ZİHNİ T. ANADOL – Selam Olsun Bizden Önce Geçene

ZİHNİ T. ANADOL

Selam Olsun Bizden Önce Geçene

Türkiye’de sosyalist sol geleneğin önde gelen isimlerinden olan Zihni Anadol, kitaplarına baktığımızda ülkemizin demokratik bir düzene kavuşması için içten bir mücadele veren ateşli bir demokrasi savunucusudur. Onun denemeleri, anıları, izlenimleri, şiirleri gerçek bir sanat ve edebiyat tadı veriyor bizlere.

Bir ulu yolun yolcularıdır onlar…

Bitmeyecek kavganın, tükenmeyecek mücadelenin savaşçılarıdırlar.

Güneş yüzlü, dost gülüşlü bu insanlar, Anadolu içinden, Anadolu insanı için var oldular.

Kızıl sıcak kanlarıyla zindanlarda susturulamayan türküleriyle, işkencelerde yangınlarda tüketilmeyen eylemleriyle, enerjileriyle dünyayı, dünya halklarını insanlarını kucakladılar.

Ana sütü gibi temizdi içleri, yıldız yıldızdı gözleri.

Baldan tatlıydı sözleri, mavzerden keskindi fikirleri.

Açlıktan ölen her çocuğun gözlerinde emperyalizmin, kapitalizmin gölgeleri vardır.

Dünyaya hücre gibi yayılan emperyalizmin karşısındaydı onlar. İnsan kanı içen, kitap yakan, faşizmin karşısındaydılar.

Onlar Memleketin bütün yaylalarındaydılar.

Güzel insandılar.

Özü öze bağladılar, bir yürüyüş eylediler.

Onlar….

Ülkemizin tam bağımsızlığı için mücadele veren edebiyatçılar, sanatçılar, aydınlar…

Onlar…

insanın insana kulluğunu yok etmek isteyen değerli varlıklar…

Onlar…

insan ayırmayan tüm insanlara aynı gözle bakan aydınlar, savaşçılar, mücadeleciler…

İşte ülkemizin tarihi biraz da onların tarihidir.

Onların çektikleri çileler hep bizim insanımız içindi. (Ayhan Aydın)

 

Bu güzel insanlardan birisi de; harç taşımaktan, duvar örmekten elleri ayakları delinen sekiz yıl hapishanelerde askerde sürgünde, işkence gören Zihni Anadol’dur…

             

Sayın Anadol, siz Türkiye’de, gerçek bir özgürlük, bağımsızlık, eşitlik için mücadele vermiş, bu uğurda yıllarca mahkemelerde, hapishanelerde çile çekmiş bir aydınımızsınız. Görüp benimsediğiniz en insancıl yaşam olan sosyalizme ilginiz nasıl başladı, ilk edebiyat çalışmalarınızdan günümüze kadar olan uğraşlarınızdan söz edebilir misiniz?

 

Evvela hakkımdaki övgülerin için çok teşekkür ederim. Bunları hak ettim mi, etmedim mi onu da okuyuculara bırakıyorum.

Ne ki, geçmişimizi bu denli candan benimseyen, seven, sahip çıkan yürekli genç aydınlarımızı, yazarlarımızı gelecek kuşaklar için hele şimdiki kuşaklar için onur duyarak onları candan kutlarım. Ayrıca kitaplarımı ve geçmişimde derin bir titizlikle inceleyen, irdeleyen sen genç yazar evladımızın da arkadaşlarımla birlikte özlemle gözlerinden öperim.

Bana sorduğun sorulara gelince;

Çok tuhaftır, tıpkı ben de Mao gibi insancıl öğretiyi evvela anadan öğrendim. Çünkü o herkese koşar, nerede yardıma muhtaç insan varsa muhakkak yanında olurdu. Bir anımsatma yaparsak, Mao’nun babası küçük bir toprak sahibi olup beş on adam çalıştırıyordu. Biraz acımasızdı. O yokken Mao’nun anası işçilere verilecek yemek kazanına bulup buluşturup kocası görmeden et parçaları atardı. Mao bunu görür, anasından insanlara karşı müthiş bir acıma ve sevgi duygularıyla dopdolu olurdu. Benim babam ne toprak sahibi, ne de zengindi. Ama hali vakti yerindeydi. Ama insanlara yüreğinde yağmur yüklü bulutlar gibi bakardı.

Okuma sevgime gelince;

Mehmet Faruk Gürtunca Çocuk Sesi Dergisi’nde adına da o devirde yayınlıyordu o zaman. Onu okurken okuma arzum git gide arttı. Kasaba da kurulan haftada bir kurulan pazara yakın bölgelerden hacı yağları satan gericiler ayrıca Tahir İle Zühre, Asuman ile Zeycan, Kan Kalesi, Battal Gazi, Leyla ile Mecnun gibi halk kitapları da getirirdi. Bunları okur, onların gizine kendimi kaptırırdım. Her hafta onların gelmesini heyecanla bekler, yeni bir öğrenmenin, yeni alemlere çıkıp onları öğrenmenin dayanılmaz ateşinde yanardım. Parasız Yatılı Okulun daha orta sınıflarında kitaplıkta ne kadar yerli ve yabancı eserler varsa hepsini yutarcasına okuyordum. İlk okuduğum çeviri Alphauns Dode’nin bir çocuğun hayatı oldu. Bu beni çok etkiledi. Dode’nin hayranı kesildim. Paris’e gidip onun mezarına çelenk koymak tek arzumdu. Halbuki kendisi bir kralcıydı. Çünkü Sürgündeki “Kral” adında bir de kitabı vardı. Sonra, Victor Hugo, Puşkin, Gogol, Tolstoy, Maksim Gorki, Turgeniyef, Dostovyeski, Mopas, Balzak, Goethe vb. Mai ve Siyah, Hüseyin Rahmi… Burada, Dünya Çocuk Masalları Andersen ödülünü kazanan Eflatun Cem Bey hocama çok şey borçluyum. Çünkü ayda en az iki öykü, en az bir roman okumayı ders ödevi olarak verilirdi, onların eleştirilerini, değerlendirmelerini yaptırırdı. Şimdi burada durumu bizim eğitim adamlarımıza, öğretmenlerimize soruyorum, acaba bu gibi kaç eğitimcimiz kaldı?

Okuma yazma tutkum böyle başladı. Şunu da söyleyeyim ki bizim zamanımızda Türkiye’de sadece yirmi sekiz lise bulunuyordu. Dünyayı daha mutlu, insanların daha özgür ve sömürüden yoksun olarak görmek için klasiklerden teori kitaplarına geçtim ve onlarla azda olsa, tanışabildim. Ama asıl insan sorunlarına ilgi duymam dünya klasikleriyle oldu. Ve tabi yazmakta bunun ardında… Ama nasıl yazacaktın? Her taraf 141-42 demir kapılarıyla sımsıkı kapatılmıştı. Ne ki daha liseyi bitir bitirmez (1940, Haydarpaşa Lisesi) bir sanayi şehrinde memur olarak çalışmaya başladım ve işçi sorunlarıyla karşılaştım. Onların menfaatleri için onların safında partinin (TKF) direktifleri ile yer aldım. Tabii sonraları tutuklanmalar, hapislilikler, sürgünler arka arkaya geldi. Yazdıklarımı nerede yayınlayacaktım? Çoğu hapisliklerdeki aramalarda bulunup imha edildi. Pek azını kurtarabildim.

 

Arkadaşlarınızla yargılandığınız bir davada hakim, sizin faşizme karşı verdiğiniz savaşta, faşizm yandaşlığı yaparak, şunları söyleyip sizi mahkum ediyordu: “Nasıl olurdu da bu Hitler’e karşı çıkan anti-faşist suçlular, özgürlük isteyen, sendika isteyen, grev isteyen, bunun için örgüt kuran hainler beraat ettirilip salıverilirdi?” Yine “Ses Dergisi’nde” yayınlanan bir şiirinizde, “Kırmızı Gül”, ve “Kasket” kelimelerinin bulunmasından dolayı sizi ağır ceza mahkemesine sevk ettiler. Yani sadece Almanya’da, İtalya’da değil, Türkiye’de de zulüm  yaşandı, değil mi? Siz, bunları anılarınızda açıkça işliyorsunuz. Bazıları iki de bir Hitleri örnek vererek güya Türkiye’deki baskıları anlatmaya çalışıyorlar. Veya sadece Almanya’da, İtalya’da, İspanya’da katliamlar yaşanmış gibi gösteriliyor. Halbuki Türkiye’de 2. Dünya Savaşı’ndan sonra 12 Mart ve 12 Eylül’e gelindi. İdamlar, işkenceler, hapisler, kitap yakmalar devam etti, ediyor. Türkiye’de bugüne kadar yaşanan gericilik  hakkında neler söyleyeceksiniz?

 

Sadece şunu söyleyeyim ki o zaman sendika demek, komünistlik demekti. O da en büyük suçtu. Komünistlik demek Rus casusluğu demektir. Eğer iki kişi bir elma bölüşürse komünisttir. Eğer dünyalar arasında bir güreş, bir futbol maçında Sovyetler takımı kazanacak, dediniz mi o da komünistliktir. Şakayla bir kağıt üzerine oraya çekiç çizdiniz mi derhal soluğu hapishanede alırsınız ve yıllarca komünistlikten çürürsünüz.

Evet sadece Almanya, İtalya gibi faşizmin en yoğun olduğu İkinci Dünya Savaşı’nda memleketlerdeki korkunç faşizmin baskıları bizde o da değildi. Çünkü yurdumuzda ne oralardaki Yahudiler vardı, ne komünistler, ne sosyalistler (onlarla gizliydi) oralardaki gibi Maydanek, Daho, Trablenka, Osvi gibi gaz odaları, öldürme ve yakma fırınları yoktu. Ama korkunç işkenceler ve üzerine kar yağışını zevkle seyretmek. Sansaryan Hanın’ın mahzenlerde en dibinde lağım sularının aktığı, farelerin kedi büyüklüğündeki farelerin, sizinle birlikte yaşadığı işkence odaları… Sonraları bu işkencenler büyüdü. Yani 12 Mart 12 Eylül’ler bunların hepsine tüy dikti. Eşini çırıl çıplak soyundurup onun göğüsleriyle kocasının gözü önünde oynamak, ırzına geçmek… Ben Hitler’in her ne kadar ölüm kampları olsa da bu işkencelerden daha adil olduğuna inanıyorum. Düşünün, insanın gözü önünde karısının ırzına geçti… Hiç değilse insanı ölüm kamplarında bir kere öldürüyorlar ya benim yurdumdaki vatandaşımın kendi vatandaşlarına yaptığı, ama ben bunları Türk vatandaşı saymıyorum, yaptığı işkenceleri… Bunları anmaya insanoğlunun tahammülü kalmıyor. İnanmayan Milliyet Yayınları’ndan çıkan Hasan Kahraman’ın “Sanık Ayağa Kalk” kitabını okuyabilir. Ve daha nicelerini.

1950’de yayınladığımız Ses Dergisi’ndeki bir yazısından yazar, şair Yusuf Ahiskalı yazısından, ben de bir yazım ve şiirimden ötürü ağır cezada yargılandık. Yusuf Ahiskalı’nın yazısı “İşçiler Birleşiniz” ise benim şiirimde ise Kırmızı Gül Ve Kasket adı geçtiği için tutuklandık. Sonra dışardan yargılandık. Ama yattık. Ve ondan sonrada hakimin açık, zapta geçmeyen sözlü ikazı “bundan sonra bu ve bunun gibi şiir, yazı yazarsınız yakalanır ağır cezadan kurtaramazsınız…” nasihatleriyle beraat ettik. Burada hemen anımsayalım, beraat kelimesi yerine aklanma kullanıyorlar. Şimdi burada biz aklanma mı diyeceğiz, yoksa beraat mı? Biz ne yaptık ki aklanalım, karalandık mı, suç mu işledik?

“Koğuşların pencereleri, camları kırık olduğundan açık duruyordu. Yorganım kalın olmasına rağmen bozkırın sert havasında iyice üşümüştüm. Sabahleyin kaskatı kalktım, giyindim, yatağımı dürüp büktüm, yüzümü yıkamaya çıktığımda ağzımı çalkalarken kanla karışık balgam çıktı.” (Truva Atı’nda İlk Akşam, Yön Yn. 203, s. 4. Baskı)

Anılarınızın bir kısmını topladığınız “Truva Atında İlk Akşam” da siz ve sizinle beraber onurlu bir demokrasi, sosyalizm, edebiyat mücadelesi veren birçok aydınımızın yaşadığı çileleri, umutları, sevgileri, dayanışmaları anlatıyorsunuz. Bir Truva Atındaydınız, usta, işçi, memur, yazar, çizerdiniz Alman ajanları, provakötörleri karşı…

Bize “Truva Atından”, o günlerin canlı tanığı anılarınızdan söz edebilir misiniz?

 

Sevgili Ayhancığım, Truva atındaki olayları anlatır mısınız, diye soruyorsunuz. Bunu kitabımda geniş anlamda anlattım. Ve sen çok güzel yerler bulup değerlendirmişsin.

 

1945’lerde Türkiye’deki her türlü gericiliğe karşı doğruların sesi olma mücadelesi veren Tan, Ses, La Turqui, Görüşler gibi dergi ve gazeteler yayınlandı. Irkçılığın yükselen sesleri ise bu yayın organlarını yok etmek için her türlü çabaya başvurdular. Milli Türk Birliği gibi dernekler CHP yönetimi altındaydılar.

Sabiha Sertel’in bir yazısını bahane eden, HP örgütlü ırkçı bir grup 4 Aralık 1945’te Tan Gazetesi’ne doğru yöneldi. Sayıları binleri bulan ırkçılar Tan ve La Turqui Gazetelerini yakıp yıktılar. Halk Partisi milletvekilleri ve Bakanı Ali İhsan Göğüş ise olaylardan sonra ırkçıları tebrik etti.

Sizin anılarınızda ve Sabiha Sertel’in “Roman Gibi” eserinde ayrıntılarıyla anlatılan bu katliamı görüp yaşayan birisi olarak anlatabilir misiniz?

 

Ne garip bir rastlantıdır ki o gün Tan Gazetesi yakılıp yıkılırken, tüm saydığınızla Tan, Türki, Ses, La Turgui, Görüşler gibi dergiler basılıp, parçalanıp yakılırken, o günün önemli adamlarından sonraları bakan olan Ali İhsan Göğüş’ün başkanlığındaki ırkçı gençliği CHP gençlik teşkilatını peşine takarak fikirleri, barışı savunanları yok etmeyi amaçlayan insanların yakasına musallat olduğu dönemde İsmet İnönü Türkiye Cumhuriyeti’nin Devlet Başkanı olarak bulunuyordu.

Ne acıdır ki Sivas’ta 33 aydın, yazar, sanatçı ve özgürlük savunucularının göz göre göre cayır cayır yanarken İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü de 49 yıl sonra Başbakan Yardımcısı bulunuyordu. Kendisini otelde arayan ve durumu bildirip  yanmaktan kurtarılması için devletin başında bulunan İnönü’den haber bekliyor, Aziz Nesin esefle söyleyelim ki tek bir kelime yanıt alamadı. Sanki alevlerden Ankara’dakiler habersizdiler!…

Ve Sivas’takiler cayır cayır yanarken onlar orada çıkar kavgalarıyla meşguldüler. Ve bayram yapıyorlardı.

Evet 49 yıl evvel Tan Gazetesi’ni yağma edip parçalayanlar, ellerinde kırmızı boyalarla büyük yazarımız Türkiye’nin solunun onurlu vefakar insanı Sabiha Sertel Hanımı bulsalardı onu kırmızıya boyayıp tüm Bab-ı Ali’yi gezdireceklerdi, çırılçıplak. Evet Hitler hergelesinin SS.’leri nasıl Erih Mira’nın, Thomas Man’ların kitaplarını meydanlarda yakmışlarsa, bizim faşist sürü ondan daha vahşi, daha alçakça yazarını yakalayıp böyle rezil olacaklardı tüm dünyaya. Nitekim de oldular. Harpten sonra tüm demokrat devlerin Fransızko da toplandılar. Ama bizimkileri çağırmadılar. Ancak Cemiyetler yandaki 9. maddeyi kaldırdılar? Bunda sınıf esası üzerine örgüt kurmak, parti kurmak yasaklanıyordu. Bu madde kalkınca aşağıda değineceğimiz gibi partiler kuruldu. Altı ay geçmeden yüzlerce yöneticilerini, üyelerini tutuklayıp zindanlara atarlar… Gene başta Devlet Başkanı olarak İsmet İnönü, Başbakan olarak da Faruk Saraçoğlu Başkan bulunuyordu.

 

Türkiye’de her kesimin olduğu gibi sosyalizmin de kendi içinde birçok problemi, sorunu var. Örgütsüzlük, parçalanmışlık, bilinç eksikliği, ciddiyetsiz, samimiyetsiz yaklaşımlar. İspanya’daki, Portekiz’deki diktatörlükleri karşı dünyanın dört bir yanından, yazarıyla, çizerleriyle, gerilla olarak savaş veren binlerce sosyaliste karşı Türkiye’de bu çabada olan hiçbir kimseyi göremedik? Bunun ötesinde sosyalizm, Türkiye’de savunucuları tarafından halka anlatılamadı.

 

Hem şiddetle… Tüm sol ayrılıkları bir tarafa bırakıp derhal birleşmeli, şurada, burada darmadağın solcu dostlar, vakit geçirmeden bu sağa karşı kol kola, omuz omuza hizaya gelmelidirler. Ufacık küçük burjuva ayrılıklarını bir tarafa bırakıp inattan çabucak vazgeçmelidir. Çünkü vakit erken deyip işi uzatmamalıdırlar. Bazı yeni türeyen, zemzem kuyusuna edip baş olma hevesine kapılan dinsizler misali devamlı Türkiye’nin onurlu solcularına çatıp ufacık boylarıyla hadlerini aşan, boyundan büyük işlere aşan kendini bilmezleri de ayıklamak gerekiyor. Çünkü bunlar birleşme değil devamlı ayrılıklar yaratıyor. Ne hazindir ki bazı onurlu, kıymetli dergileri buralara sayfalarını açmış bir taraftan birleşmeyi isterken bunların attığı nifak tohumlarının yayıncıları oluyor adeta. Bunlar, meydanı boş bulup değeri yitmiş yazılarıyla, geçmişleriyle belli kişileri temcit pilavı gibi boyuna önce çıkarmaktadırlar. Kendilerine verilen bu köşede gez, göz arpacık demeden sağa sola nişan almakta, yalan yanlış değerlendirmeler iyi not alamadığı TKP’yi, yaralayan insanları önce çıkarıp onlara yeniden ün vermek pehlivan güreşleri tefrikaları gibi karalamalar yapmaktadırlar. Bunları da susturup hizaya getirmek gerekir.

Hemen söyleyelim: 1917 Sovyetler devrimine Azerbeycan’dan atmış yedi bin kişi katılmıştır. (Politika gazetesi: yıl 1979) 1934-36 İspanya da General Franko faşizmine karşı savaşan hükümet kuvvetlerine tüm dünyadan gönüllülerin gittiği gibi Türkiye’den de TKP.’li gönüllüler gitmiştir. Ali Rıza Çelik adıyla Reşat Fuat Baraner ayrıca İspanya’da “Neler Oluyor” adlı çok önemli kitap da yazmıştır.

Türkiye’de tüm olumsuzluklara, faşist baskılara karşın Türk komünistleri görevlerini hiçbir şey beklemeden tam anlamıyla yapmışlardır. Doğal olarak yıllar yılı toprak altında çalışan, açık eleştiri olanakları her zaman bulunmayan bir partide aksaklıklar da olacaktır. Bunu tabii karşılamak gerekir. Sadece biz de değil, bu gibi olaylar, dünya partilerinde de mevcuttur. Eğer bu çalışmalar olmasaydı Sayın Mihri Belli arkadaşımızın dediği gibi bir misüllü konuşan arkadaşa şu söylenebilirdi: “Sen nereden geldin, gökten zembille mi indin?… Bu kavga yiğitlerin, cengaverlerin, kendisini toplumuna adamış hiçbir şey beklemeyenlerin vakıf olmuş, kendini vakfetmiş insanların kavgasıdır. Buralara kolay gelinmedi, Mustafa Suphi’lerin, Ethem Nejat’ların, Dr. Şefik Hüsnü’lerin, Reşat Fuat’ların, Dr. Hikmet Kıvılcım’lıların, Mihri Belli’lerin ve onların en yakın arkadaşlarının omuzlarında yükseldi bu Türk solunun bayrakları… Bunlar hiçbir zaman şan, şöhret peşinde koşmamış, kendi bulundukları soylular sınıfını terk ederek işçi sınıfının emekçi sınıfının safında onurla yerlerini almıştır. Hapislikleri, zindanları kendilerine düğün bayrak yerleri kabul etmişlerdir.”

Başarısızlıklardan, az başarılardan söz ediliyor. Şunu unutmamak lazımdır ki her olay, hatta her şahıs kendi devrinde mütalaa edilir (değerlendirilir).

Türkiye’de sosyalizmi halka anlatılmadı, diyorsun. Eğer bunu devri içinde değerlendirirseniz yanıtlar kendiliğinden ortaya çıkar. Bizde güzel bir söz vardır “Bekara karı boşamak kolay gelir.” Onlar çıkar, şan, şöhret yolunda koşmamış, kendi sınıflarını terk ederek işçi sınıfının yanında safa durmuşlardır. Ve nimeti elleriyle iterek daima külfeti seçmişlerdir.

Her olay her şahıs, devrinde mütalaa edilirse (devrinde değerlendirilirse) o zaman bu “… ötesinde Sosyalizm Türkiye’de savunucuları tarafından halka anlatılmadı. Sorusuna yanıt bulunmuş olur. Yukarda değindiğimiz gibi sendika adının Rus casusluğuyla eş anlama geldiği yıllar yılı yazılı burjuva basından, kulaklardan düşmeyen şapka hikayelerinden yıldırılan halkımıza, işçimize ulaşmak o kadar kolay mıydı?

1876’dan 1994’e kadar tam 118 yıl geçti. 1908 Hürriyet ilanına kadar 33 yıl meclissiz yönetim ve 1908’den 1913’e kadar hürriyet ve 1918’e değin İttihat ve Terakki Fırkası’nın despotimzi sansürler, gazeteci öldürmeler vb. yani beş senecik bir özgürlük.

Sonra Cumhuriyet ve 1925’de Takriri Sükun Kanunu’nun (sus kanunu) ilanı ne oluyor? 1876 yılından zamanımıza kadar geçen 118 yılda sadece ve sadece (daha bu yıl kaldırılan 141-142’yi saymazsak) 1946’da kurulan Dr. Şefik Hüsnü başkanlığında kurulan Türkiye Sosyalist İşçi ve Köylü Partisi ve altı ay sonra partiyi kapatma, süngünler zindanlar ve sürgünlerde ölümler, yüzlerce insanın tutuklanması.

Sonra 1961 Anayasasının kabulüyle tip ve 16 milletvekilinin meclise girmesi. Ve burjuvanın şaşkınlığı sonra yasa değişimiyle bunun da yolunun kesilmesi…

Tüm bunlarla birlikte o zaman Türkiye’de kaç fabrika, kaç işçi, kaç işçi örgütü bulunuyordu? Faşist kanunlara karşın TKP. gene durmadı. Toprak altı çalışmalar hızını kesmeden sürdürüldü.

 

Anılarınızda, öykülerinizde ülkemizin en değerli düşün, yazın adamlarından söz edildiği gibi, sokak, mahalle arası satıcılardan, takasıyla geçimini sağlayan balıkçılardan, ördüğü duvardan düşüp ölen işçilerden… yani halktan insanlarımızdan da söz ediyorsunuz.

Siz devamlı halkın içindesiniz, halkın duygularını, düşüncelerini, sorunlarını yakalayıp yansıtan bir edebiyatçımızsınız.

İşçisiyle, köylüsüyle, memuruyla, yetimiyle, öksüzüyle; üzüntüsüyle, kederiyle,  fıkrasıyla, insanımızı buluyoruz öykü ve anılarınızda. Halk var, buram buram güneş ışıkları, çocukların neşesi, sevinci var tüm eserlerinizde. Siz bir yazarsınız. Balıkla deniz misali halkla iç içe bir yazar.

Toplum ve Zihni Anadol iç içeliğini sizden dinlesek neler söylersiniz. Kendini bu toplumun insanlarıyla özdeş gören Zihni Anadol’un duygu, düşünce dünyası nasıl, o sevecen bakış açınızla bize yansıtır mısınız?

 

Ben insanları çok seviyorum. Hep onlarla olmak, onların tasalarını, dertlerini, üzüntülerini, sevinçlerini, mutluluklarını paylaşmak velhasıl onlarla yaşamak benim en büyük tutkum. Onun için tüm yapıtlarımda cıvıl cıvıl çocuk, yaprak, çiçek, işçi, köylü, memur, aydın, kadın… Dostoyevski tüm eserlerinde şu tezi savunur: “İnsanları seviniz. Onların günahkar olduklarını bile bile seviniz.” Burada durum işte bu. İnsanlara bile bile çile çektiren, acı çektiren, sömürüp zindanlara atıp öldüren adamları nasıl sevebilirim? İşte ben bunların düşmanı olarak halkımın yanında olmak onurunu duydum yıllar yılı… Sonra sadece büyük liderler, önderler benim kitaplarımın şiirlerimin kahramanları değil. Onlarla omuz omuza çarpışan, zindanlarda, hapislerde ekmeğini paylaşan, sigarasını ikiye bölüp içen tüm yoldaşlarım benim için birdir. Adettir, sadece iz bırakan, tanınmış yoldaşlarımızdan söz edilir, onların romanları, öyküleri, anılarda onların adlarından söz edilir. Pek doğaldır bu ama asker olmadan komutan da olmaz.

Burada benden daha çok benim yapıtlarımdan iki gizi sen bulmuşsun sevgili Ayhan Aydın kardeşim. Bu değerlendirmelerine çok sevindim, çok mutlandım.

 

CHP’nin yobaz tutumlarını 1951’de DP. devam ettirmişti.

“TKP’yi yönetmek, üye olmak, savıyla iki yüze yakın solcu, Harbiye binasının dar, karanlık, koridorlarına dolduruyorlar… Mihri Belli’ler, Ruhi Su’lar, Asım Bezirci’ler, Aziz Nesin’ler bu karanlık koridorlardan geçmişlerdir. Bu tutuklamadan, baskı ve işkencelerden söz edebilir misiniz?

“Selamlar size

Sigara paylaştığım

Ekmek bölüştüğüm dostlar

Sevgiler size

Özgürlüğü gül gibi koklayan

Acılarını yüreklerinde

Sır gibi saklayan dostlar.

Yaşamlarıyla, görüşleriyle, eylemleriyle sizi etkileyen Sosyalist aydınlarımız içinde, Dr. Şefik Hüsnü Dağmer’in, Reşat Fuat Baraner’in, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın ayrı yerleri olduğu görülüyor. Bu değerleri aydınlarımız sizi nasıl etkiledi. Onların yaşamları ve siyasal görüşlerinden kısaca söz edebilir misiniz?

 

1950’de iktidara gelen Demokrat Parti de CHP’den aşağı kalmadı. 1951, 1953, 1957 tutuklamaları hep onun zamanında yapıldı. Amerika’dan para koparmak için de resmen kurulan partiyi illegal parti diye tutuklatan, 1951’de iki yüz kişiyi zindanlara atan aynı partidir. Bu Sansaryan Hanın’ın en alt katında lağım borularının arasında iki yıl nefes aldırmadan gün yüzü görmeden arkadaşlarımızı yatıran işkence eden hep bu Demokrat Parti’dir.

6/7 Eylül’ü yaratan kendisi olduğu halde onu komünistlerin üstüne yıkmak için topladığı sol aydınları karanlık hücreler de idamla yargılamaya hazırlanan odur. Bir çok arkadaşlarımızın sakat kalmasına neden olan da odur. Burada bu zulümlerden söz edersek uzun olur, okuyucularımızı da bıktırırız.

Dr. Şefik Hüsnü, 1887’de Selanik’te doğdu. Paris’te Tıp ve Fen Fakültelerini tamamlayıp uzmanlığını yaptı yurda döndü. Balkan ve Birinci Dünya Savaşlarına katılıp doktor olarak görev yaptı. 1919 yılında Kurtuluş Dergisi’ni çıkararak arkadaşlarıyla aynı yılda TİÇSF Fırkasını kurdu. Aydınlık Dergisi’ni çıkardı. 1922’de Ankara’da Halk İştiraküyün Fırkası’nın kongresine katıldı. Burada partinin merkez komitesi üyeliğine seçildi. Aynı yıl Bulgaristan Komünist Partisi’nin kongresine katıldı. Moskova’da toplanan Üçüncü Enternasyonal Kongresi’nde Maniliski’nin eleştirilerini yanıtladı. 1929’dan 1939’a kadar daha önce başkanlık divanına seçildiği komiteler de çalıştı, çabaladı, yürütme kuruluna seçildi. Bu görevini 1928’den 1935’e kadar sürdürdü. Almanya’nın Hitler faşizm döneminde Rayştağ’dan yangını dolayısıyla Dimitrofla birlikte tutuklandı. Partinin gizli belgelerini saklayıp ele vermedi. Sonra serbest bırakıldı. Yurda döndü, 2. Dünya Savaşı’nda askere alındı.

1941-43’de görevini bitirdikten sonra İstanbul’a geldi. Cemiyetler Kanununun 9. Maddesindeki “Sınıf esası üzerine dayalı örgütlerin kurulma yasağı” kaldırılınca Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisini kurdu. Altı ay sonra partinin yüzlerce yöneticileriyle birlikte tutuklandı, beş yıla hüküm giydi. Af yasası çıktıktan bir süre sonra 1951’de Reşat Fuat Baraner, Mihri Belli, Halil Yalçınkaya, Zeki Baştımar ve diğer arkadaşlarıyla birlikte Türkiye Komünist Partisi’ni kurmaktan tutuklanıp 8 yıla mahkum oldu. Bu cezası bittikten sonra sürgünde bulunduğu Manisa’da yaşamı son buldu.

Doktor Şefik Hüsnü’nün kurucusu olduğu “Aydınlık” ve “Kurtuluş” Dergilerinde sosyalizmin yayılıp yaygınlaştırmasına çalışmış, hem kuramcılığı ve hem de eylem adamlığıyla kimliğini göstermiştir. Bu dönemdeki yazılarında sosyalist öğreti ışığı altında Türkiye Sınıflar Sorunu araştırarak emekçi sınıfının örgütlenmesi koşullarını amaçladığı, anarşizmin, sosyalizmin, kominizmin üzerinde tanımlamalar yaptığı “Sosyalizmin Cereyanları ve Türkiye” (Aydınlık sayı 16 adlı geniş makalesinde) Türkiye’de emperyalizmin sınırlı olarak münhasıran (özellikle) ecnebilere (yabancılara) ait olduğunu belirterek ulusal endüstrinin pek yeri ve sınıf mücadelesini hat safhasında pek uzak toplumsal devrim sonucunun Türkiye’de kendine özgü özellikler gösterdiği düşüncesini savunmaktadır. Bu özellikleri yazısının bir kesiminde şöyle belirttiği görülüyor. Türkiye’de sınıflar ve sınıflar mücadelesi yok değildir. Yalnız sermayedar burjuvazi sınıfı, pek küçük ve zayıf, ekalliyet (azınlık), işçi ve köylü sınıfı ise muazzam bir ekseriyet teşkil ettiği cihetle sınıf mücadelesi esas olarak muazzam çoğunluklar yabancı sermayedarlar ve bunların peykleri vaziyetinde kalan yerli eşraf servet sahipleri arasında cereyan eder ve genel olarak bir milli mücadele şeklini alır. Şimdiye kadar ferdi hanedan hükümetleri bu mücadelede daima sermayedarların yani millet düşmanlarının tarafını tutmuştur. Bu sayede konak ve saray israfına lazım olan kaynakları temin etmiştir. Bundan sonra milli hakimiyet gücü olan halk hükümeti emeğin yani milletin tarafını tutmadı. Bir iş ve işçi hükümeti olmalıdır.

Dr. Şefik Hüsnü Aydınlık Dergisi’nde devrim, devrimin biçimi, sosyal devrim ve kadınlar, halkçılık, Türkiye’de işçi sınıfının durumu konularında yazılar yazdı. Marksist öğrenim temel kuramlarının ışığı altında toplumun değişik sınıf ve tabakalarının analizini yaparak, düşünürlerin değinmek gereğini duymadıkları sorunları aydınlığa çıkardı. Komünist Enternasyonal Dergisi’nde B. Ferdi imzasıyla çıkan yazılarında, Cumhuriyetin ilk yıllarında siyasal iktidarın iç ve dış kapitalizm karşısındaki tutumu: “Kemalizm Kapitalistleşme yolunda”, komünist hareketin özellikleri, serbest fırka olayının iç yüzü ve niteliği vb. konuları işledi. Böyle bir yazıda Dr. Şefik Hüsnü’nün tüm politik, ideolojik yanlarını analiz etmek ve hüküm yürütmek olası değildir bizim için. Zira bunların her biri birer uzmanlık işidir. Bunların irdelenmesi bir tarihi ışığa çıkaracaktır.

Not: Hasan Tahsin Gürses, Şefik Hüsnü adında değerli bir araştırma kitabı yayınlamıştır.

 

Not: Yazarın sorularıma verdiği yanıt içinde Reşat Fuat Baraner (1900-1960), ve  Dr. Hikmet Kıvılcımlı, (EMEK Dergisi, Ocak 1989) ilgili uzun yazıları vardı. Daha önce yayınlanmış bu yazıları bu bölüme almadım. (Ayhan Aydın)

 

Abidin Dino, Halikarnas Balıkçısı, Sait Faik, Aziz Nesin, Reşat Enis, Muzaffer Arabul, Güngör Gençay, Mustafa Uykusuz’la da dostluklarınız oldu.

Bu edebiyatçılarımızı diğerlerinden ayıran özellikler nelerdi?

 

Hasan İzzettin Dinamo… Onunla arkadaşlığım ta 1940’larda başlar. Öğrenciliğimin son yıllarında sık sık Beyazıt’taki Çınaraltı’na çok giderdim. Özellikle tatil günlerinde tek saplantım oydu. Sahaflar Çarşısı’nda bulunduğu kitapların sergilendiği bu yer, tek uğradığım semtlerden biriydi. O zaman burada Yahya Kemal’den tutun da Necip Fazıl Kısakürek, Sait Faik, Nail Vahdeti, Gavsi Ozansoy, Suat Derviş, Abidin Dino, Hasan Tanrıkut, Hasan İzzet Dinamo, Yusuf Ahiskalı, ara sıra Sabahaddin Ali, Suat Taşer gibi sayısız aydınız olurdu.

Suat Taşer’le okul arkadaşlığım olduğundan oraya sık sık birlikte giderdik. Bu suretle orada da sağ sol ayrışması seziliyordu. Ama aralarında kavga olmazdı. Sadece fikir çatışmasıyla gün geçirilirdi. Ben de tabiatıyla sol grubun yanında bulunuyordum. Sonra okul bitti, o da “Sokak” adında bir dergi çıkarıyordu. Yusuf Ahiskalı’nın Ses Dergisi açılıp kapandı ama devam etti. Evet ben Anadolu’da memur olarak çalışmaya gittim. 1944’te Dinamo’yla Ankara cezaevinde 65 arkadaş buluştuk. Ve ondan sonra arkadaşlığımız onun ölümüne dek sürdü. Dinamo on birlerce şiir, ciltlerle roman ve anı yazarak kimseye muhtaç olmadan, iktidarların namussuzca saldırılarına karşı yılmadan yazdı, savaştı. Onun hakkında çok yazıldı, çok söylendi. Daha fazla bilgi alınmak istenirse, “Aydınlığa Omuz Verenler” adındaki kitabımda arkadaşım Dinamo faslına bakılabilir.

 

Bir Türk olarak romanları Fransa’da ilk kez basılan, Alman Basınının eserlerini yayınladığı, verdiği ilerici mücadelelerle tanınan Suat Derviş, insan hakları, işçi hakları konusunda ırkçılığa karşı verdiği mücadeleleri bayraklaşan Sabiha Sertel, Behice Boran, ilk büyük kadın gazeteci, yazar, düşünür sosyalistlerimizden. Bu değerli insanlarımızın daha sonraki nesil üzerinde ne gibi etkileri olmuştur?

 

Suat Derviş Hanım, Fransa’da ilk kez Fransızca’ya romanı çevrilebilen bir yazarımızdır. Bunun doğrudan politik mücadelenin içinde olması da söz konusu değildir. Zira o, sanatıyla topluma yön vermek, yol göstermek, için yazmıştır romanlarını. O, toplumcu bir yazardır. Behice Boran Hanım, Sabiha Sertel Hanım bunlar doğrudan politik yazarlardır. Devri içinde toplumu sarsmış ünlü büyüklerimizdendir. Ben gençliğimde, ilk bilinçlenme sıralarında, hele hele bizim kuşak hep onun etkisinde kalmış, Tan gazetesindeki yazılarıyla faşizmin ne olduğunu, onun yurdumuzdaki taraftarlarıyla ölüm pahasına boğuşmuştur. Bunları benim burada uzun uzun anlatmam biraz fazla olur. Onun yazdığı “Roman Gibi” adlı kitabı okunursa ne büyük bir aydınımız olduğu anlaşılır. Behice Boran Hanım da öyle.

 

İşçiler, işçi çocuk ve gençler en büyük emek sömürüsünü yaşayanlar, ülkemizde. Sigortasızlık, çalışılan uzun saatlere karşı düşük ücret, sakat kalmalar… hepsi emekçiler için.

67 yaşında ördüğü duvardan düşüp ölen Yakup Usta da, kolunu makineye kaptıran genç Ali de, tersanelerin ağır işçileri dökümcüler de, ezilip sömürülen  yüz binlerce emekçiden bir kaçı sadece…

Emekçilerin haklı taleplerini elde edebilmeleri için neler yapmaları gerekiyor, ne tür eylemlerle emek sömürüsü önlenebilir?

 

Yurdumuzda emekçilerin, işçilerin, çocukların, kadınların yani tüm çalışanların haklarının korunabilmesi için, tüm sol kesimlerin bir araya gelip birleşerek tek bir parti safında kümelenmeleri, öylece seçimlere girip kendi haklarındaki kanunları kendilerinin yapmaları gerekmektedir. Bunun dışında yasal eylemlerini.

 

İşçilerin bilinçli, haklı taleplerini elde etmelerine katkıda bulunan kurumların en önemlileri sendikalardır. Siz harç taşımaktan, duvar örmekten elleri ayakları delik deşik olan, altında parmakları görünen ayakkabılarla, aç karnına çalışmış onurlu bir işçimizdiniz de. İşçilerin haklı taleplerini elde etmelerinde sendikal çalışmalarda yoğun şekilde görev aldınız.

Türlü ihanetlere karşı, türlü engellere karşı büyük ilerleme kaydetti Türk Sendikacılığı. Dr. Şefik Hüsnü’nün Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi’nin sendikal faaliyetlerinden, CHP’nin bölücülüğünde, Sarı Sendikacılıktan, Kemal Türkler’in çalışmalarından Türk-İş’ten, İstanbul Umum İnşaat İşçileri sendikasından…

Kısaca Türkiye’deki sendikacılık hareketlerinden ve bu arada sizin sendikalardaki uğraşlarınızdan söz edebilir misiniz?

 

1910’dan 1923’e değin yani Takriri Sûkun kanunu çıkana kadar Türkiye’de sendikalar pek az ömürlü oldular. 1946’da yani İkinci Dünya Savaşı sonrasında Birleşmiş Milletlere kabul edilebilmemiz için demokrasinin olmasını şart koşmuştu orada toplanan milletler topluluğu. O sırada cemiyetler yasasındaki “Sınıf esasına dayalı parti, örgüt kurulamaz” maddesi değişince yani kaldırılınca 1946’da T.S.E.K, Dr. Şefik Hüsnü başkanlığında kuruldu. Ve kendisine yandaş altı ay içinde 736 sendika örgütlendi. Bundan korkan devrin yöneticileri, özellikle İsmet İnönü, derhal partiyi ve sendikaları kapattı. Yöneticilerini tutuklayıp yıllarca hapislerde yatırdı, sürgünlere yolladı. 1950’lilerden sonra sağlam sendikalar gene kuruldu. İşte yukarıda sözünü ettiğiniz sendikalardan biridir Umum İnşaat İşçileri Sendikası. Bununda ilerlemesini görünce bunu da kapattı. İktida ve hepimizi tutuklayıp hapislere gönderdi. Bundan sonra 1950’lilerden sonra sarı sendikalar boy verdi. Türk-İş ve diğerleri bundan sonra kuruldu. Tarihi yanılmıyorsam 1967’de Türk-İş’ten ayrılan namuslu sendikalar Devrimci İş Sendikalarını kurdular. Demin söylemeyi unuttum, 1946’dan kalan sendikadır bizim 1950’lilerde kurduğumuz ve yiğitçe mücadelesini verdiğimiz sendikamız.

 

Ülkemizde kapitalizmin, feodalizmin, dinin engellerine karşı, bir işçi sınıfı olmasına rağmen, işçilerle ilgili edebi ve sanatsal ürünlerin az olduğunu görüyoruz.

Mesela bir işçi romanı geliştirememişiz. Bunun nedenleri nelerdir?

 

Efendim, memleketimizde bir işçi romanın olmaması veya son derece az olması, korkunç bir sol avcılığından, sola kanat açtırılmamasından ileri geldiği gibi sanayi devrimini tam üç yüz yıl sonra başlatmışız. Sanayi olmayan yerde ona değinen sanat da olmaz. Halit Ziya, Ahmet Rasim, Hüseyin Rahmi vb. çok değerli romancılarımızın hiçbirinde işçi sorunlarını bulamazsınız. Sadece kıyısından köşesinden insancıl değinmelere rastlarsınız. Cumhuriyetten sonra o da pek az olmakla birlikte ve gene bu namuslu, kahraman yazarlarımıza rastlamaktayız. Sabahaddin Ali gibi. Daha sonraları da Erol Toy, Hasan Kıyafet, (Pardon hepsinden evvel 1930-40) Zonguldak’ta Ahmet Naim, Orhan Kemal’de bir miktar, Murtaza gibi. İsmet Paşa’nın Menderes için ne işçi şairine, ne öykücüsüne, ne de romancısına göz açtırıldı. İki satırcık yazı için hâlâ hapislerde yıllardır yatan, yatmakta olan yazarlarımız yok mu?

 

Duygu yüklü birisiniz. Herhalde duygusuz insan sevemez, şair de şiirleriniz incelendiğinde en fazla toplumsal olayların sizi etkilediği görülüyor.

 

Mavi tulumun içinde

Dal gibi serpiliverecekti boyun

Sen de bizim gibi çekici örse vurup

Hep bir ağızdan

Demiri dövenlerin türküsünü söyleyecektin

Sarı saçlarını dökülüverecekti alnından

Cebinde paftan

Kız gibi tornavidan

Benim gibi çile çekmeyecektin

Sefer tasın vardiyadan boş gidip boş gelmeyecekti.

Sorgusuz sualsiz kovulmayacaktın

Ömrünü çürüttüğün fabrikalardan

 

Kardeşinizin bakımsızlıktan bir yaşına kadar ancak yaşayabilmiş çocuğu ölünce yazdığınız bu şiir derin insan severliliğiniz bir belirtisi. Daha binlerce işçi çocuğunun Hasan gibi ana kucağında açlıktan can vermesinin sesi yankılanır, şiirinizde.

 Şiir bir çığlık olmalı, ses olmalı, eylem olmalı, haksızlıklara, haksız ölmelere karşı?

 

Evet, Sayın Ayhan kardeşim, dediğin gibi şiir tadıyla, tuzuyla olmak kaydıyla birlikte; bir çığlık, bir ses, bir eylem, haksızlıklara karşı bir başkaldırı olmalıdır.

 

Peki ne yapmıştır Lumumba? Ne suç işlemiştir? Suçu çok büyüktür Lumumba’nın. Ülkesinin bağımsızlığını, egemenliğini ve bütünlüğünü istemiş ve bunun için de sömürgeciliğin yani, sömürgeciliğin ve emperyalizmin her türünün karşısına dikilmiştir.

Çağımızda Lumumba kadar dayak yiyen, işkence gören, yüzü gözü şişirilen, iplere bağlanıp sürüklenen, kemikleri kırılan bir başka başbakan olmamıştır. (Hıfzı Topuz, Lumumba, Kara Afrika’da İşkenceyle öldürülen ilk başbakan Yön. Yayn. Arka Kapak)

 

“Emperyalizmin, değil Sahra’nın kuzeyinde ve güneyinde hakimiyetinin olacağını, zafer ve onurla dolu bir özgürlük tarihinin Afrika’da eninde sonunda yazılacağına inancını dile getiriyordu Lumumba.

Bana “ağlama hayat arkadaşım, ben bu kadar acı çeken ülkemin bağımsızlığını ve özgürlüğünü nasıl koruyacağımı biliyorum. Yaşasın Kongo, yaşasın Afrika” diyordu. 17 Ocak 1961’de öldürülmeden önce Hardi Cezaevinden karısına yazdığı mektupta sizi çok etkilemişti değil mi Lumumba. Öyle ki onun için bir ağıt yaktınız. Onu ruh, sevginin direnişin ve hüznün ağıtıydı bu.

 

Suçluyuz sana karşı

Hakkını veremedik Lumumba

Bilemedik senin gibi ölmesini

Öğrenemedik bir türlü

İnsan olmanın haysiyetini

Dal gibi fışkırıverdin

Afrika’nın göbeğinden Lumumba

Ölüm rüzgarları estirdin

Sömürgecilerin başlarına

Lumumba, Lumumba…

 

Onurlu bir aydınımız olarak, tüm dünyadaki barbarlıklara karşı duyarlısınız. Haksızlıklara, zulümlere baş kaldırıyorsunuz. Ne güzel böyle duyarlılık, onurluluk. Lumumba Lumumba… Afrika’nın Kara Gülü, Lumumba, Lumumba… Dünyamızın Kızıl Gülü. Lumumba’dan derin etkilenmeniz, şiire nasıl dönüştü. Lumumba hakkında başka neler söyleyeceksiniz?

 

Lumumba, Kara Afrika’nın göbeğinden ilk kez bileğinin hakkıyla Belçika’lılardan özgürlüğünü alan ilk devlet başkanıdır. Bir Başbakanın böyle, alçakça öldürülmesi bir şair olarak bana çok dokundu. Kendi yurdumun devrimcilerin yapılmış bir hareket olarak gördüm. Izdırabım bundandı.

 

Sizin günlük yaşamla ilgili, duygu yüklü, hayatın neşesini, hüznünü yansıtan lirik şiirleriniz de var:

Doyumsuz sevincimiz gökkuşağına asılmış sizler avcumuzda sımsıcak

Gözlerimiz gözlerimizde ısınırken

Şöyle bir ağız dolusu geçmişten

Ellerde ateşlerden kadehler

Yaşamak ne güzel

(Allı Pullu, Ağlama Duvarı, Gerçek Sanat, s. 11)

 

Yaz aylarının tatlı bir güz döneminde

Arınıp tüm sorun ve kederlerden uzak

Gün yalazın da meltemlerle yıkanmış saçlarım

Şöyle bir rahat oh çekerek

(Varna’ya Doğru, s. 13)

 

Bir şafak vakti çıkacağım yoluma

Bir şafak vakti erkenden

Bahçemde yedi veren tomurcukları toplayacağım

Onları göğsüme takıp

Kırmızı güllerimin renklerini koklayacağım

(Şafakta, s. 25. Ağır Cezada Mahkemesinde yargılandı. Ses, 51)

 

Sayın Anadol, sizi yaşama bağlayan öğeler nelerdir, nelerden zevk alırsınız, şiirlerinize yansıyan doğallıkla anlatabilir misiniz?

 

Beni yaşama bağlayan ne mi? İnsan sevmek, onların güzel günlere erişmesi için yazımı, çizimi onlara adamak. Riyasız, ihtirassız, gösterişsiz sade bir hayat. Şu anda anı, roman yazıyorum, dergilerde öyküler, günlükler yazıp hazırlıyorum.

 

Son olarak neler söylemek istersiniz, şu anda neler yapıyorsunuz, yaşamınız nasıl geçiyor?

 

Son söz derken Sevgili Ayhan Aydın, yapıtlarımı çok derinden anlayarak, isteyerek incelemişsin. Yazıyı yazmak ne denli hünerse onu bu denli okuyup incelemek de ayrı bir hüner. Gözlerinden öperim. Öbür dostların incelemelerini de başarıyla vereceğinden eminim. Teşekkür ederim.

 

Söyleşi: Ayhan Aydın, 1996, İstanbul