye gelen 40 kahramandan birisidir. Hacı Bektâş Veli’de Orhan Gâzi’ye yollamış ve Rumeli fethinde bunlar çok yararlık göstermişlerdir. Bu 40 kahramandan Seyyid Alî Sultân komutan; Emîr Sultân bayraktâr, Seyyid Rüstem Gâzi kadıasker ve Abdüsamed imamlık ederler. Bunlar Orhan Gâzi tarafından saygı ile karşılanmışlardır.  Rumeli’nin fethinde çok büyük katkıları olmuş, oralarda açılan dergâhlarla insanların gönüllerini fethetmişlerdir.

Doç Dr. Bedri Noyan (Dedebaba) aynı eserin 250. sayfasında “Sadettin Nüzhet Ergun, Kızıldeli’nin Bulgaristan’da Kızılcaali’de kendi adıyla ünlü dergâhta yattığını yazıyor ki, buna katılıyorum. Çünkü Kırcaali, Dimetoka’nın kuzey batısına düşer. Onun yeri hakkında Rusçuklu Zarîfî aşağıdaki beyitleriyle bilgi veriyor.

 

                           Âşıklar der sana belî

                           Ey sâdık-ü gerçek velî

                           Kırcaali’de Kızıldelî

                           Maksuduma irgör beni           

 

Sayın Murat Sertoğlu şöyle bir bilgi veriyor: “Timurtaş’ın kim olduğu meçhuldür. Hacı Bektâş Velî’nin mücerret, yani hiç evlenmemiş olduğu bir hakikatdir”. Bu durumda hazreti Pîr’in nasıl oğlu olabilir. Yine aynı yazar biraz aşağıda devam ediyor: “Seyyid Alî Sultân’ın diğer adı “Timurtaş” değil “Emir Ali Ali-yyül-a’lâ”dır, mahlası Kızıldelî’dir.  Seyyid Alî ilk defa Süleyman Paşalarla Gelibolu’ya geçmiş, Dimetoka savaşlarına katılmış, 1. Murat Bey ile Kosova, Yıldırım ile Niğbolu muharabelerinde bulunmuştur. Yine aynı çağda Timurtaş veya Demirtaş adında bir evliya vardır. Seyyid Alî Horasan’lı Hasan Ata’nın oğlu; Timurtaş ise Hacı Bektaş Velî yolunun güzeştelerinden Taptuk İmre’nin çocuğudur[1].  

Turgut Koca’nın yazdığı, Maârif kitaphanesi tarafından yazılan “Bektâşi  Alevî Nefesleri”  adlı eserinde şu bilgiler bulunmaktadır: “Seyyid Alî Sultan Hacı Bektâş Velî ardalarındandır. Kızıldeli adıyla ün yapmış bir Bektâşi azizidir. Horasanlı Hüseyin Ata’nın oğludur. Fütuhat erlerindendir. Hacı Bektâş Velî’nin manevi işareti ile Süleyman Paşa ve kırk arkadaşı ile Çanakkale’den Gelibolu’ya sallarla geçmiştir. Gelibolu, Çardak, İpsala, Malkara, Enez, Hayrabolu, Ferecik, Doğanca, Ergene fethinde birinci derecede yararlık göstermiştir. Bir aralık Hacı Bektâş Velî’nin göçümüne yakın, Pîr evine gelmiş, Hacı Bektâş Velî’nin ölümünden sonra posta oturmuş, fakat Murad Bey’in isteği üzerine tekrar Rumeli’ne geçmiş, Kosova savaşına iştirak etmiştir. Yıldırım Beyâzıd döneminde Dimetoka’da göçmüştür. Göç tarihi 1401’dir. Dimetoka’nın Demirviran köyünde büyük bir tekyesi vardır. Kendisi orada gömülüdür. Yaşam öyküsünü dile getiren bir velâyetnâmesi vardır. Bu velâyetnâmeyi Gâzi Rüstem Sultan yazmıştır. Fütuhat sırasında bir ara Kırkpınar’da güreş tutan gaziler yenik olanları ayırt etmek için sırtları yere değenleri yenilmiş kabul etmişti. Bu suretle çağdaş güreşin de özünü Seyyid Alî Sultan kurallaştırmıştır. Seyyid Ali Sultan Dergâhı mücerret hilâfet dergâhıdır. Dergilerde rastlanan Seyyid Ali mahlâslı nefesler asla Seyyid Alî Sultan’a ait değildir. Seyyid Alî adındaki başka bir Bektâşî’ye aittir.

 

Alevîlik/Bektâşîlik araştırmacılığının dünya çapındaki uzmanı Ahmet Yaşar Ocak’ın bir başvuru kitabı olan Kalenderiler isimli kitabının gözden geçirilmiş ve genişletilmiş ikinci baskısında da konuyla ilgili çok önemli bilgiler mevcuttur. (Osmanlı İmparatorluğu’nda Marjinal Sufilik: Kalenderiler (XIV-XVII. Yüzyıllar), Türk Tarih Kurumu, 1999).

Aynı isimli eserde sayın Ocak konuyla ilgili özellikle arşiv belgeleri düzeyinde çeşitli yayınların daha önce yapıldığını belirtiyor. Bunun yanı sıra önemli bilgileriyle de bizleri aydınlatıyor. 

Ayrıca Tarihçi Ahmet Hezarfen’in Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nden yaptığı çevirilerle Dergâh hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz. Bunların bir kısmı da gerek kitaplarda, gerekse de Hacı Bektâş, Kızıldeli gibi dergilerde yayınlanmıştır.

Ahmet Hezarfen’in birçok belgesiyle birlikte dergahla ilgili birçok nokta aydınlatılmış oluyordu. Bir dergâhın yüzyıllar içindeki gelişim seyri de burada çok iyi tahlil edilebiliyordu.

Bizlerin en önemli isteği tarihin sayfaları arasında kalan bilgilerin açığa çıkması ve tüm dünya insanlığının ortak mirası olan bilgilerden daha fazla istifade edebilmemizdir.

Konuyla ilgisi bakımından, Ahmet Yaşar Ocak’ın yukarda bahsedilen kitabındaki aynı başlıklı bölümü ve Şevki Koca’nın makalesinden bir bölümü buraya aktarmayı uygun bulduk.

Ahmet Yaşar Ocak, Kalenderiler, Seyyid Ali Sultân (Kızıldeli) ve Seyyid Rüstem, sayfa 89, 89.

 

B) Seyyid Ali Sultân (Kızıldeli) ve Seyyid Rüstem

XVI. yüzyılın ilk ayrııs ile XV. Yüzyıl içinde yaşadığı anlaşılan bir başka önemli Kalenderi şeyhi de, yine bir derviş-gazi olup, menkabelerin Horasan geleneğine bağladığı Seyyid Ali Sultân veya Bektâşîler arasındaki meşhur lakabıyla, Kızıldeli’dir. XV. Yüzyılda adına düzenlenen Velayetnâme-i Seyyid Ali Sultân isimli menkabe mecmuasında, kendisi gibi “yarı çıplak bir Torlak” olan savaşçı bir arkadaşının, Seyyid Rüstem Gazi’nin menkabeleri de hayli geniş yer tutar.

(Msl. Bk. Velayetnâme-i SAS., ss. 37-38, 42 vb. Bu velayetnâme Bedri Noyan tarafından, tıpkıbakım ve çeviriyazım olarak itinasız bir biçimde yayımlanmıştır: Seyyid Ali Sultân (Kızıldeli Sultân) Vilayetnâmesi, Ankara 8tarihsiz, muhtemelen 1991).

Bunlardan anlaşıldığına göre her ikisi de maiyyetlerindeki abdallar ile Yıldırım Beyazid zamanında (1389-1402) Rumeli fetihlerine katılmışlar, Dimetoka ve havalisinin zaptedilmesinde bizzat rol oynamışlar ve nihayet burada kendi kılıçlarıyla ele geçirdikleri bir arazide zâviyelerini kurarak yerleşmişlerdir.

 (A.g.e., ss. 2-20. Bu safalar arasında Seyyid ali Sultân’la Seyyid Rüstem Gazi’nin fetih menkabeleri bütün teferuatıyla anlatılmış olup, bunlar o zamanki fetih psikolojisini anlamakta bizim için birinci sınıf malzeme niteliğini taşırlar. Gelibolu başta olmak üzere, Bolayır, Edirne, Dimetoka, Şumnu, Rusçuk, Silistre vb. Balkan şehir ve kasabaları etrafında geçen bu menkabelerin, aslında bu iki Rum Abdalı’nın yaptığı gerçek fetihlerin menkabevi hikayelerini yansıttığını, sırf hayale dayanan rivayetler olmadığını düşünmek doğru görünüyor. (bk. İrene Beldiceanu, “La vita de Seyyid Ali Sultân et la sonquuete de la Thrace par les Turcs”, Proceedings of the XXVII th İnternatiolanal Congress Of Orientalists, (Ann Arbor 1967), Wiesbaden 1771, ss. 275-76. Bu makalenin daha geliştirilmiş yeni bir versiyonu için bk. “Seyyid Ali Sultân d’apres les registres ottomans: L’installation de L’İslam heterodoxe en Thrace”, The Via Egnatia under ottoman Rule (1380-1699). Ed. Elizabeth Zachariadou, Rethymnon 1996, ss. 45-59.)

İsimlerinin de gösterdiği üzere, geleneklerin Peygamber sülâlesini bağladığı bu Kalenderi şeyhlerinin tarihi şahsiyetleri üzerinde duran İrene Beldiceanu-Steinherr, kendilerinin gerçekten bu fetihlere katıldıklarını teyid etmektedir.

(Bk. “La Vita de Seyyid Ali Sultân”, aynı yerde; aynı yazar, “Seyyid Ali Sultân d’apres les registres ottomans”, ss. 58/59.)

Seyyid Ali Sultân ve Seyyid Rüstem Gazi’nin Peygamber soyuna bağlanmaları, menakıbnâmede dikkat çekici bir tarzda vurgulanmaktadır. Rivayete göre Hz. Muhammed bizzat Yıldırım Beyazid’in rüyasına girererk onların kendi soyundan olduğunu, yanlarındaki “Kırk Er” ile yardımına geleceklerini, bu yüzden kendilerine çok itibar gösterilmesini istemiştir. Bu rüyadan kısa bir sore sonra iki şeyh, maiyyetindeki “kırk abdal”la sultânın yanına gelip hizmet sunmuşlar, o da büyük bir saygı ile hizmetlerini kabul etmiş ve Rumeli gazalarına yollamıştır.

 (Msl. Bk. Velayetnâme-i SAS., ss3/4: “Horasan cânibinden ve benim nesl-i pakimden Seyyid Ali maiyyetinde sana kırk er gelecek. Anın cümlesi kuvvet ve kudret sahibi veliyullahdır. Rumili’nin fethi anların yed-i himmetindedir. Anlardan tegafül itmiyesin…”.)

Seyyid Ali Sultân’ın etkilerinin, Dimetoka’daki zâviyesi aracılığıyla uzun müddet canlılığını koruyarak bu zâviyenin XVI. Yüzyılda Bektâşîliğin ana merkezlerinden biri durumuna yükseldiğini biliyoruz.

(Bu zâviye hakkında önemli bri takım yayınlar yapılmıştır. Bunlar daha ziyade arşiv kayıtlarının neşri halinde olup, Ömer Lütfü Barkan’ın “Kolonizatör Türk Dervişleri” ss. 39/40’taki belgeden başka bk. M. Tayyib Gökbilgin, XV-XVI. Asırlarda Edirne ve Paşa Livası: Vakıflar-Mülkler-Mukataalar, İstanbul 1952, ss. 183-187; suraiya Faroqui, “Agricultural activities in a bektashi center: The Tekke of Kızıldeli, 1750-1830, SF, 35 (19769, ss. 69/96 ve ayrıca I. Beldiceanu’nun makaleleri.)   

 

Şevki Koca’nın bahsedilen yazısından alınan bölüm, Dimetoka’da Bir Erenler Ocağı Seyyid Ali Sultân (Kızıldeli)[2]  

Dimetoka Dergâhı dünya üzerinde mücerret hilafet erkânı yapılabilen beş büyük tekyesinden biridir. Bu nedenle Arnavut muhiblerce “Tegejah Madh” yani Büyük Tekye ismiyle anılır. Dergâh 1’nci Bayazıd dönemi vakfıyyeye sayılmıştır.

Tekyenin Kızıltepe mezrasında türbesi bulunan Seyyid Ali Sultân’ın anısına binaen buraya bir meydanevi inşa edilmiş olup Yukarı Dergâh ismiyle anılmaktadır. Daha çukurda bulunan bir meydan evi de bulunmakta olup aşağı Dergâh denilmektedir. Değerli araştırmacı dostum Ahmet Hezarfen tarafından Başbakanlık Osmanlı Arşivleri titizlikle incelenerek söz konusu Dergâh’ın 1829 tarihi itibarı ile devletçe gasp edilen vakıf ve mamelek envanteri “Tarih ve Toplum” Dergisinin 1999 yılı 189’ncu sayısında deklare edilmiştir. Dimetoka Sancağının, Çirmen (Ormenion) Liva’sında Mürsel Gazi veya Mürsel Baba (Balım Sultân’ın Babası) adına kayıtlı bir Tekye daha bulunmaktadır.

Dimetoka Dergâhı 1826 yılında 2’nci Mahmud tarafından başlatılan Yeniçeri-Bektâşî Kıtal’inden nasibini almış ve tahrip edilerek kapatılmış, son postnişini olan İbrahim Cefâi Baba ise şehit edilmiştir. Diğer yandan 1807 yılında Hakk’a yürümüş bulunan ve Kruja (Görice) Kentindeki Nepravişta kasabasında kurulu “Abdullah Melcan” Dergâhının ilk postnişini olan Kemâlettin İbrahim Şemimi Baba tarafından Elbasan’da bir meşhuta inşa edilmiş ve yıllar sonra Dimetoka Dergâhının şehit edilen son postnişini İbrahim Baba’nın ismi bu meşhutaya izâfe edilerek “Elbasan İbrahim Cefâi Baba” Tekyesi olarak yad edilmiştir. Cefâi Baba Tekyesinin son postnişini ise önceleri Bağdat Kâzımiye Dergâhının postnişinliğini derûhte eden ve şehitlik dergâhı postnişini Halife Nâfi Baba’dan nasipli, mücerret Halife Selman Cemâli Baba olup bu zât 1943 yılında Hakk’a yürümüştür. Tekirdağlı Belediye Başkanı Hasan Cemâli Baba ile genellikle karıştırılır.

Dimetoka Seyyid Ali Sultân Dergâhının Postnişinlik Profili Aşağıdaki gibidir:

 

Seyyid Ali Sultân Dergâhı Postnişinleri               Görev Yılları                        Vefâtı

Seyyid Ali Sultân (Kızıldeli)                                        1385-1387                      1402 (1420)

Yağbali Sultân (Yabalı Baba)                                     1402-1420                                1484

Yaren Baba                                                             1420-1445                                1445

Balım Sultân                                                            1445-1484 (1487-1499               1520

Sersem Ali Baba                                                       1499-1520                                1569

Ak Abdullah Baba                                                     1520-1559                                1596

Kara Halil Baba                                                        1559-1596                                1628

Vahdeti Baba                                                           1596-1628                                1649

Pakize Sultân (Pak Baba                                           1628-1644                                1644

Cezbi Abdal                                                             1644-1701                                1701

Mehmet Haceti Baba (Hace Baba)                             1701-1740                                1740

Mehmed Musli Rahmi Baba (Rehmet Abdal)                1740-1765                                1765

Mustafa Gurbi Baba                                                  1765-1797                                1797

Kara Ali Baba                                                           1797-1813                                1813

İbrahim Cefâi Baba                                                  1813-1826.                               1836

 

(-) Bu profilik lâhika Djocovıca (Yakova) Dergâhında Postnişinlik yapmış olan, aslen eski Yogoslavya Kosmet iline kayıtlı Kâzım Bakali Sipaho Baba (vefât 1983) tarafından kayıt altına alınmıştır. (Ş. K.)

 

Seyyid Ali Sultân:

Mısır’da 1879 yıllarında valilik yapan “Ahmed Hamdi Zaza Paşa” Kahire / 1939’da yayınlanan “Musavver-El E’immet’il İsna-i Aşere” isimli eserinde Seyyid Ali Sultân’ın doğum ve vefât tarihlerini 1307 ile 1402 olarak tesbit etmişse de vefâtını 1420 yılına taşıyan kayıtlarda söz konusudur. Aslen Esterabad’lı Fazlullah Hurûfi (Fazl-ı Yezdân) Hazretlerinin şakirdlerindendir. Fazlullah Hurûfi tarafından 1398 yılında intişar ettirilen exotoriquie (enfüsi) aritmetik tevil sistem ve metodolojisine kısaca “Hurûfilik” adı verilmiştir. Bu görüşün savunucuları daima takibat içinde olmuşlardır. Fazlullah Hurûfi Hazretleri Timur-u Gürkan tarafından Azerbaycan’da öldürülmüştür. Yine halifelerinden ünlü Nesimi Hazretleri ise Halep’te derisi yüzülerek katledilmiştir. Seyyid Aliy’yül a’lâ olarak bilinen Seyyid Ali Sultân ve yine ünlü Hurûfilerden Feriştehzede Hazretleri, Fazlullah Hurûfi’nin katli üzerine Kırşehir’e gelerek Hünkâr Hace Bektâş-ı Veli’ye intisab etmişlerdir. Bazı müverrihler bu teze takılmayarak Bektâşîlik içinde Hurûfiliğe yönelik müstakil bir teknik meylin olmadığı iddiası ile Seyyid Aliyyüy a’lâ ile Seyyid Ali Sultân’ın ayrı, ayrı şâhıslar olduklarını beyan etmişlerdir. Ancak bu görüş nesnel realite ihtiva etmez; zira özellikle 14’ncü Yüzyıldan itibaren Bektâşî Tarîkat metaforuna dahil kesif miktarda eser üreten (nesir yada manzum) şair ve yazar görülmüştür. Hatta zaman zaman “Işıklar” adıyla nitelenen bu zümre hukuken, siyaseten ve hatta şeriaten takibata maruz kalmışlardır. Diğer yandan Bursa ilinin Işıklar semtinde bulunan “Ramazan Baba” Dergâhının müntesiplerinin Hurûfilik yaptığına dair Osmanlı kovuşturmalarına haiz fetva ve fermânlar arşivlerde mebzul miktarda mevcuttur. Öte yandan adı geçen Ramazan Baba Dergâhı 1826 yılından sonra Nakşibendi Dergâhına çevrilmişse de 1911 yılında İttihat ve Terakki idaresince el konularak uzun yıllar “Işıklar Askeri Mektebi” olarak hizmet vermiştir. Yine Od’man Baba Velâyetnâmesinde Hurûfi enstrümanlara rastlanıldığı gibi, Faziletnâme adlı eserinde yazarı “Yemini” ve Virâni Abdal’ın Divânında oldukça mufassal ve geniş olarak yer almaktadır. Tescilli bir Bektâşî düşmanı olarak tanınan “Harput’lu İshak Efendi” tarafından 1873 yılında yazılan “Kaşif’ül Esrar ve Da’fiül Eşrar” isimli eserde, Seyyid Ali Sultân’ın, Seyyid Aliy’yül A’la olduğuna dair somut beyyine bulunmaktadır. Yine bir yöntem olarak Hurûfi tandanslı nefesler üreten Bektâşîler gizemil bir takiyye şablonu altına girerek özellikle Mehmed Ali Perişan Dedebaba’nın kadim Bektâşîlik anlayışını benimsemişler ve bunlara “Harâbâtîler” denilmiştir. Diğer yandan 1907 yılında Hakk’a yürüyen Mehmed Ali Hilmi Dedebaba’nın izleyicilerinin çizgisinde ise Hurûfilik müstakilen pek yer bulmamış, ancak edebi ve sanatsal bir telâkkî olarak algılanmıştır. Bunlara da “Müteşerri” denilmiştir. Bu ciddi ve teknik ayrılım günümüzde dahi Bektâşîlik yortusunda daha değişik bir formata bürünerek zımnen devam etmektedir. Seyyid Ali Sultân’ın Babası Horasın’lı Hasan Hüseyin Atabay’dır. Seyyid Ali Sultân ise kendi adına izâfe edilen Dimetoka Tekyesinin ilk postnişinidir. 1385 yılında meşihate geçmiştir. Mahlası “Kızıldeli”dir. Diğer yandan 1483 yıllarından sonra Haskova (Hasköy) Od’man Baba Tekyesine postnişin olan zâtın ismi İbrahim Sâni olup mahlası “Akyazılı”dır. Bektâşîlerin Rakıya “Akyazılı” ve şaraba “Kızıldeli” ismi mutahharını izâfe ettikleri rivâyet edilse de bu kavramlar tev ile muhtaçtır. Bu etimolojik terimler Tasavvuf-u Itlak’da ve kısaca “Vahdet-i Mevcud” konvensiyonuyla ifade edilen Vücud ve İrade’nin tekliği ve Allah’tan gayri her şeyin sanal (halogramic) ve na-vücud olduğunu ön gören düşünsel mantığın ikili karakterini ifade için remzedilmiş epistomolojik konsepttir. Akyazılı’dan murad kısaca “kâf” ve Kızıldeli’den murad kısaca “Nûn” harflerileri olup, Tanrı’nın tekvin determinizmini ihata eden (emrin kaynağı olan) Kâf-u Nûn (ol) emrinin gerekleridir. Yani tek bir oluşu değil sürekli oluş halini (irtihal) bir başka deyimle an-ı daim’i ifade içindir. Mesleki dille yazar isek, Cevher’in bir araz ve tesadüfe ihtiyaç duymaksızın bir nevi geometrik astralite’den (Batından, yani vacib-ül vücud’dan) yine bir nevi aritmetik astraliteye (zahir’e-zuhura yani mümkün-ül vücud’a) deplasmanının hikmet karşılıklarıdır. Hükema’nın sofistik izanına göre aktif ve pasif güçlerin yani kısaca zıtların birliği olarak tanınan dialektik (eytişimsel) gnostik davranışının zorumlu yaşama geçiş postulatıdır. Tekvinin (yaradış ve yaradılış manzumesi) vahye dayanan şer’i izahatı ancak bu mantıkla yapılabilir ve bu sürekli olan Gayb’dır. (İmam-ı Ali’den ravi bir hadiste şu karşılık bulunmaktadır. “Ervahüküm eşbahüküm, Eşbahüküm ervahüküm; yani vücud aynı rûh ve rûh aynı vücud’dur.) Bektâşîler bu düşünce dışındaki her yorumu mücerreten tenzih ve müstakilen teşbih’e izâfe ederek inkâr veya şirk olarak nitelerler. (5)

Ahmed Hamdi Zaza Paşa, metinde daha önce ismi geçen Arapça eserinde ve Cezbi Abdal tarafından 17’nci yüzyılda yazılan Velâyetnâmede, Seyyid Ali Sultân’ın asıl isminin Seyyid Hızır Lala (lâle) olduğu beyan edilmiştir. Diğer yandan Cemâleddin Çelebi’nin “Müdafaâ” isimli kitabında Seyyid Ali Sultân Kadıncık Ana’nın oğlu gösterilerek “Timurtaş” ile ilişkilendirilmektedir. Yine “Veli Baba Menâkıbnâmesinde” benzer iddialara başvurulmaktadır. Ancak her iki çalışmada Bektâşîyyeye mensubiyet içeren akademisyenlerce ciddi veriler olarak onay görmezler. Fakîr’de manzum “Hacı Bektâş Veli Velâyetnâmesinde” Seyyid Ali Sultân’dan “Hızır Lâle” olarak söz edilmekte olup, yine kısa bir dönem Pirevi postnişinliği yapmış olan Habib Emirci Sultân ile buluşmalarından bahisler mevcuttur. Ayrıca burada Kadıncık Ana’nın Mahmud ve yurdumoğlu isimli iki çocuğu olduğundan bahisle Mahmud isimli çocuğunun çok genç yaşta Hakk’a yürüdüğünü ve Yurdumoğlu isimli çocuğunu ve dergâha dışarıdan gelerek intisab eden Seyyid Ali Sultân’a teslim ettiğini belirtir manzum bir bölüm bulunmakta olup aşağıda bu bölümü arz ediyorum.

Hü Dost

 “Kardeşim Hızır dahi bunda idi

Bu haberi ol dahi öyle dedi

Hace Bektâş Veli nik-ü nâm

Kendü kendüye didi böyle kelâm

Didi kim Hızır Lâle’m gelmişdürür

Yurdumoğlu hem didi olmuşdurur

Didi İsmail Fâtıma’ya bunu

İşidûb şâd oldu Fâtıma anı

 

Doğdu üçüncü çün gördüler

Emrider adını Mahmud virdiler

Nefesi geçkün er oldı ol aziz

Çok yaşamadı geçti girü tiz

Kaldı Hızır Lâle ile ol Habib

Yurdumoğlu bunlara oldu nasib”

 

Seyyid Ali Sultân mücerred Babalardan olup 1385-1387 yıllarında Kızıldeli Dergâhı postnişinliğinde bulunmuş ve 1387 yılı sonunda Pirevi Postnişinliğine getirilmiştir. 1389 yılında 1’nci Murad dönemi Kosova Savaşına katılmıştır. 1402 yılına kadar Pirevi postnişinliğine Habib Emirci Sultân vekâlet etmiştir. Seyyid Ali Sultân 1402 yılında Hakk’a yürümüş olup, türbesi Kızıldeli Tekyesindedir. 28 Haziran 1363 tarihinde Vezir Çandarlı Kara Halil Paşa, Rüstem Gazi (Rüstem Paşa) ve Seyyid Ali Sultân’ın imzaladığı bir mutabakatnâme ile Osmanlı Kara Ordusunun profesyonel anlamda örgütlenmesini sağlayan “Pençik” (beşte bir) yasasının metni hükümleri ilk kez ortaya çıkmıştır. Ayrıcı Enfal suresindeki amir ayet gereğince asr-ı saâdetten beri İslâm ordularınca uygulanmakta olan ve pirevine vakfedilmiş bulunan Hams Hakkını (beşte birlik savaşlardan edinilen ganimet hakkı), Pirevinden alarak orduya devretmiştir. Öte yandan yağlı güreş adı ile icrâ edilen ulusal spor dalımızda yenme ve yenilmeye ilişkin kaideler sistemi ihdas etmiştir. Seyyid Ali Sultân pek nefes yazmamış ise de adına izâfe birçok şiir bulunmaktadır. Bunlardan Bektâşî çevrelerinde pek meşhur olanlarından birini aşağıda arz ediyorum. Rûh-u revân-ı Şâd-ü handan olsun. Safa himmet nazarları daima üzerimizde olsun…

 

SEYYİD ALİ SULTÂN’a ŞİİRLERDEN SEÇMELER

 

 

Ey benim sevdiğim hem iki gözüm

Salın bizi imamlara gidelim

Cümlenizden budur naz ü niyazım

Salın bizi imamlara gidelim

 

Üstâd eşiğinde rıza alalım

Gönülden ayırman yola gidelim

O dergâha varup yüzler sürelim

Salın bizi imamlara gidelim

 

Evvel muradım Muhammed Ali’ye

Erenler ulusu gerçek veliye

Otman Baba üstünde Kızıldeli’ye

Salın bizi imamlara gidelim

 

Kızıldeli imamların yolu ya

Oradan geçilür Gelibolu’ya

Pirim Hünkâr Hacı Bektaş Veli’ye

Salın bizi imamlara gidelim

 

Destur aldım ben Mustafa Baba’dan

Emir geldi bana sırr-ı Hüda’dan

Aşk göründü Mahrem Oğlu gedâdan

Salın bizi imamlara gidelim

 

Mahremoğlu

 

Doğdun iki babadan

Kimdir beni taneden

Korkum yoktur kimseden

Hayderi’yem Hayderi

 

MÜNİRE Şah’ın kulu

Bende-i Kızıldeli

Gönlü aşk ile dolu

Hayderi’yem Hayderi

 

Münire

 

Seyit Ali Sultân Kırkların başı

Nevruz Beyleridir yarı yoldaşı

Görün Sarıkız da ol çaldı taşı

Ol dem tuvvet verildi Pirin koluna

 

(Geda Musli)

 

Seyyid Ali bu esrarı anladı

Tahtadan kılıcı taşa salladı

İnüb eşiğine niyaz eyledi

O dem Rumeli’de indi arşullah

 

(Kul Şükri)

 

Ol velayet madeni serdar-ı şah-ı gaziyan

Rahmeti deryasına gark oldu cümle asiyan

Na’re ursa taba düşerdi zemin ü asman

Tiğ-i darbından yere geçti lain-i bed güman

Nur-i Ahmed Hayder-i Kerrar’ımız Kızıldeli

Kande baksak dembedem didârımız Kızıldeli

 

Dağ u taşı mesken oldu bil ana ey merd-i şah

Zümre-i Al-i Aba’nın her biri bir padişâh

Bir mahabbet eylesek bin bin eder bi iştibah

Men fakire anların oldu cemâli secdegah

Nur-i Ahmed Hayder-i Kerrar’ımız Kızıldeli

Kande baksak dembedem didarımız Kızıldeli

 

Zahida şek şübhe yoktur evliyanın rahına

Cennet-i âlâya irer yüz süren dergâhına

Bu kelamı vird idüp şam ü seherde ahına

Gel beru ermek dilersen ol erenler şahına

Nur-i Ahmed Hayder-i Kerrar’ımız Kızıldeli

Kande baksak dembedem didarımız Kızıldeli

 

Şah Hasan şah-ı şehid ü hem imam-ı Abidin

Bakır u Caafer İmam Kazım Rıza’dır Şah-ı din

Hem Taki vü ba Naki Askerdürür şah-ı zemin

Mehdi-i sahip zaman ol evvelin ü ahırın

Nur-i Ahmed Hayder-i Kerrar’ımız Kızıldeli

Kande baksak dembedem didarımız Kızıldeli

 

Ey Virânîdamenin elden koma şahın müdam

Ta olasın gün be gün şahın yolunda müstedam

Hubb-i evlâdın hakıyçün eylegil anı tamam

Kim bu mehdi yad eder şam ü seherde ya imam

Nur-i Ahmed Hayder-i Kerrar’ımız Kızıldeli

Kande baksak dembedem didarımız Kızıldeli

 

Virânî

 

Benim pirim Hacı Bektaş Velidir

Pirim piri Şahımerdan Ali’dir

Seyit Ali Sultânın kendisidir

Mürsel Baba oğlu Sultân Balımdır

 

Erenlerin lokmasından yer isen

Gerçek imamların aslı der isen

Dinle pendi sana derim er isen

Mürsel Baba oğlu Sultân Balımdır

 

Aslan gibi apıl apıl yürüyen

Kendi özün Hak sırrına bürüyen

Kepeneğin yanı sıra sürüyen

Mürsel Baba oğlu Sultân Balımdır

 

 

Gel gönül mülküne gir nazar eyle

Mahabbet arzeder hallerimiz var

Aynicemde bugün aşk-ı yar ile

Hakka doğru gider yollarımız var

 

Rehberim Muhammed mürşidim Ali

Hacım Sultân on iki imam gülü

Gönüller aynası Şah Kızıldeli

Okuzur ismini dillerimiz var

 

Müminin kabesi gönül evidir

Kudret hazinesi Hakkın yeridir

Pirim cansız duvarları yürütür

Balım Sultân gibi ballarımız var

 

Aşık olan aşkın yolundan anlar

Gerçekler çırağı sabahtan yanar

Bu pir meydanıdır aç olan doyar

Susuzlar kandırır göllerimiz var

 

Kırklar meclisinde selman içinde

Fatma Ana huri gılman içinde

Aynicemde bugün devran içinde

Derun Abdal gibi kullarımız var

Kaynak: Ahmet Hezarfen, Tarihi Belgeler Işığında Kızıldeli Sultan (Seyit Ali Sultan) Dergahı, CEM Vakfı Yayınları: 14, İstanbul 2006, Sayfa: 1-46



[1] Murat Seroğlu, Tercüman Gazetesi, “Hacı Bektâş Velî” tefrikası. Tefrika no: 277

[2] Bektâşî Dergâhları Cem Dergisi, Ocak, Şubat, Mart 2003